Aydın’da, ciddi bir oy farkıyla seçilmiş bir CHP’li büyükşehir belediye başkanının, partisinden istifa ederek iktidar partisi AKP’ye geçmesi, burjuva siyasetteki çürümüşlüğün en güncel ve çarpıcı örneklerinden biri oldu. Muhalif siyasetçilerin dilinde, medyada ve sosyal paylaşım ağlarında, bu geçiş, başkanın kişilik zaafı, “yüzsüzlüğü”, “karaktersizliği”, “çıkarcılığı”, “oy hırsızlığı” vb. üzerinden eleştirildi. Bu eleştiriler tabii ki haklıdır. Ancak, bu olguyu sadece bireysel ahlaki çöküşle açıklamak, ormanı görmemizi engelleyen birkaç ağaca odaklanmak gibidir.
Bu temelde dillendirilen öfkeli açıklamalar ve savrulan küfürler, burjuva siyasetin ne denli çürüdüğü gerçeğinin üstünden atlayıp sistemin bir biçimde aklanmasına yaramış oluyor. Mesele, “ahlâklı, namuslu insanları seçsek her şey düzelir” gibi basit bir formülle çözülemeyecek denli derin ve kapitalist düzene içkindir. Aydın’da yaşanan, özelde Türkiye’deki faşist rejimin muhalefet üzerinde kurduğu sistematik baskının, genelde ise kapitalist siyaset ve belediyeciliğin rant odaklı doğasının bir tezahürüdür. Bir diğer köklü sorun da, mevcut seçim sisteminde, seçilen kişilerin halkın iradesini devre dışı bırakarak kendi keyiflerince parti değiştirmesinin mümkün oluşu, bunu engelleyecek bir mekanizmanın bulunmayışıdır.
Artan baskılar, daralan cendere, toplumsal/siyasal çürümüşlük
Olayla birlikte açığa çıkan veriler, faşist rejimin muhalif siyasetçiler ve belediyeler üzerinde ne denli ağır bir baskı, tehdit ve şantaj cenderesi kurduğunu gözler önüne seriyor. Bilhassa 2015 sonrasında pekiştirilen bu baskı rejiminin ana araçları, kayyım atamaları, mali ve idari baskılar (kaynak aktarımlarının kesilmesi, projelerin engellenmesi, izinlerin zorlaştırılması vb.), yargı operasyonlarıyla yıpratma ve gözden düşürme ve devre dışı bırakmadır. Bir önceki dönemde Kürt belediyelerinin neredeyse tamamı kayyıma devredilmişken, 2024 yerel seçimlerinin ardından hedefe CHP’li belediyeler de oturtuldu. Son süreçte, görevden alma ve yerine kayyım atama vakaları da dahil olmak üzere 62 belediyede “yönetim değişikliği” olmuş. Bunların bir kısmını da, seçildikleri partiden istifa edip AKP’ye geçen belediye başkanları oluşturuyor. Bu cendere karşısında, sınıfsal çıkarları iktidar blokununkilerle örtüşen, mülk sahibi kesimlerden gelen siyasetçilerin “dökülmesi” şaşırtıcı değildir. Onların önemli bir kısmı için siyaset, ideolojik ilkelere dayalı bir mücadeleden ziyade, kendi (kişi, grup, klik vb.) ekonomik çıkarlarını korumanın ve büyütmenin bir aracıdır. Rejim de tam olarak bu zaafı bilerek ve hesaplayarak hareket ediyor zaten.
Aslında burjuva politikacılar arasında parti değiştirme olgusu çok eski zamanlardan beri mevcuttur. 70’li yılların sonlarında kurulan milletvekili transfer borsaları, Güneş Moteli skandalları unutulmadı. Ama bu konuda esas rekor 90’lı yıllarda yaşandı. Kubilay Uygun, 90’lı yılların ortasında Ecevit’in partisi DSP’den milletvekili seçildikten sonra ANAP, DYP, MHP, DTP ve tekrar DSP arasında fır dönmüştü. 2 yıl içinde 6 defa parti değiştirdiğinden kendisine o zamanlar “fırıldak Kubi” diye sesleniliyordu. Ne var ki, bu tür alışıldık “döneklikler” ile günümüzdekiler arasında kategorik bir fark olduğu da açık olmalı. Hadi diyelim ki CHP’li ya da diğer sözümona muhalif siyasetçiler mevcut iktidarın faşist niteliğinin farkında olmasınlar. Mevcut iktidarın, olduğu kadarıyla bile burjuva-demokratik işleyişi yok ettiğini, seçilmiş belediye başkanlarını görevden aldığını, yerlerine kayyum atadığını, tutukladığını, rakiplerini devre dışı bırakmak ve ana muhalefet partisini bölmek için her türlü yargı oyununa başvurduğunu da mı bilmiyorlar?
“Dönekler” dizisinin son yıldızı Özlem Çerçioğlu, genç yaşta art arda iki kez milletvekili seçilmiş ve ardından 2009’dan beri Aydın’da belediye başkanlığı yapan bir isim. Aydın’ın en zenginlerinden biri olan, Jantsa A.Ş. adlı şirketin sahibinin oğluyla evli. AKP karşıtı görünen, Kemalist pozlar kesen, solun Deniz Gezmiş gibi değerlerini suiistimal etmekten de çekinmeyen biri kendisi. Kürt düşmanlığı ve sınır-ötesi operasyonları desteklemesiyle de biliniyor. Birkaç yıl önce işten attığı yüzlerce işçiyi mahkeme kararına rağmen işe geri almamasıyla kanıtladığı işçi düşmanlığıyla da. Kısacası tüm görünümleriyle tipik bir Egeli “beyaz Türk” faşistidir kendisi. Eşinin şirketinin zor durumda olmasından (geçiş haberleri doğrulandığında eşinin şirketinin borsa değeri hızla artmıştır!), belediye soruşturmaları ve “ya partiye katıl ya içeri atıl” şeklindeki tehditlerden ötürü “6 metrekarede yaşayamam” diyerek AKP’ye geçtiği söyleniyor.
Tüm bunlara rağmen, CHP’nin eski ve yeni yönetimlerinin böyle bir ismi bile bile hem iki dönem milletvekili hem de sonrasında belediye başkanı yapması, münferit bir hata mıdır, bir körlük müdür, bilgi eksikliği midir, aldatılmak mıdır? Öyle değildir, zira bu ne ilk ne de tek vakadır. Hatay örneği tüm sıcaklığıyla halen önümüzde duruyor; her türlü yolsuzluğu dillerdeyken, depremde katledilenlerin kanı onun da ellerindeyken, halkın tüm nefretine rağmen mevcut belediye başkanını yeniden aday gösteren CHP’den bahsediyoruz. Şovenist, ırkçı, Kürt ve yabancı düşmanı beyan ve uygulamalarıyla Afyon ve Bolu belediye başkanlarını da unutmayalım. Onlar parti değiştirmediler diye şerefli bir politika mı izlemiş oluyorlar?
Aylardır CHP’li belediyelere dönük operasyonlar sürüyor. Bunların esasen siyasi davalar olduğu, CHP’yi ve onun cumhurbaşkanı adayı olan İmamoğlu’nu itibarsızlaştırma, CHP’li belediyeleri tasfiye etme, yerel yönetimlere el koyma girişimi olduğu çok iyi bilinen bir gerçek. Peki yolsuzluk iddialarının hiç mi aslı astarı yoktur? Öyle olduğuna inanmak için saf olmamız gerekir. Kapitalist düzende belediyeler bir rant dağıtım merkezidir, dolayısıyla CHP’li belediyelerde yolsuzluk olmadığını ileri sürmek abestir. Faşist rejimin muhalefeti tasfiye girişimine, bir kişinin seçme/seçilme hakkının açıkça gasp edilmesine, faşist rejimin seçimleri yok saymasına ya da tümüyle yok etmesine karşı mücadele etmek gerçek demokratların boynunun borcudur. Ama bu, ister CHP’li ister mesela DEM Partili olsun hiçbir burjuva belediye başkanına kefil olmak anlamına gelmez, gelemez. Bu noktada sistemin işleyişi bilinmezden gelinemeyeceği gibi, kirli çarkların üstünün örtülmesine de izin verilemez.
Neden hep sömürü düzeninin adamları aday gösterilir?
Yaşanan ve tepki çeken bu örnekler, düzen yanlılarının hiç üzerinde durmadığı şu soruyu sormamızı gerektiriyor: Neden belediye başkanlığına ve meclis üyeliğine hep mülk sahibi sınıfların unsurları, onların temsilcileri, avukatları, ideologları vb. aday gösterilir? Neden emekçiler ya da hakikaten de onların çıkarlarının kavgasını verenler bu düzen partileri tarafından neredeyse hiç aday gösterilmez? Cevap, kapitalizmin doğasında gizlidir. Bu sistemde belediyeler, “şehir planlaması” yani nerelerin yağmalanıp rantiye olarak kullanılacağının saptanması, imar haklarının dağıtılması, altyapı ihalelerinin verilmesi, inşaat ruhsatlarının onaylanması, kentsel dönüşüm projeleri, imar değişiklikleri, arsa satışları, hibe ve yardımlar gibi inanılmaz boyutlarda rant yaratma ve dağıtma potansiyeline sahip kurumlardır. Türkiye gibi “inşaat ve beton odaklı birikim modeli”nin ekonomide büyük yer tuttuğu ülkelerde bu durum daha da belirgindir. Belediyeler, esasen bir rant dağıtım ve paylaşım merkezidir. Buralarda dönen paranın dudak uçuklatıcı olduğu biliniyor (örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesinin 2025 yılı bütçesi 564 milyar TL’dir). Belediyeyi elinde tutanlar bu para akışını da kontrol etmiş, servet transferinin rotasını tayin etmiş oluyorlar.
Bu yüzden düzen partileri, CHP’si, AKP’si ya da diğerleri fark etmez, adaylarını belirlerken sınıf perspektifine göre hareket eder. Emekçilerin sorunlarına odaklanacak kişiler yerine, rantın nasıl daha da arttırılıp daha “verimli” paylaşılacağına kafa yoran “iş bitirici” adaylar tercih edilir. Yerel yönetimlerdeki meclis üyelerinin mesleki dağılımı genel olarak TBMM’deki milletvekili profiliyle benzerlik gösterir. Yine de yerelliğin doğurduğu farklılıklar daha belirgin meslek gruplarını öne çıkarır. Kimi araştırmalara göre, belediye meclislerindeki üye bileşiminin en büyük grubunu, büyük esnaf ve tacirler oluşturuyor; yani yerele uygun şekilde ebadı küçülmüş iş âleminden kapitalistler. İkinci en büyük grup ise hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde bir başka kapitalistler grubunu içeriyor: Müteahhitler, inşaat mühendisleri ve mimarlar. Ve bu kadar “iş insanının” olduğu yerde onların davalarını kovalayıp, onlara hukuki danışmanlık yapacak insanlara da ihtiyaç oluyor kuşkusuz; avukatlar! Ve elbette ki bu kapitalistlere mali danışmanlık yapacak olan mali müşavirler, iktisatçılar, muhasebeciler vb… Rant çarkını onlardan daha iyi kim çevirebilir ki!
Bu durum ne yenidir ne de Türkiye’ye özgüdür. Tüm kapitalist dünyada her zaman geçerli bir olgudan bahsediyoruz. Bu da bir başka gerçeği vurgulamamızı gerektiriyor. Burjuva düzen partileri bu mevki ve makamlar için kazara işçi-emekçi adaylar da gösterseler durumda köklü bir değişiklik olmayacaktır. Bu mevki ve makamlara oturan işçi-emekçiler, kendilerini “rantiyeler”, “ihale tacirleri”, “siyaset tacirleri”yle çevrili bir ortamda bulur. Hızla oturdukları koltuklara uyum sağlarlar, kendi sınıflarından koparlar ve burjuvaların uşağı olarak hizmet görmeye, bu arada da kendi ceplerini doldurmaya girişirler. Devrimci bir örgütlülükten yoksun işçiler kapitalist çürümeye de yolsuzluğa karşı da bağışıklığa sahip değillerdir. Tersine, içinden geldikleri yoksullukla karşılaştırıldığında önlerine serilen olanaklar onları çok hızlı şekilde bozulmakla karşı karşıya bırakabilir. Elde ettikleri konum ve ayrıcalıkları korumak bir numaralı öncelikleri haline gelebilir. Bıraktık belediye başkanlığı, milletvekilliği gibi şöhretli mevkileri, sendika yöneticiliği bile bu bozulma çukuruna düşmek için yeterlidir çoğu zaman. Uzun yıllarını işçilik yaparak geçirmiş, kimi mücadelelerde öne çıkmış işçi önderlerinin bile, sendikaların başına oturduklarında nasıl hızla bürokratlaşabildiklerini, ceplerini doldurmakla yetinmeyip burjuvazinin uşağına dönüşerek işçi tabanına ihanet edebildiklerini çok iyi biliyoruz. Demek ki, işçi olmak da çürümeden sakınmak için yeterli olmuyor.
Yani mesele tek başına hangi sınıftan insanların aday olup o makamlara seçildiklerinden de ibaret değildir. Mesele, en derininde, kişilerden bağımsız, nesnel bir sorundur. Esas sorun, ister merkezi ister yerel düzeydeki olsun, devlet aygıtının işçi ve emekçi karşıtı niteliğidir. Bu aygıt, kapitalist sömürü düzeninin çıkarlarını savunmak üzere örgütlenmiş ve donatılmıştır. Bu aygıt kırılıp parçalanmadıkça, başına kim oturursa otursun, son tahlilde egemenlerin çıkarları doğrultusunda çalışacaktır.
Yeri gelmişken tüm bu saydıklarımızın, “belediye sosyalizmi” meraklılarının da çıkmazlarından biri olduğunu hatırlatalım. Esas olan kapitalist merkezi iktidar mekanizmasını yıkmak ve kapitalist üretim ilişkilerini tasfiye etmektir. Bu gerçekliği unutturup, kapitalist sömürü sistemi devam ederken, belediyelerde yönetimi ele geçirerek bu yerel yönetimleri alternatif bir toplumun prototipleri haline getirmeye hevesli kimi sözde sosyalistler dün de varlardı, bugün de. Yegâne kurtuluş yolu olan proleter devrim doğrultusunda ter akıtmak yerine, yerel cennet adacıkları peşinde koşan bu devrim kaçkını ütopyacılar her seferinde hüsrana uğradılar.
Çözüm işçi iktidarındadır
Demek ki, en “dürüst ve namuslu emekçiyi” seçsek bile iş bitmiyor. Çünkü esas mesele, kimin seçildiği değil, mekanizmanın nasıl işlediğidir. İşte günümüzdeki temsili demokrasinin çıkmazlarından biri budur. Bu sistemde seçilenler, halkın içinden gelseler bile, hızla ondan uzaklaşıp yabancılaşmaya açıktırlar. Zira ister yerel yönetimler ister merkezi iktidar aygıtları olsun, hepsi de nalıncı keseri gibi hep sermayenin çıkarlarını korumak üzere tasarlanmıştır. Emekçi kitlelerin genellikle ne bu aygıtı ne de onun başında duranları denetleyecek mekanizmaları yoktur. Seçmenler, sandığa gidip oy verir, sonraki dört ya da beş yıl boyunca yöneticilerinin ne yaptığını izler, eleştirir ama değiştirme gücünden yoksundur. Oysa gerçekte demokrasi, seçenlerin, seçtiklerini her an denetleyebilmesini, beğenmezlerse görev süresinin tamamlanmasını beklemeden belirlenen bir yöntemle onu görevinden alabilmesini, seçimi yenileyebilmesini gerektirir. Bu “geri çağırma hakkı” olarak bilinir.
Seçilenlerin seçmenlerin iradesi dışında hareket edememesi, onlardan kopmaması, yabancılaşmaması için seçim ve yönetim mekanizmalarının devrimin ürünü olması gerekir. Aslında geri çağırma hakkı, halkın seferberliği ve silahlanması temelinde gerçek bir halk devrimi kapsamına ulaşan birkaç istisnai burjuva devriminde bile halkın baskısıyla uygulanmıştı. Böyle bir devrimle kurulan ABD’de durum buydu. İlerleyen yıllarda bu hak güdükleştirilip kullanılması zorlaştırıldıysa da tümüyle yok edilemedi. Örneğin 2003 yılında Kaliforniya Valisi bu hakka dayalı olarak yapılan halk oylamasıyla azledildi ve yerine başkası seçildi. İsviçre’de de bazı Kanton ve belediyeler düzeyinde; Kanada’nın Britanya Kolumbiyası eyaletinde Meclis üyeleri; Almanya’da bazı eyaletler ve yerel yönetimlerdeki yöneticiler için geri çağırma mekanizmaları mevcuttur. Venezuela’da da devrimci durumdan doğan 1999 Anayasasıyla devlet başkanı dahil tüm seçilmişlerin geri çağrılabilmesi mümkün kılınmış, bir keresinde Chavez’in azledilmesi için referandum da yapılmıştır. Ama genel olarak söylemek gerekirse, günümüzde kapitalist dünyada bu hak istisna haline gelmiş ve var gözüktüğü yerlerde bile geçmişin devrimci günlerinin silik bir hayali gibi durmaktadır. Zira sermayenin boyunduruğu geniş emekçi kitleler için işlevli demokratik haklarla bağdaşmıyor. O nedenle de bu tür ileri demokratik haklar giderek boğulmuş, yok edilmiş ya da etkisizleştirilmiştir. Günümüzde temsili sisteme dayanan burjuva demokrasileri, bıraktık bu en ileri demokratik hak ve özgürlükleri canlı tutmayı, temel hak ve özgürlüklere dahi saldırmaktadır. Burjuva demokrasileri plütokratik görünümlerle hepten çürümüş durumdadırlar ve giderek yerlerini otoriter rejimlere bırakmaktadırlar. Günümüzde demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi, bu çürümüş cesedin rehabilitasyonunu değil, kapitalist bürokratik devlet aygıtını yıkıp doğrudan demokrasiye dayalı bir emekçi iktidarını hedeflemek zorundadır.
Proleter devrimci gelenek, tüm demokratik haklar gibi geri çağırma hakkını da en üst düzeye taşımış, yaygınlaştırarak kapsamını genişletmiş, onu diğer doğrudan demokrasi yöntem ve ilkeleriyle zenginleştirmiştir. Bu daha da gelişmiş biçimiyle geri çağırma hakkı, ek tedbirlerle birlikte tarihteki ilk işçi iktidarı olan 1871 Paris Komününde hayata geçirilmişti. Komün, belediye meclisinin ta kendisiydi. Ama çok özel koşulların ürünü olarak şekillenmişti. Çoğunluğunu, Bonapartist rejimi yıkan devrimci yükselişin içinde seçilen emekçi temsilciler oluşturuyordu. Paris’i yabancı orduların istilasından ve mülk sahiplerinin ihanetinden korumak için tüm iktidar yetkisini elinde toplayan Komün, yargı dahil her türlü idari işin seçimle iş başına gelecek insanlar tarafından üstlenilmesini, bu seçilmiş temsilci/yöneticilerin ücretlerinin ortalama bir işçi ücretiyle sınırlanmasını ve seçmenlerin onları diledikleri zaman görevden alabilmelerini bir ilke olarak benimsemişti. Alınan diğer tedbirlerle, özellikle de sürekli ordunun yerine halk milisinin geçirilmesiyle, bu adımlar bürokratik devlet aygıtının yıkılması anlamına geliyordu. Marx ve Lenin, Komün örneğini detaylıca inceleyerek ve ek önlemler de formüle ederek, komün tipi bir örgütlenmeyi, proleter devrimin ürünü olarak doğacak bir işçi devletinin yegâne biçimi olarak değerlendirdiler. Lenin, Devlet ve Devrim adlı eserinde, geri çağırma hakkına dair olarak, “bürokrasiye karşı yürütülecek mücadelenin temelini atar” der. Bu satırların mürekkebi kurumadan, 1917’de tarihin en büyük devrimiyle kurulan Sovyetik İşçi Devleti de, mahkemelerdekiler de dahil her düzeydeki tüm yöneticilerin seçimle iş başına gelmesi, geri çağrılabilir olması, ücretlerinin ortalama işçi ücretlerini geçmemesi, görev süre ve yerlerinin kısıtlanması (rotasyon) ve ezilen kimliklere (kadınlar, ezilen halklar ve mezhepler vb.) dönük pozitif ayrımcılık gibi ilkeleri benimseyerek işçi meclislerine dayalı bir doğrudan demokrasiyi hayata geçirmeye çalışmıştı.
Bugünün Türkiye’sinde, faşist rejimin her türlü baskı, şantaj ve rüşvet politikasıyla muhalif partileri zayıflattığı, satın aldığı bir dönem yaşanıyor. Ancak unutmamalıyız ki, sorun sadece rejimin baskısında değil, o baskıya teslim olanların sınıf karakterinde, onları öne çıkaran kapitalist sistem ve onun seçim mekanizmalarında, hakiki denetleme mekanizmalarının olmayışındadır. Faşizmin mevcudiyeti nedeniyle ufkunu burjuva parlamenter demokrasinin restore edilmesiyle sınırlayanların çizgisi reformizmden başka bir şey değildir. Ama kapitalizmin anlamlı ve kalıcı reformlar sunabilecek hâli kalmamıştır. Kapitalizmin tarihsel bir sistem krizi yaşadığı çağımız koşullarında hem Türkiyeli hem de diğer halklardan işçiler kendi çıkarlarına hizmet eden bir demokrasiyi elde etmek için bu düzenin sınırlarını aşmak zorundadırlar. İşçi sınıfının kendi özörgütleri olan sendikalardan başlayarak verecekleri demokrasi mücadelesinin ufku da bu genişlikte olmalıdır. Bu mücadelede öncü işçileri bu bilinçle eğitip geleceğe hazırlamak büyük önem taşıyor.
link: Oktay Baran, Belediyelere Faşist Kıskaç ve Çürümüş Burjuva Siyaseti, 27 Ağustos 2025, https://marksist.net/node/8589
Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /25
İnsanlık Uçurumun Kıyısında, Bize Örgütlülük Lazım!





