Yeni yıla girerken, bütün emekçiler, zamlarla, arttırılan vergilerle daha da ağırlaşacak yaşam koşulları karşısında ne yapacaklarını düşünüyorlar kara kara. İşçi sınıfı cephesinde gözler yeni yılda yapılacak ücret ve emekli maaşı artışlarına çevrilmişken, belirlenen yeni asgari ücretle beklentiler bir kez daha hüsrana dönüştü. Sermaye de, rejim medyası da aylardır asgari ücrette %20’lerin üzerinde bir artışın “enflasyonla mücadele programını” etkisiz hale getireceği çığırtkanlığı yaparak mutat manipülasyonlarını sürdürüyordu. Nitekim yeni asgari ücret tam da bu doğrultuda, %27,5’lik artışla 28 bin 75 lira olarak belirlendi. Sahte TÜİK enflasyonunun bile altında kalan bu artışın, genel ücret artışlarını otomatik olarak belirleyeceği malûm. Öte yandan rejim izlediği politikalarla ekonomik krizi süreğen hale getirip bunun tüm yükünü emekçilerin sırtına yüklemişken, dünya ekonomisinin doludizgin sürüklendiği yeni kriz, Türkiye’deki tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Son aylarda kapanan işyerlerinin sayısı artarken işten atmalar hız kazandı, yeni işçi alımları kesildi. Bu durum çalışmakta olan işçiler üzerindeki basıncı fazlasıyla arttırırken, 12 milyona ulaşan işsizler ordusunu daha da büyütüp, sefaleti derinleştiriyor.
Açlık sınırının 30 bin, yoksulluk sınırının 100 bin liraya dayandığı bir ortamda, asgari ücretliler bu yılı da açlık sınırının altında kalan bir ücretle geçirmeye mahkûm ediliyorlar. Üstelik Türkiye’de, asgari ücret ortalama ücret haline gelmişken, MESEM’lerde sözde eğitim gören 509 bin ve meslek liselerinde okuyan 254 bin çocuk işçi, 335 binden fazla işletmede, asgari ücretin üçte biri ile yarısı arasındaki ücretlerle (pek çok durumda bu ücretleri de alamadan) çalıştırılıyor. Yani sadece bunlardan ibaret olduğu varsayılsa bile yüz binlerce işçi asgari ücret dahi alamıyor ki, göçmenler, kısa süreli çalışanlar vb. dikkate alındığında bu sayı milyonları buluyor. Binlerce çocuk iş kazasına uğrarken ve her yıl onlarcası hayatını kaybederken (2025’te tespit edilebilenlerin sayısı en az 91’dir), çocuk işçiliğini yasallaştırıp kitleselleştirmeyi misyon edinen rejim, bu durumu protesto eden üniversite öğrencilerini tutuklayarak, kurduğu kölelik sisteminin sarsılmasını engellemeye çalışıyor.
Dini, imanı, ahlâkı, adaleti dilinden düşürmeyen rejimin “küçüğe sevgi”si buyken, “yaşlıya saygı”sını görmemek olmaz. Çocukları 10’lu yaşlarında sömürmenin altyapısını olgunlaştıran rejimin, sosyal güvencesi olmayan yaşlıları hepten gözden çıkardığını biliyoruz. Hasbelkader emekli olabilenler ise tez zamanda bu dünyadan göçürtülerek, sosyal güvenlik fonlarının iktidar tarafından yağmalanması ve “teşvik” adı altında sermayenin fonlanmasında kullanılması isteniyor. Bu yüzden, açlık sınırının yanına bile yanaşamayan emekli maaşları, TÜİK’in enflasyon oranlarında yaptığı sahteciliğe paralel olarak durmaksızın eriyor. Emeklilerin %70’i en düşük emekli maaşı olan 16.880 lira ile yaşam savaşı veriyor. Yılbaşındaki artışla en fazla 19.000 liraya çıkması beklenen bu maaş, en ucuzundan bir evin kirasını ve asgarisinden elektrik-su-doğalgaz faturalarını bile karşılamaya yetmiyor. Rejimin yarattığı bu sefalet tablosu ülkeyi yeni toplumsal olgularla tanıştırmakta. Son dönemlerde medyaya da yansıdığı gibi, günlüğü 200 liradan başlayan ucuz otel odalarında kalmaya başlayan ya da birkaç kişi birleşerek ortak ev arayışında olan emeklilerin sayısı giderek artıyor. Rejimin bakanları ve valileriyse bu durumun abartıldığını, basına yansıyan tablonun emeklilerin kişisel tercihi olduğunu söylemekten utanmıyor bile.
Sefaletin, işsizliğin, gelecekten umudu kesmenin yarattığı bir başka toplumsal olgu ise “yeni nesil” diye anılan suç çeteleridir. Aslında bu olgu “yeni nesil” faşist rejimin doğrudan ürünüdür. Narko-mafyatik rejim, yarattığı yoksulluk ve çürüme ortamını çocuk avı için çok verimli bir bataklığa çevirmiştir. Bu bataklığın önemli bir boyutundan yukarıda söz ettik: MESEM’ler ve meslek liselerindeki uygulamalar dolayımıyla sanayiye akıtılan köle çocuk emeği! Diğer boyutu ise, sermayenin bir başka kesiminin, mafyanın emrine sunulan çocuklardır.
Çocukların üçte birinin düzenli beslenemediği bir Türkiye yaratan faşist rejim, yarattığı çok yönlü yıkım sonucunda 600 binden fazla çocuğu eğitimin dışına itmiştir. Bugün Türkiye’de “ne eğitimde ne istihdamda” kategorisindeki 15-24 yaş grubundaki gençlerin sayısı 3 milyona yükselmiştir. Neredeyse her dört gençten birine (%23) karşılık gelen bu oran, OECD ülkeleri arasında en yüksek orandır. Durum bu olduğunda, hiçbir gelecekleri olmadığını düşünen yoksul çocuklar, kolaylıkla örgütlü suç ağlarının tuzağına düşürülebilmektedir. Ayrıca uyuşturucu bağımlısı sayısının 15 milyona çıktığı Türkiye’de, kullanım yaşı 12’ye kadar düşmüştür. Bağımlı çocuklar ve gençler, çetelerin esiri olmaktadırlar. Para ve iş vaadiyle, uyuşturucu teminiyle, sosyal aidiyet hissinin beslenmesiyle ve elbette çeşitli türden tehditlerle kıskaca alınıp suça sürüklenen çocukların sayısı yüz binlere ulaşmıştır. 2024 yılına ait polis kayıtlarına göre suça sürüklenen çocukların sayısı 202 bini aşmıştır. Bunların sadece polis kayıtlarındaki sayılar olduğu ve her yıl yükselen artış oranları dikkate alındığında, 2025’te bu sayının 250 binleri aştığı tahmin edilebilir. Rejimle şu ya da bu şekilde bağlantılı mafyatik örgütler, birkaç yıl yatıp çıkacaklarını söyledikleri 14-18 yaş grubundaki çocukları, yaralama, hırsızlık, uyuşturucu, tehdit, hatta cinayet gibi ağır suçlarda kullanmaktadırlar.
Rejimin “Türkiye yüzyılı”nda çoluğuyla çocuğuyla emekçilerin payına, fokur fokur kaynayan ve milyonları içine çeken devasa bir bataklık düşmektedir. Bu bataklıktan aynı zamanda iş cinayetlerinde hayatını kaybeden işçilerin kemikleri de fışkırmaktadır. Türkiye her gün ortalama 6 işçinin katledildiği bir emek cehennemine dönmüştür. Bu cehennem aynı şekilde, erkekler tarafından katledilen kadınları da yutmaktadır.
Kamu emekçileri de dâhil olmak üzere işçilerin %90’a yakınının[1] yoksulluk sınırının altında ücretlerle çalıştırıldığı, emeklilerin bıraktık açlığı ölüm sınırında süründürüldüğü, çocuklara ise ya devlet eliyle sermayeye köle olarak pazarlanmanın ya da çetelerin tetikçiliğini yapmanın dayatıldığı bir ülke haline getirilmiştir Türkiye. Rejimin Maliye Bakanı Şimşek, bu çıplak tabloya rağmen, “mali disiplinin sağlanması”yla övünüp,“Çalışanlarımızın ve emeklilerimizin her zaman yanında olduk. Aylık ve ücretlerinde enflasyonun üzerinde artışlar yaparak alım güçlerini destekledik” diyebilmektedir hiç yüzü kızarmadan. Bu arada “nasçı ekonomist” Erdoğan’ın reisliğini yaptığı faşist rejim, önümüzdeki yıl da bütçenin yedide birini (2,741 trilyon TL) faiz olarak yerli ve yabancı sermayeye akıtacağını ilan etmiştir bütçe kanununda!
Elbette işçiler, emekçiler, gençler, kadınlar, kader diye itildikleri bu bataklığı kuzu kuzu kabullenmiyorlar. Bu yüzden iktidara ve onun emek rejimine tepkiler büyüyor. Düşük ücretlere, kötü çalışma koşullarına, işten atmalara, sendikalaşma girişimlerinin engellenmesine karşı iş bırakmalar, grevler yaygınlaşıyor. Derinleşen kriz ve planlanan saldırılar karşısında önümüzdeki dönemde sınıf mücadelesinin daha güçlü bir şekilde yükseleceğini rejim de görüyor elbette ve bu yüzden işçi hareketini bastırmaya yönelik önlemlerini sıkılaştırıyor.
Asgari ücret komisyonunun toplandığı ve metal sektöründe grup toplu iş sözleşmelerinin başladığı bir dönemde Maraş Emniyetinin “Grev ve Lokavt Önleme Planı” adı altında düzenlediği “tatbikat” bunun çarpıcı bir göstergesidir. Çevik kuvvet polislerinin işçi rolündeki polislere copla, gazla saldırdığı ve “grevci” polisleri yaka paça gözaltına aldığı bu tatbikatın Maraş gibi bir yerde düzenlenmesi de ayrıca dikkat çekicidir. Belli ki, rejim, başta Antep gibi sanayi kentlerindekiler olmak üzere tüm Türkiye işçi sınıfına gözdağı vermektedir. Ne var ki bıçağın kemiği çoktan delip geçtiği işçi sınıfının, bir kez ayağa kalktığında bu tehditlere pabuç bırakmadığını geçtiğimiz yıllardaki kitlesel eylemlerden ve grevlerden biliyoruz. Bunun yanı sıra, rejimin inandırıcılığını büyük oranda kaybettiği ve attığı her adımda emekçileri felâkete sürüklediği aleni hale geldiği için, işçilerin zihinsel bariyerlerinin bariz bir şekilde kırılmaya başladığı görülüyor. Sınıf devrimcilerinin pratik deneyimleri gösteriyor ki, işçiler sınıf temelli bir muhalefete eskiye nazaran çok daha açıklar. Bu noktada, sınıfla kurulan gerçek ilişkiler ve bağlar elbette belirleyici önemdedir ve bu temelde ısrarla ve sebatla çalışanlar, verdikleri emek doğrultusunda önemli bir değişim ve dönüşüme şahit olmaktadırlar. Elif Çağlı’nın bir yıl önce kaleme aldığı şu satırları hatırlayalım:
“Bugün Türkiye’yi son derece çalkantılı bir süreç bekliyor. İşçi sınıfı büyük ama örgütsüz. Sendikal hareket diplerde ve sendika bürokrasisi işçileri atalete sürüklüyor. İşçi sınıfı denilince onu şekilsiz ve örgütsüz bir yığın olarak görenler, «bunlarla mı?» diye umutsuz ya da küçümseyici düşünceler yayıyorlar. Fakat unutmayalım ki, devrimci doğrultuda değişimi yaratan sınıfın bütün kitlesi değil onun örgütlü öncüsüdür. İşte biz bunun oluşturulmasına hizmet ediyoruz. Sınıfın öncüsünü örgütleme bağlamında yapılacak her iş, hele ki Türkiye koşullarında son derece zahmetlidir ama o derece de önemli ve onur vericidir. Bunu asla ve asla unutmayalım!”[2]
Siyaset toz duman
Emekçi sınıflardan aldığı desteğin önemli ölçüde eridiğinin ve tepkilerin büyüdüğünün farkında olan rejim, hem her türlü baskı aygıtıyla sınıf hareketinin yükselişini engellemeye hem de toplumsal muhalefetin tüm kesimlerini zapturapt altına almaya çalışıyor. Hedef alınan muhalefetin meşrebine göre rejimin etkisiz kılma taktikleri de değişiyor. Sağ muhalefete yönelik çeşitli örneklerde görüldüğü üzere kimileri siyasi ikbal rüşvetiyle biat ettirilirken, rejimin bekasını tehdit eden en büyük siyasi rakibi olarak görülen CHP zorbalıkla devre dışı bırakılmaya çalışılıyor. Sosyalistlerin üstünden sopanın hiç eksik edilmediğini söylemeye bile gerek yok.
Rejimin, Erdoğan’ın karşısındaki en güçlü aday olarak sivrilen Ekrem İmamoğlu’na ve Özgür Özel’in yeni bir yükseliş ivmesi kazandırdığı CHP’ye yaptığı operasyonlar bir yıldır kesintisiz devam ediyor. İBB’ye ve diğer CHP’li belediyelere yönelik saldırılar, kumpaslar akıl almaz boyutlara ulaşmıştır ve rejim dur durak bilmeden saldırılarını devam ettirmektedir. İBB davası gizli tanık ifadeleriyle aleni bir iftira kampanyasına dönüştürülmüştür. Savcılık iddianamesi ancak 10 ayda tamamlanmış ve ilk duruşma için 9 Mart 2026’ya, yani İmamoğlu’nun tutuklanma tarihinin neredeyse yıldönümüne gün verilmiştir. Dahası, yargılamanın hedef süresi 4600 gün (12,5 yıl) olarak kayda geçmiştir. Salt bu bile, Erdoğan’ın, dava yoluyla saf dışı bırakamayacağı İmamoğlu’nu, mahkemeyi uzatarak saf dışı bırakmayı planladığını ortaya sermektedir. Bu süre zarfında davadaki iftiraların sürekli gündemde kalmasının CHP’yi yıpratacağı da hesap edilmektedir.
Rejimin CHP’ye yönelik imha planlarının bir parçası da onu içten bölmeye odaklıdır. Faşist rejimle işbirliği içindeki Kılıçdaroğlu-Gürsel Tekin ekibiyle yürütülen bu planı CHP şimdilik etkisiz hale getirmeyi başarmıştır. Bununla birlikte rejim içten zayıflatma operasyonuna nokta koymuş değildir. Örneğin Sözcü TV’ye yönelik olarak Yılmaz Özdil eliyle yürütülen operasyon bunun doğrudan parçasıdır. Bilindiği gibi, uzun süre Kılıçdaroğlu’nun pasif muhalefetiyle CHP’yi majestelerinin muhalefeti çizgisinde tutan rejim, İmamoğlu’nu tasfiye etmeye girişince tabandan beklemediği bir toplumsal tepki yükselmişti. CHP açısından bir hayat memat sorununun ortaya çıkması, kısa bir süre önce yumuşamadan/normalleşmeden bahseden Özgür Özel’i rejime karşı aktif muhalefete geçmek zorunda bırakmıştı. Bu durum karşısında gardını güçlendirmeye çalışan rejim, kurultayları geçersiz kılarak Özgür Özel’i koltuğundan etmeye çalıştı ama bunu başaramadı. İşte muhalefetin medya ayağını dinamitleme projelerine bu süreçte hız verildi.
Ceza, tehdit ve yıldırma harekâtlarıyla önce Flash TV ve KRT el değiştirmeler yoluyla biat ettirildi ve ardından sıra Tele1, Halk TV ve Sözcü’ye ayar verilmesine geldi. Yola gelmeyen Tele1, TMSF’ye el koydurma suretiyle devre dışı bırakıldı. Hemen sonrasında da Sözcü hedefe kondu; ama farklı bir strateji izlenip içerden ele geçirilerek gerçekleştirildi bu operasyon. Yılmaz Özdil’in yıllardır CHP’nin milliyetçi/ırkçı sağ kanadını Zafer Partisine kanalize etme misyonuyla hareket ettiği gözlerden kaçmıyordu. Nitekim uzun süredir, rejimi eleştirmek yerine okları CHP’ye çevirmişti ve Özgür Özel yönetimini ve İmamoğlu’nu hedef alan sinsi bir kampanya yürütüyordu. Şimdiyse Özdil’in başına geçirildiği[3] Sözcü, bu kirli planın araçlarından biri kılınacak şekilde yeniden dizayn ediliyor. Halk TV’nin başına ne çoraplar örüleceğini ise önümüzdeki dönemde göreceğiz.
Medyaya yönelik saldırılar ve yeniden şekillendirmek üzere gerçekleştirilen müdahaleler sadece muhalefet medyasıyla sınırlı değildir. Uzun süredir bariz bir sıkışıklık içinde olan rejim içinde çeşitli çatlakların oluştuğunu biliyoruz. Erdoğan’ın siyasi ömrünün fazla uzun olmadığı düşüncesi güçlendikçe bu çatlaklar daha da büyüyor. Öyle ki kendini Bahçeli’nin Kürt sorunu konusundaki çıkışıyla birlikte çok daha net bir şekilde gösteren AKP-MHP bloku içindeki ikilik, AKP’nin kendi içinde de giderek daha belirgin hale gelmeye başlamıştır. Erdoğan sonrasına yönelik “aile içi” kapışmalar ayyuka çıkarken, yükselen kavga kaçınılmaz olarak sermaye ve medya ayağındaki saflaşmaları da beraberinde getirmiştir. Habertürk ve ShowTV’nin de sahibi olan Can Holding’e indirilen kılıç darbesi bu kavganın parçasıdır. Son günlerde eski Habertürk genel yayın yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un tutuklanmasıyla yükseltilen yeni saldırı dalgasının rejim cephesinin içine uzanması da bu kapışmayla doğrudan ilişkilidir. Ersoy ve yakınındaki isimlerin tutuklanmasının uyuşturucu, seks skandalları vs. ile magazinleştirilmesi, rejim içinde yürüyen siyasi kapışmanın ve hesaplaşmanın örtülmesine hizmet ediyor.
Halk için ancak muhafazakâr kesimin ahlakçı dilbazlarının sahtekârlığının, ikiyüzlülüğünün ve ahlâki çürümüşlüğünün sergilenmesi bakımından önem taşıyan bir vaka, rejim tarafından, “örgüt kurma” mertebesinde bir suça evriltilerek siyasi linç aracı haline getirilmiştir. Bu linç kampanyasının Sabah gazetesi eliyle yürütülmesi, AKP içi kavgaların ulaştığı boyutu göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bu gazetede, çeşitli isimlerin yer aldığı bir doğum günü fotoğrafı üzerinden “siyasi Susurluk” yorumlarının yapılması ve bazı telefon kayıtlarının “ekonomi, spor, siyaset, magazin dünyasında deprem yaratacağı” söylenip meselenin budaklandırılması, bu işin yeni operasyonların fitili haline getirileceğini de göstermektedir.
Nitekim son günlerde, kimi sanatçılar, sosyal medya ünlüleri, Fenerbahçe Futbol Kulübü Başkanı Sadettin Saran gibi isimler de, büyük ölçüde Ersoy dosyasındaki ifadeler doğrultusunda, uyuşturucu suçlamalarıyla karşı karşıya bırakılmışlardır. Bu suçlamaların pek çoğunun doğru olduğu düşünülebilirse de, narko-mafyatik yapısı dikkate alındığında rejim açısından gerçek meselenin bu olmadığı ayan beyan ortadadır. Uyuşturucu suçlamalarıyla yapılan itibarsızlaştırma operasyonları, aynı zamanda muhalif unsurlardan oluşan geniş bir kesime gözdağı verme, susturma, sindirme ve biat ettirme amacı taşımaktadır. Bununla aynı zamanda, çok daha geniş boyutlu bir kitle pasifikasyonunun hedeflendiği de açıktır.
Süründürülen “süreç”
Bilindiği gibi, bir buçuk yıl öncesine kadar, rejimin gadrine en fazla uğrayan muhalefet kesimi Kürt siyasi hareketiydi. Nerdeyse kayyum atanmadık tek bir belediyesi kalmayan, genel başkanları ve milletvekilleri başta olmak üzere binlerce yöneticisi tutuklanan, partileri kapatılan Kürt hareketi nefessiz bırakılmaya çalışılıyordu. Bahçeli’nin 2024 Ekimindeki Meclis açılışında DEM’lilerle el sıkışmasıyla başlayıp müzakere aşamasına evrilen “süreç”le birlikte bu tablonun değişikliğe uğradığını biliyoruz. Bununla birlikte, yürüyen “sürecin” son derece derin çelişkilerle ve belirsizliklerle yüklü olduğunu da görüyoruz.
Rejim Öcalan-PKK ve DEM’le yürütülen müzakereler nedeniyle Kürt sorununda bahar havası görüntüsü vermeye çalışıyor, fakat pratikte hiçbir somut adım atmıyor. Kürtlerin barış ve demokrasi beklentisiyle değerlendirdikleri müzakere süreci, rejim tarafından hâlâ “terörsüz Türkiye” olarak nitelendiriliyor. Bugünlerde müzakerelerde takvimin ikinci aşamasına geçildiği ilan edilmesine rağmen, halen umut satmaya dayalı oyalama politikasının bir adım ötesine geçilmemiş durumda. PKK’nin silah bırakma ve fesih kararına rağmen, SDG’nin tam teslimiyeti şart koşularak iş yokuşa sürülüyor. AİHM ve AYM kararlarına rağmen Demirtaş bile hâlâ serbest bırakılmış değil. Sürecin ruhuna tümüyle aykırı olarak, Kürt gazetecilere yönelik baskılar, gözaltılar, tutuklamalar, bölgedeki baskı ve yasaklarla birlikte devam ediyor. Cezaevlerinde siyasi mahpuslar üzerinde terör estirilirken, infazı dolan 30 yıllık tutsakların infazları bile “pişmanlık göstermedikleri” türünden akıl almaz gerekçelerle yakılıyor. Avukatlar, keyfi şekilde infaz yakma, tecrit, sağlık hakkının fiilen ortadan kaldırılması gibi saldırıların son dönemde daha da arttığını belirtiyorlar. Rejim bir yıldır konuşulmasına rağmen hasta tutsakların serbest bırakılması için bile bir düzenleme gerçekleştirmedi. Bu koşullarda, PKK’li tutsaklar için çıkarılacağı söylenen özel yasal düzenlemenin kapsamı ve pratikte nasıl hayata geçirileceği tümüyle muamma olmaya devam ediyor. AKP’nin ve MHP’nin bugünlerde teslim ettikleri komisyon raporları da, bu konuda gerçek bir güvence sağlanabileceği izlenimi vermiyor.
Söz konusu raporlarda, bırakalım siyasi tutsaklara özgürlük getirecek ve dağdaki PKK’lilerin yargılanmadan ülkeye gelmelerini sağlayacak bir açılımı, Öcalan için konuşulan “umut hakkı”na bile yer verilmiyor. Rejimin, doğasına son derece uygun olarak, “terör” bahanesiyle onyıllardır yürürlükte olan faşist ceza ve infaz kanunlarını kaldırmak yerine, kapsamı son derece sınırlı bir yasal düzenlemeyle üzerine düşeni yaptığını iddia etmesi muhtemel görünüyor. Yapılacak düzenlemelerden diğer siyasi tutsakların yararlanmaması için uygun bir formülasyon arayışında olan rejim, sadece PKK’ye has “müstakil” ve “geçici” bir yasa çıkarmanın peşinde. Üstelik bu yasadan yararlanmak isteyen PKK’lilere, teslim olmaları, “karıştıkları suçlara” göre kategorilendirilerek yargılanmaları, “topluma uyum programlarına alınmaları”nın vb. dayatılacağı anlaşılıyor. Kullandığı zehirli dilden bile vazgeçmeye yanaşmayan faşist rejimin iki dudağı arasındaki “özgürlük” vaadinin, 12 Eylül rejiminden bu yana biteviye yinelenen “devletin şefkatli kollarına teslim olun” çağrılarından ne ölçüde farklı olacağı halen belirsizliğini koruyor.
Öte yandan siyasi iktidar, Rojava’da özerk bir yönetimin kurulmasını “Türkiye’nin ulusal güvenliğine doğrudan tehdit” addetmeyi sürdürüyor. Şara yönetiminin ABD’nin baskısıyla SDG’nin üç tümen halinde Suriye ordusuna katılmasını kabul etme noktasına geldiği ifade edilirken, TC’nin bunu bozmak için elinden geleni yaptığı görülüyor. YPG-SDG’nin tümüyle dağıtılıp silahsızlandırılması ve Kürt savaşçıların merkezi orduya tek tek askerler olarak katılması dayatılıyor.
Neticede, bir yıldır yürütülen müzakerelerin geldiği noktada, rejimin ayak sürümesini ve oyalamalarını engelleyecek mekanizmalar kurulmadığı gibi, sürecin işleyişine dair bağlayıcı bir çerçeve ve takvimlendirme de oluşturulmamıştır. Ortada ne işe yaradığı belirsiz bir komisyon dışında elle tutulur hiçbir şey yoktur. Bu sürecin, Bahçeli ekibinde temsiliyet bulan devlet aklı için anlamı ve hedefi bellidir: Kürt hareketinin Suriye’de elde edeceği kazanımları mümkün olan en düşük düzeyde tutmak, bunların Türkiye Kürtlerine “kötü örnek” teşkil etmesinin önüne geçmek ve Öcalan eliyle Türkiye ve Suriye Kürtleri üzerinde mutlak kontrol sağlamak. Erdoğan-AKP cephesi de genel olarak buna iştirak etmekle birlikte, üzerine Sarayın özel kaygılarını ve beklentilerini ekliyor. Yeniden seçilmesini kolaylaştıracak bir anayasa için harekete geçmek isteyen Erdoğan, bu noktada Kürtleri yanına çekmeye çalışıyor. Dolayısıyla rejimin MHP’siyle, AKP’siyle bu kaygılarla yürüttüğü süreçten ve emperyalist politikalardan, barış, demokrasi ve Kürtlere özgürlük beklemek mümkün değildir. Ne idüğü belirsiz olan “süreç”ten şimdilerde “geçiş süreci” olarak bahsetmeye başlayan Mehmet Uçum’un şu sözleri bunun açık itirafı niteliğindedir:
“Geçiş sürecinde bir demokrasi pazarlığı olmaz. Demokrasi pazarlığı çabası geçiş sürecinin esası açısından kökten yanlış olur. Geçiş süreci hukuku nihai pratik teyitlere bağlı olarak münfesih terör örgütünün aktif ve destek unsurlarına yönelik soruşturma, kovuşturma ve infaza ilişkin düzenlemeler ile toplumla bütünleşme konularıyla sınırlıdır. Diğer deyişle, genel hukuk başlıkları ve demokrasiyi geliştirme perspektifi –özel, geçici ve ayrı bir kanun gerektiren– geçiş sürecinin değil, geçişten sonraki genel gündemin konusudur. Bu tespitten demokrasiyi geliştirme hamleleri erteleniyor gibi abes sonuçlar çıkartılmasın. (…) Demokrasinin ilerletilmesiyle geçiş süreci içiçedir. Bununla birlikte kapsamlı bir demokrasi ve hukuk reformunun bütün şartları sadece geçiş sürecinin tamamlanmasıyla oluşur. (…) Geçiş sürecinin başarıyla tamamlandığı, huzur ve güvenin herkes için kalıcı ve geçerli olduğu bir döneme geçildiğinde Türkiye’nin birliğinin ve bütünlüğünün korunması ve güçlendirilmesiyle uyumlu olmak kaydıyla çok konu gündeme gelebilir, her şey tartışılabilir. Bugün her türlü söz, beyan ve ifade geçiş sürecinin ruhuna uygun olmalıdır.”[4]
Böylelikle “geçiş”ten ne kastedildiğini de net bir şekilde tarif ediyor Uçum. Belli ki rejim, Kürt hareketini içeride de dışarıda da etkisiz hale getirene ve kendine tâbi kılana dek belirsizliği devam ettirerek işini yürütmek istiyor. Mevcut konjonktürde siyasi iktidarın Kürt politikasını nereye kadar sürdürebileceği, SDG ve PKK’yi daha ne kadar oyalayabileceği esasen ABD ve İsrail’in tutumuna bağlıdır.
Rejim, makul ve makbul Kürdüyle “barış içinde bir arada yaşama” hayalini sosyalist solu da kapsayacak şekilde genişletmek istiyor. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yükseliş dinamikleri güçlenen sosyalist solu, işçi sınıfı merkezli bir duruş ve pratikten uzak tutmak için dört bir koldan çalışıyor. Mehmet Uçum gibi aparatlar da rejim açısından makul solun çerçevesini[5] çiziyorlar. Fakat Kürt sorununda da, sınıf mücadelesinin yükseliş dinamiklerini ve sosyalist arayışları baltalama konusunda da, rejimin niyetleriyle gerçeklik arasında ne yaparsa yapsın kapatamayacağı kadar büyük bir açı vardır. İşçileri, emekçileri, ezilen Kürt halkını zorbalıkla pasifize etmeye çalışanlar, toplumsal-tarihsel gerçekliğin duvarına eninde sonunda toslayacaklardır!
[1] DİSK-AR’ın 2026 Asgari Ücret Raporuna göre, Türkiye’de işçilerin yüzde 46,7’si asgari ücret ve civarında ücretlerle çalıştırılıyor. Ücret aralığı asgari ücretin iki katına yükseldiğinde, bu oran yüzde 87,3’e çıkıyor! Bu da çalışanların neredeyse yüzde 88’inin yoksulluk sınırının altında ücretlere mahkûm edildiği anlamına geliyor.
[2] Elif Çağlı, Ortadoğu’daki Gelişmeler Üzerine Notlar (1 Aralık 2024), https://marksist.net/node/8399
[3] Tepkiler nedeniyle Özdil bu operasyonu son aşamada resmiyette yönetici sıfatını almaksızın kotardı.
link: İlkay Meriç, Ağırlaşan Tablo, Güçlenen Mücadele Dinamikleri, 30 Aralık 2025, https://marksist.net/node/8676
2026 Asgari Ücreti: Derinleşen Sefalet
Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /29





