Emperyalist savaş, yükselen faşizm, otoriter, liyakatsiz, çürümüş kapitalizmin safrası liderler, düşen ücretler, işsizlik, doğa olaylarının felâkete dönüşmesi, sağlık ve emeklilik hakkı başta olmak üzere sosyal hakların tırpanlanması, gençlerin ilk kez kendilerinden önceki kuşaklardan daha kötü yaşam koşullarına maruz kalması… Dünya işçi sınıfının bütün bu boğucu sorunlara duyduğu öfke son yıllarda daha da artarak meydanlara, mücadele alanlarına yansıyor. 2000’li yıllarda başlayan anti-kapitalist temalı eylemler ve Latin Amerika ülkelerinde yaşanan isyanlar, 2008 ekonomik kriziyle pek çok gelişmiş kapitalist ülkede yaşanan ve gençlerin de ilgisinin yoğunlaştığı protestolar, 2011 yılında Arap halklarının isyanları ve bunların etkisinin ABD’ye kadar ulaşması… 2018-2019 yıllarında dünya meydanlarına akan milyonların Covid-19 pandemisi bahanesiyle eve kapatılması, pandeminin ardından meydanların daha da siyasi taleplerle ve daha da gençleşerek tekrar dolmaya başlaması. Özetle 2000’li yıllarda başlayan kitle isyanları bugün daha kitlesel, daha genç ve daha siyasi taleplerle devam ediyor. Ve bu durum burjuva partilerin ve siyasetçilerin siyaset yapma biçimi, söylemleri ve vaatlerinde de birbirine zıt yönleriyle etkisini gösteriyor.
İngiltere’de, ABD’de, Güney Afrika’da, Japonya’da işçiler, emekçiler, gençler aylardır düzenlenen gösterilerde hem Siyonist İsrail devletini hem de İsrail’e destek sağlayan kendi hükümetlerini protesto ediyor. İsrail’de de meydanlara inen yüz binler “savaşa son” çağrısıyla gösteriler düzenliyor. Pek çok ülkede kamu binaları, parlamentolar, üniversite kampüsleri ve limanlar eylem alanına dönüşüyor. Hindistan’dan Yunanistan’a, Filipinler’den Fransa’ya pek çok ülkede meydanlarda bir araya gelen işçi ve emekçiler emperyalist savaşa karşı tepkilerini dile getiriyorlar, savaş politikalarını protesto ediyorlar. Dünya meydanları emperyalist savaş karşıtı gösterilerin yanı sıra kemer sıkma politikalarına karşı da dolup taşıyor.
Trump’ın göçmen düşmanı politikalarına, kamu bütçesinin kısılmasına, işten çıkarmalara, demokratik haklara yönelik saldırılara karşı ABD’li işçi ve öğrencilerin protestoları büyüyerek sürüyor. Protesto gösterilerinde Trump’ın göçmen karşıtı politikalarının “diktatörlüğün bir ifadesi” olduğu vurgulanıyor. “Asıl Düşman Göçmenler Değil Milyarderler”, “Sınır Dışı Etmeyi Durdurun”, “ICE’ye Hayır”, “Taht Yok, Taç Yok, Kral Yok”, “Diktatöre Hayır” yazılı dövizler taşıyorlar. ABD’li emekçiler, ABD emperyalizminin desteğiyle İsrail’in İran’a yönelik saldırısına ve yürüyen emperyalist savaşa da tepki gösteriyorlar.
Sırbistan’da 1 Kasım 2024’te tren istasyonunda meydana gelen çökme sonucunda 15 kişinin yaşamını yitirmesi sonrası öğrencilerin başını çektiği ve çeşitli sektörlerden işçilerin grevleriyle büyüyen ve ülkeyi sarsan kitlesel gösterilerin ardından İnşaat, Ulaşım ve Altyapı, İç ve Dış Ticaret Bakanları ve Başbakan istifa etti. On binlerce genç bugün de Cumhurbaşkanının istifası için sokakları inletmeye devam ediyor. Almanya’da yükselişe geçen faşizm tehlikesine, göçmen karşıtlığına ve ırkçılığa karşı on binlerce kişi meydanlara çıktı, “Faşizme Karşı Hep Birlikte” sloganını haykırdı. İtalya’nın başkenti Roma’da Avrupa Birliği’nin yeniden silahlanma planına karşı büyük bir protesto gösterisi düzenlendi. İngiltere’de işçiler hükümetin sosyal yardım ve kamu harcamalarında kesintiye giderek savaşa ve silahlanmaya ayrılan fonları arttırması üzerine “Savaşa değil emekçiye bütçe”, “Başka birinin oğlunu öldürmek için benim annemi öldürüyorsun” yazılı dövizler taşıyarak emperyalist savaşı ve sosyal haklarda yapılan kesintileri protesto ediyorlar.
Hindistan’da, Arjantin’de, Yunanistan’da, İspanya’da, Peru’da, Brezilya’da, Kenya’da, Bangladeş’te, Finlandiya’da, Gürcistan’da ve daha pek çok ülkede işçiler, emekçiler, gençler özelleştirme politikalarına, kamu hizmetlerinin tasfiye edilmesine, işgününün uzatılmasına, güvencesiz-sözleşmeli çalışmanın yaygınlaştırılmasına, yüksek kiralara, sermaye yanlısı politikalara tepkilerini grevlerle, mitinglerle gösteriyor. Yani dünyanın üzerinde bir heyula dolaşıyor. Dünya işçi sınıfı artık kapitalizmin yarattığı sorunlara maruz kalmak istemediğini mücadele alanlarında haykırıyor. Bu cehennemden çıkışın yolunu arıyor.
Kapitalizmin tıkanıklığı her yere yansıdığı gibi burjuva siyasetine de yansıyor. Elif Çağlı bu durumu şöyle açıklamıştı: “Dünya ölçeğinde yaşanan bir başka gerçekliği ise, egemen kapitalist güçlerin yalnızca ekonomik açıdan değil siyasal açıdan da krizlerine kökten çözümler bulamamaları oluşturuyor. Bu bakımdan derinlemesine düşünülecek olursa, aslında tüm dünya bir politik istikrarsızlık arenasına dönüşmüş durumdadır. Burjuva siyaseti ve siyasetçileri kitlelerin gözünde itibar yitirmeyi sürdürüyor. Başına sağ ya da sol, liberal veya muhafazakâr vb. sıfatlarının eklendiği burjuva partilerin hükümet etmede yer değiştirmeleri, neticede hiçbir köklü değişime yol açmamaktadır. Zaten her bir genel seçim dönemini takip eden kısa bir süre içinde bu durum kitlesel düzeyde dillendirilmeye başlanıyor. Günümüzde çeşitli burjuva partilerinin programları arasındaki farklılıklar azalmış ve hangisine neden sağ ya da hangisine neden sol parti vb. dendiğinin de giderek hiçbir kıymeti harbiyesi kalmamıştır. Burjuva demokrasisinin işleyişi bakımından çeşitli kapitalist ülkeler arasında var olan kimi farklar da genel gericileşme lehine kapanıyor.”[1]
Bu durum, izledikleri kapitalist saldırı politikalarıyla nicedir sol olmaktan çıkıp merkeze kayan burjuva partilerin güçten düşmesiyle de karakterize oluyor. İşçilerin, emekçilerin, gençlerin “artık yeter” çığlığı bu partilerin köhnemiş yönetimlerinde karşılık bulamıyor. Bu yüzden, emekçiler katlanılmaz yaşam koşullarının sebebi olarak gördükleri bu partilerden uzaklaşıp, daha radikal görüşlere yönelme eğilimine giriyorlar. Bunun ifadesini bir yandan son derece tehlikeli bir şekilde faşist hareketlere kayış eğilimi oluştururken, diğer yandan sosyalizan söylemlere sahip reformist kişi/hareket ya da partilere yönelimdeki artış oluşturuyor. Bunun örneklerini uzun zamandır İngiltere ve ABD’de de görüyoruz. İngiltere’de Zarah Sultana ve Corbyn’in yeni bir sol partiyle yaptıkları çıkış ve ABD’de ise New York Belediye Başkanlığı için Demokrat Partiden kendine sosyalist diyen bir aday adayın belirlenmesi de bunun çarpıcı ve en güncel örneklerini oluşturuyor.
Hatırlatacak olursak, Corbyn, 2015’de İşçi Partisinin lideri olarak seçilmişti.[2] Hem de parti içinde ve dışında Corbyn’in seçilmesine karşı onca ittifak yapılmışken. Corbyn’i parti tabanı ve İngiltere’nin en büyük sendikası UNITE, kamu işçileri arasında örgütlü UNISON ve iletişim sektöründe örgütlü CWU sendikaları desteklemişti. Ne var ki, Corbyn’in özelleştirilen bazı kurumların yeniden kamulaştırılması, sağlık hizmetinin tamamen ücretsiz hale gelmesi, kira artışlarının denetim altına alınması, kemer sıkma uygulamalarına son verilmesi gibi vaatlerine kapitalizmin tahammülü olmadığı için İngiliz burjuvazisi topyekûn Corbyn’e saldırdı. Elbette burjuvazinin asıl korkusu, bir devrimci olmadığını kendisi de söyleyen Corbyn’in iktidara gelmesi değil, kapitalizme isyan eden kitlelerin güç kazanması ve kitlesel bir işçi hareketinin gelişmesiydi. Ayrıca bu hareket politikaya kayıtsız kalan kitleleri, gençleri politikaya çekiyordu. Nihayetinde Corbyn beş yıllık bir liderliğin ardından anti-semitizm suçlamasıyla partiden ihraç edildi.
İngiliz sermaye sınıfı kitlelerin Muhafazakâr Partiden sıtkının sıyrılıp İşçi Partisine yöneldiğini anlayınca, içerde ve dışarda İngiliz emperyalizminin politikalarıyla uyum gösterecek Starmer’ın önünü açtı ve 2024 genel seçimlerinde İşçi Partisi eski bir savcı olan Keir Starmer liderliğinde iktidara geldi. İşçi Partisini iktidara getiren, kitlelerde yarattığı umut değil, Muhafazakâr Partinin politikalarından duyulan hoşnutsuzluktu. İşçi Partisi içindeki sosyalist kanadın önünü kesmek için liderliğe getirilmiş olan Starmer, tekelci sermayenin emek düşmanı politikalarını sektirmeden hayata geçirmeye devam etti. Bu arada sol kanada mensup 11 milletvekilini partiden uzaklaştırdı. Filistin Eylem Grubu terör örgütü ilan edildi. Geniş kitleleri İşçi Partisinden uzaklaştıran etmenlerden biri de Filistin halkının uğradığı soykırımın siyasi ve askeri olarak desteklenmesi oldu. Bütün bu sürecin bir devamı ve birikimli sonucu olarak, çocuk yardımının ve emeklilere kış için yakıt yardımının kaldırılmasına karşı oy kullandığı için görevden alınan ve bir müddet sonra istifa eden Zarah Sultana ve Jeremy Corbyn, geçtiğimiz haftalarda yeni bir parti kurduklarını duyurdular. Sosyal uygulamalara, “zengin ve güçlülerle mücadele”ye vurguyla kurulan yeni partiye, duyurusunun üzerinden 24 saat geçmeden 300 bin kişi kayıt yaptırdı. Birkaç gün içinde bu sayı 700 bini aştı. Kamuoyu araştırmaları parti daha kurulmadan oy oranının yüzde 15’lere yaklaştığını ve İşçi Partisinin önüne geçtiğini gösteriyor.
ABD’de de benzer ama bu ülkenin özgün koşulları düşünüldüğünde daha da dikkat çeken gelişmeler oluyor. ABD egemen sınıfı emekçilerin gözünde sistematik olarak sosyalizmi şeytanlaştırmıştır. Fakat kapitalizmin içine girdiği çürümüşlüğün emekçi sınıflara faturası ağırlaştıkça bu sosyalizm karalaması ABD’li emekçi kitleler ve özellikle de gençler için anlamını yitirmiş durumda. Kitlelerdeki bu değişim 2016’daki ABD başkan adaylığı kampanyaları sırasında kendini göstermişti: “Kendisine sosyalist diyen ve kampanyası sırasında da bu kavramı kullanmaktan çekinmeyen bir aday Demokrat Partinin başkan adayı olmak için yarışa girdi. Partinin yerleşik mekanizmaları tarafından itilip kakılan, pek itibar edilmeyen Bernie Sanders, aylar süren kampanya süreci içinde, Amerikan müesses politik nizamının şaşkın bakışları altında, diğer tüm gösterişli adayları bir bir geride bırakıp Hillary Clinton’la başa baş kaldı. Sonunda, türlü haksızlıkları ve ayak oyunlarını da içeren eşitsiz koşullardaki seçimi Clinton kazanmış olsa da, fark azdı ve geride büyük bir şaşkınlık ve heyecan kalmıştı. Geleneksel olarak işçi sınıfını ve genelde ilerici kesimleri düzene bağlama işini gören Demokrat Partide, tabandaki bu katmanlar, Sanders’ın sosyalizmden, «politik devrim»den söz eden söylemine ve özünde sosyal demokrat programına büyük rağbet göstermişlerdi. İlginç biçimde, Sanders’ın kullandığı «demokratik sosyalizm» kavramı on milyonlarca Amerikalının gündemine girdi.”[3]
Sanders’in yürüttüğü kampanyada gençler odaktaydı. ABD egemen güçlerinin Sanders’i karalama, kampanyasını engelleme ve görünmez kılma çabalarını gençlerin aktif hareketi engelledi. Nihayetinde bütün bunlar Sanders’i iktidara taşımasa da ve Sanders sonraki süreçte Demokrat Partiye uyum sağlayarak müesses nizama angaje olsa da cin şişeden bir kere çıkmıştı. Zaten, ABD’de Sanders gibi bir kişiyi öne çıkaran artık değişim arzulamaya başlayan kitlelerdi.
Bu eğilimin büyüyerek devam edeceğini daha önceki yazılarımızda vurgulamıştık. Nitekim 24 Haziran 2025’te New York’ta yapılan Demokrat Parti belediye başkanlığı adayı seçimlerini, kendini “Demokratik Sosyalist” diye tanımlayan Ugandalı ve Hindistanlı Müslüman göçmen bir aileden gelen ve Demokratik Sosyalistler Amerika (DSA) üyesi Zohran Mamdani kazandı. Tüm gözden düşürme kampanyalarına rağmen bu yarıştan zaferle çıkan Mamdani, çok sayıda cinsel taciz iddiasının ardından istifa eden, fakat tam da kapitalizmin çürümüşlük çağına uygun olarak yine de New York belediye başkanlığına aday olabilen New York eski valisi milyarder Andrew Cuomo’yu %56’ya %44’lük bir farkla rahatça yendi.
Her ne kadar kendini sosyalist olarak tanımlasa da Mamdani de Corbyn ve Sultana gibi bir reformist. Fakat vaatleri, yüzde 25’i yoksullukla boğuşan ve yaşam standartlarında biraz olsun değişim isteyen New Yorklular için çok şey ifade ediyor. Mamdani’nin vaatleri arasında kiraları dondurmak, otobüsleri ücretsiz yapmak, belediyeye ait marketler ve ücretsiz kreşler açmak, yeni doğan paketi, saatlik 15-20 dolar arası olan asgari ücreti 2030 yılına kadar 30 dolara çıkarmak, geliri 1 milyon doların üzerinde olanlara sabit yüzde 2 vergi getirmek, küçük işletmelere finansal desteği yüzde 500 arttırmak, yoksullar için uygun fiyatlı konut inşa etmek vb. var. Mamdani ayrıca seçim kampanyası sürecinde grevci işçileri ve LGBTQİ+ bireyleri de destekleyen bir tutum sergiledi. Filistin soykırımına karşı İsrail’in karşısında açık tavır aldı. Kendisini zenginlerin değil yoksulların yanında konumlandırması sayesinde yoksul emekçi kitleler tarafından sahiplenilen Mamdani, Trump’ın oy aldığı bölgelerden dahi oy alıyor.
Mamdani’nin zaferi hem Trump’ın politikalarına karşı yükselen tepkinin hem de Demokrat Partinin sermaye yanlısı siyasetinin bir sonucu. Mamdani’nin seçim kampanyasının merkezinde, yoksul emekçilerin yaşam koşullarını daha iyi yapacak vaatlerin yanı sıra Demokrat Partili New York Belediye Başkanı Eric Adams’ın zenginleri ve büyük şirketleri kayıran politikalarını eleştirmek de vardı. Trump, “komünist bir deli” olarak tanımladığı Mamdani’yi New York belediye başkanı olması durumunda, federal fonları kesmekle tehdit etti. Onu tutuklayacağını ve sınır dışı edeceğini söyledi. Yoğun bir karalama kampanyası yürütüldü. Filistin halkının yanında olup İsrail Siyonizmini protesto ettiği için anti-semitist ilan edildi. Bütün bu saldırılar işe yaramadı ve hatta ters tepti. 50 bin gönüllü 1,5 milyon kapı çalarak Mamdani’nin kampanyası için 8 milyon dolar topladı. Bu miktar, emlak ve Wall Street şirketlerinin Cuomo’ya sağladığı fonla neredeyse eşitti.
Emekçi gençlik mücadeleye yöneliyor
Son yıllarda gençlerin etraflarında olan bitenle ilgilenmediği, teknoloji bağımlısı ve tembel olduğu benzeri söylemler sıkça yinelendi. Neoliberal politikalar, SSCB’nin yıkılmasıyla sosyalizmin hayal olduğu yalanının parlatılması, kapitalizmin iyileştirilebileceği safsatası, internet teknolojisiyle kapitalizmin kendini tekrar ürettiği ve yeni imkânlar sağladığı manipülasyonu, pompalanan bireycilik ve bencillik bir müddet emekçi gençliği sardı. Ancak genç kuşakların kapitalizmin yaşamlarını nasıl bir cehenneme çevirdiğini daha fazla hissetmeye başlaması ve her yeni kuşağın bu gerçekle daha da sert bir şekilde yüzleşmesi, emekçi gençliğin yüzünü tekrar mücadeleye çevirmesi sonucunu doğurdu. Hem Mamdani’nin aday olarak sivrilmesinde hem de İngiltere’de Corbyn ve Sultana’nın yeni hareketinde gençler en belirleyici güç. Seçim ve örgütlenme çalışmalarına bilfiil katılıyor, kampanyaların temel yürütücüsü haline geliyorlar. Benzer bir durum Türkiye’de rejimin 19 Mart saldırısının ardından yaşandı. Özellikle üniversite gençliği engellemeler ve polis şiddeti karşısında geri adım atmayarak burjuva muhalefetini ileriye itti.
Kapitalist sistemin efendileri emekçi kitlelerin öfkesinin kitlesel bir örgütlü harekete dönüşmesinden korktukları kadar emekçi gençliğin üzerindeki ataleti atıyor olmasından, sosyalist fikirlerle buluşuyor olmasından da ölesiye korkuyor. ABD’de Mamdani ve İngiltere’de Corbyn ve Sultana’nın şahsında sosyalist etiketli siyasetçilere yönelimin artmasının nedeni, emekçi kitlelerin içinde bulundukları çekilmez koşullardan kurtulmak için bir şekilde mücadeleye atılmalarıdır.
“2000’lerden bu yana, dünya genelinde belli bir tarihsel süreklilik içinde kendini gösteren kapitalizm karşıtı hareketlenme, farklı kollardan dalga dalga ilerleyişi içinde bugünkü uğrağa gelmiştir. Biz bu hareketliliği tarihsel bir perspektif içinde ifade ettiği olumluluğu ile ele aldık. Yoksa elbette somuta indiğimizde ve geleceğin mücadeleleri açısından yapılacaklar bağlamında boğuşulması gereken nice sorun var. Sanders ya da Corbyn gibi kişiliklerin kapitalizmin yarattığı köklü sorunları devrimci yönde çözecek bir perspektif getirdiklerini söylemiyoruz. Hareketin dalga dalga gelişimi içinde ve mevcut nesnel ve öznel koşullarla belirlenen tarihsel aşamada bu gibi kişiliklerin öne çıkmasının anlamının doğru kavranması gerektiğini, daha etkili devrimci yükselişlerin, bunu kavrayıp daha devrimci bir biçim ve doğrultuda geliştirilmesi ile mümkün olacağını söylüyoruz. Sosyalizmi olumlu gördüklerini söyleyen gençlerin ondan tam olarak ne anladıkları konusunda da hayal görmüyoruz. Ama onların kapitalizm denen şeyden hoşnut olmadıklarını, ona alternatif bir şey olması gerektiği bilincine doğru ilerlediklerini ve tarihsel hareketin şimdilik bu uğraklardan geçmekte olduğunu görüyoruz. Bu uğrak işçi sınıfının da gençliğin de ölmediğini gösterdiği gibi, tarihsel iyimserlik dediğimiz şeyin kıymetini ve derinliğini de gösteriyor.”[4]
Öyle ya da böyle dünya işçi sınıfı sosyalist fikirlere yöneliyor. Şimdi zaman sosyalizmi gerçek anlamına kavuşturma zamanı. Bugün emekçi sınıfların yaşadığı tüm sorunların kaynağı kapitalizmdir. Dolayısıyla kapitalizm yıkılmadan emekçilerin hiçbir sorunu çözülemez. Kapitalizmi de ancak devrim hedefiyle örgütlenmiş kadroların öncülüğünde yol alan dünya işçi sınıfı yıkabilir.
Hiçbir şey tek boyutlu ilerlemiyor. Evet, emekçi kitlelerde ve özellikle gençlerde sosyalist fikir ve söylemlere yönelme, cesaretle mücadeleye atılma eğilimi var. Fakat bunun farkında olan egemenler faşist örgütleri sistemli bir şekilde besliyor, güçlendiriyor. ABD’nin başında olan Trump adeta bu faşist yükselişin lideridir. Buna karşı reformist siyaset temelinde verilecek mücadelenin sınırları bellidir. Elif Çağlı’nın dediği gibi, bu pisliği ancak devrim temizler! Devrimci işçi sınıfının örgütlü birliği doğru siyasal mevziyi sağlar, kapitalist ideolojinin işçi sınıfı içinde yaratacağı kafa karışıklıklarını, savrulmaları engelleyebilir. İşçi sınıfını hedefe kilitler. Dünya işçi sınıfının kapitalist çürüme çağında sosyal demokrat vaatlere değil onu devrime götürecek bir siyasal önderliğe ihtiyacı var. Bugün görev emekçi kitlelerin dünya meydanlarındaki mücadelesinde açığa çıkan isyanı görüp bu isyanı kapitalizmi yıkma perspektifiyle büyütmek ve örgütlemektir. Bu elbette ki zordur ama pekâlâ mümkündür.
“Düzenin efendilerinin, yardakçılarının, bu düzenden nemalananların, kitlelerin devrimci mücadelesinden ölesiye korktukları açık bir gerçek. Fakat ne yazık ki, mevcut düzenden hoşnutsuz kitleler de kendilerine acıdan, yoksulluktan, umutsuzluktan başka bir şey vermeyen bu düzene ancak devrimci bir mücadele sayesinde son verilebileceği çağrısına pek de kulak vermiyor, bunu gerçekçi bulmuyorlar. Kokuşmuş kapitalist düzene karşı devrimci mücadeleyi başlatıp ilerletebilecek örgütlü bir işçi sınıfının henüz ufukta görülmediği günümüz koşullarında bu durumu belki de çok yadırgamamak gerek. İyi de, yine de onlara sormamız gerek, gerçekçilik nedir? Yoksulluk girdabında çocuklarını doğru dürüst doyuramayan milyonların boş hayallerle yaşamlarını yitirip gitmelerini beklemek mi gerçekçilik? Belki bir şeyler kazanırım umuduyla kumar, bahis, coin tuzaklarına kapılıp borç batağına saplanarak her şeyini, ailesini ve belki de neticede yaşamını yitirip giden binlerce işçinin-emekçinin dramını öylesine seyredip durmak mı gerçekçilik? Ya da bütün bunlar belki değiştirilir umuduyla kurtuluşu yine düzen içi güçlerden, devlet içindeki kapışmalardan, burjuva partilerin seçim oyalamacalarından beklemek mi? Hayır, vicdanını ve ülkesinin daha iyi bir gelecek hak ettiğine inancını, emekçi insanlara saygısını yitirmemiş herkes açısından asıl gerçekçi olmayan budur! O halde bırakın da, devrimci mücadele gibi gerçekçi bir işe bir yerinden başlansın ve bu yolda yürünsün!”[5]
[1] Elif Çağlı, Sen Yolunda Yürü!.., 28 Haziran 2009, https://marksist.net/node/2158
[2] Selim Fuat, Britanya’da Corbyn’in Zaferi Neyi Anlatıyor?, 4 Ekim 2015, https://marksist.net/node/4502
[3] Levent Toprak, Tarihsel İyimserlik, Gençlik ve Alâmetler, 29 Eylül 2017, https://marksist.net/node/5916
[4] Levent Toprak, age
[5] Elif Çağlı, Bu Pisliği Ancak Devrim Temizler, 20 Şubat 2025, https://marksist.net/node/8449
link: Meral İnci, ABD ve İngiltere: Mamdani, Sultana-Corbyn’e Artan İlgi Neyi Gösteriyor?, 4 Eylül 2025, https://marksist.net/node/8591
İnsanlık Uçurumun Kıyısında, Bize Örgütlülük Lazım!
“Sürece” Karşı Sosyal-Şoven Tutumlar





