İktidara geldiği ilk günden bu yana göçmenleri hedef alarak açık bir savaş ilan eden Trump yönetimi, Meksika sınırına duvar örmekten söz ederek başlattığı kutuplaştırıcı dilini daha sonra göçmen işçi ve öğrencilerin vizelerini iptal etmek, göçmen işçileri tutuklamak ve sınır dışı etmek gibi çok sayıda saldırıyla devam ettirdi. Yerel yönetimlerin gerekli önlemleri alamadığını ileri sürerek Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumunun (ICE) yetkilerini arttıran ve ABD’nin pek çok noktasına konuşlandıran Trump’a emekçi kitlelerin öfkesi ve tepkisi ise giderek büyüyor.
2026 yılı itibariyle saldırı politikalarında vites arttıran Trump yönetimi, ICE güçleri eliyle sokaklarda terör estiriyor. Ocak ayında, Minnesota eyaletine bağlı Minneapolis’te 37 yaşında, üç çocuk annesi Renee Nicole Good, ICE güçleri tarafından arabasındayken başından ve yüzünden kurşunlanarak katledilmişti. Good’un silahsız olduğu ve ICE’ye karşı herhangi bir saldırı girişiminde olmadığı videolarla kanıtlanmasına rağmen, Trump onu “terörist” ilan edip cinayeti haklı göstermeye çalıştı.
Good, 2020 yılında yine ABD polisi tarafından sokak ortasında boğularak öldürülen ve katledilirken söylediği “nefes alamıyorum” sözleri dünyanın dört bir yanında milyonlarca emekçinin kapitalist düzene karşı öfkesinin sembolü olan George Floyd’un öldürüldüğü bölgeye çok yakın bir yerde katledildi. Bu olayın ardından ICE protestolarının fitili ateşlendi. Minneapolis başta olmak üzere, New York, Los Angeles, Portland, Seattle, Washington gibi kentlerde on binlerce kişi, ICE terörüne, Trump yönetiminin faşist uygulamalarına ve polis terörüne karşı protestolar düzenleyerek tepkilerini dile getirdi.
Protestolar 24 Ocakta grevlerle, esnafın kepenk indirmesi ve alışveriş boykotları gibi eylemlerle genişleyerek devam ederken bu kez Alex Jeffrey Pretti adında 37 yaşında bir yoğun bakım hemşiresi ICE tarafından katledildi. Alex Pretti eylemler sırasında darp edilen bir kadına yardım etmeye çalışırken gözü dönmüş ICE güçleri tarafından defalarca kurşunlandı. “Yasadışı göçmenlerden ABD’yi temizlemek” bahanesi ardına sığınan ABD’li egemenler ABD vatandaşı 2 kişiyi herkesin gözü önünde sokak ortasında katletti.
31 Ocakta bir kez daha grev ve boykotların eşlik ettiği kitlesel eylemlere sendikalar ve çok sayıda sivil toplum örgütü de destek verdi. Dondurucu soğuğa ve saldırılara rağmen eylemler “ICE defol!” sloganlarıyla devam etti. Şubat ayıyla birlikte lise ve üniversite öğrencilerinin gerçekleştirdikleri yürüyüşler, kampüslerindeki eylemler, ders boykotları da hareketi büyütüyor. İşçi ve emekçiler, Good’un ve Pretti’nin katillerinin yargılanmasını, ICE’ye verilen federal fonların tamamen durdurulmasını ve kurumun insan hakları ile anayasal ihlaller nedeniyle soruşturulmasını, eyalette faaliyet gösteren şirketlerin ICE ile ekonomik ilişkilerini kesip ICE’nin işletmelere girmesine ya da üs olarak kullanılmasına izin verilmemesini talep ediyorlar.
Trump yönetimi, Demokrat Partinin, bilhassa da onun daha sol unsurlarının güçlü olduğu bölgelerde, kutuplaşmayı derinleştirmek ve muhalefeti sindirmek için bilinçli olarak hayata geçirdiği bu saldırılara karşı direnen, mücadele eden emekçilerle karşı karşıya. Trump, sokakları silahlı güçleriyle denetim altına almayı, emekçilere yönelik baskı ve korku atmosferini büyütmeyi hedeflese de bunun karşısında büyük bir direnç var. Özellikle Minneapolis’te ICE karşıtı direniş hem kitleselliğiyle hem de mahallelerdeki örgütlenme ve çalışmalarla anlamlı örnekler barındırıyor. Şehrin emekçileri ICE araçlarının görüldüğü sokakları, saatleri ve konumları hızla kurdukları ağlarla birbirleriyle paylaşıyor, bir saldırı anında kısa sürede aynı noktada toplanabiliyorlar. Bazı mahallelerde düzenli devriye nöbetleri tutuluyor. Dayanışma, yalnızca eylem anlarıyla sınırlı kalmıyor. Günlük yaşamı kapsayan pratiklerle güçlendiriliyor. Göçmenlerin evden çıkmasının riskli olduğu anlarda komşuları olan emekçiler gıda ve temel ihtiyaçları göçmen komşularının evlerine ulaştırıyor, iletişim bilgileri dijital ortamda değil hemen imha edilecek şekilde kâğıt listelerle tutuluyor. ICE ajanlarının konakladığı otellere yönelik gürültü eylemleri düzenleniyor, rezervasyon iptalleriyle baskı kuruluyor ve otel yönetimleri ICE ile çalışmaktan vazgeçmeye zorlanıyor. Tüm baskı ve manipülasyon çabalarına rağmen geri adım atmayan ve gittikçe büyüyen eylemler ve siyasi tepkiler sonucunda, ABD sınır ve göç işleri sorumlusu Tom Homan, 12 Şubatta, Minnesota’daki ICE operasyonunun sona ereceğini duyurmak zorunda kaldı. İşçiler arasındaki bu birlik ve dayanışma örnekleri somut bir kazanım getirdi. Trump yönetiminin bilinçli olarak saldırdığı Minneapolis’te, işçiler için dayanışma, birlik ve mücadele geleneği kentin sınıf hafızasında güçlü bir yer ediniyor.
Minneapolis, bir diğer adıyla “sendika şehri”
Minneapolis “union city” yani “sendika şehri” olarak anılır. Mississippi Nehri kıyısında kurulan Minneapolis, yerli halkların zorla yerlerinden edilmesinin ardından tarımsal üretimin merkezlerinden biri olarak büyür. Nehrin sağladığı enerji, tahılın una dönüştürülmesini hızlandırır ve kent kısa sürede dünya çapında bir un üretim üssüne dönüşür. Değirmenler yükselirken sermaye de büyür, fakat bu büyüme, üretimi omuzlayanlarla kârı toplayanlar arasındaki mesafeyi de derinleştirir.
Çoğu göçmen olan işçiler uzun saatler boyunca düşük ücretlerle çalışır. 20. yüzyılın başları olan bu yıllarda, diğer pek çok eyalette olduğu gibi burada da patronlar sendika düşmanlığıyla tanınır. Sendikaya katılanlar kara listelere işlenir, grevler polis ve Ulusal Muhafızlar aracılığıyla bastırılır, işsizlik tehdidi örgütlenmenin önüne sürekli bir baskı aracı olarak çıkarılır. İşçiler sadece ücretler için değil, sendikal haklarının tanınması için de mücadele eder. Bu yıllarda, büyük mücadelelere imza atan Minneapolisli işçi ve emekçiler egemenlerin saldırıları karşısında bir mücadele damarı yaratırlar. Kırsaldaki çiftçi örgütleri ile kentteki sendikalar arasında kurulan bağlar 1920’lerden itibaren yeni bir siyasal hattın zeminini hazırlar. Minnesota Çiftçi-İşçi Partisi, çiftçilerle sanayi işçilerinin taleplerini ortaklaştırır. Patronların adaylarının karşısında emekten yana belediye başkanları seçimleri kazanır, eyalet düzeyinde sosyal demokrat isimler güç kazanır. Kent, sınıf mücadelesinin keskinleşmesiyle birlikte ABD içinde emek eksenli siyasetin önemli merkezlerinden biri olur.
1934’te kamyon şoförleri ve depo işçileri büyük bir grev örgütler. Polis şiddeti ve işçi ölümleri yaşanır. Ancak her şeye rağmen bu mücadele, Minneapolis’i patronlar için sendikasız bir kale olmaktan çıkarıp “sendika şehri” olarak anılan bir yere dönüştürür. Takip eden onyıllarda da işçiler mücadelede öne çıkar, sendikalı çalışma ve daha iyi koşullar işçilerin tırnaklarıyla söküp aldığı haklar olur.
Şehir aynı zamanda ülkenin en büyük yerli Amerikalı nüfusunun yaşadığı yerdir. 1960’lara gelindiğinde 60’ların rüzgârı özellikle Güney Minneapolis’te yoğunlaşan yerli nüfusu da yeniden hareketlendirir. Yerli Hakları Hareketi de bu yıllarda insan hakları, ekonomik eşitsizlik ve kültürel tanınma ekseninde yeniden yükselir. 1968’de kurulan Amerikan Yerli Hareketi, sivil haklar mücadelesi ve savaş karşıtı hareketlerle birleşerek özellikle polis şiddetine karşı güçlü bir direniş başlatır. Minneapolis, ABD’nin Vietnam’a saldırmasına ve diğer emperyalist savaşlara karşı muhalefetin önde gelen merkezlerinden biri olmuştur.
1980’lerden itibaren işçi sınıfına yönelen küresel ölçekli saldırılardan “sendika şehri” de nasibini almıştır. Sanayisizleşme, taşeronlaşma ve sendikal hakların aşınması sendikal örgütlülüğü zayıflatmıştır. Fakat bu durum 2008 krizinden sonra hızla değişmeye başladı. Göçmen işçiler, öğretmenler ve sağlık işçileri başta olmak üzere hizmet işçileri yeni dönemin öne çıkan mücadelelerinde aktif roller üstlendi. Sendikalar ücret pazarlığının ötesine geçerek bir kez daha ırkçılığa ve polis şiddetine karşı toplumsal mücadelelerin parçası haline geldi. Nitekim 2020 yılında George Floyd’un katledilmesinden sonra dünyaya yayılan isyan dalgasının fitilini de yine buradaki işçiler ateşledi. Bugün her ne kadar işçi mücadeleleri geçmişe göre zayıflamışsa da işçilerin refleksleri geçmişteki mücadelelerle ortak bir mirası paylaşıyor. İşyerlerinden, mahallelerden yayılan dayanışma ve birlik duygusunun, farklı toplumsal kesimleri bir araya getirme çabasının ve adalet talebinin güçlü bir şekilde öne çıkmasının bugün yaşanan saldırılara karşı güçlü bir direncin oluşturulmasında önemli bir rolü var. İşte tam bu sebeple Trump yönetimi Minneapolis’i öncelikle hedef alıyor. Geçmişin izlerini silmek ve tabandan yükselecek bir işçi muhalefetinin önünü kesmek istiyor.
“İçerde” ve “dışarda” büyüyen saldırılar
Protestolar ICE karşıtlığı üzerine otursa da işçi sınıfının tepkisi bunun ötesine geçmiş durumda. Dünyanın dört bir yanında savaş alevlerini harlayan ABD’nin emperyalist politikaları, giderek büyüyen eşitsizlik, süper zenginlerin çok daha açıktan ve saldırgan söylemlerle siyasette görünür olmaları, yolsuzluklar, tepeden tırnağa çürüme, ABD’li işçilerin hoşnutsuzluğunu ve kapitalist düzene öfkesini büyütüyor. İşçilerin yanı sıra, gazetecilerden yazarlara, sanatçılardan sporculara dek toplumun pek çok kesimi bulundukları noktalardan tepkilerini dile getiriyorlar.
Emperyalist savaşın giderek daha geniş coğrafyalara yayıldığı, ekonomik krizlerin derinleştiği, eşitsizliğin büyüdüğü ve otoriterleşmenin hız kazandığı günümüzde, egemenler toplumsal öfkenin kapitalist sisteme odaklanmasını engellemek için yapay düşmanlar yaratıyorlar. En küçük muhalif ses dahi kriminalize edilirken, sendikal ve siyasal örgütlenmenin önüne engeller konuluyor. İşçi ve emekçilerin artan yoksulluk, güvencesizlik, adaletsizlik ve kapitalist çürümeye karşı örgütlü tepki geliştirmesini engellemek için hem ideolojik aygıtlar hem de zor aygıtları yoğun biçimde kullanılıyor. ABD’de yaşanan çalkantılı son gelişmeler ve dünyanın farklı bölgelerindeki gerilimler, sistem krizinin derinliğini ve egemen sınıfların bu krizi yönetme biçiminin ne kadar sertleştiğini açıkça gösteriyor.
Bugün Trump yönetimi başta mücadele tarihi olan, tabanı daha sol ağırlıklı olan bölgeleri hedef alarak muhalefeti ezmek istiyor. İç ve dış politikalarında, militarist ve faşizan uygulamalarını büyütmek istiyor. En ufak bir muhalefete tahammülü olmayan Trump, hem içerde hem dışarda kendisine dikensiz gül bahçeleri yaratmak istiyor. Fakat tüm bunlar radikal anti-faşist hareketin gelişmesini güçlendiren bir zemin yaratıyor. Bu noktada devrimci işçilere ve sınıf örgütlerine büyük görev düşüyor. Egemenler dünyanın en gelişmiş silahlarıyla donanmış da olsalar, birleşerek ayağa kalkan işçi sınıfının önünde hiçbir güç duramaz.
link: Pınar Şafak, ICE Terörüne Karşı İşçilerin Büyüyen Mücadelesi, 17 Şubat 2026, https://marksist.net/node/8705
"Yapay Zekâ": Yanılsamalar, Tehlikeler ve Gerçeklik /3
Münih Güvenlik Konferansı: “Yıkım Altında” ABD-AB Gerilimi





