Hamas’ın İsrail’e düzenlediği “Aksa Tufanı” operasyonuna (7 Ekim 2023) ilişkin ilk haberler yansıdığında dünya genelinde bir şaşkınlık dalgası yükselmişti. Bir yanda Batılı medyada bir kin ve nefret rüzgârı estirilirken diğer yanda İsrail’in sonu gelmez görünen zulmü karşısında nihayet ses getiren etkili bir askeri hamle yapıldığı hissiyle sempati dalgası yükselmişti. Bu hamle, solun geniş bir kesiminde uzun yıllardır gerileme sürecinde olan Filistin direnişinin nihayet silkinip ayağa kalkışının bir işareti olarak yorumlanmıştı. Bunun Ortadoğu’daki dengeleri sarsacağı, İsrail’i gerileterek gidişatı Filistin lehine çevireceği konuşulmaya başlanmıştı.
Fakat bu değerlendirme ve beklentilerin, Ortadoğu’da dengelerin sarsılması dışında isabetli olmadığı açığa çıktı. Aradan geçen nispeten kısa sürede zincirleme reaksiyon misali çok hızlı ve çarpıcı gelişmeler yaşandı. ABD ve Avrupa destekli İsrail Siyonizmi Gazze’yi yakıp yıktı, çoluk çocuk demeden on binlerce Filistinliyi katletti, Hamas’ın liderlik kadrosunun en önemli isimlerini öldürdü, Filistin halkına dönük bir soykırım başlattı.
Bunlarla yetinmeyen emperyalist-Siyonist ittifak, saldırılarını Lübnan ve Suriye’ye genişleterek Hizbullah’a ve Esad rejimine ağır darbeler indirdi. Hamas’a yaptığına benzer şekilde Lübnan’da Hizbullah’ın liderliğinin önemli bölümünü katletti. Devamında, “Aksa Tufanı”nın ardından çok değil bir yıl geçmişken, bölgede Rusya gibi bir büyük emperyalist gücün hamiliğini yaptığı ve askeri üslerini barındırdığı Suriye’de rejim devrildi. Ta 2011 yılından itibaren inişli çıkışlı yürüyen emperyalist savaşta bir tıkanma yaşandığı halde, düğmeye basılmış gibi birkaç haftada rejim karton bir şato gibi çöküverdi. Suriye’de politik olarak bambaşka karakterde bir güç olan HTŞ iktidara getirildi. Suriye’deki denli çarpıcı olmasa da Lübnan’ın siyasi coğrafyasında da önemli bir değişim oldu. Ağır darbeler alan Hizbullah’ın etkinliği hayli azaldı, İsrail’in ardı ardına gelen darbelerine bir karşılık veremedi. Benzer biçimde Yemen’deki Husiler de birkaç aşamada ağır bombardımanlara maruz kalarak ABD-İsrail saldırganlığının hedefi oldu.
Ve son olarak elbette İran’ın doğrudan vurulması var. Gazze’den başlayıp, Lübnan ve Suriye üzerinden yıkımlarla geçen emperyalist-Siyonist saldırganlık, buralardaki İsrail karşıtı güçlerin bölgesel hamisi konumundaki İran’ı doğrudan hedef aldı. Bölgede önemli nüfuzu olan İran’daki Molla rejimi, genel olarak ona arka çıkan ve onunla işbirliği halindeki büyük emperyalist güçlere (Rusya ve Çin) rağmen, İsrail-ABD saldırganlığına karşı pek etkili bir yanıt veremedi. Önemli liderlerini, yöneticilerini, kurmaylarını kurban veren, önemli askeri ve teknolojik tesisleri ciddi hasarlar alan ve en üst düzeydeki yönetici lider ve heyetlerinin bile hayatlarını koruma zafiyeti olduğu ifşa olan rejim, sahip olduğu güç konusundaki gizemini önemli ölçüde yitirdi. Karşılık olarak attığı çok sayıda füzenin İsrail’e bir dizi pahalı mühimmatı harcatmak dışında dişe dokunur bir sonucu olmadı.
Genel seyri itibarıyla İran ve çevresindeki güçlerin ağır kayıplarla geri çekilmesi ve güç yitirmesi anlamına gelen bu savaş süreci boyunca, hemen her aşamada, İsrail-ABD’nin ha düştü ha düşecek misali çuvallamak üzere olduğu yönünde değerlendirmeler yapıldı. Bu değerlendirmeler aslında başlangıçta “Aksa Tufanı” operasyonunun ardından Filistin davası bağlamında yükselen iyimser beklentilerin doğal uzantısıydı denilebilir. Hem Türkiye’deki iktidar yanlısı medyada ve İslamcı çevrelerde hem de çeşitli sol medyada yapılan bu değerlendirmelerde emperyalist-Siyonist saldırganlığın tökezlemekte olduğu, amaçlarına ulaşmakta çok zorlandığı, ulaşamadığı, “Direniş Ekseni”nin dişli çıktığı vurgulandı sıkça. Sonraki süreçte Gazze’nin uğradığı yıkım büyüdükçe büyüdü, can kayıpları on binlerle sayılır oldu, emperyalist-Siyonist saldırganlık gemi azıya aldı, ama buna rağmen İsrail’in başarısız olduğu yolundaki söylem pek değişmedi.
Örneğin savaşın Suriye’ye uzandığı aşamada HTŞ’nin hızlı ilerleyişi şaşkınlık yaratmıştı. Çok geçmeden İran destek güçlerinin devreye gireceğini, Rusya’nın gücünü göstererek abanacağı ve gidişatı hızlıca tersine çevireceği beklentileri yaygındı. Bu beklentiler içinde geçen günlerde önemli şehirler bir bir düşerken sıra Şam’a geliverdi ve o da hiçbir direniş olmadan HTŞ’ye teslim oldu. İran’la doğrudan savaş sırasında da İran’ın yolladığı yüzlerce füzeden küçük bir kısmının İsrail hava savunma sistemini aşması benzer bir ruh hali oluşturdu. İran nihayet gücünü gösteriyor, İsrail’in beklenen hüsranı başlıyordu. Hakeza hem Suriye hem de İran çeşitli aşamalarda bombalanırken, Lübnan’dan Hizbullah güçlerinin İsrail’i bloke edecek saldırıları beklendi. Ama bunların hiçbirisi olmadı.
Bizler ise enternasyonalist komünistler olarak başından itibaren yaptığımız değerlendirmelerde tüm bu sürecin yürümekte olan emperyalist dünya savaşının bir parçası olduğunu, bu kapsam içinde, başını ABD’nin çektiği emperyalist kampın BOP çerçevesinde Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme sürecinin yeni evresinin başlamış olduğunu, meselenin örneğin Filistin ulusal davası meselesinin çok ötesinde bir mesele olduğunu, ona asla indirgenemeyeceğini, bir örgütlü işçi hareketi yükseltilemezse bu emperyalist girişime engel olabilecek olanın bölgedeki devlet ya da devlet dışı kapitalist güçler olamayacağını, meselenin esas olarak büyük emperyalist güçler arasındaki dengelerin gelişimine bağlı olacağını açıklamaya çalıştık.[1] Nitekim Rusya’nın temelde Ukrayna sorunundaki sıkışıklığı nedeniyle sessiz kalarak (ya da etkin biçimde devreye girmeyerek) geri durmasıyla, Çin’in de etkin bir varlık göstermemesiyle, Ortadoğu’daki süreç gücünü sahaya süren ABD-İsrail’in bastırdığı doğrultuda gelişti ve bölgede dengeler değişti.
Ortadoğu’da yeni bir aşamaya gelindiği açıkça görülüyor. Bugün Gazze’de soykırımcı imha politikası pervasızca sürdürülmekte, Gazzelilerin en temel besin ihtiyaçlarına erişmesi dahi önlenmektedir. Dahası İsrail Gazze’yi tümüyle işgal için harekete geçmiş ve Batı Şeria da sıraya sokulmuş durumda. Gelinen noktada Hizbullah’ın Lübnan’dan tümüyle kazınması için yeni bir planın devreye sokulduğunu gösteren işaretler var. Bunların en somut olanı, ABD’nin baskısıyla Lübnan hükümetinin Hizbullah’ın silahsızlandırılması doğrultusunda aldığı yeni karardır. ABD-İsrail İran’ın kuzeyden kuşatılması için de, uzun süredir çabaladığı atılımı gerçekleştirerek Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Zengezur koridoruna kondu.
Tekrarlayalım, gelinen yeni aşama bölgedeki güç dengelerinde büyük bir değişimle karakterize olmaktadır. Bölgede İran’ın ve Rusya’nın nüfuzunda büyük kayıp yaşanmış, buna mukabil ABD ve İsrail’in nüfuzunda büyük bir artış olmuştur. Bu durum sosyalist hareketin geniş kesimindeki değerlendirmelerin isabetsiz, öngörüsüz olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum işçi sınıfını esas almak yerine sırf bu momentte ABD karşısında konumlandıkları için Hamas, Hizbullah, İran, Rusya gibi değişik çeşit ve büyüklükte burjuva güçlere yakınlık duymayla da ilgilidir. Tam da bu minvalde sol hareketin geniş kesimi savaşın en son yaşanan İran perdesinde İran devletinin yanında olmak gerektiğini savunmuştur. Görece daha yakın dönemden örnekler verecek olursak, Saddam Irak’ını, Kaddafi Libya’sını, Esad Suriye’sini destekleme tutumunun bir devamı olmuştur bu tutum. Görüldüğü gibi bu tür durumlarla sürekli karşılaşılmakta ve sözde sol adına “büyüğe karşı küçüğün savunusu” olarak nitelenebilecek tutumlar da biteviye devam ettirilmektedir.
Kapitalizm tarihsel bir kriz içinde ve bunun bir yansıması olarak bugün kendine has tarzda bir emperyalist dünya savaşı yürümekte. Bu savaş, zamana yayılan, “sündürülmüş” bir savaş. Dünyadaki çatışmaların önemli bir bölümü bu savaşın halkalarını oluşturuyor. Ukrayna’daki savaş da öyledir, Gazze’deki savaş da, Suriye’deki savaş da, İran savaşı da… Bu savaşın ne yazık ki daha nice yeni halkaları, yeni perdeleri olacak. Zira emperyalist yeniden paylaşım ve hegemonya mücadelesi sonlanmamıştır. Bu durumda işçi sınıfı bakımından savaşın bütününde ve aşamalarında doğru bir çizgi izleyebilmek için yukarıda bahsedilen tutum ve değerlendirmelerin nereden kaynaklandığına, emperyalizmin doğası ve anti-emperyalizm konularına tekrar bakmakta yarar vardır.
Bir tarihsel dönemin olumsuz mirası
Emperyalizmin hafife alınması ve anti-emperyalizmin sulandırılması olarak tarif edebileceğimiz anlayışlar her ne kadar asıl olarak teorik düzeyde Stalinist çarpıtmalardan köken alıyorlarsa da, bu hatalı anti-emperyalizm kavrayışını besleyen etmenlerden birinin, bir dönemin olgularına ilişkin yanılsamalar olduğunu kuvvetlice vurgulamak gerekiyor. Emperyalist güçlerin boyunduruğu altındaki halkların kendi bağımsızlıklarını kazanmak için verdikleri mücadelelerin bir tarihsel dönem boyunca elde ettikleri başarılar hem emperyalizmin hem de emperyalizme karşı mücadelenin doğası konusunda hatalı kavrayışlara zemin oluşturdu. Özellikle ikinci büyük emperyalist paylaşım savaşı sonrasındaki tarihsel dönem anti-kolonyal ulusal kurtuluş savaşlarının altın çağıydı denebilir. Bu dönemde onlarca geri ülkenin sömürgeci güçlere karşı savaşıp bağımsızlığını kazanmış olması, Stalinizmin dayattığı hatalı görüşlerin benimsenip kalıcılaşmasında ve önemli bir yanılsama yaratmasında büyük rol oynamıştır.[2]
Bu ülkelerin bağımsızlıklarını kazanmaları, sömürge boyunduruğundan kurtulmaları tarihsel olarak hiç kuşkusuz önemli bir gelişme, büyük bir ilerlemeydi. Ancak bu gelişme çok önemli kavramların bozulması için çarpıtıcılara bahane oldu. Bu yanılsama atmosferinde, emperyalizmin finans kapitalin hâkim konuma yükseldiği tekelci kapitalizm aşaması olduğu, anti-kapitalist olunmaksızın anti-emperyalist olunamayacağı kolayca unutuldu. Sömürge statüsünde tutulan ülkelerin bu statülerinin son bulması emperyalist sistemin yenilgiye uğraması ya da ağır kayıplar vermesi olarak görüldü. Hatta bu bağımsızlık mücadelelerinin yaygınlaşmasıyla emperyalist sistemin yıkılarak son bulacağı düşünüldü. Teoriler geliştirilip sistemin sömürgeler sayesinde ayakta durduğu iddia edildi. Bu sömürgelerden mahrum kalan emperyalist sistem çökecekti. Ve bütün bu teoriler Marksizm adına ileri sürüldü, geçer akçe oldu. Emperyalizmin ancak işçi sınıfının anti-kapitalist devrimci mücadelesiyle alt edilebileceği gerçeği karartıldı. Bununla uyumlu olarak işçi sınıfı temelli devrimci sosyalist mücadele anlayışından da uzaklaşıldı.
Bu dönemde kapitalizmin dünya genelinde sömürgelerden bir bir mahrum kaldığı halde nasıl olup da yıkılmadığı, bırakalım bu nedenle yıkılmayı, tarihinin en canlı yükseliş sürecini yaşadığı sorusuna elbette tatmin edici cevaplar verilmedi. Bu yadsınamaz olgu, apaçık biçimde, emperyalist aşamadaki kapitalizmin zayıf ve geri ülkeleri hiç de sömürge statüsünde tutmaya ihtiyacı olmadığını gösteriyordu. Ama bunun görülebilmesi için koca bir tarihsel dönemin geçmesine gerek yoktu. Kapitalizmin ve emperyalizmin doğasına dair Marksizmin klasik teorilerinin doğru kavranması yeterliydi. Söz konusu yanlış kavrayışların uç noktası ve en sembolik anlatımı emperyalizmin “kâğıttan kaplan” olduğu düşüncesiydi. Bu anlayışın emperyalizmi gerçekte olduğundan daha zayıf ve daha kolay alt edilebilir gösterdiği açıktır. Oysa ikinci emperyalist savaş sonrası dönemde emperyalist güçlerin sömürgelerden geri çekilişi ve oralardaki savaşlarda uğradıkları yenilgilerin gerçek anlamı ve bunların hangi şartlarda gerçekleştiği pek hesaba katılmıyordu. Bir sorgulama yürütülmediği için, kapitalist dünya sisteminin sömürgesizleşme (de-kolonizasyon) sürecini yaşadığı tarihsel dönem sona erdiği halde, takip eden dönemde Marksizm dışı aynı zihniyet kalıpları solda varlığını sürdürdü. ABD emperyalizminin bu yeni dönemde dünyanın çeşitli bölgelerine yaptığı saldırılarda bu anlayış tekrar tekrar su yüzüne çıktı.
Ulusal kurtuluş savaşları dalgasının yaşandığı eski dönemin şartları şimdiki dönemden son derece farklıydı. Birincisi, ABD emperyalizminin karşısında bir süper güç olarak yer alan SSCB’nin varlığı temel bir farktı. Kapitalist olmayan bu süper güç tüm dünyada bir denge durumu ve ulusal kurtuluş mücadelesi veren güçler açısından büyük manevra olanakları yaratıyordu. Dahası SSCB, ABD emperyalizmiyle politik nüfuz rekabeti içinde, birçok durumda sömürge karşıtı mücadele veren ulusal hareketlere çeşitli yönleriyle maddi ve askeri destek veriyordu. Bunun yanı sıra uluslararası düzeyde diplomatik destek ve genel ideolojik destek söz konusuydu. Bu nedenlerle, emperyalizm dönemine özgü finans kapitalin girginliği ve savaş sonrası ekonomik yükseliş bir yana, emperyalizm geri kapitalist ülkeleri SSCB kampına kaptırma tehlikesini de gözetmek durumundaydı.
İkincisi, emperyalist ülkelerde ve bir işçi sınıfının az çok şekillendiği diğer birçok kapitalist ülkede örgütlü bir sosyalist işçi hareketi mevcuttu. Bu sınıf hareketi ve eşlik eden çeşitli renklerden sosyalist hareket emperyalist egemenlerin hareket kabiliyetini sınırlandırıyor, sömürge ve geri ülkelere emperyalist müdahaleleri zora sokuyordu. Vietnam savaşı bunun en iyi bilinen örneklerinden biridir. SSCB’nin varlığının yanı sıra ABD’deki güçlü savaş karşıtı hareket de savaşın sonucunu belirleyen önemli etmenlerden biri olmuştur. Eklemek gerekir ki, her ne kadar emperyalizm geri kalmış ülkeler üzerinde hegemonya kurabilmek için sömürge statüsüne özsel olarak ihtiyaç duymasa da, buralardan gönül hoşluğuyla çekilmeyecek, hatta birçok durumda ağır bedeller ödetecekti. Ama hâkimiyet için sömürge statüsü zorunlu değildi, hatta Lenin’in de vaktiyle işaret ettiği gibi emperyalizm için siyasal açıdan bağımsız devletler daha tercih edilebilir olabiliyordu.
Diğer taraftan, savaşlardaki tutum açısından günümüzün farkını belirtmek için altı çizilmesi gereken temel bir husus var. Az sayıdaki durum hariç, dünyada sömürge statüsünün tarihsel olarak son bulmuş olması nedeniyle, günümüzdeki çatışma ve savaşlar, hepsi kapitalist olan, ama aralarında emperyalist sistemin hiyerarşisi içinde kategori farkı olan bağımsız ülkeler arasında cereyan etmektedir.
Her halükârda, emperyalist güçlerle savaşmak durumunda kalan burjuva güçler açısından, bugünün dünyasının eskiye göre daha elverişsiz olduğu açıktır. Yukarıda sıraladığımız etmenler çerçevesinde bakıldığında günümüz dünyasındaki durumu şöyle tarif edebiliriz. Bu güçler rakip emperyalist güçler arasında kendilerine destek bulmaya sürüklenmektedirler ve emperyalist ülkelerdeki savaş karşıtı hareketler de örgütlü işçi hareketi bileşeninden önemli ölçüde yoksundurlar. Bu durum en büyük emperyalist güç olan, askeri alanda da henüz rakipsiz olan ABD emperyalizminin elini rahatlatmakta ve eskiye nazaran daha pervasızca hareket etmesini mümkün kılmaktadır.
Büyüğe karşı küçük mü?
Emperyalizme karşı mücadelede işçi sınıfının devrimci mücadelesini esas almayan ya da bundan umudunu kesmiş olan sol anlayışlar geçmişte “üçüncü dünyacı” bir yola sürüklenmişlerdi. Emperyalizm karşısında daha alt basamaklardaki kapitalist ülkelerin burjuvazisine ve küçük-burjuvazisine boylarından büyük roller yükleyen ve özünde milliyetçi olan bu eğilim, temel yaklaşımlar açısından bugün de solda varlığını sürdürmektedir. Bu eğilim, anti-emperyalist mücadeleyi anti-kapitalist mücadeleden (yani proleter devrim mücadelesinden) koparmakta ve görece zayıf konumdaki devletlerin savunusuna indirgemektedir. Savaş, işgal, ilhak gibi durumlarda bu çizgi kendini açığa vurmaktadır. Bu tür durumlarda küçük ya da zayıf olan devlete (yani türlü ifadelerle üstü örtülse de aslında ilgili ülkenin burjuvazisine) verilen destek ise çoğunlukla bu ülkeyi “ezilen” kategorisine sokarak teorize edilmeye çalışılmaktadır. Koca bir tarihsel deneyime rağmen bu yaklaşımların bugün de sürmesi acıklı bir durumdur.
1990’lı ve 2000’li yıllarda ABD emperyalizmi Irak’a saldırdığında, Irak’ı “ezilen”, ABD’yi ise “ezen” ulus olarak görenler, ABD Irak’ta yenilirse emperyalizmin bir dönem boyunca felç olacağını ve zayıflayacağını savunuyorlardı. Elif Çağlı, bu doğrultudaki değerlendirmelerin, emperyalist güçlerin manevra olanaklarını hafife alan ve proletaryanın enternasyonal örgütlülüğünün ve mücadelesinin zorunluluğunu atlayan tutumlar olduğunu şöyle dile getirmişti:
“Şu ya da bu emperyalist ülkenin küçük bir ülkede giriştiği maceranın yenilgiyle sonuçlanması, dünya genelinde işçi ve emekçi kitlelerin moralini yükseltse de, muhakeme tek boyutlu yürütülmemeli ya da böyle bir olasılık asla abartılmamalıdır. Enternasyonal düzeyde devrimci öncü ve örgütlülük olmaksızın, söz konusu durumların işçi sınıfının mücadelesinde kendiliğinden büyük fırsatlar yaratacağını ummak büyük bir hata olur. Aslında, büyük-küçük devlet muhasebesinde atlanan önemli bir nokta var. Büyük emperyalist güçler, kışkırttıkları bölgesel savaşlarda ya da nüfuz alanlarına yönelik askeri operasyonlarda, kendi çıkarlarına ters düşecek durumların içinden sıyrılabilmek, yenilgili bir durumu bir «zafer» olarak sunabilmek bakımından gerçekten de büyük bir manevra gücüne sahipler. Oysaki, aslında askeri bir müdahaleye konu olan küçük kapitalist ülkenin burjuva iktidarı aldığı bir yenilgi karşısında gerçekten de sarsıntı geçirebilmektedir. Kısacası, günümüz dünyasında emperyalistlerin kışkırttığı bölgesel savaşlarda «burjuvazinin küçüğünü büyüğüne karşı destekleyeyim» diyerek sözde bir anti-emperyalizme savrulanlar, saldırıya uğrayan ülkelerde ortaya çıkan devrimci durumları da görmezden gelmektedirler.”[3]
İşçi sınıfının mücadelesi açısından daha küçük ya da daha az gelişmiş kapitalist ülkenin konumunu Elif Çağlı’nın satırlarıyla şöyle tarif etmek mümkün: “Bugünün dünyasında, büyük kapitalist ülkelerle küçükler arasında da çeşitli çekişmeler, çıkar çatışmaları yaşanıyor ve burada sorun ezen uluslarla ezilen uluslar arasındaki mücadele kapsamında değildir. Yanlış anlaşılmasın; emperyalist ülkelerin daha küçük ve güçsüz kapitalist ülkelere yönelik çeşitli müdahaleleri ve dayatmaları nedeniyle, bu ülkelerdeki emekçi kitleler katmerli biçimde ezilmektedirler. Ancak, burjuvazinin kapitalizm öncesi ilkel ve gerici yapılanmaya karşı ulusun önünde ilerici bir tarihsel rol oynayabildiği sömürge ülkelerdeki koşullardan tamamen farklı olarak, artık karşımızda derinleşmiş sınıf karşıtlıklarıyla parçalanmış bir ulus vardır. Şimdi karşımızda, kendi siyasal kurumları, kendi burjuva egemenlik aygıtlarıyla kapitalist devletler vardır. Bir zamanlar öne çıkan «ezen ve ezilen ulus» sorununun yerini, artık kapitalist devlet altında «ezen ve ezilen sınıf» sorunu almıştır.”[4]
Bu tür savaşlarda işçi sınıfının devrimci mücadelesi açısından savunulması gereken tutum konusunda Çağlı şu noktalara dikkat çekiyordu: “Emperyalist devletlerin askeri müdahalelerine karşı mücadele, burjuvaziyle «ulusal birlik»i (!) savunmak ya da burjuva iktidarların varlığını güçlendirmek için değil, toplumsal devrimin gerçekleştirilmesi uğruna yürütülmelidir. Bu nedenle komünistler, burjuvazinin iktidarda olduğu tüm ülkelerde savaş durumlarında alabildiğine uyanık olmalı ve işçi sınıfını burjuva «ulusal ideoloji»nin esaretinden kurtarmayı temel görevleri bilmelidirler. (…) Sıcak savaş ortamlarında, tüm kapitalist ülkelerde işçiler, kendi ülkelerindeki burjuva iktidarlarına son vermek, emperyalist savaşları iç savaşa çevirmek üzere ileriye atılmalıdırlar.”[5]
Geçtiğimiz Haziran ayında İran’a yönelik ABD-İsrail saldırganlığı sonucu başlayan ve 12 gün sonra askıya alınan savaşta da işçi sınıfının tutumu konusu kaçınılmaz olarak gündeme gelmiştir. Burada da sosyalist hareketin söz konusu kesimleri benzer tutumları sergileyerek İran’ın yanında konumlanmak gerektiğini savundular. Savaşın bu safhasında da nasıl bir tutum almak gerektiğini o günlerde kaleme aldığımız yazıda dile getirmiştik. “... dünyanın bu en güçlü ve en zengin emperyalist ülkelerindeki işçi sınıfının, kendi hükümetlerini ve İsrail’i en başta mücadelenin hedef tahtasına koymaları hiç kuşkusuz temel önemdedir. Bu, Türkiye dâhil diğer ülkeler işçi sınıfı için de böyledir. Ama bu saldırgan güçler karşısında otomatik olarak İran’ın savunulması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Saldırıya uğrayan İran bir «mazlum» ülke ya da «küçük» ülke değildir, aksine emperyal politikalar güden büyük bir bölge gücüdür. İsrail bir gerici bölge gücüyse, İran’ın da nükleer kapasiteye, balistik füzelere sahip gerici bir bölgesel güç olduğu unutulamaz. İsrail ABD ve diğer Batılı emperyalist güçlerin ortağıysa, İran da Çin ve Rusya gibi büyük emperyalist güçlerin bölgesel nüfuz sahibi bir ortağıdır. Savaş da en derininde bu iki kamp arasında yürümektedir. Dahası, İran’daki faşist Molla rejiminin işçi sınıfı başta olmak üzere tüm İranlı sosyalistlere, ilericilere, demokratlara, Kürtler başta olmak üzere azınlık halklara, kadınlara sistematik olarak zulmeden bir tiranlık olduğu gerçeği yok sayılamaz. İşçi sınıfı açısından, Lenin’in dikkat çektiği gibi, savaşı kimin «başlattığının», kimin «saldıran taraf» olduğunun bir önemi yoktur. Bizler burjuva stratejistler değiliz, gelişmelere onların gözüyle değil, işçi sınıfının çıkarları düzleminde bakarız.”[6] Buradaki tutum devrimci Marksizmin geçmiş dönemin deneyimleriyle de şekillenmiş, yıllardır istikrarlı olarak savunulan proleter devrimci tutumdur.
Özetle devrimci Marksistler bu savaşta ne İsrail’in ne İran’ın yanında yer alırlar. Marksistler asıl olarak savaşın taraflarının sınıfsal karakterine, savaşın hangi sınıfsal çıkarlar için, hangi amaçlarla, hangi politikaların devamı olarak yürütüldüğüne bakar. Burada her ikisi de rakip büyük emperyalist güçlerle bağlantılı, bölgesel kapitalist güçler söz konusudur. Her iki taraf da bölgesel nüfuzlarını arttırma ya da pekiştirme doğrultusunda politikalar gütmektedirler. Ve bunlar genel planda kendi tarzında yürümekte olan üçüncü emperyalist dünya savaşı çerçevesinde yaşanmaktadır. Bu savaş da büyük savaşın bir halkasıdır sadece. Böyle olduğu için “12 Gün Savaşı” 12 günlük bir savaş olarak kalamaz. Büyük savaşın halkaları olarak yeni savaş ve çatışmalar kaçınılmazdır. Burada bir taraf başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin bölgeye vermek istedikleri yeni düzeni tesis etmeye çalışmakta, diğer taraf da Rusya ve Çin gibi emperyalist güçlerin bölgedeki emperyalist çıkarlarıyla ortaklaşmaktadır. Her iki siyaset de işçi sınıfı açısından gericidir, işçi sınıfının düşmanıdır. İşçi sınıfı bu gerici burjuva saflaşmada taraf tutamaz.
Haziran ayındaki İran savaşında da enternasyonalist komünistlerin tutumu bu doğrultuda olmuştur. Emperyalist saldırganlığa işçi sınıfı cephesinden karşı çıkmanın en doğru yolu savaştan her iki taraftaki burjuva iktidarları yıkmak üzere yararlanmaya çalışmaktır. Devrimci işçi sınıfı Paris Komünü örneğini izleyerek, doğabilecek devrimci mücadele olanaklarını sonuna kadar değerlendirmeye çalışmalıdır.
[1] Marksist Tutum, Emperyalist Savaş Kıskacında Filistin Halkı, 12 Ekim 2023, marksist.net
Marksist Tutum, Ortadoğu’daki Son Gelişmeler Neyi Anlatıyor?, 3 Aralık 2024, marksist.net
Elif Çağlı, Ortadoğu’daki Gelişmeler Üzerine Notlar (1 Aralık 2024), 1 Aralık 2024, marksist.net
[2] Konuya Marksist yaklaşım için bkz. Elif Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme, Tarih Bilinci Yay.
[3] Elif Çağlı, age, s.75
[4] Elif Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme, 2. bsk., s.72-73
[5] Elif Çağlı, age, s.73-74
[6] Levent Toprak, İsrail’in İran’a Saldırısı: Dünya Savaşında Yeni Perde, 20 Haziran 2025, marksist.net
link: Levent Toprak, Ortadoğu Yeniden Şekillendirilirken: Anti-Emperyalizm Adına Yanlış Tutumlar, 24 Ağustos 2025, https://marksist.net/node/8584
Zengezur’da Amerikan Koridoru
Ezilenlerin Yüreğine Akan Büyür: Hasan Hüseyin Korkmazgil





