Bilhassa 2008 krizinden itibaren, Latin Amerika’nın ve AB’nin kimi ülkelerinde olduğu kadar İngiltere ve hatta ABD’de de kendisini mevcut geleneksel burjuva sol partilerin daha solunda tanımlayan ve genellikle de “demokratik sosyalist” olduklarını vurgulayan hareket ve partilerin yükselişte olduğunu görüyoruz. Kapitalizmin tarihsel sistem krizi koşullarında siyaset sahnesi kutuplaşıp, bir tarafta faşist güçlere doğru bir eğilim oluşurken, diğer uçta sosyalizme doğru bir eğilimin ortaya çıkmasında garipsenecek bir durum bulunmuyor.
Bu noktada, emekçi ve gençlik tabanında gelişen ve yükselişte olan anti-kapitalist eğilimlerin taşıdığı büyük önemle, kendisini nasıl adlandırırsa adlandırsın ona önderlik eden reformist anlayışı birbirinden ayırt ederek değerlendirmek şarttır. İşçi ve gençlik kitlelerinde sosyalizme dönük sempatinin güçlenme eğiliminin yabana atılması, görmezden gelinmesi ya da “canım onlarınki de sosyalizm mi ki” minvalindeki bir söylemle küçümsenmesi kesinlikle yanlıştır. Sosyalizmden ne anlaşıldığından bağımsız olarak, özellikle ABD’de onyıllar boyunca[1] öcüleştirilen sosyalizmin bu denli yaygın bir ilgi görüp popülerleşmesi başlı başına önemli bir olgudur. Üstelik bu hareketlenme yalnızca kötüleşen yaşam koşullarına karşı ileri sürülen iktisadi taleplerle de sınırlı kalmıyor. Yükselişteki sol gençlik hareketleri hem anti-faşist hem de anti-militarist bir duruş sergiliyorlar.
Bu gelişmeler, sözkonusu hareketlere önderlik eden reformist çevrelerin savunduğu “demokratik sosyalizm” çizgisinin ne anlama geldiği konusunu kısaca hatırlatmayı gerekli kılıyor. Türkiye’de bu gereklilik, son zamanlarda pek beklenmedik bir nedenden dolayı daha da yakıcılaşmış bulunuyor. Öcalan’ın “demokratik toplum sosyalizmi” vurgulu “açılımları”, içerik bakımından, Batı dünyasının reformizm çizgisinin iddialarıyla fazlasıyla örtüşüyor. Dolayısıyla kendi başına ne yeni ne de özgün yönler barındırıyor.
“Demokratik sosyalizm” çizgisinin iki temel iddiası
“Demokratik sosyalizm” çizgisinin, geçmişten günümüze uzanan iki temel iddiası üzerinde durulabilir. Bu iddialar aslında Marksizmin devrim perspektifi ve devlet teorisine ilişkindir.
Birincisi, kapitalizmin reformlar yoluyla dönüştürülmesi sayesinde sosyalizmin barışçıl ve zora dayanmayan bir yoldan kurulabileceği iddiasıdır. Yani kitlesel bir işçi ayaklanmasıyla gerçekleşecek bir proleter devrim ilkesel olarak reddedilir. Bu anlayış, Alman sosyal-demokrat Bernstein’da (1850-1932) en net halini gördüğümüz üzere, iktisadi planda sendikal mücadele aracılığıyla sömürünün sınırlanıp işçilerin koşullarının kalıcı şekilde iyileştirilebileceğini, siyasi alandaki reformlar aracılığıyla da devletin demokratikleştirilip halkın tamamının hizmetine koşulabileceğini savunmaktadır. Yani devrimci değil, evrimci ve reformisttir.
İkinci iddia, Marksist sosyalizm anlayışının demokratik değil despotik bir yapıda olduğudur. Neredeyse en başından itibaren anarşistler ve reformistler Marx ve Engels’in sosyalizm anlayışını tamamen haksız şekilde bu sıfatlarla karaladılar. Lenin de geliştirdiği öncü parti anlayışı nedeniyle anti-demokratik, komplocu, elitist, Blankist vb. sıfatlarla karalandı yıllarca. Proleter devrimciler tüm bu haksız nitelemeleri göğüsleyip bildikleri yoldan şaşmadılar. Ne var ki, 1917 Ekim Devriminin doğurduğu işçi devletinin daha sonra bürokrasi eliyle içten yıkılması ve ortaya Marksizmle asla bağdaşmayan korkunç bir despotik-bürokratik diktatörlüğün çıkması, Marksizme önceki iftiraların hepsinden çok daha büyük bir zarar verdi. Üstelik bu despotizm, kendine komünist diyenler tarafından bile, olup olabilecek sosyalizm budur anlamında “reel (gerçek) sosyalizm” olarak adlandırıldı. SSCB’deki bu garabete bakıp, sosyalizmin bu olamayacağını, olmaması gerektiğini düşünenler hiç de haksız değillerdi. Bu noktada savundukları sosyalizm anlayışını demokratik sıfatıyla vurgulama ihtiyacı duymalarının anlaşılmaz bir yanı bulunmuyordu. Ama reformist çoğunluk SSCB garabetini sosyalizmden vazgeçmenin ve kapitalizmin ıslahına girişmenin bahanesi haline getirdi. Sosyalist dünya umuduna sıkı sıkıya bağlı kalan azınlıktaki devrimciler ise hem SSCB merkezli Stalinist anlayışa karşı hem de reformizme karşı devrimci Marksizmin ilkelerini savunmaya devam ettiler.
Reformizmin gelişim ve başkalaşımı
“Demokratik sosyalizm” kavramının kökleri aslında sosyalist hareketin şekillendiği 19. yüzyıl ortalarına kadar uzanıyor. Marx ve Engels’in temsil ettiği komünizm çizgisinin dışında kalan ve kendisini sosyalist olarak adlandıran birçok akım mevcuttu. Bunlar da en azından görünüşte özgürlükçü, eşitlikçi ve ortaklaşmacı bir toplumu (sosyalizmi) hedefliyorlardı. 1848 devrimleri sırasında sosyalist geçinenlerle demokratların yaptıkları ittifak sonucunda ortaya sosyal-demokrasi kavramı çıkacaktı. Süreci şöyle özetliyor Elif Çağlı: “Bu süreçte dönemin küçük-burjuva demokratları, elde etmeyi umdukları demokratik hakları tehlikede gördükleri için sosyalist geçinen liderlerle ittifak yaptılar. Seçimler için ortak bir program taslağı hazırlandı, ortak seçim komiteleri kuruldu ve ortak adaylar belirlendi. Fakat bu gelişme, devrimci proletarya açısından ilkesiz bir ittifak anlamına geliyordu. Zira uzlaşma sağlanması için proletaryanın toplumsal taleplerinin devrimci sivriliği giderilmiş ve onlara küçük-burjuva demokratlarının kabul edebileceği düzeyde demokratik ifadeler verilmişti. Küçük-burjuvazinin demokratik talepleri ise, salt siyasal biçimler olmaktan kurtarılarak biraz sosyalizm yağına bulanmıştı. İşte ilerleyen yıllarda (…) uğursuz rolünü oynayacak olan sosyal demokrasi akımı tarihsel olarak böyle bir temelde doğdu.”[2]
Marksistler kitlelerin örgütlü gücüne dayalı bir proleter devrim zorunluluğuna, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırılıp burjuvazinin mülksüzleştirilmesine, sömürülenler üzerindeki bir baskı aygıtı olarak devletin ortadan kaldırılmasına vurgu yaparken; diğerleri devletin demokratikleştirilmesini, halkın devletine dönüştürülmesini, reformlar yoluyla toplumun adım adım dönüştürülmesini hedefliyorlardı. Marksistler de dahil olmak üzere tüm bu sosyalist eğilimler gerek I. gerekse de II. Enternasyonal içinde bir arada idiler. II. Enternasyonal’in bel kemiğini oluşturan Alman ve Fransız partileri içinde de uzun süren mücadeleler sonucunda Marksizm ideolojik hâkimiyetini kurmuştu. En azından görüntü böyleydi. Fransa’daki parti Sosyalist Parti ismini taşırken, Almanya’daki parti Sosyal-Demokrat adını taşıyor, zamanın sosyalist hareketi de genel olarak sosyal-demokrat hareket olarak adlandırılıyordu. Marx ve Engels, sosyal-demokrasi kavramına en baştan itibaren soğuk yaklaştılar, bu kavramın bilimsel açıdan doğru olmadığını vurguladılar; ancak Alman partisinin birliğinin dağılmaması adına bu sıfatın kullanılmasına göz yumdular. Bu aslında Marksistlerle küçük-burjuva sosyalizmi arasındaki zoraki bir uzlaşmaydı. Onların ardından gelen devrimci Marksist önderler de bu uzlaşmaya ve adlandırmaya pek takılmadılar. Ta ki, Birinci Dünya Savaşıyla birlikte II. Enternasyonal’de aslında Marksizmin azınlıkta olduğu gerçeğinin ortaya çıkışına kadar. Bu savaşla birlikte, hakikatte ulusalcı, devletçi, reformist bir küçük-burjuva sosyalist anlayışın hâkim olduğu II. Enternasyonal iflas etti.
Kendilerini reformistlerden ve ulusalcı sosyalistlerden ayırt etmek için devrimci Marksist sıfatını kullanmaya başlayan dönemin proleter devrimcileri ayrı bir enternasyonal örgütlenme çabası içine girdilerse de, bunu ancak Rusya’da bir proleter devrim patlak verip zafere ulaştıktan sonra başarabildiler. Rus Devrimiyle birlikte bu sevimsiz sosyal-demokrat adlandırılmasından vazgeçildi ve proleter devrimciler aslında en baştaki gerçek isimlerine geri dönüp komünist sıfatını kullanmaya başladılar.
Reformist çizgideki sosyal-demokrat hareket işçi kitleleri içerisinde kökleşen tarihi örgütlere dayanıyorsa da, bu örgütler, tıpkı Marx’ın en baştan tespit ettiği gibi, işçi kitlelerin küçük-burjuva radikal aydınların peşine takılması anlamına geliyordu. Lenin bu tür partileri bu nedenle burjuva [zihniyetteki] işçi partileri olarak adlandırmıştı. Kısa süre içerisinde bu partilerin işçi kimliği ve sınıf partisi olma hüviyeti de ortadan kalktı. Zaten Bernstein’dan beri nihai hedefin (sosyalizmin) önemsizliği vurgulanmaya başlanmış ve sosyalizm vurgusu törenlerde hatırlanan bir süse dönüşmüştü. Bu reformist partiler bir süre sonra kapitalist özel mülkiyetin ortadan kaldırılması anlamında bir sosyalizm hedefinden de vazgeçtiler. Bunun yerine, sınıf çatışması değil sınıf uzlaşması temelinde demokrasinin geliştirilmesi, devletin sosyal hizmet ayaklarının oluşturulup güçlendirilmesi, vergi politikalarıyla toplumsal/iktisadi eşitsizliklerin törpülenmesi gibi düzen içi ıslahat programları geçirildi. Yani artık sorun kapitalizmin devrim yoluyla mı reformlar yoluyla mı aşılacağı olmaktan bile çıkmıştı; sosyal-demokratlar, sosyalizmi hedeflemekten vazgeçerek kapitalist toplumu ıslah etmenin derdine düşmüşlerdi. Marx’ın en başta saptadığı gerçeklik çırçıplak ortaya çıkmıştı: “Sosyal-demokrasinin özel niteliği, cumhuriyetçi demokratik kurumları, birer araç olarak istemesinde; iki ucu, yani sermaye ile ücretli emeği, ortadan kaldırmak değil, ama bu iki uç arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi hafifletmek ve bunlar arasında bir uyuma dönüştürmek istemesinde özetleniyordu. Bu amaca ulaşmak için ileri sürülebilecek önlemler ne kadar çeşitli olursa olsun, amacın bürüneceği görüşlerin az çok devrimci niteliği ne olursa olsun, içerik hep aynı kalıyor. Bu, toplumun demokratik yolla dönüşmesidir, ama bu, küçük-burjuva çerçevesinde bir dönüşümdür.”[3]
Bugün sosyalist ya da sosyal-demokrat adını taşıyan pek çok köklü Batılı parti, resmî belgelerinde “sosyalizm” hedefini güya hâlâ barındırsa da, politikalarında bundan eser bile kalmamıştır. Örneğin, yıllardır İngiliz emperyalizmine hizmette kusur etmeyen İngiliz İşçi Partisinin tüzüğünün 4. maddesinde, “İşçi Partisi, demokratik bir sosyalist partidir” yazmaya devam ediyor. Alman emperyalizminin hizmetçisi SPD programında da “demokratik sosyalizm” kavramı kullanılıyor. Sonsuz bir zaman sonraya ertelenerek ufukta görünmez kıldıkları sosyalizm hedefi programlarında süs olarak hâlâ duruyor ama anlamı tümüyle değişmiş şekilde! Buna göre sosyalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetinin tasfiye edilmesi (toplumsal mülkiyet haline getirilmesi) temelinde kurgulanan bir toplum olmaktan çıkarılmış, “özgürlük, adalet ve dayanışma değerlerinin hâkim olduğu bir toplum”a dönüştürülmüştür. ABD’deki Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA) ve Sanders gibiler için de “sosyalistlik”, müesses nizama karşıt bir kimlikten ibarettir. Bunlar Avrupa’daki benzerlerinden farklı olarak bu kavramı gündelik politikalarında da kullanıyorlar ama hedefledikleri şey İskandinav tarzı bir sosyal-demokrasiden başka bir şey değildir. İster sosyal-demokrat ister sosyalist adını taşısın bu tür tüm partiler adım adım “piyasa ekonomisi” adı altında kapitalist sistemle barışmışlardır. Sınıf partisi olma, sınıf çatışması, kapitalist sömürü, işçi sınıfının enternasyonalist çıkarları gibi vurgu ve söylemler tümüyle terk edilmiş, yerine halkın partisi olma, sınıfların uzlaşması, iş barışı ve üretim demokrasisi, ulusal çıkar söylemi öne çıkarılmıştır.
Köklü geçmişi olan bu tür partiler, sosyalizmi, dedelerinden yadigâr duvardaki paslanmış antika tüfek olarak saklarlar ama o silahı hiç kullanmazlar! O, tarihsel bir saygı göstergesi olarak ve misafirlere hava atmak için duvarda durur. Tüzüklerde yazar ama kimse kullanmaz; günlük politikadaysa (seçmen avında) geri tepmesi daha az olan “modern ve hafif silahlar” (sosyal adalet, soyut bir eşitlik, dayanışma, barış, yeşil dönüşüm vb. söylemleri) kullanılır. Bir düşünür bu durumu “törensel sosyalizm” olarak adlandırıyor; sadece parti kongrelerinde, marşlarda ve tüzüklerde hatırlanan; Pazar ayininde giyilip Pazartesi işe giderken çıkarılan bir kıyafet! Hal böyle olup, sosyalizm hakiki bir hedef olmaktan çıkınca, ona reformlar yoluyla mı devrim yoluyla mı ulaşılacağı tartışması da bu kesim açısından otomatikman gündemden düşmüştür.
Dahası ister bu köklü partileri ister onların daha solunda gelişen yeni sol-reformist partileri ele alalım, bunların uğursuz rolleri, normal dönemlerde değil, sınıf hareketinin yükseldiği, devrimci hareketlenmenin hız kazandığı dönemlerde ortaya çıkar. Tarih, kitlesel bir yükselişin iktidara taşıdığı reformist akımların, devrimci hareketin enerjisini heba ettiği, hatta, istese de istemese de karşı-devrimin yolunu açtığı örneklerle doludur. Bunun için uzak geçmişe bakmaya gerek yok. Milenyum dönemecinden bu yana Brezilya’da Lula, Bolivya’da Morales, Venezuela’da Chavez, Yunanistan’da Syriza iktidarlarının oynadığı role bakmak yeter. Yine İspanya’da Podemos’a, Almanya’da Die Linke’ye, Fransa’da Mélenchon’a, İngiltere’de Corbyn’e, ABD’de Sanders’a ve DSA’ya dair yaratılan iyimserlik dalgalarının sonuçları da hatırlanabilir. Kuşkusuz bu saydıklarımızın hepsinin aynı çizgide olduğunu söylemiyoruz ama meselenin özü değişmiyor. Her defasında sonuç hüsrandır: Kitlelerde büyük beklentiler ve ardından da hayal kırıklığı yaratmakla sonuçlanan bir hareketi pörsütme pratiği.
Stalinist despotizmin günahlarının Marksizme yüklenmesi
Burjuva ve küçük-burjuva sol akımların, Marx ve Engels’in yaşadığı dönemden itibaren, özellikle “proletarya diktatörlüğü” tartışmalarına da yansıdığı üzere Marksizmin despotik olduğuna yönelik suçlamaları bilinir. Kautsky’yle tartışmaları hatırlanırsa, bu suçlamalardan Lenin de nasibini almıştır. Fakat Marksist sosyalizm anlayışının despotik olduğu, demokratik olmadığı karalaması, esasen Stalinist despotizmin Bolşevizmle ve Marksizmle özdeşleştirilmesiyle güç kazanmıştır. 1917 Ekim Devrimiyle kurulan işçi devletinin ömrü çok kısa olmuş, işçi meclislerine (sovyetler) dayanan işçi devleti Stalinist bürokrasi eliyle yıkılarak yerine despotik-bürokratik bir diktatörlük kurulmuştu. Bu diktatörlük Marx-Engels ve Lenin’in düşüncelerini sahiplenirmiş gibi yaparak Marksizmi tamamen çarpıttı. SSCB ismen varlığını devam ettirdi ve bu durum Marksizm ve komünizm adına büyük bir lekeye dönüştü. Marksist anlayışta komünizm, sınıfların ve dolayısıyla devletin tamamen ortadan kalktığı, yoksulluğun tümüyle son bulup bir bolluk toplumunun kurulduğu, insanların biçimsel olarak değil hakikaten eşit hale geldiği, herkesin gerçekten özgür bireyler olarak kendi yetenekleri doğrultusunda çalışıp yaşadığı, cins, ırk, din, mezhep vb. temelindeki her türlü ayrımcılığın ortadan kalktığı bir dünya olarak tasarlanıyordu.
SSCB’de ortaya çıkan şey ise bambaşkaydı: Çalışanların temel siyasal ve hatta sendikal haklardan bile mahrum olduğu, çocukların ebeveynlerini ihbar etmeye teşvik edildiği, tüm toplumun korkunç büyüklüğe ulaşmış bir iç istihbarat aygıtının boyunduruğu altına sokulduğu, maddi-manevi büyük ayrıcalıklarla donanmış devasa boyutlarda bir bürokrasiye ve sürekli bir orduya sahip bir devlet aygıtının varlığına dayanan bir garabet! Marx, Engels, Lenin gibi devrimci önderler için “o eski çirkefin içine geri dönüldüğü”nü gösteren bu karanlık tablo insanlığa sosyalizm olarak yutturuldu onyıllar boyunca. Hem Stalinistlerin hem sosyal-demokratların hem de dünya burjuvazisinin pompaladığı bir yalandı bu.
Sosyal-demokratlar, devrim kaçkınlığını ve burjuvaziyle uzlaşmalarını bu yalanla meşrulaştırdılar. Kapitalist toplumda devletin ve demokrasinin gerçekte ne anlama geldiğini de saklamaya devam ettiler emekçilerden; burjuva demokrasisinin gerçekte burjuvazinin sömürülen sınıflar üzerindeki siyasal egemenliği (diktatörlüğü) olduğu gerçeğini gizlediler. Onlara göre demokrasi sınıflar üstü bir olguydu ve onların savunduğu şey “demokratik sosyalizm”, “güler yüzlü sosyalizm” idi! Marksist sosyalizm anlayışının doğasında nemrutluğun, despotizmin, zorbalığın olduğunu söyleyip durdular! Bunu yaparak milyarlarca emekçinin sosyalizme bağladıkları umudu sömürdüler; emekçilerin yeni bir dünya isteğini, kapitalizm çerçevesindeki bir ıslahat çalışmasıyla sınırlandırdılar, halen de sınırlandırıyorlar.
Marksizm, kapitalizmde demokrasi denen şeyin tek tek insanların hakiki özgürlüğüyle ilişkili bir şey olmadığını, gerçekte, mülk sahiplerinin kendi aralarındaki siyasi ilişkilerin nasıl düzenleneceğine, onların siyasal iktidar üzerindeki haklarına dair bir şey olduğunu gösterir. Kapitalist toplumda demokrasi mülk sahipleri için vardır. Zira yasalarla tanımlanan siyasal hak ve özgürlükler, gerçekte ve esasen mülk sahipleri tarafından kullanılabilmekte, toplumun yoksul çoğunluğu için bu haklar genellikle kâğıt üzerinde kalmaktadır.
O zaman, demokrasi, hakiki kelime anlamına (halkın kendi kendini yönetmesi) ancak bir işçi devletinde yaklaşabilir. Çünkü ancak bir işçi devletinde, toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçiler hakiki ve kullanılabilir demokratik haklara sahip olacaklar; toplumun çoğunluğunun iradesi ancak böyle bir devlette belirleyici olacaktır: “İşçi iktidarı «egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya» demektir. İşçilerin bu egemen konumlarını muhafaza edebilmeleri için işçi devleti daha baştan sönmeye yüz tutmuş cinsten bir yarı-devlet olmak zorundadır. Bu ise, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi-emekçi kitlelerin, tarihin hiçbir kesitinde sahip olmadıkları haklara ve en geniş demokrasiye sahip olmaları anlamına gelir. Kısaca vurgulamak gerekirse, işçilerin devrimci iktidarı (…) işgücüyle geçinen geniş kitlelerin tarihte ilk kez kavuşacakları kendi öz demokrasileri olacaktır.”[4]
Marksizmi devlete tapınan bir düşünce sistemi olarak göstermek de ona en büyük hakaretlerden biridir. Marksizm devletin, siyasal baskının olmadığı bir toplumu hedefler. Sosyalizmle birlikte, bir yarı-devlet olan işçi devletine bile gerek kalmayacaktır artık. Böylece toplumun sınıflara bölünmüşlüğü son bulmuş, sınıfsal egemenlik anlamına gelen devlet de sönümlenerek yok olmuş, artık insanların nasıl yönetileceği diye bir sorun da kendiliğinden ortadan kalkmış olacaktır. O zaman tüm toplum ve onun her bir bireyi gerçekten özgür olacaktır. Böylesi bir özgür üreticiler toplumunda, Engels’in dile getirdiği gibi, “insanların yönetilmesi işi” de son bulmuş olacak, geriye yönetilecek –yani üzerinde çoğunluğun ortak karar almasını gerektiren– tek şey olarak ekonomik faaliyet kalacaktır.
70 yıla yakın bir süre boyunca dünya komünist hareketine hükmeden Stalinizmin en büyük teorik çarpıtmalarından biri, sınıfsız topluma geçiş dönemi olan işçi devleti dönemini, sınıfsız/devletsiz dünya toplumunun (komünizm) ilk evresi olan sosyalizmle bir tutmaktı. Böylece sosyalizm, sınıflı, devletli, tek bir ülke içinde kurulabilen bir toplum olarak anlaşılır olmuştur. Bu yüzden sosyalizmin demokratikliği ya da “sosyalist demokrasi” tartışması, gerçekte sosyalizmin kendisiyle değil, ona geçiş dönemine denk düşen işçi devletiyle/demokrasisiyle ilgili bir tartışmadır.
Stalinist pratiğin yarattığı despotik garabetin aksine Marksist sosyalizm anlayışı demokratiktir, özgürlükçüdür, ekolojiktir, insanı ve doğayı merkeze koyar, erkek egemenliğine kökten karşıdır… İşçi devletinde demokrasinin eksikliği şöyle dursun, insanlık hem şeklen/teorik olarak hem de pratik olarak öncekilerden milyon kat daha fazla bir demokrasiyi deneyimleyecektir. O zaman sosyalizm anlayışını ekler yaparak tadil etmek yerine, yapılması gereken tek şey, 20. yüzyıldaki Stalinist rejimlerin işçi devleti/sosyalizm/komünizmle hiçbir ilişkisi olmadığının altını çizmektir.
Son olarak, Marksizmin despotik veya anti-demokratik olduğu iftirasının teorik dayanağı yapıldığından, “proletaryanın devrimci diktatörlüğü” kavramına da değinmek, günah keçisine dönüştürülen bu kavramla ne anlatılmak istendiğini hatırlatmak gerekiyor. Marx ve Engels bu kavramı, proletaryanın burjuvazi üzerindeki doğrudan siyasal egemenliğini anlatmak için kullandılar. Bunun ne olduğunu soranlara, Paris Komününe bakın anlarsınız dediler. Demokrasiyle diktatörlüğü asla yan yana gelmez olgular olarak görenlere, devlet denen aygıtın zaten bir sınıfın diğerleri üzerindeki diktatörlüğü olduğunu, demokrasinin de bir devlet biçimi olduğunu hatırlattılar. Bu yüzden kapitalist toplumda en gelişmiş demokrasinin bile gerçekte burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki diktatörlüğü anlamına geldiğini savundular. Komünizme giden yolda –anarşistlerin istediği gibi– devletin bir anda ortadan kaldırılamayacağını, sınıfların yok oluşunu kapsayan bir geçiş döneminin gerektiğini, bu dönemin bir devrimci dönüşümler dönemi olacağını ve bu döneme de işçi sınıfının devrimci iktidarının denk düşeceğini savundular: “İnsan yaşamını sınıflı toplumların esaretinden kurtarıp, sınıfsız toplumun özgürlük dünyasına kavuşturacak olan bu devrimci dönüşümler ancak işçi sınıfı iktidarı altında gerçekleşebilir. Nüfusun üreten ve emeğiyle geçinen çoğunluğuna dayanan bu iktidar, proletaryanın, burjuvazi ve devrimi tehdit eden unsurlar üzerindeki diktatörlüğü anlamına gelir.”[5]
Gerek Marx ve Engels gerekse de Lenin için bu diktatörlük, işçi sınıfının burjuvazi üzerindeki doğrudan egemenliğinden başka bir şey değildi. Bu egemenliği işçi sınıfının bizzat kendisi, kendi öz-örgütleri (konseyler, meclisler, şuralar, sovyetler vb.) aracılığıyla uygulayacaktı. Tarihte ilk kez toplumun çoğunluğunu oluşturan doğrudan üreticiler yönetici sınıf haline gelecekleri ve bu egemenliği doğrudan tesis edecekleri için bu devlet eski devletlere benzemeyecek, bir yarı-devlet olacak, bıraktık anti-demokratik olmayı bürokrasiye bile ihtiyaç duymayacaktı. Diktatörlüğün içeriği burjuvazinin mülksüzleştirilip, eski konumuna ulaşmasını engelleyecek önlemlerin alınmasından ibaretti. Dolayısıyla “proletarya diktatörlüğü işçi iktidarından, işçi-emekçi kitleler için en geniş demokrasi demek olan işçi demokrasisinden başka bir şey değildir ve olamaz da.”[6] “Altını kalınca çizerek belirtelim ki, işçi demokrasisinin yaşatılmadığı bir durumda işçi sınıfının iktidarı kesinlikle ölmeye yazgılıdır.”[7] Bu tartışmayı burada daha fazla uzatmak gereksizdir. Zira Elif Çağlı’nın, Marksizmin Işığında[8] adlı kapsamlı eseri bu konuyu tüm detaylarıyla ele alıp açıklığa kavuşturmuştur, tek bir alıntıyla yetinelim: “Gerçek Marksizme göre proletarya diktatörlüğü işçi demokrasisi demektir. (…) İşçi devleti, burjuva devlet gibi bürokratik tarzda örgütlenemez; örgütlenirse, o işçi devleti olamaz. Öte yandan proletarya diktatörlüğü, sınıfın önderliğini kazanmış partinin egemenliğine değil, sovyetler biçiminde örgütlenmiş proletaryanın doğrudan egemenliğine dayanır. O halde, işçi demokrasisi, proletarya diktatörlüğünün biçimlerinden biri değil, onun varoluş şartı, özüdür.”[9]
Bu satırlarda özetlenen işçi devleti anlayışıyla SSCB’deki Stalinist rejim arasında hiçbir ortaklığın olmadığı apaçıktır. Bu nedenle, Marksizmi “devlet” ve “diktatörlük” hayranı despotik bir dünya görüşü olarak sunan bayağı yaklaşımlara da, Stalinizmin günahlarının Marksist sosyalizm düşüncesinin sırtına yıkılmasına da asla prim verilemez. Günümüzde sınıf hareketi en ileri ülkeleri de kapsayacak şekilde tüm dünyada yükselişe geçmiş durumdadır; emekçiler ve gençlik, yoksulluğun, savaşların, baskıların, geleceksizliğin son bulmasını istiyor. Tam olarak netleştirip formüle edemese de yeni bir dünya istiyor! “Bizim görevimiz, görece en genişi bile olsa, özsel karakteri itibarıyla işçi sınıfı için sınırlı bir anlam taşıyan ve aslında sömürüyü de örtüleyen burjuva demokrasisinin karşısına işçi demokrasisi alternatifini dikebilmektir.”[10]
[1] ABD’de devrimci sosyalist/komünist hareket 1930’lu yılların sonlarında büyük bir darbe aldı ve zaten zayıf olduğu siyaset sahnesinden neredeyse tamamen silindi. İngiltere’de de devrimci sosyalist/komünist hareket kıta Avrupa’sındaki ülkelere kıyasla her zaman çok zayıf kaldı.
[2] Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, 1.Bölüm, 2004, https://marksist.net/node/489
[3] Marx, “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”, Seçme Yapıtlar, c.1, Sol Yay., Aralık 1976, s.508
[4] Elif Çağlı, Manifesto’nun Sönmeyen Ateşi, Ağustos 2007, https://marksist.net/node/1624
[5] Elif Çağlı, “Tek Ülkede Sosyalizm” İddiası Sosyalizmin İnkârıdır /1, Eylül 2006, https://marksist.net/node/7851
[6] Elif Çağlı, Devrimci Marksizm: Teori ve Pratiğin Örgütlü Birliği, Kasım 2014, https://marksist.net/node/3627
[8] Elif Çağlı, Marksizmin Işığında, Mayıs 1991, https://marksist.net/node/504
[9] Elif Çağlı, Marksizmin Işığında, Mayıs 1991, https://marksist.net/node/1111#pdku
[10] Elif Çağlı, Avrupa Birliği Sorununda Marksist Tutum, 3. Bölüm, Nisan 2003, https://marksist.net/node/1105
link: Oktay Baran, “Demokratik Sosyalizm” ya da Kapitalizmi Islah Etmek, 19 Aralık 2025, https://marksist.net/node/8670
Şeyh Bedreddin’in Ardından: 605 Yıllık Bir Düş
Her Yıl 250 Gram Plastik Yiyoruz!





