Yeryüzünün bereketli topraklarından bir parça olan Anadolu zenginliklerle yüklüdür. Her bir bölgesi farklı bir doku, farklı bir iklim, farklı kültürler barındırır. Dağları, ovaları bin bir çeşit bitkiyle, çiçeklerle dolar taşar bahar geldiğinde. Gölleri, akarsuları, nehirleriyle akıp giden canlılar gibi bazen bir ses, bazen bir söz öbeği dolaşır yanı yöreyi ve büyür gitgide. Fakat “…anlamak yasak değil benim ülkemde anlatmak yasak…” dediği gibi şairin, bu topraklarda bazı sözler daha akla düştüğü anda direnişçidir. İnatçı parmaklardan işlenerek kâğıda, zamanları aşar, zulme kafa tutar, gelir ve düşer önümüze. Bu inatla yazan ellere sahip, yüreği ezilenlerden yana atan şairlerimizden biri de Hasan Hüseyin Korkmazgil’dir. O ne zaman oynatsa kalemini, Anadolu’nun dağları dile gelmiş, yoksul köylülerin beli doğrulmuş, alnı terli işçilerin öfkesi taşmış, çiçekler, yapraklar, kuşlar kendi rengini, sesini bulmuştur dizelerinde.
Hasan Hüseyin Korkmazgil 4 Mart 1927’de Sivas’ın Gürün ilçesinde doğar. Şiirinde anlattığı gibi işçi Şükrü ile ev emekçisi Gülşan’ın 8 çocuğundan biridir.
ben işçi çocuğuyum evlâdım demiryolu atelyesi işçilerinden emekli şükrü’nün oğluyum ekmekle doydu karnım ekmekle avutuldum ekmekle korkutuldum sen sofraya havyar da koysan kuzu kızartması da önce ekmeğe varır elim çilemin adı benim ekmek kavgası hiçbir şey istemedim şu dünyada kendim için ne köşk ne araba ne para tükürmüşsem içine senin tapındığın o sıfatların satıyorsam emeğimi yok pahasına ben işçi çocuğuyum evlâdım benim dâvam başka dâva
Yoksul bir aileye doğan Hasan Hüseyin daha küçük yaşlarda başlar ekmek kavgasına. Kardeşleriyle beraber keçileri otlatır, çobanlık eder. Okuma yazmayı okulda hademe olarak çalışan babasından öğrenir. İlkokul yıllarında tatillerde terzi yanında çalışır. Yine ilkokul yıllarında evlerine gelen komşularına halk öyküleri okur, komşularının asker mektuplarını etkileyici bir dille yazar. İlk şiir denemelerinin bu mektuplardaki maniler olduğu söylenir. Ama asıl şiirini Erzincan Depremi için yazar. Hasan Hüseyin babasının Ziraat Bankasında işe başlamasıyla birlikte onun yanında temizlik gibi işleri yapmak üzere işe başlar. Burada bir yandan getir götür işlerini yaparken diğer yandan kısa sürede banka mektupları yazmayı, hesap işlerine bakmayı öğrenir. Fakat onun en büyük tutkusu okumak ve yazmaktır. Sözlüklerden öykü kitaplarına, yerli romanlardan klasiklere kadar ne bulursa büyük bir heyecan ve açlıkla okur. Aynı zamanda şiir yazınlarını inceler, kendi şiirlerini hangi edebi türe göre yazacağını daha o zamanlardan oluşturmaya çalışır. Ortaokulu Niğde’de okuyan Hasan Hüseyin bu dönemde okumasını iyice geliştirir, sözlükler yardımıyla Fransızca da okumaya başlar. Müziğe ve resme olan ilgisi de bu dönemde ilerlemeye başlar. İkinci Dünya Savaşı yıllarına denk gelen çocukluk dönemlerinde yoksulluğa, arpa ekmeğine muhtaç gecelere çok yakından tanık olan Hasan Hüseyin, ortaokulda da çalışarak, varlıklı ailelerin çocuklarına ders vererek çıkarır harçlığını.
Lise yılları Adana’da geçer. Bu yılların Adana’sı, Türkiye’nin kırsalında sömürü mekanizmasının en açık biçimde gözlemlenebileceği yerlerden biridir. Pamuk tarımına dayalı büyük topraklı üretim sistemini, ağalık ya da dayılık ilişkileriyle dizginsizce sömürülen ırgatların, mevsimlik tarım işçilerinin çilesini görmemek mümkün değildir. İşte Hasan Hüseyin’in çalışkan öğrenci imajını terk edişi, şiire odaklanışı, toplumsal konulu kitaplara, politikaya ve felsefeye yönelişi bu zamanlarda başlar. Türkçü Arif Nihat Asya gibi yazın hocalarından ders almasına karşın, o, tarafının, şiir dilinin ne olacağına karar verir. Kendisine Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Ruhsatî, Serdarî gibi halk ozanlarını kılavuz edinirken, diğer yandan Nâzım Hikmet’in serbest vezin yazdığı şiirlere özenerek yazmaya başlar şiirlerini. Hasan Hüseyin o dönemlerden itibaren sömürücü sınıflara, halklara zulmedenlere karşı dikbaşlı sözcükleriyle başlattığı savaşını ömrünün sonuna kadar sürdürecektir.
Yüksekokulu Gazi Eğitim Enstitüsünde tamamlayan Hasan Hüseyin, Türkçe ve müzik öğretmenliği yapmaya başlar. Önce Maraş Afşin’de görev yaparken kısa bir süre sonra Göksun’a sürgüne gönderilir ve ardından da Anayasanın komünizm propagandasını ve örgütlenmeyi suç sayan 141-142. maddelerine aykırı davrandığı gerekçesiyle 1951 Martında tutuklanır, hapis cezasına çarptırılır ve ardından da öğretmenlik mesleği elinden alınır. Bununla da yetinmeyen egemenler, şiirlerinin bulunduğu notlarını, kitaplarını, oyunlarını alıp yok ederler. Yıllar sonra şu dizeleriyle anlatır bu ülkede muhalif sanatçının işinin ne kadar güç olduğunu:
himalayaların tepesine tırmanmak güç ama mümkün okyanusu aşmak da güç ama mümkün ay’a ulaşmak da öyle ama mümkün değil işte bülbülün eti için öldürüldüğü bir ülkede sanatı zincire vuranlara meram anlatmak
Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin kitabında yer alan “Güç Olan” şiirinin bu dizelerinin devamına işlediği “öt kuşum, öt kuşum, öt güzel kuşum/ eller ne derse desin/ ben sana vurulmuşum” sözlerindeki içtenliğiyle devam eder yazmaya. Çünkü ona göre şairin görevi bilinmeyeni ortaya çıkarmak, görünmeyeni görünür kılmaktır. Fakat türlü zulümler gördüğü hapisliği bittikten sonra önce asker kaçağı olarak alıp 27 ay askerlik yaptırırlar, sonra da uzun yıllar işsiz bırakırlar onu. Bu sürede Sivas’ta portre ressamlığı, tabelacılık, arzuhalcilik gibi işlerle hayata tutunmaya çalışır, iş bulma ümidiyle İstanbul’a da gider fakat umduğunu bulamaz. Kalacak yeri ve parası olmadığı için köprü altlarında yattığı da olur. Nihayet 50’lerin sonunda Ankara’da Akis dergisinde iş bulur ve şiirleri Dost, Ataç ve İmece gibi dergilerde yayımlanmaya başlar. Hasan Hüseyin’in 15 şiir kitabında yer alan ve yayınlanmayan yüzlerce şiirini sıralamak mümkün olmasa da onun hayatında dönüm noktası olan birkaçıyla selamlamak şairimizi yerinde olacaktır.
Şiire tutunan bir şair
Yıl 1963. Hasan Hüseyin’in işsiz kaldığı yıllarda “yedi çatallı kazık” olarak nitelendirdiği İstanbul’da, Kavel kablo fabrikası işçileri ağır çalışma koşullarından, düşük ücretlerden bıkmıştır. Haklarını istemeleri üzerine işten atılma ve sendikadan istifa baskısıyla karşılaşan işçiler gece gündüz fabrika önünde nöbet tutarak direnişe başlarlar. Grevin yasak olduğu bir dönemde grevlerini büyük bir kararlılıkla, eşleri, çocuklarıyla, diğer fabrikalardan işçi kardeşleriyle dayanışarak başarıya ulaştıran Kavel işçilerinin mücadelesi, Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihine büyük harflerle yazılır. Elbette yüreği işçilerin yanında atan Hasan Hüseyin Kavel grevcilerinin bu direngenliği karşısında büyük bir heyecan duyar. Kalemine sarılarak yazar Kavel grevcilerinin türküsünü:
işime karım dedim karıma kavel diyeceğim ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada güneşe karışmadıkça etim kavel grevcilerinin türküsünü söyliyeceğim ve izin verirlerse istinyeli emekçi kardeşlerim izin verirlerse kavel grevcileri ve ben kendimi tutabilirsem eğer sesimi tutabilirsem o çoban ateşlerinin parladığı yerde kavel'de o erkekçe direnilen yerde kavel'de karın altında nişanlanıp dostlarımın arasında öpeceğim nişanlımı kavel kapısında ve izin verirlerse istinyeli emekçi kardeşlerim izin verirlerse kavel grevcileri ilk çocuğumun adını kavel koyacağım
Mahpuslukla, işsizlikle ve yoksullukla örülmüş bir yaşamın içinden, devletin yok ettiği umutların, zorla bastırdığı seslerin arasından, büyük emeklerden süzerek biriktirdiği şiirlerini, ilk kez kitaplaştırır.[1] Kitabı onun için yalnızca bir yapıt değil, yok sayılmaya karşı bir başkaldırıdır. Kavel şiirinde “ilk çocuğumun adını Kavel koyacağım” diyerek söz verdiği gibi, 1963’te yayınlanan ilk basılı şiir kitabına Kavel adını verir.[2]Böylece hem sözünü tutar hem de bu kitabı, mücadeleyle yoğrulmuş yaşamının ilk evladı sayar. Hasan Hüseyin tanıklık ettiği bu toprakların işçilerinin yaşamını, direnişini yansıttığı şiirlerinde aynı zamanda dünya işçilerinin de sesi olur. Tüm dünyadaki işçilerin, ezilenlerin bir anadan doğmuş gibi bir sınıf olduğunu vurgular. Onun sosyalist kimliği şiirlerinde kendini bulur. Düşlediği şey, yaşamı üreten ve var eden işçi sınıfının ayrımları bir kenara bırakarak birleşmesidir; bu sömürü düzenine, bu savaş düzenine son vermesidir. Nitekim komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle hapis cezası alacağı şiiri Kızılırmak’ta, şöyle belirtir dünya işçilerinin ortak düşünü:
Anasının karnını tekmelediğinde temmuz kocaman ve çoook akıllı bir balıktı uzayda proton - 1 uydusu sovyetler'in ve çelik bir kelebekti mariner-4 ensekökünde merih'in (…) proton-1 mariner-4 anamın aksütü gibi biliyorum ki aynı kafadan doğma aynı ellerden çıkmadır ve aynı amaçlarla dönmeseler de uzayda anamın aksütü gibi biliyorum ki bir mariner işçisi de özlemektedir barışı en az bir proton işçisinin sevdiği kadar
Anadolu’nun direncinin bir simgesi olarak görülen Kızılırmak kitabı aslında Anadolu’yu aşar, uzak ülkelere gider, aynı duyguları, aynı özlemleri, aynı öfkeyi taşıyan dünya halklarına uzanır. O yüzden bir nehir adını almıştır şiiri ve kitabı. Ona göre toplumsal konuları işlerken şair, şiirini yaşayan şeylerle imge haline getirmelidir. Yeşili yaprakla, moru çiçekle, maviyi denizle anlatır bu yüzden. Dünya halklarının acılarını da zaman zaman öfkelenen, zaman zaman durulan Kızılırmak’ın kollarında birleştirir:
kore bir kan lekesidir akşamlarımızda sızlayan bir kopuk koldur hiroşima uçaklar geçtikçe çırpınan orda Uzakdoğu’da gencecik yürekler gibi seğrîşir her bahar barış güvercinleri hiroşima çocuklarının burda benim ülkemde titreşip durur yeni barış güvercinleri insan karıştırıyor bazan ölmek mi yaşamak yoksa yaşamak mı ölmek
Hasan Hüseyin şiirlerinde yaşadığı toprakların insanını sevdiğini duyumsatır ama aynı zamanda halkın yıllar yılı uğradığı zulme karşı harekete geçmeyişini, suskunluğunu da eleştirir yeri geldiğinde. “Bekleroğlu” diye isim takar ona ve sitem eder. Bıçak Kemikte şiirinde “Bakma öyle kilit kilit, duvar duvar/ yetsin artık bu susku…” diye haykırır adeta. Ama diğer yandan bu suskunluğun sebebini de temellendirir. Karın altında kalmış toprağa benzetir memleketinin insanını. Bıçak kemiğe değince, tozkoparan fırtına çalınca kapıyı, bu gidişin değişeceğine yürekten inanır ve bunu da yazar şiirlerinde. Çünkü sessizliğine ne kadar kızsa da sınıfına güvenir ve elbet bir gün bu düzenin değişeceğine olan umudunu yansıtır.
yeşili çin’den gelir bu kahkahanın kırmızısı afrika’lardan ve dünya dünya olur diyorum hey bekleroğlu yaşamak yaşamak gün gelir biz de görürüz yedi rengini deryaların gün gelir biz de ölürüz hey bekleroğlu yaşamak gibi güzel süzüp süzüp güneşi bereketlerden çin’den hindistan’dan amerika’dan taze bir kan gibi dolaşırız biz de bu yeryüzünü (…) akgün karagünden öcünü alır birgün ürker altunlu yiğitliğin senin ey bunak düzen ürker bu yağma saltanatın o kanlı karanlıktan kopup gelen bebeğin güneş renkli ilk çığlığından
İşte içinden birkaç kısacık bölümüyle Kızılırmak’ın dizeleri… Yine Anayasanın 142. maddesine dayandırarak hapis cezası verirler Hasan Hüseyin’e. 25 Kasım 1968’de üç yıl ağır hapis ve sürgün cezasına çarptırılır. 16 Aralık 1969’da aklanan Hasan Hüseyin çalışmalarına tüm hızıyla devam eder. Bir yandan şiirlerini yazarken diğer yandan mizah, eleştiri, taşlama, röportaj vb. yazılar kaleme alır. Kendi kendine iki tane Hüseyin var diye söylenir; biri şair Hasan Hüseyin, diğeri ise Hasan Hüseyin’e kölelik eden Hüseyin Korkmazgil… Çünkü Hüseyin Korkmazgil para kazanmak zorundadır. Uzun yıllar dergilerde editörlük, redaksiyon gibi işlerde çalışmaya devam eder. Bir süre sonra ise Forum dergisini tümüyle devralır. Türkiye İşçi Partisi üyesi olan ve aktif siyaset yürüten Hasan Hüseyin’in dergiyi devralmasının bir diğer nedeni de partisine destek olmaktır. Ancak politik çizgisi ve dergide Nâzım Hikmet’e özel olarak yer vermesi, özellikle dönemin baskıcı ortamında çeşitli engellerle karşılaşmasına neden olur. Bu tercihler, hem siyasi hem ekonomik anlamda baskı yaratırken, kesilen maddi destekler sonunda derginin kapanmasına yol açar.
Hasan Hüseyin Nâzım’ı hiç görmediğini yazar “Mutluluk Benim Şirinimdir” şiirinde. Fakat Nâzım Hikmet ve Orhan Kemal anısına kaleme aldığı Haziranda Ölmek Zor şiiriyle derin bir anlam katar mücadele ozanlarının arasındaki görünmez bağlara. Kendisine, kitabına neden bu ismi verdiği sık sorulan sorulardandır. Şöyle anlatır Hasan Hüseyin: “Kitapların adlarının bir anlamı, bir gerekçesi vardır elbette. Benim ülkemde haziran, gûl-gelincik-kiraz ayıdır. Yoksunluklarla geçen kıştan sonra gelen allı-güllü haziran, gerçek bir şenlik, bir şölendir. İsterim ki hiçbir canlı acı çekmesin, ölümün yüzünü görmesin bu güzel ayda. 1963’leri anımsıyorum. Gazeteciyim. Haftanın kimi günleri sabaha değin çalışıyorum basımevinde. Sokağa çıkma yasağı var. Görevli kartı verilmiş bana. Gecenin herhangi bir saatinde işten çıkıyor, yorgun-argın evime dönüyorum. «Hava leylâk/ve tomurcuk kokuyor». 3 Haziran 1963. Duyuyorum ki Nâzım Hikmet ölmüş. Bir sanatçı için, böyle bir haberi soğukkanlılıkla karşılamak olanaksız! «Hava leylâk/ve tomurcuk kokuyor//uy anam anam/haziran-da ölmek zor» dizeleri dökülüyor dudaklarımdan. 2 Haziran 1970... Duyuyorum ki Orhan Kemal ölmüş. Yine aynı dizeler, yine kendiliğinden... 1976’lara değin, bu türden acılarla doldum; dizeler beni bir kitaba zorluyordu. İşte, «Haziranda Ölmek Zor» böyle oluştu 1976’larda ve 1977 Ocak ayında basıldı.”[3]
Şairin de dediği gibi, acılarla yoğrulan bir hayattı onunki. Annesini, babasını, yeğenini, sevdiği dostlarını kısa sürede bir bir kaybedince, üzüntüden saçlarının bembeyaz olduğu söylenir. Ancak bu acılar onun yüreğini karartmaz, tersine şiirine yön verir, kalemini keskinleştirir. Şiirle ayakta kalan bir şair olarak Acılara Tutunmak şiir kitabıyla meydan okur ölümün kederine. Diğer yandan umudun taşıyıcısı olmayı sürdürür ki çok bilinmese de kitabın ikinci bölümü “umutlara tutunmak” başlığını taşır. O tüm şiir kitaplarında acıyla umudu, sevinçle öfkeyi birbiriyle buluşturur.
Hasan Hüseyin yaşamında bağlı olduğu fikirlerinden vazgeçmeden yoluna devam eden değerlerden biriydi. Ama o yalnızca halkın, yalnızca şiirin değil, bir ailenin de içinde yanan yürekti. Yıllar süren mücadele arkadaşlığıyla omuz omuza yürüdüğü eşi Azime Korkmazgil, onun hem hayat arkadaşı hem de şiirlerindeki sessiz sesti. Beraberliklerinden Temmuz adında bir oğulları oldu. Şair, daha doğmadan “Bir Oğlum Olacak Adı Temmuz” diye yazıyor, şiirinde sesleniyordu doğacak evladına ve geleceğin kızlarına, oğullarına. Temmuz’u, halkını, umudunu aynı dizelerde yoğuruyordu.
anamın aksütü gibi biliyorum ki doyumsuz günlere doğacak temmuz doyumsuz günler görecek hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi beklediğimiz beklediğimiz beklediğimiz ve tam görecekken göçüp gittiğimiz günler gibi günler ama mutlaka!
Şair 1983 yılında geçirdiği beyin kanamasının ardından 26 Şubat 1984’te yaşama veda ettiğinde ardında yalnızca şiirler, kitaplar, mücadeleler değil, sevgiyle örülmüş bir ömür ve onurlu bir miras bıraktı. Hasan Hüseyin bazen hiç görmedim dediği turna oldu, bazen ak bir güvercin… Hayatının her döneminde ise halkı için, sınıfı için, inandığı değerler için yürüyen bir yolcuydu. Yolun zorluğunu, engellerini, nasıl aşılacağını nehirlerle anlattığı Yolcu şiiri bugün mücadeleci kuşakların kulaklarında bir nehir gibi gürül gürül çağlamaya devam ediyor. Son sözü, sımsıkı tutunduğu şiirleriyle ezilenlerin yüreğine akıp büyüyen şaire bırakalım öyleyse:
Derim ki sana: İyi oku yolunu, avucunun içi gibi bil Dizlerini, ciğerlerini, Yüreğini sıkı tut, iyi dengele Ovada koşar gibi vurma kendini dik yokuşlara uçuruma atlar gibi bindirme kayalara “daha koş, daha koş” diye alkış tutanlara kanıp da, kesilip kalma yarı yolda Dipdiri varmalısın oraya hız koşusu değil bu, ey yolcu, engelli koşudur bu Engelleri aşa aşa, gücünü koruya koruya varmalısın oraya çünkü oraya varmaktır amacın, koşmak değil Boşuna sevmedim nehirleri Aktıkça büyümesi boşuna değil nehirlerin Akan büyür, ey yolcu…
[1] Kaynak: Mehmet Aydın, Hasan Hüseyin Korkmazgil Sanatı- Yaşamı, Hatipoğlu Yay., 1987
[2] Yayınlanmış şiir kitapları: Kavel (1963), Temmuz Bildirisi (1965), Kızılırmak (1966), Ağlasun Ayşafağı (1972), Kızılkuğu (1971), Oğlak (1972), Acıyı Bal Eyledik (1973), Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin (1974), Koçero Vatan Şiiri (1976), Haziran’da Ölmek Zor (1977), Filizkıran Fırtınası (1981), Acılara Tutunmak (1981), Işıklarla Oynamayın (1982), Tohumlar Tuz İçinde (1988), Kandan Kına Yakılmaz (1989)
Mizahi hikâye: Öhhöööö! (1964), Made in Türkey (1970), Bıyıklar Konuşuyor (1971)
Gezi yazısı: Bağdat Basra Yollarında (1974)
Çocuk kitapları: Eşeğin Gözyaşları, Aşıcı Baba, Ormanın Öcü, Ressamın Bıldırcınları, Becerikli Çocuğun Düşleri
[3] Hasan Hüseyin Korkmazgil, Haziranda Ölmek Zor, Bilgi Yay., 1984
link: Başak Güler, Ezilenlerin Yüreğine Akan Büyür: Hasan Hüseyin Korkmazgil, 26 Temmuz 2025, https://marksist.net/node/8586
Yaşamının, Kaleminin Direnişiyle; Vedat Türkali!





