ABD-İsrail’in 28 Şubat sabahı İran’a saldırmasıyla başlayan İran savaşının 40. gününde 2 haftalık ateşkes ilan edildi. Şimdilik ara verildiği söylenen savaş boyunca ABD ve İsrail İran’a yoğun hava saldırıları yaptı. Askeri tesisler ve idari binalar, nükleer araştırma tesislerinin yanı sıra okullar, köprüler, enerji üretim sahaları bombalandı. Bu arada İsrail Lübnan’a da saldırılarını arttırdı. Lübnan’ın genelinde yerleşim yerleri, hastaneler ve elektrik santralleri hedef alındı. İran da İsrail ve ABD üslerinin olduğu bölge ülkelerinde ABD üsleri ve elçiliklerinin yanı sıra bazı sivil alanları da bombaladı. Sonuç, binlerce insanın ölümü, milyonlarca insanın yerinden yurdundan olması, dünya üzerinde yükselen enerji fiyatları ve dolayısıyla enflasyonun artması, emekçilerin temel gıda ve sağlığa ulaşımının daha da zorlaşması oldu. Emperyalistlerin kâr ve pazar alanları kapışmasına kurban giden yine emekçilerin hayatları, gelecek düşleri oldu, oluyor.
ABD başkanı Trump İran’a açtığı savaşın Amerikalıları ve Amerikan çıkarlarını koruma amacı taşıdığını söylüyor. İsrail Yahudilerin yaşam hakkını yok sayanlara, teröristlere engel olmak için savaştığını savunuyor. İran ise emperyalistlere ve Siyonistlere karşı din ve onur savaşı verdiğini söylüyor.
Bunların tümü söz konusu burjuva güçlerin bu savaşı egemen sınıfların çıkarları için yürüttükleri gerçeğini gizlemek için dillendirilen yalanlardır. Tümü de savaş koşullarını fırsata çevirip içeride işçilere, emekçilere, muhaliflere, devrimcilere, muhalif sendikacılara yönelik baskıları, ırkçı saldırıları arttırıyor, faşist yasaları hayata geçiriyor. ABD, İsrail ve İran’da yaşananlar dünya işçi sınıfına savaşı hangi tarafın başlattığına bakmadan gerçek düşmanın kim olduğunu gösterdiği gibi, bugün birbirleriyle kıyasıya savaşan bu kapitalist devletlerin asıl savaşı kime karşı verdiğini de ortaya koyuyor.
İsrail’de Filistinlilere özel idam yasası meclisten geçti
1948 yılında kurulduğundan beri Filistin’i işgal, Filistin halkını abluka altında tutan, Filistinlileri topraklarından sürmek için her türlü zulmü yapan Siyonist İsrail devleti, geçtiğimiz haftalarda Filistinli tutsaklara idam cezası verilmesini öngören bir yasayı onayladı. Bu yasaya göre “terör” suçlamasıyla askeri mahkemelerde yargılanan ve ölümcül saldırılardan suçlu bulunan Filistinlilere idam cezası verilecek. İdam kararı için mahkeme heyetindeki hakimler arasında oy birliği sağlanması gerekmeyecek, basit çoğunluk yeterli olacak. Ayrıca temyiz imkânları da sınırlanıyor ve hükmün kesinleştiği tarihten itibaren en geç 90 gün içinde infazın gerçekleşmesi şart koşuluyor. Yasa, İsrail’deki ceza mahkemelerinde yürütülen yargılamalara ve İsrail işgali altındaki Batı Şeria’daki askeri mahkemelerde görülen davalara ilişkin iki ayrı düzenleme içeriyor. Benzer suçları işleyen İsrail vatandaşları bu kapsamın dışında tutuluyor. Uluslararası Af Örgütü Yöneticisi Erika Guevara-Rosas’ın yasaya dair söyledikleri Filistinlilerin karşı karşıya oldukları tehlikeyi anlatıyor: “Usule ilişkin güvenceleri ile adil yargılanma ilkelerini göz ardı etmesiyle bilinen askeri mahkemelere fiilen zorunlu ölüm cezaları verme ve nihai karardan sonra yalnızca 90 günde infazı gerçekleştirme yetkisi tanıyarak, İsrail, Filistinlileri idam etmek için kendisine açıkça sınırsız yetki vermekte ve en temel adil yargılanma güvencelerini ortadan kaldırmaktadır.”[*]
Batı Şeria’daki Filistinliler çoğunlukla İsrail yönetimindeki askeri mahkemelerde özel olarak askeri hukuk kapsamında yargılanıyor. Bu askeri mahkemelerde kararlar baskı ve işkence yoluyla elde edilen itiraflara ve iftiralara dayanıyor ve görülen davaların yüzde 96’sından fazlasında mahkûmiyet kararı çıkıyor. Tutukluluğun uzatılması için yapılan bazı duruşmalar ortalama 2 dakika sürüyor. Duruşmalar İbranice yürütülüyor, tercümeler eksik yapılıyor. Filistinli çocuklar taş attı diye evlerinden silah zoruyla alınıyor, kelepçeleniyor, gözleri bağlanıyor ve mahkûm ediliyor. İsrail’in hapishanelerde tutulan Filistinli mahkûmlara sistematik olarak uyguladığı işkence, cinsel istismar, tecavüz ve tıbbi müdahalenin engellenerek bir cezalandırma yöntemine dönüştürülmesi zaten yıllardır fiili infaz aracı olarak kullanılıyor. 21 ay boyunca Siyonist İsrail devletinin zulmü altında hapishanede tutulan Abdulmuiz Dahlan’nın özgürlüğüne kavuştuktan sonraki ilk sözü, “hamdolsun, yaşayanların mezarlığından çıktık” olmuştu. Filistinli kurumlar tarafından yapılan açıklamaya göre, Nisan 2026 itibarıyla İsrail hapishanelerindeki Filistinli mahkûmların sayısı 9600’ü aşarken, bu sayı Gazze savaşı öncesine göre %83’lük bir artışa karşılık geliyor. “İdari tutuklu” statüsünde, yani herhangi bir suçlama yöneltilmeden tutulan Filistinlilerin sayısı ise 3500’ü aşıyor ve bunlar arasında kadınlar ve çocuklar da bulunuyor. İsrail’in “yasa dışı savaşçılar” olarak sınıflandırdığı tutukluların sayısının 1251 olduğu, fakat askeri kamplarda tutulanların bu sayıya dahil edilmediği söyleniyor.
Bu yasayla yargı açıktan Siyonist İsrail devletinin Filistin halkına uyguladığı soykırımın aracı haline getiriliyor. Burjuva hukuku kapitalistlerin iddiasının aksine aslında hiçbir zaman “eşit” değildi. Adaletin terazisi her zaman egemen sınıf ve onun çıkarlarından yana ağır basar. Fakat tarih boyunca ezilenlerin, işçilerin verdiği mücadeleler sonucunda demokrasi, insan hakları, eşitlik gibi kavramlar kapitalist hukuk sisteminin içine yerleşmiş ve kapitalistler eşitsizliği gizleyerek, etrafından dolanarak yapmak zorunda kalmıştı. Fakat bugün İsrail parlamentosundan çıkan bu yasanın da ve son yıllarda benzer pek çok örneğin de gösterdiği gibi artık kapitalistler gerçek yüzlerini gizlemeye gerek duymuyor. Avrupalı devletler ve Müslüman ülkeler yasaya karşı bazı açıklamalar yapsalar da bunlar göstermelik tepkilerdir. Zaten kapitalizmin çürüme çağında bu kapitalist devletlerden demokratlık, insan haklarına saygı beklemek ham hayaldir. Tarih boyunca her kapitalist devlet başka ülkelerde yaşanan katliamlara, soykırımlara, insanlığa karşı işlenen suçlara karşı kendi sınıfsal çıkarlarını ön plana alarak tutum sergilemiştir.
İran’ı kendi halkına zulmetmekle suçlayan, İran rejiminin “çok sert, korkunç insanlardan oluşan acımasız bir grup” olduğunu söyleyen ve İran’a demokrasi ve özgürlük götüreceğini iddia eden ABD yönetimi ise İsrail’in idam yasasını eleştirmedi bile. ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail’de onaylanan yasaya ilişkin “ABD, terörden suçlu bulunan kişiler için İsrail’in kendi yasa ve cezalarına, karar vermeye dair egemenlik hakkına saygı duyuyor” açıklamasını yaptı. Diğer taraftan İran’daki idamları görmeyip yalnızca İsrail’in idam cezasına kin kusmak ya da Türkiye’de yıllardır Kürt halkının demokratik ve siyasi hakları için yürüttüğü mücadelede karşı karşıya kaldığı ayrımcılığı, zulmü görmemek ikiyüzlülüktür. İşçiler hangi ulus devlet çatısı altında yaşarsa yaşasın, hangi dine inanırsa inansın kapitalistlerin çıkardığı yasaların, izlediği politikaların sınıf refleksi taşıdığını bilmelidir. İşçilerin sınıf refleksi ise kapitalizmin her türlü gericiliğine karşı çıkmak olmalıdır.
İran’da Molla rejimi idamlarla ömrünü uzatmaya çalışıyor
Savaşın karşı cephesi olan İran’da da Molla rejimi idam cezasını zaten yıllardır uyguluyor. İran, Çin’den sonra en çok idam gerçekleştiren ülke. Rejim ömrünü uzatmak için idam cezasını, mücadeleci sendikacıları, reform isteyenleri yıldırma, sindirme aracı olarak kullanıyor. 2022 Eylülünde genç bir Kürt kadını olan Jina Mahsa Amini’nin, giyimi uygunsuz görüldüğü için ahlâk polisi tarafından darp edilerek gözaltına alınıp katledilmesinin ardından İran’da büyük protesto gösterileri patlak vermişti. Bu gösteriler geri çekildikten sonra İran’da idamlar katlanarak artmaya devam etti. 2025 Aralık ayında da başlangıçta Tahran’ın Büyük Çarşısındaki esnafın artan maliyetleri protesto etmesiyle başlayan gösteriler, hızla rejim karşıtı gösterilere dönüştü ve İran geneline yayıldı. Molla rejimi bu protestoları bastırmak için binlerce, hatta kimi kaynaklara göre on binlerce insanı öldürdü. Protestoların bastırılmasının ardından ise idamlar yine katlanarak artmaya devam etti. Molla rejimi protestocuları “vatan haini, İsrail-ABD ajanı” ilan etti ve bu gerekçeyle idamları meşrulaştırmaya çalıştı ve buna devam ediyor.
Human Rights Activists News Agency’nin (HRANA) verilerine göre 1 Ocak 2025 ile 1 Ocak 2026 tarihleri arasında ülkede en az 2063 kişi idam edildi. Bu rakam, bir önceki yıla kıyasla yüzde 119’luk artış anlamına geliyor. Bu rakam içinde Aralık 2025 protestoları sonrası art arda gerçekleşen idamlar yok. HRANA İran’daki idamların son 10 yılın en yüksek seviyesine ulaştığını belirtiyor. İdamların dışında çok sayıda tutuklu da cezaevlerinde gizlice infaz edildi. İran İnsan Hakları Örgütü (İİH) ABD-İsrail’in 28 Şubatta İran’a başlattığı savaşın ardından 2 bine yakın insanın tutuklandığını ve bu tutukluların bombalanma riski olan hükümet binaları ve askeri merkezlerde canlı kalkan olarak kullanılma riski altında olduklarını açıkladı. İran devlet televizyonunda tutukluların işkence altında alınmış itirafları yayınlanıyor. Bu yolla idamlar ve rejimin tutuklulara yaptığı korkunç uygulamalar meşrulaştırılmak isteniyor. 2025 Haziranındaki saldırılar sonrası 21 bin kişi sosyal medyada savaşı destekleyen ifadeler kullandıkları gerekçesiyle tutuklandı. Zalim Molla rejimi, kırbaç, uzuv kesme gibi cezaları da uygulamaya devam ediyor.
Emperyalist savaşı harlayan ABD içeride de “sınıf savaşı” yürütüyor
İran’a özgürlük götüreceğini iddia eden Trump liderliğindeki ABD ise, giderek artan yoksullaşmaya, sosyal hakların kısılmasına, devasa boyutlara varan savaş bütçesine, otoriterleşmeye, göçmen düşmanlığına karşı öfkesi sokaklara taşan ABD’li işçi ve emekçilere, başta Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi (ICE) eliyle korku salmak istiyor. Yasadışı göçmenlere karşı kurulduğu söylenen ICE grev kırıcılığı yapıyor, yasadışı göçmenleri yakalama bahanesiyle işyerlerini basıyor, terör estiriyor, sokak ortasında insanları öldürüyor. Sokaklarda askeri geçit törenleri yapılıyor. Trump’ın talimatıyla “iç düşmanlara” karşı “içeride bir savaş” için kamuflajlı silahlı birlikler sokaklarda geziyor. Göçmen düşmanlığı körükleniyor. Demokrasinin sembolü olarak gösterilen ABD’de emperyalizmin çürüme çağına uygun olarak, ABD tekelci sermayesinin ihtiyaçları doğrultusunda yeni bir rejim kuruluyor.
ABD idam cezalarını yaygınlaştırma konusunda da İran ve İsrail’le aynı çizgide ilerliyor. Adalet Bakanının açıkladığı yeni çalışmaya göre, federal düzeyde idam cezasını “güçlendirme” çabaları kapsamında, infazlarda kurşuna dizme ve zehirli iğne uygulamalarına izin verilecek. Zehirli iğne uygulaması, eziyete yol açtığı düşüncesiyle Biden döneminde kaldırılmıştı. Kurşuna dizerek infaz ise sadece beş eyalette geçerliydi.
2. Dünya Savaşı sonrası kurulan dengelerin değiştiği, yeni bir dünya savaşı koşullarında faşizmin gemi azıya aldığı içinden geçtiğimiz tarihsel koşullarda, artık kapitalist sistemin çürüdüğünü ve tarih sahnesine çıktığı zamanlardakinin aksine ilerici hiçbir yönünün kalmadığı bilinmelidir. Bununla bağlantılı olarak, kapitalistlerden akıllarını başlarına alacaklarını, demokrasi ve barış getireceklerini beklemek yerine, sınırları, sınıfları kaldıracak, işçi demokrasisini kuracak olan devrimci işçi sınıfının dünya genelinde mücadelesini büyütmeye kafa yormak, bunun için ter akıtmak gerekir. Emperyalist kapitalist devletler, faşizm ve otoriterleşmeyi arttırarak emekçi sınıflara cehennemi yaşatma konusunda birbiriyle yarışıyor. Emperyalizm çağı savaşlar ve devrimler çağıdır. İşçi sınıfı bu çürümüş sistemi ortadan kaldırıp, sınıfsız, sınırsız sosyalist bir dünya için devrimci mücadelesini enternasyonalist temellerde güçlendirmelidir.
link: Meral İnci, Emperyalist Savaş Sürerken İsrail, İran ve ABD’de Saldırılar Artıyor, 6 Mayıs 2026, https://marksist.net/node/8763



