Faşist rejim altında Türkiye’deki çürüme sınır tanımaz bir hızla ilerliyor. Ekonomik planda yoksulluk ve eşitsizlik derinleşirken, politik planda da baskılar alabildiğine artıyor. Olağanüstü yoksullaşma ve olağanüstü baskının yanı sıra kapitalizmin genel küresel çürüme dinamiklerinin de etkisiyle, bir de toplumsal planda yaşanan çürüme var. Hızla yükselen kadın (ve çocuk) tacizi ve cinayetlerinden tutun, ortaokullara kadar indirilen uyuşturucu kullanımına, sayıları ve büyüklükleri görülmemiş ölçüde artan çetelere, mafya yapılanmalarına, her yanı saran sanal bahis ve kumar oyunlarına, patlayan fuhuşa, muhafazakârlık ve taassubun timsali olarak gösterilen dini cemaatlerde, tarikatlarda ve çevrelerde yaşananlara, sağlık ve eğitim sistemindeki kokuşmaya, yargı mensuplarına ödenecek rüşvetlerin bir tarifeye bağlanmasına kadar geniş çeşitlilikte bir çürüme manzarası mevcut.
Resmi veriler uyuşturucu kullanma yaşının da çetelere katılma yaşının da 12’ye indiğini söylerken, bahis ve kumara başlama yaşının ise 15’in altına düştüğü tespit edilmiş durumda. Kayıtlara geçebilmiş çocuk istismarı vakalarının sayısı geçtiğimiz yıl 63 binken, cezaevindeki çocuk sayısı da 2 binden fazla. Diğer taraftan çocuk yaştakilerin karıştığı suç vakalarının sayısının 600 binden fazla olduğu kaydediliyor. Bu vakaların büyük bölümünü yaralama, hırsızlık ve uyuşturucu suçları (kullanmak, satmak, satın almak) oluşturuyor. Bir yılda katledilen kadın sayısı ise 300’e yakın. İçişleri Bakanının ağzından resmi açıklamaya göre 2025 yılında uyuşturucu operasyonlarında 43 bin 524 kişi tutuklanmış. Gene bakana göre son iki buçuk yılda tutuklananların sayısı 100 binden fazla.
Çeşitli anket çalışmalarının da doğruladığı üzere, toplumda yaygın bir mutsuzluk, hoşnutsuzluk ve çıkışsızlık hissinin olduğu, gelecek konusunda ümitli beklentilerin zayıfladığı açıkça görülüyor. Evlilik, aile, üreme ve nüfus artışı konusunda ne düşünülürse düşünülsün, son yıllarda evlenme ve doğum oranlarındaki çok sert düşüşler de esasen bu durumun bir dışavurumu. Tarihsel kriz içerisindeki kapitalizmin oluşturduğu çürütücü nesnel zeminin üzerinde iş gören Türkiye’deki faşist rejim, bu çıkışsızlık ve çürüme manzarasını daha da ağırlaştırmaktadır. Rejim çürümekte ve çürütmektedir.
Uyuşturucu operasyonları
Uyuşturucu konusu bu tabloda son dönemde özellikle ön plana çıkan bir konu oldu. Çeşitli mecralardan toplum önünde tanınırlığı olan kişilerin kelepçelerle götürülüp görüntülerin milyon kez medyada döndürülmesiyle bu kişiler bir nevi lanetlenmeye, damgalanmaya çalışıldı. Ünlü kişilerin, geniş kitlelere hitap eden ve hayranları olan sanatçıların böyle damgalanmaları hiç kuşkusuz bir yönüyle hem onlara hem de geride kalan diğerlerine büyük bir gözdağı anlamı taşıyor. Bunların bir kısmının, doğrudan politik kimlikleri olmasa da zaman zaman iktidarın hoşuna gitmeyen açıklamalar yapmaları, toplumda biriken hoşnutsuzluğa bir biçimde tercüman olmaları elbette iktidarın hazzetmediği bir durum. Bu tür operasyonlar ve linç kampanyalarıyla verilen gözdağı çoğu kez etkili olmaktadır. Çoğu örnekte, mesleki anlamda dahi bir örgütlülükleri ya da yeterli ideolojik-politik tutarlılıkları ve cesaretleri olmayan, basınç karşısında sözlerinin arkasında duramayan bu unsurlar geri adım atıp “terbiye” olmaktadırlar.
Dolayısıyla bu operasyonların bir boyutunu medya, sanat, kültür, eğlence dünyasına genel olarak bir gözdağı verme oluşturmaktadır. Ancak iktidarın bunun yanı sıra ve ama bundan daha önemli amacı gerçekte kendisinin ne denli narko-mafyatik bir faşist rejim inşa etmiş olduğunu perdelemektir. Ayyuka çıkan uyuşturucu kullanımının ve patlayan pazarın toplumda bir tepki yarattığından bahsetmiştik. Bunun dinsel mesajlar veren, muhafazakârlık iddiası taşıyan ve bu temelde geniş bir oy tabanı bulan iktidar için yıpratıcı olduğu açıktır. Rüşvet, yolsuzluk, kayırmacılık, liyakatsizlik gibi birçok konuda kendi tabanından tepki alan AKP ve Erdoğan’ın, tepki aldığı diğer konulardan biri olan uyuşturucu ve toplumsal çürüme konusunda en azından bir şeyler yapıyormuş görüntüsü vermesi hem daha kolay olmakta hem de klik mücadelelerinde tasfiyeler ve kazanımlar için fırsat sunmaktadır. İşin büyüyerek Fenerbahçe’ye ve çeşitli işadamlarına uzanması ayrıca yeni çökmeler için zemin de döşemektedir. Bir taşla birkaç kuş!
Türk-İslam faşizminin uyuşturucu ve kara para mesaisi
Türkiye’deki uyuşturucu pazarı “din-iman-ar-namus-saffet timsali” AKP’nin iktidar sürdüğü yılların özellikle son yarısında patlamalı bir büyüme göstermiştir. Kitleleri aldatmada dinsel mesajı, mazbutluk, temizlik, ahlâklılık iddiasını etkin şekilde kullanan AKP’nin yarattığı ikiyüzlü tablo budur.
Uyuşturucunun bu denli yaygınlaşmasında AKP iktidarının özellikle son 10 yılda girdiği yeni mecranın etkisi temel niteliktedir. Erdoğan iktidarda kalabilmek ve Gülencileri tasfiye etmek için MHP ve eski statükocu Ergenekoncu güçlerin çekirdek bir kesimiyle yeni bir ittifak oluşturdu. En temelinde anti-Gülen ve anti-Kürt olan bu ittifakla, Erdoğan nihayetinde özgün bir faşist rejim kurmayı başardı. Yürümekte olan üçüncü emperyalist paylaşım savaşının ve Türkiye’nin sınıflar savaşının özgül şartlarının bir ürünüydü bu faşist rejim. Ancak bu rejim her ne kadar Erdoğan’a iktidarda kalma şansı verdiyse de özellikle dış ilişkiler ve ekonomik bağlantılar bakımından zorluklar doğurdu. Yeni faşist rejim genel çürüme sürecinin yeni boyutlar kazanması ve seviye atlaması anlamına geldi. Uyuşturucu ticareti ve kullanımında Türkiye’nin sıçramalı adımlarla batağa sürüklenmesi ile bu faşist rejim arasındaki ilişkiyi daha önceki bir yazımızda ayrıntılı olarak ele almıştık:
“Erdoğan liderliğindeki yeni ittifak adım adım ilerleyerek kritik aşamalardan geçen bir otoriterleşme sürecinin sonunda özgül bir sivil faşist rejim kurdu (2016) Türkiye’de. Erdoğan ve şürekâsı daha önce olağan yollardan yükseldikleri ve muhafaza etmeyi başardıkları iktidarı artık olağan yol ve yöntemlerle sürdüremeyeceklerini, iktidarı kaybetmenin kendileri için çok şey kaybetmek anlamına geleceğini anlamışlardı. İşte yeni ittifak ve yönelişle birlikte bir şer imparatorluğunun inşasına giden selin önü de açıldı adeta. Kürt halkının ulusal demokratik hak ve özlemlerine karşı yürütülen savaşı alevlendirme yönelişi ve başta Suriye olmak üzere dışarıda gayrimeşru yayılmacı siyasetini daha da derinleştirerek sürdürme gayreti nedeniyle her türlü kirli ve karanlık yöntem yeni ittifakın kimyasına uygundu. Yeni müttefikler zaten esas olarak bu işlerin içinden geliyorlardı. Dahası bu yeni müttefiklerin uzmanlık alanlarından birisi, yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, küresel uyuşturucu ticaretinden kaynak devşirmeydi. Küresel düzeyde daralan ucuz para kaynaklarının içte iktidarı sürdürebilme açısından yarattığı sıkıntıları aşmada da bu uzmanlıkların sahaya sürülmesi sürecin doğal bir sonucuydu. Dolayısıyla belirtmek gerekir ki, yeni ittifakın özellikle Gülenci sermaye gruplarını hedef alarak mala çökme ve sermaye transferi gibi ekonomik boyutlarının yanında bu uyuşturucu ve kara para faaliyetleri şeklinde de bir ekonomik boyutu bulunmaktadır.”
“Hem giderek artan ekonomik ve siyasi sıkışma hem de yukarıda bahsi geçen politikaları sürdürme gayreti (ki bu uluslararası cihatçı çetelerden oluşturulan orduların beslenmesini de içermektedir) yeni faşist rejimi Türkiye’nin üzerinde yer aldığı klasik uyuşturucu rotasının (eroin rotası) ötesine taşımışa benzemektedir. Yeni rejimin heveskârlığı ve sunduğu olanaklar dolayısıyla, Türkiye uluslararası kokain ticaretinde de kendi üzerinden yeni bir rotanın oluşturulmasını sağlamıştır. Konunun uzmanlarının verdiği bilgiler ve yaptıkları analizlerden anlaşılıyor ki, 2010’lu yıllarla birlikte ABD’nin baskısı dolayısıyla Latin Amerika’dan Batı Avrupa’ya kokain ticaretinin rotasında yaşanan aksamalar nedeniyle alternatif rota arayışları doğmuş ve Türkiye’deki yeni iktidar bileşimi uluslararası mafya ortaklıkları çerçevesinde «ihaleyi» almıştır. Türkiye dışında ikinci bir yeni rotanın da Güney Afrika-İtalya-Karadağ şeklinde oluşturulduğu kaydediliyor. Türkiye’nin kokain ticaretinde de kilit bir ülke halini almasında elbette uzun yıllara dayanan eroin ticareti deneyiminin rolünü vurgulamak gerek. Gerçekten de Afganistan’dan Avrupa’ya uzanan eroin rotasının deneyimlerine sahip Türkiye kokain işinde acemilik çekiyor gibi görünmemektedir. Ezcümle Türkiye Türk-İslam faşizmi altında hem küresel eroin ticaretinin hem de kokain ticaretinin kilit ülkelerinden biri haline getirilmiş bulunmaktadır.”[*]
Bu ekonomik boyut büyük bir hızla genişlemiş ve Türkiye adı dünya çapında anılır bir uyuşturucu ülkesi haline getirilmiştir. Kemal Kılıçdaroğlu bile 2022’nin sonlarında cari açığın uyuşturucu ticaretiyle kapatılmaya çalışıldığını ileri sürerek büyük sırrı açığa vurmuş, başta Erdoğan ve Soylu olmak üzere rejimin elebaşları, sözcüleri o dönemdeki Kılıçdaroğlu’nun üzerine çullanarak, elinde varsa bir şey koy ortaya, gönder yargıya diyerek rest çekmişlerdi. Tabii Kılıçdaroğlu daha fazlasını alenen söyleyemeyip, sadece bir iki uluslararası uyuşturucu şebekesinin Türkiye’deki silahlı hesaplaşma ve infazların delil oluşturduğunu söylemiş ama sonrasında da konuyu uzatmamıştı. Bahsettiğimiz yazıda faaliyetin nitel sıçrama anlamına gelen boyutlarına değinmiştik.
“Dünyanın değişik yerlerinden limanlar almaktan tutun, derinliği büyük marinalar kurmaya, sıra dışı rotalar izleyen gemi filoları kurmaya, Kuzey Kıbrıs’ı tam anlamıyla kumar ve kara para temelli bir suç cennetine çevirmeye, varlık barışı adı altında kurulan «çamaşırhane» sistemiyle kara para yıkama/aklama faaliyetlerine, İran gibi uluslararası sistemde ambargolu ülkelerin durumundan istifade ederek işlemlerine aracı ve örtü olmaya, bavullarla yapılan para taşımacılığına, uluslararası uyuşturucu baronlarına ikamet ve faaliyet alanı sunmaya, Avrupa’daki dini ve faşist devlet uzantısı örgütlenmelerin ve hatta konsolosluk elemanlarının kullanılarak uyuşturucu dağıtım/satım faaliyetlerinin yürütülmesine varıncaya kadar son derece karmaşık bir faaliyet hüküm sürmektedir.” (age)
Rejimin karanlık narko-mafyatik faaliyeti Venezuela’ya kadar uzanmış, birdenbire bu iki uzak ülkenin başkanları karşılıklı sık ziyaretler yapmaya başlamıştı. Rejimin üst kadrolarının da içinde yer aldığı heyetler “peynir ticareti” konulu yolculuklar yapmıştı. Hatta bu faaliyet Meksikalı uyuşturucu karteli elemanlarının ellerinde silah, bozkurt işaretleriyle Türkiye’ye selam yolladıkları, ülkücü marşlar söyledikleri absürt görünümler almıştı. Bunu Suriye’deki Türkmen Dağında İslamcı çetelerin saflarında savaşan silahlı Türk faşistlerin onlara gönderdikleri videolu selamlara jest olarak karşılık vermek için yapmışlardı.
Bu dev ölçülere ulaşmış uyuşturucu ticaretinin elbette mütemmim cüzü kara para aklamasıdır. Sadece rejimin bizzat parçası olduğu uyuşturucu ticaretinin değil dünya genelinde yürüyen ticaretin gelirlerinin aklanması için kanallar açıldı. Yasal/yasadışı kumar ve bahis sektörüne yol verildi. Ama asıl önemli kanal olarak “varlık barışı” denen uygulama çıkarıldı. Bununla tüm dünyaya kara paranızı getirin biz aklayalım denmiş oldu. Normalde geçici süreli olan bu uygulama defalarca tekrarlanarak bir süreklilik kazandırıldı. Dünyanın kirli ve kanlı parasını temizlemek için Türkiye bir çamaşırhaneye döndürüldü. Ancak tüm bu faaliyetlerin bir sonucu da Türkiye’nin OECD’ye bağlı Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine Yönelik Mali Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından gri listeye alınması oldu.
Bir noktayı daha vurgulamak gerekiyor. Hem mantık gereği hem de konunun uzmanlarının bizzat açıkladığı üzere, dünya uyuşturucu ticaretinde bu ölçülerde yer almaya başlayan bir ülkenin transit ülke olarak kalması düşünülemez. Nitekim muazzam miktardaki uyuşturucunun iç pazara sürümü de katlamalı şekilde genişledi. Yoksulluk ve eşitsizliğin derinleştiği, işsizliğin ve güvencesizliğin yaygınlaştığı, geleceksizliğin gitgide karabasan gibi çöktüğü şartlar zaten elverişli bir nesnel zemini büyütmüşken, devlet teşviki, organizasyonu ve kontrolüyle önü tam yol açılan mafya ve çetelerle pazar iyice büyütüldü. Yüksek tabakalardan tutun yoksul mahallelere kadar uyuşturucu adeta harcıalem hale getirildi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, uyuşturucu kullanma yaşının 12’lere inmesi kendiliğinden olmamıştır.
Tam da devletin ve rejimin bu işin içinde boylu boyunca yer alması nedeniyle, uyuşturucuyla mücadele ediyor görüntüsü vermek üzere yapılan sansasyonel şafak operasyonlarının hedefi sadece satın alıp kullanan ve çevresiyle paylaşan ünlü kullanıcılar olmaktadır. Bu uyuşturucunun nereden ve nasıl geldiği, kimler tarafından pazarlandığı, kimlerin buna zemin döşediği ve göz yumduğu, gelirlerin nerelere gittiği gibi hususlar tümüyle karanlıkta bırakılmaktadır. Zaman zaman çetelere (“suç örgütleri”) yönelik sözde operasyonlar duyurulsa da bunların da göstermelik olduğu apaçıktır. Eğer gerçekten ilan edildiği kadar çok çete çökertilip yok edildiyse uyuşturucu satış ve kullanımının ya tümüyle ya da çok büyük oranda son bulması gerekirdi. Oysa uyuşturucu belası büyüdükçe büyümektedir. Rejimin bu konunun üzerine gerçek anlamda gitmemesinin temel sebebi işin gerçek patronunun kendisi olmasından başka bir şey değildir.
İktidar çürümesi
Kamu kaynaklarının yağmasının ayyuka çıktığı bu dönemde roket hızıyla zenginleşen yeni yetme sermaye fraksiyonu, onunla birlikte ikbal gören yeni yetme tüm ara form zenginlik ve makam sahipleri hızlı bir çürüme süreci yaşadılar. Bu dizginsiz çürüme elbette gözlerden saklanamaz hale geldi. Ekranlarda ciddi adam havalarıyla erdem, vicdan, mazbutluk, tevazu, takva, gönül insanı pozları kesenlerin, geri planda, bir tefessüh hayatı yaşadıkları küçük ölçüde de olsa ortaya döküldü. Ortaya çıkanların buzdağının sadece görünen kısmı olduğundan şüphe edilemez. Zenginlik, makam ve mevki sahibi egemenler katında dönenler emekçilerin hayatlarının uğramadığı mahfil ve mecralarda yaşanıyor. Ancak egemenler arası kapışmalar her daim söz konusu olduğu için, farklı klik ve yapılanmaların karşılıklı olarak çetele ve kanıt biriktirdikleri, dosyalar oluşturdukları malum bir olgudur.
Diğer taraftan AKP iktidarının uzun ömrü ve siyasi olarak tüm farklı güçler üzerinde orantısız ölçüde ağır basması büyük bir kontrolsüzlüğü ve güç çürümesini de beraberinde getirdi. Bir yandan yeni yetme güç ve zenginlikle gelen baş dönmesi, bir yandan da ne yapsam olur dedirten cezasızlık hali bu çürümeyi daha pervasız hale getirdi. Bu nedenle AKP camiası içinden de nicedir bu çürümüşlüğe dair eleştiriler yükselmiyor değildi. Ancak bu eleştirilerin dişe dokunur bir etkisi olmadı. Zaten iktidarın elden gitmesine kadar etkileri olabilecek düzey ve kapsamda tutarlı bir eleştirinin o camia içinden gelmesi pek mümkün de değildir. Ancak yine de camia içinde durumun, “masaya, kasaya, nisaya yenildik” şeklinde bir vecize ile tarif ediliyor olması ironiktir.
Yoksul emekçi kitleler içinde yaygın bir örgütlenmesi olan AKP açısından bu çürüme sürecinin beraberinde getirdiği önemli bir nokta parti örgütünün giderek bu yoksul kitlelerden uzaklaşmasıydı. Zenginleşen, lüks ve şatafata dalan, kibri artan parti kadroları açısından örgüt çalışmasında motivasyon sorunu artmaya başladı. Erdoğan sık sık parti örgütünde harmanlama yapmak zorunda kaldı. Her ne kadar bu çürüme sürecinin AKP’ye oy veren geniş emekçi kitlelerde yol açtığı hayal kırıklığı ondan hızlı ve kütlevi bir kopuş şeklinde tezahür etmese de uzun süredir tedrici ilerleyen bir zemin kaymasının yaşandığı aşikârdır.
Son tahlilde AKP ve Erdoğan’ın iktidarda kalmak için eskinin bazı düşman sermaye fraksiyonlarıyla işbirliği halinde faşist bir rejim kurması zaten özünde onun kitleler içinde eskisi kadar büyük ve coşkulu bir desteğe sahip olmaması anlamına geliyordu. Örneğin Erdoğan, iktidarının ilk döneminde statükocu Kemalist güçlerin vesayetçi/darbeci sıkıştırmaları karşısında rest çekip seçimlere gidiyor ve daha kitlesel ve enerjik bir destekle o güçlerin karşısına dikilebiliyordu. O günler çok geride kaldı. Erdoğan ve AKP yarattıkları çürüme ile kitlelerde coşku uyandırmanın çok uzağında artık.
Erdoğan ve AKP’nin ilk dönemlerinde emekçi kitlelerin desteğini almasında Türkiye’nin geleneksel hâkimi konumundaki Kemalist burjuvazinin ve Kemalist değerleri benimsemiş şehirli “orta sınıfların” yaşam tarzının kimi görünümlerini bir yozlaşma, çürüme, erdemsizlik olarak resmetmesi önemli bir rol oynamıştı. Erdoğan’ın konuşmalarında “Boğaz’da rakı içip yoz alemler yapanlar” sık tekrarlanan bir teşhir imgesi oluşturuyordu. İçki, uyuşturucu, fuhuş vb., zaman zaman “beyaz Türkler” olarak da kodlanan bu kesimlerin alameti farikası gibi damgalanıyordu. Böylece kırdan ve taşradan görece yeni gelmiş ve sosyo-kültürel olarak küçümsenen yoksul emekçi kitlelerin birikmiş öfkesinin kanalize edildiği bir hedef noktası oluşturuyordu.
AKP’nin iktidarından evvel, çürüme eğilimlerini konjonktürel olarak da besleyen bir 90’lar döneminin yaşandığını ayrıca belirtmek gerekiyor. Hatırlanacağı gibi 90’lı yıllarda özellikle Kürt sorunu üzerinden devlette korkunç bir dejenerasyon yaşanmıştı. Kontrgerilla örgütlenmesinin mafyatik ayaklarıyla birlikte dallanıp budaklandığı ve Susurluk ile sembolleşen bir kaos dönemi hüküm sürmüş, bütün burjuva siyaset arenasının dağıldığı bir karmaşa yaşanmıştı. Yeri gelmişken hatırlayalım ki bu çürüme sürecinin bir parçasını da AKP’nin öncülü olan Refah Partisine karşı yapılan 28 Şubat örtülü darbesi oluşturmuştu. İşte AKP tüm bu kaos, karmaşa ve çürüme döneminde biriken tepkinin kanalize olduğu siyasi odak oldu ve bu sayede iktidara yükselebildi. Ama şimdi gelinen noktada narko-mafyatik faşist devlet yapılanmalarının yeni hamisi olarak sivrilmiş, dört bir yanı uyuşturucunun sardığı ülkenin hâkim yönetici sınıf fraksiyonu konumundaki bir AKP ve Erdoğan var.
Dolayısıyla yozlaşma ve çürüme imgesi artık AKP ile adım adım üstün konuma yükselen yeni burjuvazinin ve onun etrafında kümelenen ara katmanların uzağında değil. Yolsuzlukla, uyuşturucuyla, fuhuşla bezeli, “masaya, kasaya, nisaya yenilmiş” yeni bir iktidar oligarşisi var. Kitleler bunu görüyor, sezinliyor ve öfkeleniyorlar. Üstelik tüm bunların din örtüsünün arkasına saklanarak yapılması dinin de etkisini zayıflatıcı bir rol oynuyor. Böylece aslında çürüme çağındaki kapitalizmde dini mesaj veren bir burjuvazinin bu çürüme eğilimlerinin hiç de dışında olmadığı ve meselenin de din olmayıp temel olarak sınıflar ve sömürü olduğu daha iyi görülür hale geliyor.
Bu bakımdan kimi Kemalist ve sol Kemalist kesimlerin dillendirdiği ya da ima ettiği, “din çürütür” gibi argümanların temeli yoktur. Çürüme etkisini temel olarak dinden kaynaklanıyormuş gibi sunmak ya da ele almak yanlıştır. Bu kesimlerin son dönemdeki AKP eksenli çürüme manzaraları karşısında konuyu din-tarikat-cemaat eksenine çekmeye çalışması hem saptırıcı hem de ters tepmeye namzet bir yaklaşımdır. Dinin genel olarak eleştirel düşünceye pek de dost olmayan kapalı yapısı, keza tarikat-cemaat yapılarının insan hayatlarını genel olarak dar çerçeveye sıkıştırmaya çalışan pratiği, yapısal olarak bir çürüme dinamiği yaratmaktadır elbette. Ama bu dinamik çürümenin salt bir boyutunu oluşturmakta, üstelik bu boyut da temel boyut olmamaktadır. Asıl dinamik dinden değil çürüyen kapitalist sistemden gelmektedir.
Dolayısıyla gelinen noktada işçi ve emekçilerin gözünde iktidarın çürütücü etkileri daha nettir, dini kullanarak sınıfsal ayrımları silikleştirmeye çalışanların kendisi sınıfsal ayrımları daha belirtik hale getirmiştir. İşçi sınıfı içindeki bölücü etkileri aşarak sınıfın mücadele birliğini sağlamak için daha olgun bir zemin mevcuttur.
[*] Levent Toprak, Çürümenin Vardığı Narko-Mafyatik Bataklık, 4 Ocak 2023, https://marksist.net/node/7825
link: Levent Toprak, Çürüyen Rejimin Narko-Mafyatik Yanını Örtme Operasyonları, 11 Şubat 2026, https://marksist.net/node/8703
Grönland: Buz Dağının Görünen Yüzü
"Yapay Zekâ": Yanılsamalar, Tehlikeler ve Gerçeklik /3





