Ulusal sorun tartışmaları kapsamında, Lenin, haklı ve haksız savaşlar ayrımına da geniş bir yer vermiştir. O dönemin savaş ortamı nedeniyle bu ayrımın yapılması gerçekten de çok önemliydi ve komünistlerin savaşlar karşısında doğru bir siyasal tutum alabilmeleri bakımından zorunluydu. II. Enternasyonal’in 1912 yılında Basel özel kongresinde oybirliğiyle kabul ettiği bildiri bu açıdan özel bir önem taşır. Bildiride, emperyalistlerin yağmacı bir savaşa hazırlandıkları açıklanıyordu; işçiler savaş tehlikesiyle mücadele etmeye çağrılıyorlardı. Bu savaş ortamının, aynı zamanda bir devrim durumuna işaret etmekte olduğu görüşü benimseniyordu. Savaşın patlak vermesi halinde, II. Enternasyonal’e dahil partilerin, sosyalistlerin görevinin, sosyalist devrimi gerçekleştirmek üzere ekonomik ve politik bunalımdan yararlanmak olduğu belirtiliyordu. Fakat 1914’te emperyalist savaş patlak verdiğinde, Basel bildirisine imza atan sosyalistlerin çoğu, verdikleri sözleri çiğneyerek parlamentolarda savaş bütçeleri lehinde oy kullandılar ve kendi burjuva hükümetlerinin yanında yer aldılar.
Bu tutumlarına siyasal gerekçeler icat etmeye çalışan II. Enternasyonal dönekleri, aslında bizzat emperyalist paylaşım savaşını çıkartan saldırgan Avrupa ülkelerinin bile “anayurt savunması” yapmaya hakları olduğu yalanına sarıldılar. Politik literatüre sosyal-şovenizm olarak geçen bu siyasal eğilimle mücadele yakıcı bir önem kazanmıştı. Dolayısıyla, haklı ve haksız savaşlar ayrımının, artık kapitalizmin emperyalist aşaması koşullarında yeniden netleştirilmesi zorunluydu.
Bir savaşın niteliğini belirleyebilmek için, bir kere her şeyden önce o savaşa yol açan politikanın karakterinin açıkça ortaya konması gerekir. Çünkü genelde her savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir. Bu nedenle de, yürüyen bir savaşın nasıl değerlendirileceği, haklı mı haksız mı bulunacağı konusunda soyut bir ölçüt olamaz.
Fakat örneğin, “yurtseverlik”in sosyalizm adına göklere çıkarılması konusunda sicilleri bir hayli lekeli olan Fransız sosyalistleri (meşhur Jauréscilik), bu “ün”lerini emperyalist paylaşım savaşı ortamında da sürdürdüler. Onlar, rekabet ve nüfuz alanlarının paylaşımı nedeniyle emperyalist ülkeler arasında patlak veren savaşta, “saldırıya uğrayan ülkenin savunma hakkı vardır” ölçütüne göre hareket edebiliyorlardı. Lenin bu türden şoven yaklaşımları eleştirirken tam da sorunun özüne işaret ediyor ve şöyle diyordu: “Sanki soru: Savaşın nedenleri nedir? Savaşın amaçları nedir? Savaşı hangi sınıf veriyor? değilmiş de, ilk saldıracak olan kimdir? sorusuymuş gibi.”[1]
Ancak belirli tarihsel şartlarda haklı ve ilerici nitelik taşıyan “anayurt savunusu”nun emperyalistler arası bir savaşa uygulanması, düpedüz işçileri aldatmak ve gerici burjuvazinin yanında yer almak demektir. Sosyal-şovenlerin hilekârlığını sergileyebilmek için, her şeyden önce Marx ve Engels’in 1789-1871 arasındaki ulusal kurtuluş savaşlarını neden ilerici, haklı ve desteklenebilir savaşlar olarak değerlendirdiklerini hatırlamak gerekir:
“Böyle bir dönemin savaşları ile ilgili olarak «savunma» savaşının meşruluğu üzerine söz ederken sosyalistler, daima, sonu ortaçağ kurumlarına ve köleliğe karşı devrime çıkacak olan bu amaçları gözönünde bulundurmuşlardır. «Savunma» savaşı sözü ile sosyalistler, her zaman bu anlamda «haklı» bir savaşı kastetmişlerdir. … Sadece bu anlamda sosyalistler, «anayurdun savunulması için» verilen savaşlara ya da «savunma» savaşlarına, meşru, ilerici ve haklı savaşlar gözü ile bakmışlar ve bakmaktadırlar.”[2]
Oysa 1914’te patlak veren savaş, emperyalist ülkelerin dünyayı yeniden paylaşmak amacıyla başlattıkları haksız bir savaştı. Böyle bir savaşta emperyalist ülkeler proletaryasına “yurt savunması” fikrinin empoze edilmeye çalışılması, doğrudan doğruya emperyalist güçlerin değirmenine su taşımak anlamına geliyordu. Lenin’in sözleriyle, “... bugünkü emperyalist burjuvazi, köleliği sağlamlaştırmak ve güçlendirmek için köle sahipleri arasındaki savaşı, «ulusal» ideoloji ve «anayurdun savunulması» gibi sözlerle halka yutturmak istemektedir.”[3]
Nüfuz alanlarını paylaşmak üzere birbirleriyle savaşa tutuşan kapitalist ülkeler proletaryası açısından, bu gibi savaşlar ne haklı savaşlardır, ne de savunma savaşları. Böyle bir savaşta ilk saldıranın kim olduğu önem taşımaz. Çünkü, aslında “saldıran” da “saldırıya uğrayan” da emperyalist bir çıkar çatışmasının taraflarıdır ve dolayısıyla bu savaşta proletaryanın “anayurdun savunulması” gibi bir sorunu olamaz. Proletarya, birbirleriyle boy ölçüşmek üzere karşı karşıya gelen kapitalist ülkelerden hangisinin savaştan daha avantajlı çıkacağı temelindeki bir hesaplaşmada taraf değildir. Savaşı yürüten kapitalist ülkeler proleterleri açısından sorun, “kendi” hükümetlerinin yenilgisini istemek ve emperyalist savaşı, burjuva düzene son verecek bir iç savaşa çevirmektir. Savaş koşulları nedeniyle silahlanmış bulunan proleterler, ellerindeki silahları kendi burjuva iktidarlarına yöneltmeyi temel sınıf görevleri olarak kabul etmelidirler.
Bu siyasetin yerine “anayurt savunması” siyasetinin geçirilmesi, proleter devrim amacına açıkça ihanet etmek demektir. Çünkü, emperyalist niyetlerle savaşa tutuşan ülkelerde, proletaryanın “anayurt savunması” yanılgısına kapılarak bu savaştan yana çıkması, “kendi” burjuvazisinin zaferi uğruna diğer ülkeler proleterleriyle boğazlaşması anlamına gelir. Bu tutum, “bütün ülkelerin işçileri birleşin” parolasında ifadesini bulan proletarya enternasyonalizmi hedefinin açıkça ayaklar altında çiğnenmesidir. Tıpkı Lenin’in belirttiği gibi:
“Her kim ki, Marx’ın, gerici ve mutlakıyetçi burjuvazi ve sosyalist devrim dönemine tamı tamına uygulanması gereken «işçilerin anayurtları yoktur» sözünü unutarak burjuvazinin ilerici olduğu dönemdeki savaşlara karşı Marx’ın tutumuna atıfta bulunursa, Marx’ı rezilcesine tahrif etmiş ve sosyalist görüş açısı yerine burjuva görüş açısını koymuş olur.”[4]
Ne var ki “anayurt savunması” siyasetine karşı olmak, her türlü ulusal savaşı reddetmeyi ya da olanaksız görmeyi, bu kez de böyle bir uç noktaya savrulmayı haklı kılmıyor. Emperyalist bir savaş içinde paylaşıma konu olan sömürgeler ve ezilen uluslar açısından durum farklıdır. Çünkü bu ülkelerde “anayurt savunması”, gecikmiş bir tarihsel sorunun, yani ulusal bağımsızlık sorununun çözümünü içerir. Ve bu temelde gelişen ulusal kurtuluş savaşlarını, komünistler haklı ve ilerici savaşlar olarak değerlendirmeyi sürdürürler. “Ata toprakları ve ulus”un tarihsel kategoriler olduğunu belirten Lenin; “Ben, demokrasiyi savunmak ya da ulusal baskıya karşı durmak amacıyla verilen savaşlara hiçbir biçimde karşı değilim; bu savaşlar ya da başkaldırılar söz konusu olduğu zaman da «ata topraklarının savunulması» sözünden korkmam” der.[5] Gerçekten de, sosyalistler her zaman zulüm görenin yanında yer alırlar ve kapitalist baskılara karşı yürütülen demokratik ya da sosyalist içerikli savaşlara karşı çıkmazlar. Emperyalizm döneminde bir ulusal savaşın haklı kabul edilebilmesi için her şeyden önce, yürüyen savaşın özü ortaya konulmalıdır.
“Peki, bir savaşın «özü»nü nasıl tanımlayabilir, nasıl ortaya koyabiliriz? Savaş siyasetin devamıdır. Öyleyse savaş öncesinde güdülen siyaseti, savaşa yol açan, savaşı ortaya çıkaran siyaseti incelememiz gerekir. Bu siyaset emperyalist bir siyasete, yani mali-sermayenin çıkarlarını güven altına almak, sömürgelerle yabancı ülkeleri soymak, ezmek amacını güdüyorsa, o zaman bu siyasetten doğan savaş emperyalisttir. Eğer güdülen siyaset ulusal kurtuluş siyasetiyse, yani ulusa zulmedilmesine karşı olan yığın hareketinin ifadesiyse, o zaman bu siyasetten doğan savaş, ulusal kurtuluş savaşıdır.”[6]
Sömürge ülkelerde ezilen ulusların yürüttüğü ulusal kurtuluş savaşlarının haklı savaşlar olduğu hususu yeterince açıktır. Asıl tartışılması gereken sorun, siyasal bağımsızlığa sahip ve zaten burjuvazinin egemen olduğu bir kapitalist ülkenin emperyalist paylaşım savaşına konu olması, topraklarının işgal edilmesi durumudur. Böyle bir durumda da, yine haklı bir ulusal savaştan söz edebilir miyiz? Komünistler, sosyal-şovenizme bulaşmama gerekçesiyle, böylesi koşullarda “yurt savunması” için ayağa kalkan emekçi kitlelere ve onların mücadelesine kayıtsız mı kalmalıdırlar?
Bir kere her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, egemen olan bir ulus-devletin topraklarının işgale uğraması ya da ilhak edilmesi durumunda komünist yaklaşım açısından temel sorun, üzerinde yaşanan toprakların savunulup savunulmayacağı sorunu değildir. Sorun, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin, yaşadıkları topraklara yönelik bir saldırı ve ilhak karşısında neyi, nasıl, kime karşı, hangi temelde vb. savunacakları sorularının yanıtındadır. Lenin’in tutumunda örneklendiği gibi, komünistlerin karşı çıktığı “anayurt savunusu”, proletaryanın savaş bahanesiyle kendi ülkesindeki burjuva iktidarını savunur ve destekler bir duruma düşürülmesidir. Peki doğru tutum ne olmalıdır?
Dünya işçi sınıfının devrimci mücadele tarihine “iktidarın fethi” kapsamında bir ön deneyim olarak geçen Paris Komünü, bu konuda da bir ön örnek oluşturmaktadır. Marx’ın deyimiyle “göğü fethe çıkan komünarlar”, Paris’i Prusya ordusunun işgaline karşı savunurlarken, burjuva Versailles hükümetinin hizmetine koşmadılar. Tersine, onlar silah elde işgali püskürtürlerken, bizzat kendi iktidarlarını da yaratmış oldular. Paris proletaryası siyasal deneyim açısından henüz çok gençti. Emekçi kitlelerin desteğini henüz kazanmamıştı, yalnızdı. Ne yapması gerektiği konusunda bilgisizdi, çeşitli yanılgıları oldu ve sonunda yenildi. Fakat her şeye rağmen, yine de işgalci bir ordunun saldırısı karşısında silahlanmış proletaryanın, dış istilâcıların üzerine yürürken pekâlâ içteki sınıf düşmanının da egemenliğine son verebileceğinin bir örneğini gösterdi.
Siyasal deneyim açısından çocukluk dönemini yaşayan Paris proletaryası, daha sonraları işçi sınıfının bilincini aşamalara bölüp duran kartlaşmış Stalinist “önder”lerin stratejileriyle (önce burjuvaziyle birlikte dış düşmana karşı mücadele, sonra içte burjuvaziyle hesaplaşmaya sıranın gelmesi; yani gelmemesi!) kirlenmemişti. Fakat yine de bu örnek yalnızca bir ön deneyimdi; eksikleri, hataları görmezden gelinemezdi. Bu nedenle Lenin, Paris Komününün hatalarından alınması gereken derslere dikkat çekti. Paris işçilerinin bir bölümünün “ulusal ideolojiye” saplanıp kalmalarının, bu tür küçük-burjuva zayıflıkların affedilmez yanılgılara örnek oluşturduğunu belirtti.
Bir başka örnek olarak, Birinci Dünya Savaşı içinde Almanya tarafından işgal edilen Belçika’da ortaya çıkan “ulusal sorun”un sömürge ülkelerden farklılığı hatırlanabilir. Lenin, eğer Almanya Belçika topraklarını ilhak ederse böyle bir kapitalist ülkede de bir ulusal savaşın gündeme gelip gelmeyeceğini ve şayet gündeme gelirse komünistler tarafından haklı bulunup bulunmayacağını tartışıyordu. O, böylesi durumlarda da toprak ilhaklarına karşı çıkılması ve ulusların kaderini tayin hakkının kabul edilmesinden yanaydı. Çünkü Lenin, zorla gerçekleşen toprak ilhaklarını bir “oldu-bitti” olarak kabul eden ve bu tür sınır değişikliklerini sosyalizmi hazırlayan bir siyasal-iktisadi merkezileşme adına kayıtsızlıkla karşılayan mantaliteye karşıydı. Bu nedenle, “Avrupa’da yeni sınır taşlarının dikilmesine, emperyalizmin yıktıklarının yeniden konmasına kesin olarak karşıyız” diyen Polonyalı Marksistleri eleştirdi. İlhakların bu temelde haklı gösterilmesini Marksizmin yozlaştırılması olarak değerlendirdi. Ulusların kaynaşmasının ancak gönüllülük temelinde gerçekleşebileceğini savunan Lenin, bir halkın arzusu dışında zorla gerçekleştirilen toprak ilhaklarına karşı çıkılması gerektiği fikrinden ödün vermedi. Ulusal bağımsızlık sorununun çok önceden çözülmüş olduğu bir kapitalist Avrupa ülkesinde bile –Belçika örneğinde olduğu gibi– ulusların kaderini tayin hakkını savunmanın yeniden gündeme gelebileceğini hatırlattı.
Konuyu netleştirmek için birkaç önemli noktayı vurgulayalım. Belçika’daki bir “ulusal savaş”ın, sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş savaşlarıyla özdeşleştirilebilecek bir tarihsel boyutu yoktu. Belçika, sömürge ülkelerdeki gecikmeli tarihsel koşulların tamamen uzağındaydı. Bir işgal ya da toprak ilhakı gerçekleşti diye, Belçika gibi bir ülkede, onca yıldır proletaryanın düşmanı olan burjuvazi gerici bir sınıf olmaktan çıkıp görece “ilerici” bir konum kazanacak değildi. Bu nedenle, kapitalist ülkelerde ortaya çıkabilecek bu türden “ulusal sorun”lar karşısında komünistlerin görevi, ulusların kaderini tayin hakkını tıpkı Paris Komünü örneğinde olduğu gibi savunmak, yani bu tür sorunların çözümünü doğrudan proleter devrime bağlamaktır. Dolayısıyla, kapitalist bir ülkenin işgale uğraması veya bir toprak ilhakının gerçekleşmesi, proletaryanın önüne devrimci hegemonyasını savaş koşullarında kurabilmesi görevini çıkartır. Yani proletarya, emekçi kitleleri ulusal bir başkaldırıya iten böyle bir ortamdan yararlanabilmeli, “yurt savunması” diyerek ayağa kalkan kitlelerin önderliğini ele geçirebilmeli ve böylece onları toplumsal devrime yöneltmelidir.
Bugünün dünyasında, büyük kapitalist ülkelerle küçükler arasında da çeşitli çekişmeler, çıkar çatışmaları yaşanıyor ve burada sorun ezen uluslarla ezilen uluslar arasındaki mücadele kapsamında değildir. Yanlış anlaşılmasın; emperyalist ülkelerin daha küçük ve güçsüz kapitalist ülkelere yönelik çeşitli müdahaleleri ve dayatmaları nedeniyle, bu ülkelerdeki emekçi kitleler katmerli biçimde ezilmektedirler. Ancak, burjuvazinin kapitalizm öncesi ilkel ve gerici yapılanmaya karşı ulusun önünde ilerici bir tarihsel rol oynayabildiği sömürge ülkelerdeki koşullardan tamamen farklı olarak, artık karşımızda derinleşmiş sınıf karşıtlıklarıyla parçalanmış bir ulus vardır. Şimdi karşımızda, kendi siyasal kurumları, kendi burjuva egemenlik aygıtlarıyla kapitalist devletler vardır. Bir zamanlar öne çıkan “ezen ve ezilen ulus” sorununun yerini, artık kapitalist devlet altında “ezen ve ezilen sınıf” sorunu almıştır. Fakat yine de, çeşitli emperyalist ülkelerin kendi aralarındaki rekabet ve hegemonya mücadelesinde, herhangi bir nüfuz alanını yeniden paylaşmak amacıyla çıkarttıkları ve çıkartacakları savaşlar karşısında doğru bir tutum alma gereği devam ediyor.
Örneğin, bugün iyice saldırganlaşan ABD’nin bütün dünyanın gözü önünde açıkça hücuma hazırlandığı Irak sorununda tarafsız kalmak mümkün müdür? Irak’ta Saddam rejiminin desteklenebilecek hiçbir yönü olmasa da, dünya ölçeğinde proletaryanın emperyalist savaş karşıtı bir mücadeleyi yürütmesi gerekiyor. Amerikan emperyalizminin artık haksızlığı ayan beyan ortada olan zalim savaş hazırlığına açıkça karşı çıkmaksızın, işçi sınıfının ne Irak’ta ne de bir başka ülkede emekçi kitleleri kendi devrim hedefine kazanması mümkün değildir. Emperyalist savaş tehditlerine ve emperyalist savaşlara karşı tutum almamak büyük bir suç olur. Olası bir savaş ve ABD’nin Irak topraklarını işgali durumunda ise, Irak halkının Amerikan emperyalizmine karşı yürüteceği savaş elbette ki haklı bir ulusal kurtuluş savaşı olacaktır. Ya da yine Ortadoğu’da Filistin halkına kan kusturan İsrail’in yürüttüğü haksız savaş karşısında Filistin halkının ulusal kurtuluş mücadelesinin haklılığını tartışmaya gerek bile yoktur.
Evet, komünistler ulusların kaderini tayin hakkını savunurlar, emperyalist ülkelerin askeri müdahalelerine ve toprak ilhaklarına karşı çıkarlar. Ezilen ulusların siyasal bağımsızlık mücadelelerini haklı bulur ve desteklerler. Fakat tüm kapitalist ülkelerde, komünistler, savaşın yarattığı devrimci durumdan proleter devrimin gerçekleşmesi için yararlanmayı başa alırlar. Emperyalist devletlerin askeri müdahalelerine karşı mücadele, burjuvaziyle “ulusal birlik”i (!) savunmak ya da burjuva iktidarların varlığını güçlendirmek için değil, toplumsal devrimin gerçekleştirilmesi uğruna yürütülmelidir. Bu nedenle komünistler, burjuvazinin iktidarda olduğu tüm ülkelerde savaş durumlarında alabildiğine uyanık olmalı ve işçi sınıfını burjuva “ulusal ideoloji”nin esaretinden kurtarmayı temel görevleri bilmelidirler. Irak örneğinin açıkça sergilediği gibi, emperyalist güçlerin haksız ve zalim askeri müdahalelerinden kurtuluşun yolu; “mazlum” rolünü oynayan gaddar burjuva iktidarların desteklenmesinden ve neticede bu iktidarların sürekli kılınmasından geçmiyor. Haksız bir emperyalist saldırı karşısında, saldırıya uğrayan ülkenin kendi kaderini tayin hakkı doğuyorsa da, devrimci proletaryanın görevi asla bu hakkın kabulü noktasında bitmemektedir. Tam tersine, asıl görev tam da bu noktada başlamaktadır. Çünkü, ulusun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçi kitlelerin, elde silah cephelerde ölümlere koşup ülkeyi işgalden kurtarmaya çalıştığı haklı savunma savaşlarında bile, burjuvazinin tek bir amacı vardır. Yalnız ve yalnızca kendi burjuva düzeninin korunması ve güçlendirilmesi! Egemen burjuvazinin, ulusun kaderini tayin hakkından anladığı budur, asla daha ötesi değil! O halde böylesi koşullarda mücadele yürüten devrimci proletaryanın görevi, ulusun öncüsü olabilmek ve emekçi kitlelerin gerçekten de kendi kaderlerini tayin edebilmelerinin yolunu açmaktır. Sıcak savaş ortamlarında, tüm kapitalist ülkelerde işçiler, kendi ülkelerindeki burjuva iktidarlarına son vermek, emperyalist savaşları iç savaşa çevirmek üzere ileriye atılmalıdırlar.
Tam da bu noktada bir tartışma hususunu daha öne çıkarmamız gerekiyor; o da şudur: Büyük bir emperyalist devletin, görece zayıf, küçük bir kapitalist devlete saldırması durumunda (örneğin ABD’nin Irak’a saldırdığı Körfez Savaşında), küçük kapitalist devletin savaşı kazanmasının (Saddam’ın kazanması diye de okuyabilirsiniz!) emperyalizme indirilmiş bir darbe olacağı söylenir. Bu yaklaşıma göre, büyük kapitalist devletin aldığı yenilgi nedeniyle durumu sarsılacak ve bu da proletaryanın mücadelesi açısından önemli olanaklar yaratacaktır. Bu doğrultudaki değerlendirmeler, emperyalist güçlerin manevra olanaklarını hafife alan ve proletaryanın enternasyonal örgütlülüğünün ve mücadelesinin zorunluluğunu atlayan spekülatif tutumlardır. Aslında bu gibi tutumlar da çarpıtılmış bir anti-emperyalizm anlayışının uzantılarıdır.
Şu ya da bu emperyalist ülkenin küçük bir ülkede giriştiği maceranın yenilgiyle sonuçlanması, dünya genelinde işçi ve emekçi kitlelerin moralini yükseltse de, muhakeme tek boyutlu yürütülmemeli ya da böyle bir olasılık asla abartılmamalıdır. Enternasyonal düzeyde devrimci öncü ve örgütlülük olmaksızın, söz konusu durumların işçi sınıfının mücadelesinde kendiliğinden büyük fırsatlar yaratacağını ummak büyük bir hata olur. Aslında, büyük-küçük devlet muhasebesinde atlanan önemli bir nokta var. Büyük emperyalist güçler, kışkırttıkları bölgesel savaşlarda ya da nüfuz alanlarına yönelik askeri operasyonlarda, kendi çıkarlarına ters düşecek durumların içinden sıyrılabilmek, yenilgili bir durumu bir “zafer” olarak sunabilmek bakımından gerçekten de büyük bir manevra gücüne sahipler. Oysaki, aslında askeri bir müdahaleye konu olan küçük kapitalist ülkenin burjuva iktidarı aldığı bir yenilgi karşısında gerçekten de sarsıntı geçirebilmektedir. Kısacası, günümüz dünyasında emperyalistlerin kışkırttığı bölgesel savaşlarda “burjuvazinin küçüğünü büyüğüne karşı destekleyeyim” diyerek sözde bir anti-emperyalizme savrulanlar, saldırıya uğrayan ülkelerde ortaya çıkan devrimci durumları da görmezden gelmektedirler. Ve zaten tüm emperyalist devletlerin esas korkusu da, küçük bir kapitalist devletin büyüğüne kafa tutması değil; küçük büyük herhangi bir kapitalist ülkede proleter devrimin patlak vermesidir.
Konuyu biraz da değişik bir açıdan ele alarak tartışmayı sonuçlandıralım. Lenin dönemindeki sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin ezici çoğunluğu siyasal bağımsızlıklarını kazandılar, kendi ulus-devletlerini kurarak kapitalist devletler kervanına katıldılar. Hatta Türkiye, Hindistan vb. örneklerde olduğu gibi, bu ülkelerin bir kısmı diğerlerine oranla ekonomik açıdan bir hayli mesafe katettiler. Bunlar emperyalist hiyerarşide alt basamaklarda yer alıyor olsalar da, palazlandıkları ölçüde bölgesel bir güç olmaya soyunmakta ve kendi çıkarları doğrultusunda sağa-sola sataşmaktadırlar. Bu nedenle günümüzde savaşlar karşısında doğru bir tutum takınabilmek için, içinde yaşadığımız dünyanın somut koşullarından hareket etmek, düne oranla değişen yönleri hesaba katmak zorunludur.
Unutmamalıyız ki, yayılmacı maceralara yalnızca büyük emperyalist ülkeler başvurmuyor. Bugün, kendi bölgelerinde emperyalistleşmeye, bir alt emperyalist güç olmaya çabalayan kapitalist ülkelerin (örneğin Türkiye, İran, Hindistan gibi) durumu çarpıcıdır. Bu ülkelerin, kendilerine nüfuz alanı yaratabilmek amacıyla kendi bölgelerinde kışkırttıkları çatışmalar, giriştikleri gerici maceralar ve çıkarttıkları haksız savaşlar var. Bu tür savaşlar karşısında da devrimci proletaryanın tutumu, bir başka ülkenin burjuvazisine karşı “kendi” burjuvazisiyle aynı cephede bir “ulusal” savaşın, bir “anayurt” savaşının sürdürülmesi olamaz. Günümüzün somut koşulları nedeniyle, bir zamanlar Lenin’in emperyalist ülkelerin sosyal-şovenlerini mahkûm etmek için dile getirdiği uyarılar, bugün tüm kapitalist ülkelerdeki komünistlerin kulağına küpe olmalıdır. Yayılmacı maceralarla kendi uluslarını haksız savaşların içine sürükleyen burjuva iktidarların hegemonyası altında, onların ordularını güçlendirmek üzere savaşa katılmayı, “yurt savunması” bahanesine sığınarak haklı göstermek düpedüz milliyetçiliktir, sosyal-şovenizmdir.
[1] Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Sol Yay., Ağustos 1979, s.294
[2] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Sol Yay., Aralık 1975, s.13
[3] Lenin, age, s.13-14
[4] Lenin, age, s.22
[5] Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s.290
[6] Lenin, Emperyalist Ekonomizm, Sol Yay., Eylül 1991, s.29
link: Elif Çağlı, Emperyalizm Dönemi ve Haklı-Haksız Savaşlar Ayrımı, Ocak 2004, https://marksist.net/node/8767



