ABD-İsrail’in aylardır hazırlıklarını yürüttüğü büyük İran savaşı, 28 Şubat sabahında yoğun bir şekilde gerçekleştirilen hava saldırılarıyla başladı. Tahran’ın yanı sıra 20’den fazla kenti hedef alan füze saldırıları sonucunda, İran dini lideri Hamaney’in yanı sıra Genelkurmay Başkanı ve Devrim Muhafızları Komutanı da öldürüldü. Öte yandan, Irak’ta da ordu birliklerinin İran destekli Haşdi Şabi güçlerine yönelik bir operasyon başlattığı görülüyor. İran bu ağır saldırılar karşısında sadece İsrail’e değil ABD üslerini barındıran BAE, Katar, Ürdün, Bahreyn, Kuveyt ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerine de füze saldırıları gerçekleştirerek yanıt veriyor. İlk birkaç saat içinde yaşanan bu gelişmeler emperyalist-Siyonist saldırıyla birlikte tüm bölgenin ateş hattına dönüştüğünü gösteriyor.
Suriye’de Esad rejiminin devrildiği günlerde yaptığımız değerlendirmelerde, 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısının ardından başlayan Gazze savaşıyla ve 2024 Aralığında Esad rejiminin devrilmesiyle ilerleyen savaşla, ABD’nin BOP’un ikinci evresine geçtiğini belirtmiştik.[1] 13 Haziran 2025’te başlayan ve 12 gün süren İsrail-ABD saldırılarının ise yürümekte olan Üçüncü Dünya Savaşı sürecinde yeni bir perde açtığı tespitinde bulunmuştuk.[2]
Nitekim İran’da Aralık sonunda başlayan halk isyanının daha öncekilere göre çok daha kitlesel olması ve doğrudan rejimi hedef alması, Suriye’de Şara liderliğindeki HTŞ’nin ABD’ye tam olarak biat ettiğinin görülmesi ve Kürtlerle Şam yönetiminin uzlaştırılmasının ardından İran’a saldırı hazırlıkları iyice hızlandırıldı. ABD donanmasının ve uçak filosunun büyük bir bölümü bölgeye taşındı. Bu arada İran’la müzakere müsameresi de sürdürülerek zaman kazanıldı. Yürüyen dünya savaşı gerçekliğinin tümüyle üzerinden atlayanlar, bu müzakerelerden barışçıl sonuçlar çıkacağı, Arap devletlerinin ve Türkiye’nin bu savaşa kesinlikle karşı olduğu, ABD’nin tüm bölgeyi ateşe verecek böyle bir savaşı göze alamayacağı, Trump’ın bu savaşı istemediği ama İsrail-Netanyahu tarafından buna itildiği, Pentagon’un savaşı riskli bulduğu için Trump’ı caydırmaya çalıştığı türünden iddia ve beklentilerle süreci yanlış okurken, Trump ve Netanyahu liderliğindeki savaş kurmayı son hazırlıklarını tamamlamakla meşguldü. Bu hazırlıklar, savaş istemediklerini söyleyen bölge ülkelerinin tamamındaki Amerikan askeri üslerinin takviye edilmesini de kapsıyordu üstelik. Erdoğan rejimi de dahil hiçbir devlet, buna izin vermemek gibi bir tutum içinde olmadı. Ve nihayetinde, ABD ve İsrail, göstere göstere hazırlandıkları bu savaşı 28 Şubat sabahında düğmesine bastıkları hava saldırılarıyla başlattılar.
Bu operasyonun Amerikalıları ve Amerikan çıkarlarını koruma amacı taşıdığını söyleyen Trump, “Amacımız, çok sert, korkunç insanlardan oluşan acımasız bir grup olan ve doğrudan ABD’yi, yurtdışındaki üslerimizdeki birliklerimizi ve dünyadaki müttefiklerimizi tehdit eden faaliyetlerde bulunan İran rejiminin tehditlerini ortadan kaldırarak Amerikan halkını savunmaktır” diyerek savaşı meşrulaştırmaya çalışıyor. Öte yandan bu meşrulaştırma çabasının İran ayağı da bulunuyor. Tek istediğinin “İran halkına özgürlük sağlamak” olduğunu söyleyen Trump, “biz işimizi bitirdiğimizde hükümetinizi devralın, o sizin olacak” diyor ve İran halkına “muhtemelen nesiller boyunca sahip olacağı tek şansı” kendisinin sunduğunu söylüyor.
Trump’ın dillendirdiği bu amaçların, hedeflerin ve sözlerin gerçeklikle ilgisi yoktur elbette. Daha önce de dile getirdiğimiz gibi, dünya savaşının Ortadoğu cephesinde ciddi bir ilerleme kaydetmek isteyen ABD’nin temel amacı, İran’daki molla rejiminin sona erdirilmesi, bölgede esasen I. Dünya Savaşının sonunda çizilmiş devlet sınırlarının mevcut güç dengelerine göre yeniden çizilmesi ve kendi ekseninde yeni devletler oluşturulmasıdır.[3] Trump’ın ikinci kez işbaşına geldiği dönemden bu yana izlediği strateji ve pratik, onun bu hedeflere ulaşmadan durmayacağını göstermektedir. Şu anda onu durdurabilecek bir güç de bulunmamaktadır.
Nitekim Çin ve Rusya dahil olmak üzere pek çok ülkeden “saldırılara son verilmesi”, “diyaloğa geri dönülmesi” açıklamaları gelse de bunların diplomatik açıklamaların ötesine geçmeyeceği görülüyor. Almanya, Fransa ve İngiltere’den gelen ortak açıklama ise ABD’ye açık bir destek anlamına geliyor. İran’ın bölge ülkelerine saldırıları kınanıp müzakerelerin yeniden başlaması çağrısında bulunulurken, ABD-İsrail’e hiçbir suçlamada bulunulmuyor. Askeri operasyonda doğrudan yer almasa da Avrupa üçlüsünün bu savaştaki pozisyonu nettir.
Çin ve Rusya’dan doğrudan bir askeri savunma desteği görmeyen İran’ın bu savaşı kazanması mümkün değildir. Üstelik Molla rejiminin iç desteği de görülmedik şekilde diplere düşmüştür. İşçi sınıfına, kadınlara, Kürtlere, çeşitli etnik topluluklara dönük baskılarını tırmandırarak devam ettiren rejim, daha bu yılın başında on binlerce insanı katletmekten çekinmemiştir. Bu yüzden hiç olmadığı kadar büyüyen bir halk tepkisinin hedefindedir. Tarihinde ilk kez, doğrudan bir askeri saldırı karşısında, hele de şeytan olarak gösterdiği ABD ve İsrail’in saldırıları karşısında halktan beklediği desteği alamadığı görülmektedir. Hatta hiç de azımsanmayacak bir kesimin “hele bir rejim devrilsin de” ruh hali içinde olduğu bizzat İranlılar tarafından belirtilmektedir. Molla rejiminin içsel bir reform dinamiğinden yoksun olduğunun gayet iyi farkında olan ve onu yıkacak örgütlü güce sahip olmadıklarını gören İranlıların bu duyguları anlaşılabilirdir. Yeri gelmişken belirtelim ki, İran’da ABD’nin rejim değişikliği yerine Venezuela’daki gibi bir isim değişikliğiyle de yetinebileceğine yönelik değerlendirmelerin ve beklentilerin ayakları yere basmamaktadır. Zira varlığını belirleyen teokratik yapısıyla Molla rejimi, tepesindeki isimlerden bağımsız olarak, girdiği yolda ilerlemek dışında bir seçeneği olmayan özgün bir rejimdir. Esneklikten yoksun bu yapısı nedeniyle de eninde sonunda yıkılmaya yazgılıdır. Son yıllarda güçlenen halk tepkisi karşısında aldığı tutumlar ve düştüğü pozisyon da buna işaret etmektedir. ABD ve İsrail’in ilk kez bu ölçekte bir saldırıya girişme cesareti bulmasının nedeni de Molla rejiminin bu geri döndürülemez zayıflığıdır.
Öte yandan ABD ve İsrail’in gerçek derdinin, İranlı emekçilerin sorunları, uğradıkları baskılar, rejimin anti-demokratik yapısı vb. olmadığı aşikârdır. ABD Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Somali’ye sayısız örnekte görüldüğü gibi, hiçbir ülkeye özgürlük ve demokrasi getirmek için girmemiştir. Demokrasi ve özgürlük, ABD’nin başlattığı emperyalist savaşta kullandığı en sahte vaatlerdir. Hele de faşist Trump iktidarının kendi ülkesindeki demokrasi ve özgürlük sicili alenen ortadayken. Dolayısıyla Trump ve Netanyahu’nun dillerine doladıkları “İran halkını kurtarmak, özgürleştirmek” palavralarının hiçbir gerçekliği yoktur.
İsrail ve ABD emperyalizminin başta Filistin olmak üzere tüm Ortadoğu’ya, dahası tüm dünyaya ne büyük bir tehdit oluşturdukları tartışma götürmezdir. Ancak yürüyen savaşın emperyalist bir savaş olduğu gerçeğini karartan ve bu savaşta “İran’ın yanında olmak” gerektiğini savunan hiçbir politika emekçilerin çıkarına değildir. Haziran ayındaki saldırının ardından dile getirdiğimiz gibi:
“Hem genel olarak emperyalist dünya savaşı bağlamında ABD emperyalizminin hem de bu savaşın mevcut somut İsrail-İran savaşı perdesinde ABD ve İsrail Siyonizminin saldırgan taraf olduğu doğrudur. Keza İsrail’in bölgedeki ve dünyadaki başlıca gerici güçlerden biri olduğu, ABD emperyalizmi başta olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin vazgeçilmez ortağı olduğu, Filistin halkını yok etmeye çalıştığı da şüphesizdir. Bu nedenle dünyanın bu en güçlü ve en zengin emperyalist ülkelerindeki işçi sınıfının, kendi hükümetlerini ve İsrail’i en başta mücadelenin hedef tahtasına koymaları hiç kuşkusuz temel önemdedir. Bu, Türkiye dâhil diğer ülkeler işçi sınıfı için de böyledir. Ama bu saldırgan güçler karşısında otomatik olarak İran’ın savunulması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Saldırıya uğrayan İran bir «mazlum» ülke ya da «küçük» ülke değildir, aksine emperyal politikalar güden büyük bir bölge gücüdür. İsrail bir gerici bölge gücüyse, İran’ın da nükleer kapasiteye, balistik füzelere sahip gerici bir bölgesel güç olduğu unutulamaz. İsrail ABD ve diğer Batılı emperyalist güçlerin ortağıysa, İran da Çin ve Rusya gibi büyük emperyalist güçlerin bölgesel nüfuz sahibi bir ortağıdır. Savaş da en derininde bu iki kamp arasında yürümektedir. Dahası, İran’daki faşist Molla rejiminin işçi sınıfı başta olmak üzere tüm İranlı sosyalistlere, ilericilere, demokratlara, Kürtler başta olmak üzere azınlık halklara, kadınlara sistematik olarak zulmeden bir tiranlık olduğu gerçeği yok sayılamaz. İşçi sınıfı açısından, Lenin’in dikkat çektiği gibi, savaşı kimin «başlattığının», kimin «saldıran taraf» olduğunun bir önemi yoktur. Bizler burjuva stratejistler değiliz, gelişmelere onların gözüyle değil, işçi sınıfının çıkarları düzleminde bakarız.
“Soruna işçi sınıfı perspektifinden bakıldığında İran’ın ya da İsrail’in yanında olmak gibi bir tutumun savunulamayacağı açıktır. «İran halkının yanında olma» ifadesi ise rejimden ve devletten kendini ayırma anlamında olumlu, ama muğlaktır. Üstelik bu yaklaşım İran’daki Molla rejiminin baskısı ve boyunduruğu altında yaşayan ezilen halkları da görmezden gelmektedir. Biz Siyonist İsrail’e, onun arkasındaki Batılı emperyalist güçlere ve İran’daki faşist Molla rejiminin efendilerine karşı İran işçi sınıfının devrimci mücadele bayrağını yükseltmesinden yanayız. Kahramanca mücadeleler vermiş ve büyük bedeller ödemiş İran işçi sınıfının Molla rejimine hiçbir borcu olmadığı gibi, onunla hiçbir ortak çıkarı da yoktur. Son yıllarda kitlelerin verdiği mücadelelerle ve izlediği emperyal politikaların ağır yüküyle zayıflamış ve işçi sınıfının desteğini kaybetmiş Molla iktidarının, savaş bahanesiyle işçi sınıfını kendi peşine takıp yeniden güç kazanması işçi sınıfı için yeni bir yıkım dalgasının gelmesi anlamına gelecektir.”[4]
Bu yüzden bugün bir kez daha yineliyoruz ki, emekçiler ABD-İsrail’in İran halkını kurtarma ve özgürleştirme yalanına en ufak bir prim vermemelidirler. İran halkının ve bölge halklarının başına yağdırılan bombaların yaratacağı yıkım “kurtuluş ve özgürlük” paravanının ardına saklanamaz. Ancak İran halkının yanında olmak adına Molla rejimine de en ufak bir destek verilemez. İranlı emekçiler kaderlerini kendi ellerine almak üzere ayağa kalkmalıdır. Dünya işçi sınıfı hem ABD-İsrail emperyalizmine hem de Molla rejimine karşı yürüteceği mücadelede ona elinden gelen her türlü desteği vermelidir.
[1] Elif Çağlı, Ortadoğu’daki Gelişmeler Üzerine Notlar (1 Aralık 2024), 1 Aralık 2024, https://marksist.net/node/8399
[2] Levent Toprak, İsrail’in İran’a Saldırısı: Dünya Savaşında Yeni Perde, 20 Haziran 2025, https://marksist.net/node/8534
[3] Marksist Tutum, Ortadoğu’daki Son Gelişmeler Neyi Anlatıyor?, 3 Aralık 2024, https://marksist.net/node/8393
[4] Levent Toprak, age
link: Marksist Tutum, Emperyalist-Siyonist Saldırganlığa ve Molla Rejimine Karşı İranlı Emekçilerle Enternasyonalist Dayanışmaya!, 1 Mart 2026, https://marksist.net/node/8712
Mussolini’nin Hayaleti İtalya’da: Solcu Öğretmen Avı!
Kongo’daki Maden Katliamının Gösterdikleri





