Kriz, savaş ve otoriterleşme giderek yayılıyor ve derinleşiyor. Bunlarla bağlantılı olarak yoksulluk ve işsizlik artıyor, ücretler baskılanıyor, çalışma koşulları kötüleşiyor, sendikal haklara dönük saldırılar artıyor, örgütlenmenin önünde bariyerler yükseliyor. Bu kötüye gidişatın yükü ise işçi sınıfının sırtına yıkılıyor. Dünya genelinde milyonlarca işçiyi kapsayan taşımacılık sektörü de bu kangrenleşen sürecin dışında değil. Taşımacılık sektörü küresel ekonominin tam merkezinde yer aldığı için tüm bu saldırıların doğrudan hedeflerinden biridir. Karayolu, demiryolu, havayolu, deniz taşımacılığı, lojistik, depolama vb. alanlarda çalışan taşımacılık işçileri üretimdeki akışın kesintisiz sürmesini sağlayan görünmez bir gücü temsil ediyor. Fakat yapılan işin bu kadar kritik olmasına karşın çalışma ve yaşam koşulları giderek kötüleşiyor. Bu sebeple gerçek ve kalıcı bir çözüm için ortaya konması gereken mücadele hattının yalnızca ücret mücadelesiyle sınırlı kalmaması, aynı zamanda sınıfsal düzlemde siyasal baskılara karşı bir mücadele hattının da örülmesi gerekiyor. Ancak o zaman bu girdabın içinden çıkılabilir ve gerçek kazanımlar elde edilebilir.
Dünyanın dört bir yanında emekçiler “yarın bir işimiz olacak mı?” diye soruyor, bunun kaygısıyla yaşıyor. Güvencesizlik, artık bireysel bir kaygı olmaktan öte, işçi sınıfının genelini ilgilendiren bir gerçeklik haline gelmiş durumda. Taşımacılık sektöründe güvencesizlik daha da görünür hale geliyor. Kuryelerden kamyon şoförlerine, depo ve lojistik işçilerinden havaalanı işçilerine kadar uzanan geniş bir kesim, çalışma koşullarının kötüleşmesinin yanı sıra güvencesiz istihdam biçimleriyle karşı karşıya. Taşeronluk, kısa/belirli süreli sözleşmeler, parça başı ücretlendirme gibi uygulamalar da buna eşlik ediyor.
Güvencesizliğin yaygınlaşması ve sermaye sınıfı tarafından bir kural olarak dayatılması sendikal mücadeleye dönük baskıların artmasını da beraberinde getiriyor. Türkiye’de grevler, devlet eliyle, “milli güvenlik” bahanesiyle erteleniyor, toplu sözleşme süreçleri keyfi biçimde uzatılıyor, patronlar toplu sözleşme masasına oturmayı reddediyor veya süreci sürüncemede bırakıyor. Bu durum, sendikal ve dolayısıyla ekonomik bir mücadele konusu olduğu kadar politik bir mücadelenin de gerekliğini ortaya koyuyor. Çünkü devlet müdahalesi, meselenin doğrudan politik bir nitelik taşıdığını açıkça gösteriyor. Bu yüzden iş güvencesi talebinin yükseltilmesi, ücret talebinden çok daha fazlasını ifade ediyor; işçilerin iradesine, örgütlenme ve sendikalaşma hakkına sahip çıkması anlamına geliyor.
Kapitalizmin kendi eseri olan krizler derinleştikçe, faturayı ödemesi beklenen hep işçi ve emekçiler oluyor. Enflasyon, faiz, bütçe açığı, kriz, rekabet gibi gerekçe ve bahanelerle ücretler baskılanıyor, doğrudan ve dolaylı vergiler arttırılıyor, temel tüketim maddeleri başta olmak üzere her şey giderek erişilmez hale geliyor. Oysa yaşanan kriz, işçi sınıfının değil kapitalizmin ürünüdür. Dolayısıyla krizin bedelini de onu yaratanlar ödemelidir. Bugün Türkiye’de ve dünyada “krizin faturasını biz ödemeyeceğiz!” diyerek meydanları dolduran, grev ve direniş alanlarına çıkan işçilerin gösterdiği tepki bunun somut ve haklı bir yansımasıdır.
Hak savunusu, ancak işçilerin bir araya gelebildikleri ve kolektif bir şekilde hareket edebildikleri ölçüde mümkündür. Sendikal hakların önündeki engeller, grev yasakları, işten çıkarmalar vb. saldırılar, aynı zamanda sınıf eksenli siyasetin kendisini de hedef alıyor. Bu yalnızca Türkiye’de değil, dünya genelinde de giderek belirginleşen bir tablo. Trump’tan Putin’e, Erdoğan’dan Orban’a otoriter ve faşist yönetimlerin güç kazandığı her ülkede, sendikalar ve toplumsal muhalefet odakları ilk hedef haline geliyor. İşçi sınıfı hem siyasal hem de sendikal baskı ve yasaklara karşı durmak zorundadır. İşçiler ve işçinin öz örgütlülükleri olan sendikalar, hak arayışlarını ve itirazlarını dile getirebildikleri ve bu doğrultuda mücadeleyi ileri taşıyabildikleri ölçüde güçlüdür. Baskı altında veya sermayenin güdümüne sokulan sendikaların yürüttüğü toplu sözleşme süreçlerinden işçinin lehine bir adım atılması pek olası değildir.
Krizlerin ve siyasal baskıların gölgesindeki dünyamız bir yandan da yürüyen emperyalist savaşla sarsılıyor. Emperyalist politikalar, Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın birçok coğrafyasını ateşe atarken, içeride “milli birlik” söylemleriyle zihinler zehirleniyor. Filistin halkına yönelik süren saldırılar ve soykırım tehdidi, bu düzenin insana ve emeğe nasıl baktığının en somut örneğidir. İşçi sınıfı bu saldırılara uluslararası dayanışmasını ve mücadelesini yükselterek yanıt vermelidir. Çünkü savaşın ve sömürünün bedelini ödeyen dünyanın dört bir yanındaki işçi ve emekçiler oluyor. Filistin halkı için özgürlük çağrısını yükseltmek ve dünyayı kana bulayan emperyalist savaşa karşı ses çıkartmak hayati önemdedir. Bu insan olmanın gereği olduğu kadar sınıfsal bir tepki olarak da ortaya konmalıdır. Çünkü yaşadığımız ve yukarıda sıralanan sorunlarla süren emperyalist savaş birbirinden kopuk değil, aksine aynı zincirin halkalarıdır, birbirleriyle doğrudan bağlantılıdırlar. Bugün dünyanın birçok ülkesinde milyonlarca emekçi Filistin halkı için her hafta meydanları doldurmakta, kendi ülkelerindeki egemenleri savaşı finanse ettikleri için protesto etmekte, uluslararası dayanışma kampanyaları örgütlemektedir.
Taşımacılık işçileri neden belirleyici?
Taşımacılık işçileri küresel tedarik zinciri olarak adlandırılan bütün bir üretim sürecinin can damarında yer alıyorlar. Karmaşık ve girift haldeki üretim süreci ile tüketim arasındaki sürekli akış, limanlardan havalimanlarına, karayollarından deniz taşımacılığına kadar uzanan dev bir ağ üzerinden sağlanıyor. Taşımacılık işçileri, bu zinciri durdurabilecek, yani küresel sermaye akışını kesebilecek stratejik bir güce sahip. Rotterdam limanında bir süredir devam eden ve anlaşmayla sona eren grev, Belçika Antwerp limanında deniz pilotlarının grevi, Roda Port’taki direniş ve örgütlenme çabaları, birçok Avrupa limanında gerçekleştirilen “silah sevkiyatını reddediyoruz!” eylemleri ve örnekleri çoğaltılabilecek daha pek çok eylem bu gerçekliğin somut örnekleridir. Bir konteynerin, bir geminin, bir kamyonun durması, sadece bir işyerinde değil, bütün üretim zincirinde akışı durdurur. 2021 yılında Süveyş Kanalının tıkanmasına sebep olan, gemi geçişini 6 gün durduran Ever Given isimli geminin dünya ticaretinde sebep olduğu milyarlarca dolarlık kayıp bu kırılganlığın en son ve somut örneklerinden biridir. Bu nedenle taşımacılık işçileri kapitalizmin kırılgan noktalarına dokunan ciddi bir güçtür.
Taşımacılık işçileri, küresel üretim içindeki bu kritik konumları ve güçleri sayesinde uluslararası dayanışma ve eylem koordinasyonu açısından da öncü bir rol üstlenebilirler. Çünkü tedarik zinciri tüm üretimi birbirine bağlayan bir ağdır. Dolayısıyla bu zinciri kesintiye uğratabilecek ve kapitalizmi can damarlarından vurabilecek, gerçekten dönüştürücü bir güce sahiptir taşımacılık işçileri. Liman işçileri, kuryeler, şoförler, havalimanı çalışanları, depo ve lojistik işçileri arasında kurulacak bağlar yalnızca dayanışmayı büyütmez, aynı zamanda sermayenin uluslararası saldırılarına karşı eşgüdümlü bir savunma hattı yaratır.
Bu nedenle taşımacılık sektöründe örgütlenen sendikalar için öncelikli hedef, deniz, kara, hava ve limanlar olmak üzere tedarik zincirinin her halkasında kalıcı dayanışma ağları kurmak olmalıdır. Çeşitli ortak eylem günleri planlamak, dayanışma ağlarını genişletmek, “bir yerdeki grev her yerdeki mücadeledir” bilinciyle hareket etmek ve taşımacılık işçilerinin bu zincirdeki rolünü gösteren eylemler hayata geçirmek bu sürecin en temel araçlarıdır.
Kapitalizmin bugünkü evresi kriz, savaş ve otoriterleşme etrafında şekilleniyor ve bunu kırabilecek tek güç, uluslararası düzeyde birleşmiş işçi sınıfıdır. Ulusal düzeyde yürütülen her mücadelenin aynı zamanda uluslararası bir boyutu vardır. Bugün işçi ve emekçilerin işsizlikle terbiye edilmeye, krizin faturasını ödemeye, savaşlarda can vermeye zorlanmasına karşı dünyanın dört bir yanında yükselttiği ses, stratejik bir mücadele hattı içinde güçlendirilmelidir. İşçi sınıfını kapitalizme karşı başarıya ulaştıracak yol, izlenmesi gereken bu mücadele hattıdır.
Taşımacılık işçilerinin bu mücadele hattında üstlenecekleri rol çok kritik olmakla birlikte, yalnızca kendi sektörleriyle sınırlı değildir. Üretimdeki konumları itibariyle üstlendikleri bu rol işçi sınıfının kaderini etkileyebilecek belirleyiciliktedir. Bu sebeple fabrikalardan limanlara, atölyelerden havalimanlarına, kargo merkezlerinden demiryollarına kadar birbirine görünmez bir iple bağlı tüm sektörlerden bütün işçilerin kuracakları küresel mücadele ve dayanışma ağları kurtuluşun kritik bir yolu olacaktır. Bu hat kurulduğu ölçüde dünyamızın ve işçi sınıfımızın içinde debelendiği ve adeta can çekiştiği bu sistem tarihin tozlu raflarına kaldırılabilir. Ancak o zaman savaşsız, sınıfsız ve sınırsız bir dünya kurulabilir.
link: Necati Başar, Kriz-Savaş-Otoriterleşme Üçgeni ve Taşımacılık İşçileri, 11 Kasım 2025, https://marksist.net/node/8648
Devrimden Doğmuş Bir Roman: Çimento
Kent Sorunları da Sınıf Mücadelesinin Konusudur





