Geçen yıl Meclis açılışında Bahçeli’nin DEM Partililerle el sıkışmasını takip eden çıkışlarıyla başlamış görünen “süreç”, o günlerden bu yana tartışılıyor. İsmi bir türlü tam olarak konulamayan bu sürece rejim sözcüleri tarafından ve giderek medya tarafından da “Terörsüz Türkiye” denilmeye başlandı. Öcalan’la yapılan görüşmelerde onun sunduğu metinlerde ise hep “Barış ve Demokratik Toplum süreci” olarak anıldı. Özellikle son iki yılın Ortadoğu’daki sarsıcı gelişmeleri, en dolaysız olarak da Suriye’deki gelişmeler sebebiyle başladığından kimsenin şüphe etmediği süreç, birtakım karnından konuşmalarla bulutsu bir belirsizlik içinde devam etti. İzleyenler perde gerisinde ne olup bittiğini bilmeksizin sadece havanın kâh sertleştiğine kâh yumuşadığına tanık oldular.
Bugüne kadar üzerinde onca konuşulmasına ve sansasyonel açıklamalar, görüşmeler yapılmasına rağmen, süreçten devlet tarafında kayda değer somut gelişme çıkmış değildi. Bir yıla yakın sürenin ardından Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu adı verilen bir Meclis Komisyonu kurulmasıyla süreç yeni bir boyut kazandı. Şayet arada onyıllarca hapis yatmış ve infazları çoktan gelmiş bazı siyasi tutsakların salınması sayılmazsa, devlet cephesinden atılmış tek görünür adım bu komisyonun kurulması gibi görülebilir. Meclis çatısı altında geniş bir katılımla çalışma yürütülmesi Kürt hareketinin öteden beri bir talebiydi. Şeklen bu talep yerine getirilmiş görünüyor. Ancak ortada henüz elle tutulur bir şey olmamasına rağmen bizzat Erdoğan tarafından geçenlerde son düzlüğe girildiği söylendi.
Genel olarak sürecin içeriği, nereye gittiği, ne getireceği soruları gibi, Komisyondan ne çıkacağı da belirsizliğini koruyor. Kürtçe konuşulmasına, hatta tercüme yapılmasına bile izin verilmeyen bir Komisyon tablosu önümüzde duruyor. Diğer taraftan muhalefete yönelik baskı ve saldırılar tüm hızıyla sürüyor, yani demokrasi namına umut verecek hiçbir adım yok. İktidar ile Kürt hareketi arasında yürüyen ve gelgitli bir karakter taşıdığı görünen sürecin neleri içerdiği ve ne yöne gideceğinden bağımsız olarak, toplumda haklı bir güvensizlik mevcut. Süreç her ne kadar rejim bileşenleri tarafından barış, kardeşlik gibi söylemler eşliğinde sunulduysa da toplumun çoğunluğunda bir umut ve iyimserlik rüzgârı esmiyor. Bir barışın gelmesini özlemle isteyen Kürt halk kitlelerinde bile yaygın bir güvensizlik ve oldukça temkinli bir hava var. Devletin şimdiye kadarki tutumları nedeniyle Kürtler haklı kaygılar taşıyorlar.
Diğer tarafta ise farklı siyasi yönelimlerden sürece ve Komisyona yükselen tepkiler temelinde geniş bir şovenizm korosu şekillenmiş durumda. Bir yanda İYİP, Zafer Partisi, Anahtar Parti gibi partilerin ön planda yer aldıkları sağ ırkçı/şovenist tepki ön plana çıkarken, CHP seçmen tabanında geniş bir yer bulan sağ Kemalist eğilimler de ideolojik besinlerini aldıkları “kanaat önderleri” doğrultusunda bu eğilimin sosyal tabanını genişlettiler. On yıllar boyunca sürdürülen, “bebek katilini serbest bırakacaklar”, “eli kanlı teröristler affedilecek, aramıza karışacak”, “bölücü teröristlerle müzakere olmaz, savaş olur” yollu en sığ propaganda yavelerinin yeniden sahneye sürüldüğü bu şoven tepki, devletin geleneksel ırkçı-şovenist politikalarının değiştirildiği “kaygısının” açığa vuruluşuydu.
Beri yandan omurgası itibariyle sosyal şovenizm denebilecek bir tepki de yükseltildi. Sağ kanat açık bir Kürt düşmanlığı çizgisi güderken, “sol” kanat şovenizmini cumhuriyet, laiklik, aydınlanmacılık gibi kavramların ardına gizlemeyi tercih etti. Bu bağlamda geçtiğimiz günlerde dikkat çeken bir gelişme olarak “Ülkemizin Uçurumdan Yuvarlanmasına İzin Vermeyeceğiz” başlıklı bildiri temelinde bir imza kampanyası duyuruldu. Akademiden, gazetecilerden, kültür-sanat dünyasından, sol medyadan, yazarlardan, sendikacılardan birçok ismin, bu arada Kürt savaşının devlet tarafında en üst düzeylerde yürütücülüğünü yapmış emekli generallerin imzasını taşıyan bildiri özde bu tutumun bir ifadesiydi. Belirtmek gerekiyor ki, söz konusu bildiri her ne kadar kurumsal bir politik imza taşımıyorsa da bu inisiyatifin asıl omurgasını sosyal şoven çizgideki TKP oluşturmaktadır. Bildiriden ayrı olarak TKP medyasında süreç ve Komisyon hakkında üstten bakan kibirli eleştiriler geniş biçimde yer alıyor. Örneğin, Mecliste kurulan Komisyona katılanlar Hizbullah’la (Hüda-Par) aynı potaya girmiş olmakla suçlanıyor, seviyesiz bir imayla “komisyoncular” diye aşağılanıyor vb.
Metin birçok noktada oldukça üstü kapalı ve muğlak ifadeler kullansa da genel doğrultusunu ve amacını şüpheye yer bırakmayacak biçimde açık ediyor. “Türkiye’nin cumhuriyetçi birikimi” diye tarif edilen bir hedef kitleye seslenen çağrı, kimi iktidar sözcülerinin kullandığı bazı ifadeleri eleştirerek, Lozan’ın sorgulanmasını, sınırların tartışılmasını, ümmetçiliği, etnik ve mezhepsel kimliklere dayalı siyasal yapı ve kurumları istemediklerini söylüyor. Bu istenilmeyenlere ek olarak istenilenler de kısaca “Barış ve kardeşlik ve de bağımsız ve laik bir ülke, eşitlikçi bir düzen, planlı bir ekonomi istiyoruz” şeklinde dile getiriliyor.
Arka planında komünist sıfatlı bir partinin olduğu bir çağrı metninin hedef kitlesinin işçiler, emekçiler, ezilenler, yoksullar vb. olmayıp da “cumhuriyetçi birikim” diye bir şey olması aslında yeterince garip ve manidardır. Saydığımız tür ve nitelikte kitleler TKP’nin odak noktasını oluşturmuyor. O, Türkiye’de bir burjuva ideolojisi olan Kemalizme bağlılık duyan, az çok eğitimli, çoğunlukla da kendini üstün gören, sınıfından bağımsız “beyaz” Türklerle ilgileniyor. O yüzden işçilere emekçilere değil bozbulanık “cumhuriyetçi birikime” sesleniyor.
TKP açıkça geçmişin Kemalist tepeden devriminin günümüzde yeni bir versiyonu için mücadele vermekte olduğundan bunu kodlayan cumhuriyet kavramını öne sürmektedir. Türkiye’de cumhuriyet kavramı dünya tarihi ve siyaset bilimindeki anlamının, yani monarşi ve meşrutiyet dışındaki üçüncü yönetim biçiminin adı olmanın dışına çıkarılmıştır. Türkiye’de bir monarşist hareket ya da monarşi tehlikesi olmadığını söylemeye gerek yoktur. Kemalist tepeden devrimin mitleştirilmiş sembol ve anlatılarına gönderme yapan, devletçi ve milliyetçi, başta Kürtler olmak üzere Ortadoğu halklarına tepeden bakan ve esasen gündelik yaşam formlarında ve kültürel olarak Batı tipi seküler yaşam tarzını tarif eden bir kavram olarak algılatılmaktadır cumhuriyet.
Bu temelde Türkiye’de bir politik-kültürel bölünme olduğu ve yaşam tarzı konusunda hassasiyeti olan geniş bir kitle olduğu açıktır. Siyaset düzleminin bu şekilde kurulmasının asıl olarak işçi sınıfının aleyhine olduğu tartışmasız bir gerçek iken ve bu onlarca kez kanıtlanmışken, TKP gibi çevreler kesimsel politik çıkar beklentisiyle bu denklem içinde kendilerine yer aramaktadırlar. Söz konusu çevreler kendilerine sosyalist, komünist gibi sıfatlar yapıştırdıkları halde, sınıfsal bölünmeyi esas alan bir çizgiyle bu burjuva siyaset denklemini bozma çabası göstermiyorlar. Varsın işçi sınıfı laik-dinci, seküler-muhafazakâr, Atatürkçü-İslamcı diye bölünsün, ne gam!
“Cumhuriyetçi” kitle ağırlıklı olarak CHP’nin seçmen tabanını oluşturmaktadır. Ancak yerel seçimlerde Kürt hareketiyle işbirliği yapan, Kürt sorununda açıktan şoven bir tutum sergilemeyen ve nihayetinde Meclis Komisyonuna da katılan CHP, uzun zamandır bu kesimin Kemalist hassasiyetleri temelindeki basıncına maruz kalmaktadır. İşte TKP, başka anlamda değil ama bu anlamda CHP’den hoşnutsuz olan Kemalist kesimleri kendi safına kazanmak istemektedir. Örneğin, Kürt hareketinin bir talebi olan Meclis Komisyonunda yer alıyorlar diye CHP’yi ve meclisteki sosyalist partileri Hizbullahçılarla kol kola girmekle eleştirmektedir. Oysa gerçekte kendisi İYİP-Zafer-Anahtar faşist çizgisiyle aynı zeminde şovenist ateşi harlamaktadır ve bunu gözlerden saklamaya çalışmaktadır.
Çağrı metnine dönecek olursak, çağrının hangi bağlamda, hangi ihtiyaçla kaleme alındığı belli olmasına rağmen, metinde Kürt kelimesi dahi geçmemektedir. Tam da “cumhuriyetçi birikime” yakışan bir tutum. Yüzyılı aşkın süredir bu topraklarda (ve komşu coğrafyada) ezilen, varlığı inkâr edilen koca bir halkın adını anmamak, mecliste bile o halkın dilini “bilinmeyen dil” olarak zapta geçiren birikimin bir devamı ve gereği olsa gerek. Ülkedeki tartışma ve söz konusu çağrının da sebebi Kürt sorunu olduğu halde, bu sorunun çözümü için tek kelam etmemek komünist iddiası taşıyan bir parti için en hafif ifadeyle manidardır. Bu durumda “barış ve kardeşlik istiyoruz” demenin anlamı ne olabilir? Neyin barışı, kiminle kardeşlik, nasıl? Barış ve kardeşliği lafta herkes ister. Bugün faşist rejim ve onun bileşenleri de aynen bu söylemi kullanıyorlar. “Cumhuriyetçi birikimin” farkı nedir? Ulusal demokratik hak ve özgürlükleri için on binlerce evladını kurban vermiş Kürt halkının talepleri konusunda ne diyor bu “birikim”?
Kendine komünist dediği halde, TKP gibi ulusalcı sol akımların ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı (UKKTH) gibi devrimci komünist hareketin ulusal sorundaki temel programatik ilkesini hiçbir surette benimsemediğini, bu ilke ve hakkın geçmişte kaldığını iddia ettiğini zaten biliyoruz. Ama Kürt halkının çok somut, güncel ve sade talepleri konusunda bile çağrıcılar sessiz. Örneğin aşağılanıp “bilinmeyen dil” olarak kaydedilen, sorunun sözde çözümü için oluşturulmuş Meclis Komisyonunda bile konuşturulmayan, hatta tercümesi bile yapılmayan dilin resmen tanınması ve o dilde (anadili olarak) eğitim hakkı konusunda çağrıcılar ne diyorlar? Kürt halkının dili olan Kürtçe anayasaya ülkenin bir resmi dili olarak geçebilir mi mesela? Ya da yine Kürtlerin talep ettiği, yerel yönetim düzeyinde kısmen de olsa bir ademi merkeziyetçi yaklaşım konusunda ne düşünüyorlar? “Çağrı” aslında bu konularda tam anlamıyla “susuyor” denemez, üstü kapalı olarak bir yanıtı var. “Etnik kimliğe dayalı siyasal yapı ve kurumları istemediğini” söylüyor. Elbette kasıtlı muğlaklık nedeniyle kaçamak yapmak mümkünse de bunun içerdiği anlamlar aşikârdır. Açıkça Kürt kimliğine dayalı yönetimsel yapılar olamaz denmiş oluyor. Dünyada birçok modern devlet federal, özerk yapılar vb. içerdiği halde Türkiye’de zinhar olmaz deniyor. Dahası Kürt kimliği bir ulusal kimlik olarak görülmemekte, ulus altı bir kategori olarak “etnik” diye tarif edilmektedir. Yani Kürde ulus olma hakkı yok!
Komünist olduğunu iddia eden bir partinin Türkiye gibi yüzyılı aşkın süredir koca bir halkın ulusal baskıya maruz bırakıldığı bir ülkede, işçi sınıfı açısından bakıldığında sınırların tartışılamaz ilan edilmesinin anlamı nedir? Burjuva devletin sınırları nasıl bu denli kutsal olabiliyor komünistler için? Yüzyıl önce esas olarak emperyalist güçler tarafından belirlenmiş ve halkların canlı bedenlerini bölmek suretiyle çizilmiş sınırlar neden kutsal olsun?
Süreç ve Meclis Komisyonu bağlamında, TKP gibi devletçi sosyal-şoven oluşumların pozisyonlarını güya sınıfsal söylemle temellendirmek üzere ileri sürdükleri bir argümana daha değinmekte fayda var. TKP sözcüleri geçmişte çeşitli vesilelerle olduğu gibi bu son süreç bağlamında da sıkça “Kürt emekçiler”den dem vuruyorlar. Ezen ulus söz konusu olduğunda sınıf ayrımlarını unutup “cumhuriyetçi birikim” gibi ifadelerde örneklenen sınıf üstü cumhuriyetçi söylem tuttur, sıra ezilen ulusa geldiğinde klasik işçi-emekçi gibi sınıfsal terimleri hatırla! Ezilen ulusun ezilen ulus olarak haklı taleplerini gözden sakla, bunun yerine o ulus içinde sınıfsal ayrımlardan dem vur, ezilen ulus işçi sınıfının dertlerini dillendiriyormuş, onlara sahip çıkıyormuş gibi yap! Gerçek bir sorun olan ulusal sorunun kısa devreye getirildiği bu yaklaşım Lenin’in sıkça vurguladığı tipik bir şoven hiledir. Uzatmadan belirtelim ki, Türkiye’deki Kürt emekçilerin birer Kürt olarak varlıklarını görmezden gelen ezen ulus kibriyle damgalı yaklaşımların o emekçileri sınıfsal kurtuluş davasına ikna etme şansları yoktur.
Özetlemek gerekirse, söylemde laiklik, cumhuriyetçilik, aydınlanmacılık, özde Kürt düşmanı şovenist Türk milliyetçiliğine dayalı bir itirazla karşı karşıyayız. Yani ilerici bir söyleme büründürülmüş gerici bir öz mevcut burada. Bu perspektife uygun olarak, işçi sınıfı temelli bir mücadele anlayışı da bulunmuyor elbette. Bunun yerine aydınlar var, “cumhuriyetçi birikim” var, ilericiler var...
Kürt sorunu Türkiye’nin çok önemli ve büyük bir sorunudur. Egemenler tarafından Türkiye’de işçi sınıfı kitlelerini şoven milliyetçi zehirle felçleştirmek için alabildiğine kullanılmıştır ve kullanılmaktadır. İşçi sınıfı devrimcileri, işçi sınıfını bölen ve onun devrimci mücadelesine zarar veren şovenizme karşı daima kararlılıkla mücadele ederler. Sınıf devrimcilerinin net olarak karşısında ve yanında olduğu temel şeyler vardır: Şoven-ırkçı Kürt düşmanı politikaların, özellikle de bunların temel bir parçası olan savaş politikalarının daima karşısında dururlar ve Kürt halkının ulusal-demokratik hak ve taleplerinin yanında olurlar.
link: Levent Toprak, “Sürece” Karşı Sosyal-Şoven Tutumlar, 6 Eylül 2025, https://marksist.net/node/8592
Gazze’de Katledilen Çocuklar ve Emperyalizm





