Son yıllarda gerek ABD-Çin hegemonya savaşı gerekse de iç gelişmelerden ötürü Nadir Toprak Elementleri (NTE) konusu giderek daha çok dile getirilmeye başlandı. İktidar, Gabar petrolleri ve Karadeniz doğalgazı balonlarından sonra, yoksullara yeni bir düş olarak NTE hikâyeleri sunuyor. Yıllardır bor madeni hakkında yapılan spekülasyonlar bu kez NTE üzerinden canlandırılarak, nasıl bir zenginliğe sahip olduğumuz ve cümleten yoksulluktan kurtulacağımız telkin ediliyor.
Burjuva muhalefet de konuya bu zenginlikleri yabancılara kaptırmayalım söylemiyle dahil oluyor. İleri sürülen önerilerin hiçbiri emekçilerin çıkarları temelinde şekillenmediği gibi, düzen içi muhalefet ve hatta ulusalcılıktan kurtulamayan kimi sosyalistler dahi meselenin çevresel felâket boyutuna yeterli ölçüde değinmiyor.
Oysa sorun çok büyüktür. En baştan vurgulayalım: Kapitalist teknolojiyi, teknolojik zorunluluk olarak bizlere dayatılan şeyleri, kapitalist madenciliği ve onun yöntemlerini sorgulamadan, kapitalist sistemin küresel ve ulusal düzeyde başımıza ördüğü çoraplardan kurtulmak mümkün değildir. Bize büyük ilerleme ya da yaşamsal zorunluluk diye sunulan teknolojik ürünler NTE’ye dayanıyorsa ve NTE’ler de mevcut madencilik ve saflaştırma yöntemleriyle üretiliyorsa; bu, doğa kanunları böyle olduğu veya alternatif malzeme/yöntemler bulunmadığı için değil, kapitalistler açısından en kârlı üretim yöntemleri böyle olduğu içindir. İstisnalar bir tarafa, üretim yöntemlerinde zorunluluklar değil, kâra dayalı tercihler belirleyicidir. Mevcut teknolojik ürünleri hayati bir zorunluluk olarak görmek, bu yüzden de onların üretim yöntemlerini hiç sorgulamamak, bunlar için NTE’ler gerekiyor diye sorgusuz sualsiz bu elementlerin madenciliğine razı olmak, yuları baştan sınıf düşmanına teslim etmek demektir.
Nadir toprak elementleri nedir?
Nadir toprak elementleri, sahip oldukları manyetik, optik ve katalitik özellikleri sayesinde ileri teknolojik ürünlerin üretiminde kritik bir yer tutan 17 elementi içeriyor.[1] Bunlar, cep telefonları, bilgisayarlar vb. her türlü elektronik sisteme, hava araçları ve uydulardan nükleer santrallere, yenilenebilir enerji sistemlerinden (rüzgâr ve güneş) yapay zekâ veri merkezlerine, motorlardan süper güçlü mıknatıslara, gelişkin tıbbi ekipmanlardan en ileri teknolojiye sahip silahlara kadar çok geniş bir alanda kullanılıyorlar.
Mevcut teknolojiyle her birinin kullanıldığı alanda ikame edilmesi şimdilik zor ya da imkânsız addediliyor. Bu nedenle de üretim süreçlerinin devamında çok stratejik maddeler haline geliyor, küresel tedarik zincirinin en hassas noktasını oluşturuyorlar. Bu minerallerin pazarının büyüklüğüne dair net ve kesin bir sayı bulunmuyor. Geçen yıl için en sık kullanılan veri 3,7-4 milyar dolar civarına işaret ediyor, kimileri ise 7-8 milyar dolardan bahsediyor. Her halükârda bu sayılar dünya ekonomisi içinde bir damladan fazlası değil. Ancak her birinin eser miktarda içine girdiği ve onlara dayalı ürünlerin pazarı birkaç trilyon doları aşıyor. Belki de en önemlisi, silah sanayiinde kilit bir rol oynuyorlar. Söylendiğine göre, onlarsız ne bir elektronik çip, ne pil, ne F-35 savaş uçağı veya Patriot füzesi, ne de radar-sonar-lazer ya da güdüm sistemleri vb. üretmek mümkün! Tüm bu nedenlerle hem son teknolojiye dayalı üretim yapan uluslararası tekeller hem de onların temsilcisi olan emperyalist devletler açısından kritik bir önem taşıyorlar.
1952 yılında ABD’deki Mountain Pass tesisleriyle üretimi artan NTE’ler, 1963 yılında ilk kez enformasyon ve petrol sanayiinde kullanılmaya başlanmıştı. O yıldan itibaren hızla artışa geçen NTE üretimi 1985 yılına kadar ABD’nin tekelindeydi. Fakat tercih edilen göreli düşük maliyetli teknoloji ve yöntemlerle NTE’leri toprak altından çıkarıp saflaştırmak çok büyük bir çevre tahribatı yaratmaktaydı. Radyoaktif elementlerle bir arada bulunan ve kimyasal benzerlikleri nedeniyle ayrıştırılması yoğun zehirli kimyasallar gerektiren NTE madenciliği, düşük konsantrasyonları sebebiyle binlerce kat toprağın işlenmesini gerektiriyor. Bir rapora göre, bir ton NTE çıkarırken ortalama olarak yaklaşık 2000 ton toksik katı atık, zehirli gazlar olan binlerce ton kükürt dioksit ve azot oksit, 75 metre küp (75 tondan fazla) asitli su ve bir ton radyoaktif atık üretiliyor! İşte bu yüzden o tarihlerden itibaren, artan çevre hareketlerinin basıncı nedeniyle Batılı emperyalist ülkeler hem bu tür bir kirli madenciliği hem de çıkarılan cevherin arıtılıp işlenmesi gibi son derece toksik bir süreci kendi ülkelerinde gerçekleştirmekten çoğunlukla kaçındılar. Üstelik nasılsa bu pis işi yapmaya can atan Çin gibi bir ülke vardı ve ihtiyaçlar ucuz ve kesintisiz şekilde oradan karşılanabiliyordu! Sonuçta gerek düşük maliyetli sarf malzemesi ve ucuz işgücü, gerekse de çevresel regülasyonların zayıf oluşu nedeniyle üretimin ağırlık merkezi Çin’e kaymaya başladı.
Çin’in tekeli ve hegemonya savaşı
Bu faktörlerin de etkisiyle bilhassa milenyum dönemecini takiben Çin bu tür nadir elementlerin en büyük üreticisi durumuna geldi. Çin, bilinen küresel rezervlerin sadece %32’sine sahipken, bunların madenciliğinin %60-70’i, arıtılıp saflaştırılma işlemlerinin ise %90’a yakını Çin’de yapılıyor.[2] O kadar ki, ABD’de çıkarılan bu elementlerin cevherleri bile işlenmesi için Çin’e gönderiliyor. Çin, NTE’nin yalnızca üretimi açısından değil, tüketimi açısından da açık ara dünya birincisi durumundadır; küresel tüketimin 2/3’ü Çin’de yapılıyor. Bu, yüksek teknolojili ürünlerin çoğunluğunun esasen Çin’de imal edildiği anlamına da geliyor. Örneğin, “otomotiv parçaları, savaş uçakları ve tıbbi görüntüleme cihazları için gereken nadir toprak elementi mıknatıslarının yüzde 98’ini Çin üretiyor. Kısaca Çin, bu alanda dev bir tekel ve bu konumunu en az on yıl daha sürdürecek gibi.”[3]
NTE’nin küresel tedarikinin %70’inin Çin’in elinde oluşu, ona küresel iktisadi rekabette önemli bir avantaj sağlıyor. Çinli egemenler NTE ihracatını jeopolitik bir silaha dönüştürmüş durumda; bu silahı kullanmaları da yeni bir olgu değildir. Örneğin 2010 yılında Çin ile Japonya arasındaki gerilimi takiben Çin, Japonya’ya NTE ihracatını aniden durdurmuş, ABD, AB ülkeleri ve Güney Kore’ye de kota getirmişti. İthalatçı ülkelerin farklı arayışlara girmesi sonucunda pazarı kaptırma endişesi ağır basan Çin, iki yılın ardından ihracatı tekrar normalleştirmişti. Çin yalnızca tedarik musluklarını kısarak değil, NTE fiyatlarıyla oynayarak da tekel konumunu korumaya dönük adımlar atıyor; örneğin Çin’in bilinçli olarak düşürdüğü fiyatlar nedeniyle birçok şirket giriştikleri NTE üretim projelerini sonlandırmak durumunda kaldı, kalıyor.
Alevlenen hegemonya savaşıyla bu elementler, ABD-AB-Çin-Rusya arasındaki kavganın baş gündem maddelerinden biri haline geliverdi. Tedarik sorununun bir ayağını sözkonusu elementlerin dünya yüzeyine eşitsiz şekilde dağılması oluşturuyor ki, aslında neredeyse tüm madenler için aynı olgu fazlasıyla geçerlidir: “ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu’na göre dünya çapında 110 milyon ton yatak mevcut. Bunun 44 milyonu Çin’de, 22 milyonu Brezilya’da, 21 milyonu Vietnam’da, 19 milyonu Rusya’da ve 6,9 milyonu Hindistan’da, 4,2 milyonu Avustralya’da, 2,3 milyonu ABD’de, 830 bini Kanada’da, 510 bini Myanmar’da ve 290 bini Meksika’da.”[4] Son yıllarda farklı bir tedarikçi peşinde koşan ülkelerin çoğunun Avustralya’yla anlaşmalar imzaladığı görülüyor.
Ana hedefinde Çin’in olduğu hegemonya savaşında ABD ve ortakları açısından Çin’in bu tekel durumu büyük bir handikap oluşturuyor. Çin’i ekonomik olarak köşeye sıkıştırmak istiyorlar ama istedikleri ölçüde agresif davranamıyorlar, keza Çin, şimdilik, Batı ülkelerindeki silah sanayii de dahil bütün bir ileri teknolojik üretimi baltalama olanaklarına sahip durumda. ABD’nin Çin’in bu tekel durumunu kırma arzusu Trump yönetimlerine has bir şey de değil. Biden döneminde de, Temsilciler Meclisinin Silahlı Hizmetler Komitesi, “Çin’in küresel tedarik zinciri üzerinde artan kontrolüne karşı gelmek için ABD’nin kendi yenilikçi kritik ve stratejik mineral kaynaklarını muhafaza etmesi gerektiğini” açıklamıştı.
Trump’ın 2 Nisan tarifelerinden sonra Çin bu elementlerin ihracına sınırlama ve kontrol getirerek elindeki kozu masaya sürmüştü! Ardından da bu elementleri sattığı Güney Kore ve Tayvan gibi çip üreticilerine, ürettikleri çipleri başka ülkelere satmak için kendisinden izin alınması şartını koşmuştu. Bu adımlar Avrupa ve ABD’de birçok sektörü durma noktasına getirmişti. Birkaç hafta önce Xi-Trump görüşmesinin ardından, Çin ihracat sınırlamalarını bir yıllığına ertelediğini duyurdu. Ama bu sadece kırılgan bir erteleme, sorunun çözüldüğü anlamına gelmiyor. Her an geri gelebilecek bir NTE kıtlığı, diğer emperyalist ülkelerin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor.
“Dünyanın efendisi” yağma peşinde
Bu noktada ABD emperyalizmi, imalat ve silah sanayiinin ihtiyaçlarını güvence altına almak üzere hem Çin’in NTE ticaretini kontrol etmesini engelleyecek mekanizmalar kurmak hem de alternatif tedarikçiler sağlamak arayışı içerisindedir. Trump’ın iktidar koltuğuna tekrar oturur oturmaz gözünü enerji kaynaklarına, madenlere ve nakliye rotalarına diktiği biliniyor. Daha önce belirttiğimiz[5] gibi Trump’ın Grönland’ı ele geçirme isteğinin arkasında yatan nedenlerden biri oradaki NTE rezervleri idi. Benzer şekilde ABD’nin Ukrayna’ya dönük ilgisinin çok önemli bir bileşeni buyken, son zamanlarda Türkiye’yi alternatif bir tedarikçi olarak görme eğilimi de güçlenmektedir. Hem enerji kaynakları ve madenler üzerinde daha sıkı bir kontrol sağlamak hem de Çin gibi rakiplerinin bu kaynaklara erişimini engellemek için Latin Amerika ülkelerine dönük saldırganlığın da arttığını görüyoruz. ABD’nin bir süredir Venezuela ve Kolombiya’ya karşı bu devletlerin uyuşturucu ticaretinde rol oynadığı iddiasıyla giriştiği saldırganlık, taciz ve tehditler, bir askeri operasyonun düğmesine basılmasına kadar ilerledi. Benzer amaçlarla hem petrol hem de çeşitli madenler bakımından büyük bir zenginlik barındıran Afrika ülkesi Nijerya da hedef haline getirildi. Nijerya hükümetini “Hristiyanlara karşı saldırılara göz yummak”la suçlayan Trump, ülkeyi askeri müdahaleyle tehdit ediyor.
Tüm bu girişimler bir yana, ABD’nin Ukrayna konusunda takındığı kibirli ve yağmacı tutum ibretlik olduğundan kısaca hatırlatmakta fayda var. Trump’ın önde gelen destekleyicilerinden Fox News kanalında Beyaz Saray’da Zelenskiy’nin aşağılandığı çarpıcı görüntüler sunulurken, hiç çekinmeden ve büyük bir kibirle şöyle deniliyordu: “Dünyayı biz yönetiyoruz. Burası Amerika’nın dünyası. O (Zelenskiy) sadece bizim vekilimiz. Bu savaş, biz bittiğini söylediğimizde biter.” Nitekim “dünyanın efendisi ve yöneticisi” ABD, “dostları ve partnerlerinden” askeri hizmetlerinin parasal karşılığını ödemesini istiyor, para yoksa bu hizmetin devamının gelmeyeceğini söylüyor. Trump, Ukrayna konusunda da yapılan askeri harcamaların karşılığını istiyor, hem de alabildiğine küstah bir tarzda.
Ukrayna NTE bakımından zengin bir ülke, AB’nin kritik hammadde listesindeki maddelerin çoğuna sahip. Ancak bunların çoğu şu an Rusya’nın işgal ettiği bölgelerde bulunuyor. Tüm bu nadir maddelerin küresel rezervlerinin %5’inin Ukrayna’da olduğunu söyleyenler var. İşte Nisan ayı sonunda ABD ile Ukrayna arasında imzalanan maden anlaşmasıyla Amerikan emperyalizmi NTE konusunda Çin’e bağımlılığını azaltacak bir tedarik hattı kurduğu gibi ülkenin tüm doğal kaynakları üzerinde de hem hâkimiyet hem de ayrıcalık elde etmiş oldu. Trump bugüne kadar yapılan askeri harcamaların karşılığı olarak “her şeyin yarısını istediğini” açık açık söyleyerek ülkeye “çökme” arzusunu çekinmeden dillendirmişti zaten. Varılan anlaşmaya göre, ortak bir fon oluşturulacak, Ukrayna’da madencilik sektörüne yapılacak yeni yatırımlar bu fon tarafından yönetilecek, ABD’nin Ukrayna’ya askeri ve mali yardımları bu fona katkı sayılacak, elde edilecek kâr paylaşılacak, Amerikalı şirketlere imtiyazlar tanınacak, çıkarılan doğal zenginliklerde ABD’ye ilk satın alma hakkı tanınacak, ayrıca kimlere satılacağı da ABD onayından geçecektir. Bu teslimiyet anlaşmasının pratiğe geçmesi için sadece küçük bir sorunun çözülmesi gerekiyor: Ukrayna-Rusya savaşının bitmesi!
ABD, Ukrayna’nın ardından geçtiğimiz haftalarda Avustralya, Japonya, Malezya, Vietnam, Tayland, Kamboçya, Endonezya ve son olarak da Kazakistan’la NTE anlaşmaları imzaladı. Trump Avustralya’yla yapılan anlaşmayı takiben, “yaklaşık bir yıl içinde, o kadar çok kritik mineral ve nadir toprak elementine sahip olacağız ki, bunlarla ne yapacağınızı bilemeyeceksiniz” dedi.
Yerli ve milli palavra: Hep birlikte zenginleşeceğiz!
Yakın zamana kadar NTE konusu Türkiye’de daha ziyade bir dış sorun olarak görülüyordu, ta ki Erdoğan’ın ABD ziyaretinin öncesinde, Trump’ın Erdoğan’dan bu madenleri istediği bilgisi dolaşıma sokulana kadar. Ziyaretin ardından Türkiye’deki nadir toprak element rezervleri konusu gündemin önemli başlıklarından biri haline geldi. Yandaş kalem ve kurumlar NTE’ler konusundaki yalanları büyütmek üzere birbirleriyle yarışır hale geldiler. Bunlar birbirlerinden aparttıkları sayıları muhtemelen anlamını bile bilmeden ve teyit dahi etmeden kullanıp halkı kandırıyorlar. Örneğin, üç yıl önce dönemin Enerji Bakanı olan Fatih Dönmez önüne konan MTA raporlarına istinaden, Eskişehir Beylikova sahasında 694 milyon tonluk rezerv (!) tespit edildiğini açıklamıştı.[6] İktidar medyasının borazanları bu sayıyı kullanarak Çin’den sonra dünyanın en zengin rezervlerine (!) sahip olduğumuzu ileri sürüyorlar.
Oysa bu sayılar abartıdan başka bir şey değildir; zira açıklanan sayı rezerv değil kaynak ya da cevher miktarıydı, yani değerli madenleri de içinde bulunduran toplam taş-toprak-kayaç miktarı. Çıkarılabilir olduğu söylenen rezerv miktarı ise 12,5 milyon tondur. Ki bu da henüz bir iddiadır, doğrulanmış değildir, yani bir tahmini (muhtemelen de abartılı bir tahmini) yansıtır. Bu “yerli ve milli” rezerv verisi eğer doğruysa, Türkiye küresel sıralamada beşinci sıradadır!
Erdoğan’ın da dillendirdiği, “nadir toprak elementlerinde dünyanın en büyük beş üreticisinden birisi olma hedefi” gerçekçi değildir. Zira bir rezerve sahip olmakla onu çıkartıp, işlemek, yani NTE üreticisi olmak aynı şeyler değildir. Bunun için hem çıkartılan cevheri işleyip saflaştırabilecek teknolojiye sahip olunması hem de bu işlemin ekonomik olması gerekiyor. Türkiye her iki şartı da günümüz koşullarında sağlayamıyor. Çünkü bu madenleri zenginleştirme, saflaştırma teknolojileri Türkiye’de mevcut değil. Bu teknolojiler hem büyük yatırımlar gerektiriyor hem de bu teknolojiye sahip ülkeler (en başta Çin) onu paylaşmıyorlar. Yakın zamana kadar Çin ve Rusya’yla yapılan pazarlıklar tam da bu nedenle tıkanmıştı. Diyelim ki, büyük paralar harcanarak bu teknoloji ya da yepyeni bir saflaştırma teknolojisi yerli imkânlarla geliştirildi; elde edilecek sonuç, yapılan harcama ve yatırımları karşılayabilecek midir? Pek öyle gözükmüyor. Zira ülkedeki kaynakların toplam 3,5 trilyon dolar değerinde olduğu iddiası tam bir palavradır.[7] Bu değerin hesabında hem iddia edilen mevcut rezervin en pahalı NTE’leri içerdiği, hem de saflaştırılarak satılacağı varsayılmaktadır ki, her ikisinin de gerçeklikten uzak olduğunu gördük. Konunun ekonomik ayağına ilişkin olarak Enerji Bakanının açıklamaları da palavradan başka bir şey değildir. Eskişehir’de yeni bir saflaştırma tesisi kurmayı hedeflediklerini ve onun üretim kapasitesinin yıllık 570 bin ton (!!) olacağını, bunun da yaklaşık 220 milyon dolar gelir sağlayacağını söylüyor. Oysa NTE’lerin tonaj bakımından mevcut küresel pazarı bile bu kadar büyük olmadığı gibi, küresel çapta 400 bin ton tüketime dahi ancak 2035’de ulaşılacağı öngörülüyor. Bakanın bu öngörülerini tamamen doğru kabul etsek bile, Türkiye’nin yıllık toplam ihracatının 250 milyar doları geçtiği düşünülecek olursa, bu madenlerin ihracatından elde edilecek yıllık 220 milyon dolarlık gelirin devede kulak kalacağı kolayca görülür.
“İhraç etmesek bile kendimiz kullanırız” yollu söylemlerin de Türkiye’nin mevcut gerçekleri karşısında bir anlamı bulunmuyor. Zira Türkiye’de üretilen ürün gamı bu madenleri yerli üretimle ikame etme diye can yakıcı bir zorunluluk doğurmuyor. Bu elementlerin kullanıldığı teknolojik ürünler Türkiye’de pek üretilmediği için o madenlerin ithalatı da çok cüzi miktardadır. Son yıllarda bu ürünlerin ithalatı için harcanan miktar yıllık 2,5 milyon dolar civarındadır. Bu paradan tasarruf edilmek isteniyorsa, sadece ve sadece 20 lüks makam arabası daha az satın almak bile o tasarrufu sağlayacaktır![8] Diyelim ki orta vadede Türkiye’de de bu elementleri içeren ürünler üretilecek; bu durumda bile ihtiyaç çok fazla olmayacaktır.
Bu akıl yürütmeyi Çin üzerinden de test edebiliriz. Çin artık nadir toprak elementlerini saflaştırılmış haliyle dahi ihraç etmeyip, onları kendi sanayisinde kullanarak mıknatıs, batarya ve motor gibi “yüksek katma değerli” ürünlere dönüştürüp satıyor. Aradaki farkı kavramak bakımından bir başka uzmanın söylediklerine kulak verelim. Türkiye Kritik Mineral İnisiyatifi kurucusu Sait Uysal, hammaddeden ürüne, katma değer zincirinin önemli olduğunu belirterek şunları söylüyor: “Toplam NTE ham madde pazarı yaklaşık 7 milyar dolar. Ancak mıknatıs üretiminde kullanıldığında 40 milyar dolara, elektrik motorları ve diğer komponentlerde değerlendirildiğinde 400 milyar dolara, rüzgâr türbini veya elektrikli araç üretiminde nihai ürün olarak kullanıldığında ise 4 trilyon dolara ulaşıyor.”[9] Türkiye’de bahsi geçen mamul ürünler zaten üretilemiyor.
Tüm bunlardan sonra sormak gerekmez mi: Ülkedeki kullanımı son derece kısıtlıysa, ihracatından da anlamlı bir döviz geliri elde edilemeyecekse, bu çok zorlu, çevreyi mahveden, kirli ve yüksek yatırım gerektiren madencilik neden yapılmak durumunda olsun? İktidarın bu konudaki şevkinin nedeni nedir?
Milliyetçi muhalefete de prim verilmemelidir
CHP, bu madenlerin ham haliyle “yok pahasına” ABD’ye satılmasını önlemek için bir yasa tasarısı sunarak iktidarı milliyetçilikle sıkıştırmayı hedefliyor. Bu yasa önerisiyle, madenlerin yalnızca devlet tarafından çıkarılıp işlenmesi ve işlenmemiş ham halleriyle ihracatının yasaklanması isteniyor. Eğer bu yasaya onay vermezlerse, iktidarın bu kaynakları gerçekten de düşük fiyatlarla ABD’ye satma arzusunda olduğunu, “meşruiyet” karşılığında Trump’a bu yönde bir söz verildiğini söyleyecekler. Ki bu çıkarımın doğru olduğunu biliyoruz. Trump yönetiminden siyasi destek almak ve “deliğe süpürülmemek” adına ABD’ye başka taviz ve sözlerin verildiği de, ABD’nin elinde Erdoğan ve çevresi aleyhine sayısız dosya bulunduğu ve bunların bir şantaj unsuru olarak kullanıldığı da söyleniyor. NTE hakkında uydurulan yerli palavralar, bu gerçeğin üstünü örtme amaçlıdır.
CHP lideri Özel, eğer teknolojiye sahip olmadığımızdan bu madenleri kendimiz çıkartıp işleyemiyorsak, “o zaman üzerinde oturur gelecek kuşaklara bırakırız” diyor. CHP’nin yasa tasarısı işin “milli zenginliğin peşkeş çekilmemesi” boyutuna dikkat çekse de, bu elementleri çıkarıp saflaştırmanın doğuracağı son derece yüksek kimyasal ve radyoaktif kirlilik sorununa dikkat çekilmiyor. Bu kirliliğin işçi ve çevre sağlığını bozmaması için ne tür tedbirlerin alınması ve hangi denetim mekanizmalarının oluşturulması gereğine hiç değinilmiyor. “Milli zenginlikler” konusundaki duyarlılık, konu işçi sağlığına geldiğinde, yerini düşük maliyet kaygısına bırakıveriyor. Oysa iktidarın NTE projesine karşı çıkılması gereken ana nokta burasıdır.
İster NTE olsun ister diğer madenler ya da enerji kaynakları, bunları ham halde satarak zenginleşme düşüncesi bir aldatmacadır. Bu anlayış uluslararası tekellerin ve işbirliği yaptıkları yerli maden şirketlerinin çıkarlarının ifadesidir. Madenlerle birlikte onu çıkartan işçilerin yarattığı artı-değerin büyük kısmı da emperyalist metropollere akar. Kimi solcular bu duruma “sömürge madenciliği” adını veriyorlar; kavramın hele de Türkiye düzeyindeki gelişkinliğe sahip bir ülke için bilimsel açıdan doğru olmadığı açık. Ama yine de önemli bir olguyu vurgulamamız gerekiyor. Emperyalist tekeller bu gibi hammadde kaynaklarına ulaşmak için işin en kirli madencilik tarafını yerli şirketlere yaptırıyorlar. Bu madenlerin çıktığı ülkeler genellikle ya da en azından uzun bir süre boyunca, onları ayrıştırıp zenginleştirecek teknolojiye ve rafinerilere sahip olmuyorlar. Bunlara sahip olmalarının önüne de bin bir türlü engel dikiliyor. Tekeller, çıkarılan cevherler taş-toprak-kayaçlarla bulaşık olduğundan bunları ucuz fiyatlardan satın alıyor ve kendi ülkelerinde ya da daha uygun gördükleri bir başka ülkede kurdukları kendi tesislerinde arıtıp saflaştırıyorlar, ardından da saf hale getirilmiş bu maddeleri çok daha yüksek fiyatlarla geri satıyorlar. Dünyada bunun örnekleri çok. Türkiye’de de bu uygulamalarla uzun yıllardır bor, krom, manyezit, feldspat, bakır, kurşun-çinko, trona vb. madenleri ve onları çıkaran işçilerin emekleri uluslararası tekeller tarafından talan ediliyor. Tüm bu madencilik faaliyetinin pisliği, riskleri, ürettiği iş cinayetleri bu topraklarda kalıp, açığa çıkartılan zenginliğin küçük bir kısmı rüşvet olarak iktidar yetkililerine veya ticari ortak durumundaki yerli şirketlere dağıtılırken büyük kısmı yurtdışına transfer ediliyor. Son yıllarda Kazdağlarının altın için nasıl talan edildiği, bunu yapan Kanadalı tekelin CEO’sunun nasıl bir yüzsüzlükle yaptıkları yağmayı anlatarak övündüğü hafızalardadır. Kendisi, “mütevazı” keşif yatırımlarının başarılı olduğunu, 100 milyon dolarlık yatırımla 85 ton (yaklaşık 4 milyar dolar) altın çıkardıklarını, kazanç dolarla sağlanırken işçilere TL olarak ücret verildiğini açıklayıp, siyanürün de Türkiye’de kaldığını ima ediyor, ardından da Türklerin hafriyat ve kazı alanındaki başarılarını övüyordu!
Bugün konuyla ilgili tartışmalara bakıldığında, sözde solcu CHP’den küçük-burjuva sosyalistlere kadar geniş bir kesimin, soruna, “yerli kaynaklar”, “ulusal zenginlikler” ve “emperyalistlere peşkeş çektirmeme” çerçevesiyle sınırlı bir şekilde yaklaştıklarını görüyoruz. Sömürgecilik dönemindeki uygulamalara yapılan atıflar, “halka ait” kaynakların yağmalattırılmaması gibi söylemler, kapitalist işleyişin de, emperyalizmin de ne olduğunun doğru kavranmadığını gösteriyor. Emperyalizmi tekelci kapitalizm olarak değil de sömürgeciliğin farklı bir kılık altında devamı olarak gösteren yaklaşımlar, gerçekte, emperyalist tekellerle rekabet edemeyen yerli burjuva kesimlerin çıkarlarının ifadesidirler.[10] Bu çıkarlar sahte bir sol ve anti-emperyalist sosa bandırılıp emekçilere yutturulmaya çalışılır. Oysa bu burjuva kesimlerin esas derdi vatan dedikleri coğrafi alan üzerindeki beşerî ve doğal kaynakları diledikleri gibi kullanamamaları, bu kaynaklardan kendilerinin diledikleri ölçüde istifade edememesidir. İnsan emeğinin sömürüsünden ve doğal kaynakların yağmalanmasından istedikleri ölçüde büyük bir pay alamamalarıdır. Bu rahatsızlıklarının üstünü örtmek ve emekçilerin desteğini kazanmak için ülkenin yağmalandığı, kaynakların yabancılara peşkeş çekildiği, zenginliklerimizin çalındığı şeklinde çığlıklar atar, anti-emperyalist pozlar keserler. Sanki doğal zenginlikler normalde emekçilere aitmiş gibi ve sanki emekçiler kendi ürettikleri ürünlere sahip çıkabiliyormuş gibi. Onlara göre, işbirlikçi yerli yöneticiler rüşvet uğruna ülkenin doğal zenginliklerini emperyalistlere peşkeş çekiyor, onlar da bizim madenlerimizi, değerli minerallerimizi, altın yataklarımızı, ormanlarımızı yağmalıyorlar! Ülkenin emekçilerinin yoksulluğunun nedeni de emperyalistlerin ülkeyi sömürmesidir, böylelikle geleceğimizi de çalıp bizi yoksulluğa mahkûm etmektedirler!
Bu görüşlerin emperyalizmin ne olduğunu doğru kavrayamayan ya da bilinçli şekilde çarpıtan ulusalcı sosyalistlerin çoğunluğu tarafından da savunulduğunu biliyoruz. Oysa gerçekte bir ülke başka bir ülkeyi sömürmemekte, yerlisiyle yabancısıyla sermaye emeği sömürmekte, doğal zenginlikleri yağmalamakta ve korkunç bir çevre tahribatına yol açmaktadır. “Bu memleket bizim” denilen topraklarda emekçiler ne toprak, ne doğal zenginlikler, ne fabrikalar, ne işletmeler, ne de finans kuruluşları üzerinde söz ve karar hakkına sahiptirler. Bu sayılanların hepsi de burjuvaların mülkiyeti durumundadır ve kutsal sayılan kanunlarla korunurlar. Halkın malı diye emekçilere yutturulan devlete ait işletmeler de emekçiler için hakikatte bir sömürü merkezinden başka bir şey değildirler. Devleti yönetenler ve sermaye sahipleri, eğer ülkenin doğal zenginliklerini yabancıların kullanımına açıyorlarsa, bu, kafalarına silah dayandığı için değil, bu zenginlikleri kendileri talan edecek yeterli sermayeye, teknolojiye, deneyimli kadrolara vb. sahip olmadıklarındandır. Hiçbir burjuva kendisinin sömürerek zenginleşeceği kaynağı başkasına kelepir fiyatına vermeye kolayca razı olmaz! Dolayısıyla bu ülkede emekçiler aç ve yoksulsa, bunun sebebi yerlisiyle yabancısıyla sermaye sahipleri ve onların kapitalist sömürü düzenidir. Karşı çıkılması gereken de budur!
[1] Nadir toprak elementi olarak adlandırılan elementler, Periyodik Tablodaki lantanitler grubunda bulunan 15 element (lantan, seryum, praseodim, neodimyum, prometyum, samaryum, evropiyum, gadolinyum, terbiyum, disprosyum, holmiyum, erbiyum, tulyum, iterbiyum ve lutesyum) ile 2 ek elementten (itriyum, skandiyum) oluşur. Geniş bir bilgi için bak: https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2025/10/01/nadir-toprak-elementleri-ekosistemi-ve-dogru-sanilan-yanlislar
[2] Bu konuda da kesin ve net bir sayı bulmak mümkün görünmüyor; hem yıllara hem de çeşitli kaynaklara göre değişen oranlar mevcut. O nedenle burada belli bir aralık vermeyi tercih ettik.
[3] Mehmet Torun, Netameli bir maden: Nadir toprak elementleri, 19/10/2025, https://www.birgun.net/makale/netameli-bir-maden-nadir-toprak-elementler...
[4] Fehim Taştekin, Tesla, Apple ve Lockheed’in canı maden ister…, 17/2/2025, https://www.gazeteduvar.com.tr/tesla-apple-ve-lockheedin-cani-maden-iste...
[5] Oktay Baran, Trump’ın Panama ve Grönland Çıkışlarının Gösterdikleri, 25 Ocak 2025, https://marksist.net/node/8427
[6] Bakan, devlete ait Eti Maden’in Beylikova Florit, Barit ve Nadir Toprak Elementleri İşletmesinin açılışında, “çıkarttığımız cevherimizde bulunan florit, barit, nadir toprak elementleri ki biz de ağırlıklı olarak lantan, seryum, praseodimyum, samaryum, gadolinyum, evropiyum, neodimyum var. Ayrıca diğer 17 nadir toprak elementi de belli oranlarda mevcut” demiş ve Türkiye’de 17 NTE’nin 10’unun bulunduğunu söylemişti.
[7] Maden Mühendisleri Odasının açıklaması ile arada dağlar kadar fark bulunuyor. Odaya göre, Türkiye’deki nadir toprak elementlerinin ham değeri 60 milyar dolara kadar ulaşıyor. Kaynakların ayrıştırılması halinde bu değer 150 milyar dolara ulaşıyor.
[8] veriler için bak: Özgür Gürbüz, Türkiye’nin nadir element ihtiyacı tartışılır, 23/10/2025, https://www.birgun.net/makale/turkiyenin-nadir-element-ihtiyaci-tartisil...
[10] Konunun bütünü açısından detaylı bir analiz için bak: Elif Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme, Tarih Bilinci Yay.
link: Oktay Baran, Nadir Toprak Elementleri Kavgası, Palavralar ve Sahte Umutlar, 23 Kasım 2025, https://marksist.net/node/8655
Sen Bize Layıksın İstanbul
Çürüyen Kapitalizm Kadına Şiddeti Daha da Arttırıyor





