Navigation

Para Basmak Kapitalizmi Kurtarır mı? /2

Fermancılık

Her ne kadar Modern Para Teorisinin kurucuları, düşüncelerinin Marx, Knapp, Keynes gibi “iktisat devlerinin omuzlarında” yükseldiğini söyleseler de ileri sürdükleri görüşler Keynes’in ve Knapp’ın yaklaşımlarından hareket eder ve Marx’ınkilerle hiçbir şekilde uyuşmaz. 1905’de Alman iktisatçı Georg Friedrich Knapp, paranın meta üretimi ilişkilerinden doğmadığını ve içsel, asli bir değeri olmadığını ileri sürmüştü; ona göre para, devletlerin dayattığı vergileri ödemek için devlet tarafından yaratılmış bir şeydi (“fermancılık - Chartalizm”). Knapp’ın görüşleri, parayı esasen bir simge olarak ele alıp onun asli bir değeri olmadığını ileri süren nominalist yaklaşımın bir uzantısı durumundadır. Ona göre her para işaretinin değeri ve dolayısıyla satın alma gücü devletin çıkardığı fermanlarla belirlenir. Knapp, kâğıt paranın her açıdan madeni paralarla eşdeğerli olduğunu ve bu yüzden para sisteminin altına ihtiyacı olmadığını savunmuştu. Knapp’ın kimi görüşlerini öven Keynes de, paranın temeli olan altına, “barbarlığın ilkel bir kalıntısı” gözüyle bakıyordu. MPT’nin temel hareket noktası da, paranın nesnel bir iktisadi dayanağa ihtiyacı olmadığını kanıtlamaya çalışan Knapp’ın işte bu fermancı görüşüdür.

Knapp’ın ve takipçilerinin temel iddiası tarihsel gerçeklerle de bilimsel yöntemle de bağdaşmaz. Her iki hususu da biraz açalım.

Paranın devletin icadı olduğu iddiasını tarihsel gerçekler yalanlıyor. Para, basit meta üretiminden ve mübadeleden doğmuştur. Sikkeleri ve son olarak da kâğıt parayı bile ilk çıkaran devlet değil, büyük tüccarlar ve bankerlerdir. Nereye evrileceği halen belirsizliğini korusa ve ciddi bir tartışma konusu olsa da günümüzün kripto paralarının da devlet dışı olduğunu not edelim. Devletin standartlaştırıp basımını kendi tekeline almasından önce özel sikkeler ticaretin ana araçlarından biriydi. Devletin resmi itibari kâğıt parası da ödeme ve depozito aracı olarak kullanılan özel itibari kâğıtlardan sonra peyda olmuştur. Devletin gerek sikkelerin gerekse de kâğıt paranın basımını kendi tekeline alıp özel sikke ve kağıt paraları ortadan kaldırması hayli uzun ve çatışmalı bir zaman dilimini kapsar. Demek ki devlet parayı yaratmamıştır. Üstlendiği rol gerçek paranın alametlerini standartlaştırarak genel kabul görmesini sağlamak, onun dolaşım alanındaki satın alma gücünü meşrulaştırmaktır, ama bunu yapmakla paranın gerçek satın alma gücünü, yani temelde onun ne kadarlık bir değeri temsil ettiğini saptayamaz. Knapp, devlet paranın değerini saptar derken, paranın sahip olduğu ya da temsil ettiği değerle, kâğıt paranın üzerine basılan rakamları birbirine karıştırır.

Parayı kökeni itibarıyla bir ödeme aracı olarak tanımlamak, yani onun özünü (doğrudan bir değere sahip olması ya da onu temsil etmesi) paranın bu fonksiyonundan çıkarmaksa iki nedenle tamamen yanlıştır. Birincisi, olgunun özü ile biçim ya da işlevleri arasındaki ilişki tepetaklak edilmiş olunur; paranın yerine getirdiği fonksiyonlar onun özünden kaynaklanır, bu özün tarihsel gelişim içindeki görünümleridir. İkincisi, parayı kökeni ya da yerine getirdiği esas işlev itibarıyla ödeme aracı olarak tanımlamak, tarihsel gerçeklikle de bu fonksiyonun dayandığı (türediği) diğer fonksiyonları görmezden geldiği için mantıksal gelişim çizgisiyle de bağdaşmaz. Paranın ilk ve en temel fonksiyonu onun bir değer ölçüsü olmasıdır; tam da bu nedenle o bir dolaşım aracı görevini üstlenebilir. Bu iki fonksiyonuna bağlı olarak para üçüncü bir işlev kazanır; o bir servet biriktirme aracıdır. İşte bu temel fonksiyonları yerine getirebildiği içindir ki o aynı zamanda bir ödeme aracı olarak da kullanılabilir.

Konuya paranın tarihsel gelişimini temel alarak yaklaşan Marx, onu tıpkı diğer iktisadi kategoriler gibi bir toplumsal ilişki olarak ele alır. Meselenin özü meta üretimi ve mübadelenin yaygınlaşmasında yatmaktadır. “Emeğin ürünleri metalara dönüştüğünde, bu metalardan özel bir tanesi de paraya dönüşür” der Marx. Bu noktada dikkat edilmesi gereken hususu Elif Çağlı şöyle belirtir: “Mübadele sürecinin paraya dönüştürdüğü metaya (örneğin altına) kazandırdığı şey altının değeri değildir, ona para-meta rolünün yüklenmesi şeklindeki özgül değer biçimidir. İşte bu önemli hususun kavranmaması, altının ve gümüşün değerinin yalnızca bir hayal ürünü olduğu yanılsamasına yol açmıştır. Ayrıca paranın bazı işlevleri söz konusu olduğunda, altın ya da gümüş paranın kendisi yerine sadece simgesini kullanmak mümkündür ve bu da paranın yalnızca bir simgeden ibaret olduğu şeklindeki bir başka yanılgıyı doğurmuştur.”[1]

Uzun yıllar boyunca sikkeler biçiminde doğrudan para olarak kullanılan, sonra kâğıt para biçiminde dolaylı bir temsiliyet ilişkisi içerisinde rolünü devam ettiren değerli madenlerin (altın ve gümüş) kendileri aynı zamanda bir meta olma özelliklerini hiç yitirmemiştirler. Bir meta olarak zaten bir değişim değerine sahiptirler ve para olarak bu değerle iş görürler; para olarak işlev gördükleri ya da mübadele edildikleri için değere sahip değildirler, tersine önsel ve asli bir değere sahip oldukları için bu görevleri üstlenebilirler: “Bu kıymetli madenlerin de meta olarak değişim değeri, tıpkı diğer metalar gibi, her birinin üretimi için gereken emek-zamanla belirlenir. Altının diğer metalarla hangi orana göre değişileceği (yani göreli değer büyüklüğü), demek ki daha piyasaya çıkmadan önce üretim sürecinde (yani maden kaynağını bulma ve madeni çıkarma işlemi) belirlenmiş olur. O nedenle, altın (ya da gümüş, vb.) para olarak dolaşıma girdiği anda onun mübadele değeri zaten içerdiği emek-zamana göre önceden bellidir.”[2] Tastamam da bunu kavrayamadıkları ya da sınıfsal nedenlerle kavramak istemedikleri içindir ki, fermancı iktisatçılar, meseleyi ters yüz ederek, altının sanki devlet tarafından para kabul edildiği için bir değeri olduğu ve diğer metalarla değiştirilebildiğini iddia ederler. Marx’a göre paranın kendisi tarihsel gelişim içerisinde şekillenmiş bir toplumsal ilişkidir ve o ancak bu temelde anlaşılabilir. Marx’ın deyişiyle, “para genel bir nesne biçimindeki emek zamandır ya da genel emek zamanın nesneleşmesidir”. Mübadele eden insanların birbirlerine değil paraya güvenmeleri, aslında, bir şey olarak paranın, bizzat o insanlar arasındaki nesneleşmiş ilişki olmasından, değişim değerinin nesneleşmesi olmasındandır, ki değişim değeri de insanların meta üretici olarak yürüttükleri faaliyetler arasındaki ilişkiden başka bir şey değildir. Oysa fermancılar, parayı devletin bir kurnazlığı (yapay ve hayali bir şey) olarak göstermekle, onu toplumsal belirlenimlerinden arındırırlar.

Marx, görüşlerini formüle ettiğinde, para esas olarak değerli metallere dayanan madeni para idi. 19. yüzyılın son çeyreğinde altın standardına bağlı olarak alabildiğine yaygınlaşan kâğıt para bu değeri doğrudan barındırmıyor ama onu temsil ediyordu, kâğıt para biriminin hangi miktarda altına karşılık geldiği bilinirdi, bunlar birbirleriyle doğrudan değiştirilebilirdi. Bu nedenle de Marx, sözkonusu olan kâğıt para bile olsa “son başvuru mercii”nin altın olduğunu vurgulamıştır.

Tarihsel gelişim süreci içerisinde baktığımızda, parayla altın arasındaki ilişkinin önce bir dolaylı temsiliyet ilişkisine dönüştüğünü (altın-paradan kâğıt paraya geçiş), I. Dünya Savaşından itibaren birçok ülkenin altın standardını resmi olmasa bile fiilen terk ettiğini ve çeşitli kamu giderlerini karşılamak üzere karşılıksız para basmaları, devalüasyonları görüyoruz. Yaşanan finansal istikrarsızlıkları giderme iddiasıyla 1944’te Bretton Woods anlaşması imzalanmış, bu anlaşmayla tek tek ülke paralarının altınla doğrudan bağlantısı resmen koparılarak her biri ABD dolarına bağlanmıştı. Altın standardı yalnızca dolar için geçerli olmayı sürdürecekti. Ama ABD’nin dünya ekonomisindeki konumunun gerilemeye başlaması, bolca karşılıksız para basarak bu finansal ayrıcalıkları suiistimal etmesi, diğer ülkelere karşı olan altın yükümlülüklerini yerine getirememeye başlaması ve rakiplerinin bastırması sonucu Bretton Woods sistemi Ağustos 1971’de kaldırıldı. Böylece altın ile para arasındaki ilişki resmi olarak tümüyle kopartıldı. Bu kopuş süreci özellikle II. Dünya Savaşından itibaren fiyat artışlarının sürekli ve kalıcı hale gelmesinin, enflasyonun yaygın bir olgu haline gelip kronikleşmesinin de önünü açmıştır. Bir başka deyişle para altından uzaklaşıp araya dolayımlar girdikçe değersizleşmesinin önü açılmış, sonunda altından bağımsızlığını ilan ettiğinde değersizleşme girdabı içerisine sürüklenmiştir. Altından ve nesnel bir temelden bağımsızlığını ilan eden (ne acı bir yanılsama) para, artan ölçüde bir finansal spekülasyon konusu ve aracı haline gelmiş, parasal krizler daha çok ve daha ağır yaşanır olmuş, kapitalist ekonomiler daha da dengesizleşip sarsıntı ve oynaklıklar şiddetlenmiştir.

Bretton Woods’un tasfiyesiyle para ile altın arasındaki ilişkinin kırılmış olması, burjuva iktisatçılar tarafından paranın nesnel bir dayanağı olmadığı düşüncesinin propaganda edilmesini kolaylaştırmış, nominalist ve fermancı görüşler güçlenmiştir. İşte Modern Para Teorisi de bir tür “yeni-fermancılık”tır.

Modern Para Teorisi

MPT, bugünkü krizin nedenleri hakkında bir açıklama yapmaz, daha doğrusu yapmaya tenezzül etmez. Esas olan bu krizden çıkışı sağlamaktır der. Oysa bir hastalığın nedenlerini saptamadan onu ortadan kaldırmanın mümkün olmadığı apaçıktır. Aslında bir teori değil, bir iktisadi politika önerisi olan MPT’nin amacı, ekonomik sorunları ileri bir tarihe erteleyip ötelemek ve böylelikle sistemin devamını sağlamaktır. Yani bu açıdan onun hedefleri ile ileri kapitalist ülkelerin mevcut sağcı ekonomi yönetimlerininki arasında zerre fark yoktur. Buna rağmen MPT’ciler, kullandıkları sözde sol söylemle, kapitalizmin dönüştürülerek (ortadan kaldırılarak değil!) doğurduğu sorunlardan kurtulunabileceği doğrultusunda boş beklentiler yaratıyorlar. Bu yanılsamalar sendikal bürokrasi ve düzenin sol partilerinin yönetimleri nezdinde epey bir karşılık da buluyor. Oysa krizin büyük bir çöküşe yol açmasını engellemek doğrultusunda atılan tüm adımlar, krizlerin doğurduğu faturanın bedelini (ki esas bedeli hep işçi sınıfı öder) daha da büyüterek geleceğe ertelemek anlamına gelir. Burada bir hususu daha vurgulamakta fayda var: Bir anlığına MPT’cilerin savunduğu politikalarla ileri ülkelerde krizin atlatılabileceğini ve o ülke emekçilerinin ağır bir yıkımdan kurtarılabileceğini varsayalım. Kapitalizm altında herkesin kazanacağı böylesi durumlar bir hayalden ibaret olduğuna göre, yine birileri bir bedel ödemek zorunda kalacaktır. Bunun, eğer o ülkenin emekçi kesimleri değilse, dünyanın geri kalanının emekçileri olacağı da açık olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, MPT’nin aslında emperyalist ülkelerin çıkarlarını temel alan bir “zengin bencilliği” olduğunu söylemek de mümkündür.

MPT’nin düzen soluna sunduğu en cazip öneri, işsizliği ortadan kaldıracağı söylenen projedir. Buna göre devlet, “son sığınak işvereni” (ELR, Employer of Last Resort) olacak, çalışmak isteyen tüm işsizlere asgari ücretli bir iş sağlayacaktır. Bu doğrultuda, tam istihdam sağlanıncaya ve tüm üretim faktörleri faal hale gelinceye kadar kamu yatırımlarını ve harcamalarını arttıracaktır. Buraya kadar klasik Keynesyen reçetedir sözkonusu olan. Peki bunun finansmanı nasıl sağlanacaktır? İşte Modern Para Teorisini güya “modern” yapan iddia da burada ortaya çıkar: Devlet para basmaktan, bütçe açığından ve borçlanmaktan korkmamalıdır! Aslında Keynes de bu yöntemleri kullanmayı salık veriyordu ama dikkatli bir şekilde, ihtiyatlı olarak ve özel bir noktaya kadar sürdürülmesi şartıyla. MPT’cilerse korkmaya da süreyi ve miktarı sınırlamaya da gerek yok diyorlar; bu politikalar artık enflasyona yol açmaz deyip ekliyorlar, enflasyon tehlikesi belirirse (ancak ve ancak bu tehlike koşulunda) vergilerin arttırılması ya da devlet tahvili satımı yoluyla piyasaya sürülen paranın bir kısmı geri çekilir ve sorun çözülür!

Aynı gerekçelerle MPT, devletin önce vergi toplayıp ya da borçla kaynak bulup sonra bu sınırlı meblağı harcaması gerektiği ilkesinin de yanlış olduğunu; önce para basıp harcayarak ekonominin canlandırılabileceğini, sonrasında zaten artan canlanma nedeniyle vergi gelirlerinin artacağını ileri sürmektedir. Ona göre, devlet, sınırlı gelirlerinden hareketle giderlerini de bununla sınırlayıp ev bütçesini dengelemeye çalışan sıradan hane halkı gibi değildir. Hane halkı “parayı kullanan”dır, devlet ise “parayı yaratan”! Bu nedenle devletin bütçe açığı vermekten korkmaması gerekir, çünkü o açığı istediği zaman bastığı parayla kapatabilir!

Bu teorinin bir tür zengin bencilliği olduğunu söylerken haksızlık etmiyoruz. Zira teorisyenlerinin açıkça ortaya koyduğu üzere, sözkonusu programların muhatabı yalnız ve yalnızca emperyalist ülkelerdir (üstelik hepsi de değil!). Sermaye hareketlerinin sınırlanmadığı günümüz dünyasında, egemen paraya sahip ülkelerin (yani paraları dünya çapında itibar taşıyıp rezerv para statüsünde olan, yabancı para birimlerinin ülke içinde yoğun işlem görmediği ülkeler) hükümetlerinin bütçe açıklarını arttırabileceklerini ve bunu ek vergilendirme ya da borçlanma yoluyla finanse etmek zorunda olmadıklarını, para basmakla sınırsız kaynak yaratılabileceğini ileri sürüyorlar. Egemen paraya sahip bir ülkenin, finansal olarak iflas etmesinin imkânsız olduğunu savunuyorlar. ABD, İngiltere, Japonya gibi ülkeler bu kategoridedir; bir ülke denemeyecek de olsa AB’yi de buna katabiliriz. Bu ülkelerin çok büyük bütçe açıklarına ve yüksek borçlarına rağmen, çok düşük faizlerle borçlanabildikleri ve yüksek kredi notlarına sahip olmayı sürdürdükleri gerçeği, MPT’cilerin düşüncelerini desteklemek için ileri sürdükleri pratik kanıtlardan biridir. 2008 krizinden bu yana zengin ülkelerin muazzam meblağlarda para basıp dağıtmasına rağmen bunun ciddi bir enflasyon yaratmaması da onlara göre bir kanıttır. Aslında MPT’ciler, ABD’ye özgü kimi finansal ayrıcalıkları (ki ilelebet sürmeyecektir) genelleştirerek teorize etmektedirler.

MPT’cilerin programı iki temel koşula dayanıyor; birincisi sermaye hareketlerinin tümüyle serbest olması, ikincisi, ülkenin parasının rezerv para statüsünde olması. Gerçekten de sermaye hareketlerinin daha sınırlı olduğu ve sabit kur rejiminin hüküm sürdüğü neoliberalizm öncesi dönemde çeşitli ülkeler karşılıksız para basmaktan geri durmamış ve bu durum diğer sorunlarla birleşerek baş edilmez bir enflasyonu körüklemişti. Günümüzde de parası rezerv para statüsünde olmayan ülkelerin karşılıksız para basma girişimleri enflasyonu azdırmaya devam ediyor. Parası rezerv para statüsünde olan ülkelerin karşılıksız para basmaları ise iki temel nedenle hiperenflasyona yol açmıyor. Birincisi, bu ülkeler dış borçlarını kendi para birimleriyle ödeyebiliyorlar ve ikincisi bastıkları paranın bir kısmı ülke içinde kalmayıp diğer ülkelerde dolaşıyor. Örneğin ABD tarafından basılan 100 dolarlık banknotların %80’i diğer ülkelerde dolaşımdadır. Ama bu iki husus, enflasyon artış eğilimini ortadan kaldırmıyor, yalnızca onu sınırlıyor. Dahası iç enflasyon ciddi artış göstermese de dış enflasyonda önemli artışlar yaşanıyor, o ülke parası diğer para birimleri karşısında değer kaybetmeye başlıyor. Meşhur eski FED Başkanı Alan Greenspan bir zamanlar “hükümetin dilediği kadar çok para basmasını ve onu istediğine vermesini engelleyen hiçbir şey yoktur” dese de gerçekliğin bu olmadığını o da FED de biliyor olsa gerektir. 2020 yılında basılıp dağıtılan ve dünyayı turlayan trilyonlar nedeniyle dolar değer kaybetmiş, ABD Dolar Endeksi Mart ayından bu yana 103 civarından 90’a inmiş, altının dolar cinsinden fiyatı fırlayıp gitmiştir.

Bu durum Amerikan emperyalizminin tahtındaki sarsıntının artması demek oluyor. Bretton Woods’tan beri Amerikan doları kapitalist dünyanın damarlarında dolaşan kan gibidir, parasının fiilen dünya parası statüsü kazanmış olması ABD’ye diğer rakipleri karşısında muazzam bir avantaj sağlamaktadır. Bretton Woods kaldırılıp, altın ile dolar arasındaki doğrudan ilişki koparılınca, ABD’li egemenlerin eli fazladan para basmak konusunda daha da rahatlamış oldu. Bugün ABD doları, açık ara hâkim rezerv para statüsündedir. Çeşitli para birimlerinin merkez bankaları kasalarında rezerv olarak saklanmasına baktığımızda, bu pastanın %60’ı ABD dolarından, %20’si avrodan oluşmaktadır. Onları %5 civarındaki paylarıyla İngiliz sterlini ve Japon yeni takip etmektedir. Çin yuanı ise %2’nin altında bir paya sahiptir. Bu avantaj sayesinde ABD bugüne kadar gerek dünyanın en borçlu ülkesi olmanın gerekse de bütçe açıklarının yarattığı olumsuzluklarla baş edebilmişti. Peki nereye kadar? Doların tahtı sallandıkça bu durum da değişmektedir. Rakiplerinin homurtuları giderek artmaktadır. Bugün dünyada yürüyen hegemonya savaşının bir boyutu da Amerikan dolarının dünya ticaretindeki ve rezerv para stoklarındaki hâkimiyeti hususundadır. Rakipleri, onun bu üstünlüğünü kırmayı, böylelikle de finansal olarak sahip olduğu ayrıcalıkları ortadan kaldırmayı hedefliyorlar. Dünya ticaretinde kullanılmak üzere dolar dışında ülkeler üstü ortak bir para birimi yaratma çağrılarının (kapitalizmde hayalden başka bir şey değildir bu) son yıllardaki yükselişi de bu rekabeti yansıtıyor.

MPT’cilere göre, enflasyondan korkmanın da gereği yoktur. Devlet para basarak gerekli kaynakları yaratmalı ve bu paraları uygun alanlarda (sağlık, eğitim, altyapı harcamaları vb.) kullanarak krizi çözmelidir! Paranın içsel bir değeri olmadığı için devletin para basmasının önünde aşılmaz bir engel yoktur! Üstelik MPT’ciler, Keynes’ten farklı olarak, bu politikaların belli bir hedef (tam istihdam gibi) sağlanıncaya kadar geçici olarak değil, sürekli olarak uygulanabileceğini de söylerler. Onlara kalırsa, tüm atıl kaynaklar (işsizlerin temsil ettiği atıl işgücü ve atıl durumdaki üretim araçları) kullanılmaya başlanmasına rağmen, devlet halen yüklü kamu harcamalarına devam eder de bu durum toplam talepte tüm üretim kapasitesini aşan bir artışa neden olursa, işte ancak o zaman enflasyon riski doğacaktır. Dolayısıyla doğabilecek tek sorun da, devletin muslukları kısma zamanını iyi saptamasıyla çözülmüş olacaktır! (Sanki piyasa ekonomisinde bu tür anlar öngörülebilirmiş, ekonomik gidişat günü gününe takip edilebilirmiş ve sanki burjuva politikacılar her gerektiği an doğru adımları atabilirlermiş gibi!) Çok iç ferahlatıcı, zira efektif talepte bu denli düşüşün yaşandığı mevcut kriz döneminde, tek riski talepte kapasiteyi aşan bir patlama yaşanması olasılığı olan bir çözüm önerisinin üzerine kim atlamaz? Aslında bu sav, Keynes’in “tam istihdam” formülasyonunun bir versiyonuyla, enflasyon meselesine talep üzerinden bakan neoliberal görüşün eklektik bir bileşimidir. Ana-akım burjuva iktisat teorilerinde, devletin karşılıksız para basmasıyla enflasyon arasında doğrudan bir ilişki olmadığı savunulur, ama eğer devlet bu karşılıksız para basma işini sürekli yaparsa o zaman enflasyon doğacağı ileri sürülür. MPT’ciler, bu formülasyonun da ilk kısmına katılıp ikinci kısmını reddediyorlar.

Ama veriler MPT’cilerin hayalci iyimserliğini doğrulamıyor. Bıraktık tam istihdam sağlandıktan sonra kapasiteyi çok aşan bir talep patlamasının yaşanması tehlikesini, geçmişte yaşanan şey, Keynes’in iddiasının aksine “tam istihdam” noktasına varılamadan enflasyon canavarının ortaya çıkmasıydı. 1970’lerin başından itibaren emperyalist metropolleri vuran stagflasyon dalgası (ekonomik durgunluk ve yüksek enflasyonun aynı anda yaşanması), Keynesçiliğin çöpe atılmasını da beraberinde getirmişti. MPT’ciler, devletin kamu harcamalarını arttırma yoluyla işsizliği kontrol edebileceğini, bu harcamalar ne kadar fazlaysa işsizliğin de o kadar düşük olacağını iddia ederler. Fakat somut gerçekler, işsizlik ve enflasyonun, nihai olarak kapitalist devletin kontrolü altına alınamayacağını kanıtlıyor. Peki bu neden böyledir? Her şeyden önce, işsizlik olgusu[3], yatırım eksikliğine indirgenebilecek bir olgu değildir. Tam tersine, kapitalizmde yeni teknikler rekabet temelinde yatırımcıları daha çok makine ve daha az işçi ile üretim yapmaya zorlar ve bu da daima ve genelde artan oranda işsizlik yaratır. Bu yüzden MPT’cilerin asgari ücret üzerinden “herkese iş” sağlayacak ELR projesi, kapitalist işleyiş yasalarıyla bağdaşmaz.

Diğer bir önemli husus da şudur: Devlet para basıp üzerindeki rakamları belirleyebilir; ama o paranın gerçek değerini belirleyemez, çünkü o değerin temeli toplumsal bakımdan gerekli emek-zamandır ve bu da teknolojiye, emek verimliliğine vb. bağlıdır ki, bunların hiçbiri tek başına devletin kontrolü altında değildir. Aynı şekilde sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir dünyada, devlet, bastığı paranın diğer ülke paralarına ya da altına göre “değeri”ni bile belirleyemez. Devlet ne yaparsa yapsın, eğer ekonomik gelişmeler devletin tedavüle çıkardığı paraya olan güveni aşındırırsa, o para hızla pula dönüşür. Kapitalist ekonomide devletin işin içinde olmadığı bir serbestlik hiçbir zaman söz konusu olmamıştır ama tüm ekonominin devletin kontrolünde olduğu bir kapitalizm de genel olarak söz konusu olamaz.

Kapitalizmi rehabilite ederek kurtarma çabası

Bugün insanlığın üretici güçleri kapitalist üretim ilişkilerine isyan halindedir. Sınıfsız, sömürüsüz ve barış dolu bir dünyanın olanakları apaçık ortadadır. Böylesi bir topluma temel teşkil edecek dinamikler daha bugünden kendini alabildiğine dayatmaktadır. İnsanlığın ve doğanın kurtuluşu için atılması gereken adımlar da ortadadır. Aslına bakılırsa insanlığın ve doğanın geleceği hakkında samimi şekilde kaygı duyup çözüm arayan bilim insanlarının sayısı hiç de az değildir. Ama beyinlerinin aldıkları burjuva eğitimle yediği format, gözlerinin önünde duranı bile görmelerini engelleyebiliyor. Yapılması gereken düzenlemelerin neler olduğunu sezgileriyle görüyorlar ya da basbas bağıran veriler sayesinde algılıyorlar. Ama bu adımların atılabilmesi, o düzenlemelerin yapılabilmesi için mevcut üretim tarzının yerle bir edilmesi gerektiğini göremiyorlar. Burjuva eğitim, onlara, içinde yaşadığımız toplumun genelgeçer bir toplum olduğunu; devlet, özel mülkiyet, rekabet, para, ücret, ticaret gibi kategorilerin tarih boyunca insanoğlunun toplumsal yaşamının ayrılmaz bir parçası olarak varolageldiğini dikte eder. Dolayısıyla bunlarda hiçbir sorun gör(e)mezler; ama içinde yaşadığımız toplumun bozukluklarını da görmeyecek kadar kör değildirler. O zaman yapılması gereken bu kategoriler üzerinde yeni bir model geliştirmekten ibarettir onlara göre. Bu nedenle de üretim ilişkileri ve onlara temel teşkil eden mülkiyet biçimlerini hiç sorgulamaz; yalnızca üretime ahlâki ilkeler dayatmaya kalkıp bölüşümdeki eşitsizliği azaltmayı hedeflerler. Bu söylediklerimiz, kuşkusuz görüşlerinde iyi niyetli ve samimi olan ıslahatçılar için geçerlidir. Bir de aynı söylemleri, aynı vurguları öne çıkartmalarına rağmen, aslında neyi niçin savunduğunun gayet bilincinde olan ve esas kaygısı bir şekilde bu düzenin devamını sağlamak olanlar vardır.

Burjuva sol gelenek, kapitalist sistemi ortadan kaldırmayı değil onu rehabilite etmeyi savunur, gerektiğinde sözde kapitalizm karşıtı bir söylem kullanmaktan da çekinmez. Solcu geçinen sendika bürokratlarından ve akademisyenlerden, sosyal-demokratlardan, yeşillerden vb. duyduğumuz nutuklar bu kapsamdadır. Bunlar projeler ve modeller geliştirirler: “paydaşlar ekonomisi”, “ilerici ekonomi”, “mutluluk ekonomisi”, “alternatif dünya”, “yeni yeşil sözleşme” vb. Ama hiçbiri kapitalist sistemin bir devrimle yıkılıp, üretim ilişkilerinin değiştirilmesi gerektiğini düşünmez; bu bazılarına gerçekçi görünmez, diğerlerine ise kendi ayrıcalıklarını da yitirecekleri için tehlikeli görünür. Bu projeciler arasında radikal pozlar kesen kimi ıslahatçılar, “emeğin meta olmaktan çıkarılmasını” (ücretli emek sisteminin kaldırılmasını kastediyorlar) bile savunabiliyorlar; ama üretim araçlarının sermaye karakterini yani bunlar üzerindeki özel mülkiyeti ortadan kaldırmadan bunun nasıl mümkün olacağına dair tek kelime bile etmiyorlar. Tumturaklı unvanlarıyla kürsü sahibi profesörler, aslında iktisadi düşünce tarihinin taş devrine geri dönmüşlerdir. Bırakalım Marx’ı, klasik burjuva iktisatçılarının bile fersah fersah gerisine düşüyorlar. Sermayeyi ortadan kaldırmadan ücretli emek nasıl ortadan kaldırılabilir? Bu ikisi sımsıkı bir ilişkiyle birbirlerine bağlıdır: Kapitalist üretim ilişkileri.

Özel mülkiyeti kutsal ve dokunulmaz gören bu düzen solcusu akademisyenler, kapitalizmi esasen bir üretim biçimi olarak değil de dolaşım alanında hüküm süren bir bölüşüm ilişkisi olarak tasavvur ediyorlar. Kapitalizmin sorununu da böylelikle bir bölüşüm sorununa, eşitsizlik ve adaletsizliklere indirgeyiveriyorlar. Tüm dikkatleri gelir ve zenginliğin dağılımına ve o alandaki eşitsizliklere odaklayarak, gerçek sorunun üstünün örtülmesine hizmet ediyorlar: Üretim alanında emeğin sömürülmesi! Kapitalizmin, geçmişte de bugün de yaşadığı krizlerin ve doğurduğu tüm toplumsal sorunların temelinde yatan nihai neden budur. Bunun üstünden atlayarak bölüşüm ilişkilerine ve dolaşım alanına odaklanan ıslahatçı (kelimenin orijinal anlamıyla reformist bile diyemiyoruz) düşünceler kapitalizmi kurtarma amacına hizmet eder.

Ama bunun da ötesinde günümüz dünyasında bu düşünceler hayal pompalamaktan ve emekçileri beklentilerle oyalama girişiminden başka bir şey değildir. Kapitalist krizlerden işçilerin koşullarının iyileştirilmesiyle çıkıldığı görülmemiştir, gerçeklik tersini işaret ediyor: “Aslında kitleleri mevcut burjuva erk sisteminin sürmesi konusunda ikna etmenin pozitif yöntemi, onların çıkarlarıyla uyumlu iyileştirmeler yapmaktır. Ne var ki kapitalist sistemin krizi derinleştikçe, iyileştirmeler bir yana mevcut kazanımları yok eden ve sosyal fonlarda kesintileri arttıran uygulamalar egemen kılınır.”[4] Köklü ve ciddi iyileştirmeler yapılmasına kapitalistlerin razı gelmek zorunda kalması kuşkusuz emekçi kitlelerin yükselen mücadelesiyle mümkün olabilir ancak. Bu işin siyasi boyutudur. Ama bu tür iyileştirmelerin ancak nesnel iktisadi bir zeminde mümkün olduğu da unutulmamalıdır. Eşi benzeri görülmedik bir krizle sarsılmasına rağmen, bugün köklü ve ciddi iyileştirmeler yapılmıyorsa, bu, sadece kapitalistlerin en ufak bir taviz bile vermek istemeyişlerinden değil, aynı zamanda böylesi iyileştirmeler için gerekli olanaklardan da yoksun olmalarındandır: “Kapitalizm büyük krizi içinde kitleleri bir nebze de olsa oyalayacak sosyal iyileştirmeler olanağını yitirmiştir ve tam tersine kitlelerin kazanılmış sosyal haklarına, toplumsal fonlara açgözlü biçimde saldırmaktadır.”[5] Alabildiğine düşen kâr oranları ve can yakıcı kriz ortamında, sömürüden aldıkları payları korumak ve mümkünse büyütmek için dev kapitalist tekeller arasında kıran kırana bir rekabet yaşanmakta, bu rekabet emperyalist paylaşım savaşını da körüklemektedir. Döneme damgasını basan kriz, savaş ve faşizmdir; hızla büyüme, barış ve demokrasi değil!

İnsanların maddi ve manevi ihtiyaçlarının azami tatminini sağlayabilecek bir ekonomiyi var edebilmenin önkoşulu, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ortadan kaldırmak ve böylelikle kapitalist üretim ilişkilerinin tüm unsurlarıyla birlikte tasfiyesine girişmektir. İnsanca bir yaşam ancak o zaman mümkün olacaktır!


[1]      Elif Çağlı, Marx’ın Kapital’ini Okumak /3 (Mart 2019), marksist.com

[2]      Elif Çağlı, age

[3]      Çeşitli boyutlarıyla ve kapitalist işleyişle ilişkisi bağlamında işsizlik olgusunun daha detaylı bir analizi için bkz. Oktay Baran, Nüfus Artışı, İşsizlik ve Hortlatılan Malthusçuluk; Utku Kızılok, İşsizlik ve Kapitalizmin Yıkım Tablosu; Elif Çağlı, Büyüyen İşçi Sınıfı.

[4]      Elif Çağlı, Otoriterleşme ve İdeolojik Aygıtların Rolü (Kasım 2005), marksist.com

[5]      Elif Çağlı, Demokrasi ve Plütokrasi (Haziran 2014), marksist.com