Navigation

Emperyalizm, Alt-emperyalizm, Türkiye /2

Emperyalist ülkelerin kendi aralarında ve hiyerarşinin daha alt basamaklarında yer alan diğerleriyle, bir kere oluştuktan sonra değişmeyen ve aynı biçimde kendini tekrar eden ilişkileri olduğu düşüncesi gerçek dünyada olup bitenleri kavramaktan uzaktır. Emperyalizmde ilişkiler ve pozisyonlar durağan olmayan bir yapıya sahiptir. Güçlenen ya da zayıflayan ülkeler arasındaki ilişkiler de ülkelerin hiyerarşideki pozisyonları da değişime uğrayabilir.  Kapitalist basamaklarda yükselmek için ekonomik ve askeri hamleler yapan ve bunlar sonuç verdiğinde ilerleyerek daha üst pozisyonlara ulaşan ülkeler vardır. Türkiye de bu ülkelerden birisidir.

NATO üyesi olmasından itibaren gelişen askeri gücü, 80’li yıllardan itibaren dünyayla giderek daha fazla entegre hale gelen ekonomisi ve belirli bir olgunlaşma döneminin ardından özellikle 2000’li yıllarda dünya konjonktürünün de elvermesiyle sıçrama yapan sermaye gücü sayesinde Türkiye, bulunduğu konumdan daha üst basamaklara doğru tırmanma imkânı elde etmiştir. Burjuvazisinin bazı unsurlarının yakın coğrafyasında etkili hale gelmesinin yanı sıra yürütülmekte olan emperyalist paylaşım savaşının yarattığı özel durumlar ve bunlardan faydalanmaya odaklanmış gözü kara politikalar da bu yükselişe katkıda bulunmuştur. AKP’nin ve tabii ki onun baskın lideri Erdoğan’ın, izlediği saldırgan politikalar ve girişimlerle Türkiye’yi bu konuma taşımakta önemli etkileri olduğunun da altını çizmek gerekir. Egemen sınıf içinde yaşanan yoğun iç çatışmalara rağmen, emperyalist hamleler yapma ihtiyacındaki burjuvazi, buna uygun siyasi lideri, kadroları, uygun ideolojiyi ve cesareti AKP’de bulmuştu.

Mehmet Sinan Ulus-Devletten Emperyalistleşen Ulus-Devlete ve AKP adlı broşüründe bu konuyu geniş biçimde ele almaktadır: “AKP hükümetinin ve özellikle de hırslı bir işadamı gibi pazar peşinde koşturan başbakan Erdoğan’ın girişimleri sayesinde, hem Türkiye sermayesinin uluslararası sermayeyle entegrasyon süreci eskiyle kıyaslanmayacak ölçüde ilerledi, hem de devletin ve özel sermaye gruplarının bölge ülkeleriyle ekonomik ilişkileri çok yönlü olarak gelişti. Bu dönemde Türkiye’ye önemli ölçüde uluslararası sermaye girişi oldu ve sermayesi Türk menşeli olan pek çok bankanın hisseleri yabancı sermaye tarafından satın alındı. Aynı şekilde, Türk banka sermayesi de dışarıda uluslararası sermaye gruplarıyla ortaklıklara girişti. Yani ciddi bir yerli ve yabancı finans-kapital kaynaşması yaşandı Türkiye kapitalizminde. Türkiye bu süreçte, ekonomik büyüklük bakımından kapitalist ülkeler sıralamasında 17. sırada yer alan ve dünyanın çeşitli bölgelerinde yatırımlar yapan büyük sermaye gruplarına sahip bir kapitalist ülke haline geldi. Elif Çağlı’nın tespitiyle söylersek, «Türkiye artık alt-emperyalist bir ülke, bir bölge gücü» idi.”

Bölge ülkeleriyle ekonomik ilişkileri çok yönlü olarak gelişen Türkiye sermayesi, özellikle 2000’li yılların başlarından itibaren bölgesinde önemli bir ekonomik etki yaratmaya başladı. Artık belirli bir düzeye ulaşan sermaye grupları, bu süreçte hükümetin öncülüğünü yaptığı onlarca bölgesel anlaşmayla ciddi bir yol almış ve beraberinde yatırımlara girişmeye yönelmişti. Türkiye’nin bankaları, GSM operatörleri, müteahhitlik hizmetleri, gıda zincirleri özellikle bölgesindeki ülkelerde yayılma alanı bulmuştu. Türk şirketlerinin dünyadaki önemli bazı şirketleri satın alarak yaptıkları yatırımlar da ulaşılan düzeyi resmetmesi bakımından önemli bilgiler vermektedir.[1] Bu satın almalar Türkiye kapitalistlerinin hangi düzeyde dış yatırımlara giriştiğini somutlarken genel veriler de buna uygun sonuçları göstermektedir. 2020 Ağustos sonu itibarıyla, Uluslararası Yatırım Pozisyonu (UYP) verilerine göre, Türkiye’de yerleşik olanların yurtdışı varlıkları 227,4 milyar dolar değerindedir. 2016’da 215,5 milyar, 2017’de 233 milyar, 2018’de 230,5 milyar, 2019’da 253,3 milyar dolar olan bu varlıklar son yıldaki azalmaya rağmen yine de anlamlı bir düzeydedir.[2] Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Örgütü UNCTAD’ın verilerine göre, dünya çapında gerçekleşen toplam doğrudan yabancı yatırımlar 2008 krizinden bu yana devam eden bir eğilimle yavaşlama seyrindedir. Buna rağmen Türkiye burjuvazisinin yaptığı doğrudan yabancı yatırımlar bu yıllar boyunca genelde artmış, bu tür yatırımların toplam sermaye büyüklüğü 2018 yılında yaklaşık 46 milyar dolara ulaşmıştır.

Bu tablo Türkiye sermayesinin nüfuz edebildiği alanlara sermaye ihracında bulunma iştahını net bir biçimde ortaya koymaktadır. Sermaye ihracının meta ihracıyla etkileşim içinde geliştiği, birbirlerini desteklediği de açıktır. Nüfuz alanları oluşturma süreçlerinde dış ticaretin önemli bir yeri vardır. Burada özellikle sanayi ürünlerinin ihracattaki payının yükselmesi Türkiye sıkletindeki ülkeler için önemli bir göstergedir. Yıllar içerisinde Türkiye’nin ihracatında sanayi ürünlerinin payı sürekli yükselmiştir. 1980’li yılların başında sanayi ürünlerinin toplam ihracattaki payı %27 iken, bu oran 2000 yılında %81’e çıkmıştır. Son yıllarda ise %95’e yaklaşmıştır.

Ancak bu noktada hatırlatmak gerekir ki, buna rağmen Türkiye emperyalist ülkelere oranla sermaye birikim düzeyi düşük olan bir ülkedir. Geçtiğimiz yıllarda sağlanan yüksek büyüme oranları ancak ülkeye giren yoğun yabancı sermaye akışı ve dışarıdan alınan ucuz kredilerin yarattığı ekonomik yapı sayesinde mümkün olabilmiştir. Türkiye burjuvazisinin dışarıya yönelen sermaye yatırımlarının bu durumun yarattığı imkânlarla birlikte söz konusu olabildiğinin altını çizmek gerekir. Çünkü Türkiye sermayesinin gücünün sınırlarını bu mali bağımlılıklar belirlemektedir. TÜSİAD burjuvazisinin emperyalistleşme hedefine ancak Batılı emperyalist güçlerle uyum ve işbirliği temelinde varılabileceğini düşünmesinin nesnel zemini de bu zorunluluklardır.

UNCTAD verilerine bakıldığında, Türkiye kapitalistlerinin sermaye ihracının bir kısmını oluşturan Doğrudan Yurtdışı Yatırımlarının (DYY) dünyadaki payının yüzde 0,22 düzeylerinde olduğu görülmektedir. Bu oran 2004’de yüzde 0,09’du. Karşılaştırma yapılabilmesi bakımından örnek verilecek olursa ABD’nin payı 2004’te yüzde 32,55 iken 2019’da yüzde 9,51, Fransa’nın yüzde 2,53 iken yüzde 2,94, Rusya’nın yüzde 1,51 iken yüzde 1,71 olmuştur. Yani Türkiye sermaye ihracı bakımından bu emperyalist güçlerin epeyce gerisinde bir paya sahiptir. Ancak dünyadaki doğrudan yurtdışı yatırımlarının yüzde 80’inden fazlasını yapan ilk 20 ülkenin de içindedir. Bu tablo, Türkiye için emperyalist bir güçmüş gibi abartılı değerlendirmeler yapmanın da onun kapitalist hiyerarşideki pozisyonunu önemsizleştirmenin de yanlış olduğunu ortaya koymaktadır.

Sermaye gücünün gelişmesiyle birlikte Türkiye’nin dünya sisteminde oynadığı, oynayacağı rolü belirleyen bir başka önemli etmen de askeri gücüdür. Malûm, emperyal hevesler militarist bir gelişmişlik düzeyine ulaşılmamışsa heves olarak kalmaya mahkûmdur. Bugün, Türkiye’nin askeri kapasitesi de önemli bir seviyeye gelmiştir. Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olmasıyla yıllar boyunca sağladığı askeri bilgi ve teçhizat gelişmelerine ek olarak silah sanayiinde de önemli ilerlemeler kat etmiştir. Artık, dünyanın en önemli 100 askeri şirketinin içinde 7 tane Türkiye şirketi de bulunmaktadır. Hatta bunların en önde geleni olan ASELSAN son yıllarda yaptığı ataklarla ilk 50 şirket içerisine girmiştir. Bu alanda dışarıya olan bağımlılığını azaltmak için attığı adımlar sonucunda, silah ihracatı da belli bir düzeyde artmıştır. Ama vurgulayalım ki halen büyük ölçüde ithalatçı konumundadır. Yine de askeri olarak ulaşılan bu düzey Türkiye’nin bölgesel bir güç haline gelmesinde pay sahibidir.

Türkiye’nin, askeri kapasitesiyle ve burjuvazinin önde gelen kesimlerinin sermaye birikimi düzeyiyle emperyal politikalar izleyebilme kapasitesine ulaştığı, bu göstergelerden rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Burjuvazi de bir bütün olarak emperyal politikaların izlenmesini istemekte, siyasi iradeyi bu yönelimde desteklemektedir. Ancak bu noktada, Türkiye’nin alt-emperyalist bir ülke olarak izleyeceği politikalar konusunda burjuvazi içerisinde zamanla önemli ayrımların ortaya çıktığını da belirtmek gerekir. Türkiye’nin emperyal emellerinin sürükleyici gücü olan AKP, hükümet olduğu ilk dönemlerde, en güçlü sermaye kesimlerinin örgütü olan TÜSİAD’la örtüşen politikalar izlemiş, ancak özellikle “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreçle birlikte bu kesimler arasında önemli ayrışmalar yaşanmaya başlamıştır. TÜSİAD’da temsil edilen baskın burjuva güçler tarihsel olarak bağlarının kuvvetli olduğu Batılı emperyalist güçlerin politikalarıyla büyük ölçüde uyumlu adımlar atılarak emperyal hedeflere ulaşma yolunu benimsemektedir. Bu çizgiden sapmalara karşı tepkilidirler. Ancak hükümetteki ilk yıllarında TÜSİAD’ın çizgisiyle büyük ölçüde uyumlu hareket eden AKP pozisyonunu değiştirmiş, Batılı emperyalist güçlerin çizgisinin dışına çıkan politikaları da hayata geçirmek için pek çok adım atmıştır. Türkiye’nin boyunu aşan hedeflere gözünü dikmiş bir politik çizgiyi ısrarla sürdürmektedir. Bu durum emperyalist politikalar izleme konusunda ortaklaşmış ancak bunun yolu yöntemi konusunda derinden ayrışmış olan burjuvalar arasında önemli bir gerilimi beslemektedir.

Emperyal heveslerin çarptığı duvarlar

Türkiye emperyalist sistemin hiyerarşik yapısı içerisinde orta gelişmişlik düzeyinin üst basamaklarındaki bir ülke ve bölgesel bir güç olarak alt-emperyalist pozisyonda bulunmaktadır. Burjuvazisinin geç kalmışlık duygusuyla kamçılanan ihtirası nedeniyle, mümkün olan en kısa sürede konumunu daha da geliştirerek kapitalist hiyerarşide daha üst basamaklara tırmanma arzusundadır. Bunun için de, Suriye’den Libya’ya, Irak’tan Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’ya uzanan geniş bir bölgede militarist maceralara heveskâr biçimde atılmaktadır. Yani, emperyalist güçlerle birlikte, kendi bölgesindeki emperyalist yağmadan payını alma mücadelesi yürüten, yayılmacı saiklerle hareket eden bir devlettir.

Türkiye, alt-emperyalist bir ülke olma niteliğine uygun biçimde, Doğu Akdeniz’deki hidrokarbonların paylaşımı sorunundaki istisna dışında, büyük emperyalist devletlerle işbirlikleri yaparak bölgesindeki çeşitli alanlarda paylaşım mücadelesi yürütmektedir. Üstelik emperyalist savaş koşullarının yarattığı imkânlardan yararlanarak birbirlerine rakip emperyalist güçlerle bazı bölgelerde ortaklık yaparken, başka bölgelerde karşıt pozisyonda bulunarak bu paylaşım mücadelelerini sürdürebilmektedir.

Örneğin, Suriye’deki sürecin belirli aşamalarında Rusya’yla birlikte hareket edip bunu ABD’ye karşı koz olarak kullanan Türkiye, Irak’ta da ABD’yle kimi zaman işbirliği kimi zaman da çekişme halindedir. Bunun temelinde Kürt sorunu konusunda her iki ülkenin politikalarının uyumsuz olması yatmaktadır. Ancak İdlib’de, yanı sıra Libya’da, bu kez Rusya karşısında ABD’yle işbirliği yapmaktadır. Türkiye’nin Libya’daki kazanımları da esasen Rusya karşısında ABD, İngiltere ve İtalya’nın işbirliğiyle sağlanmıştır. Ancak mesele Libya’nın topraklarından çıkıp Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’e geldiğinde bu güçler Türkiye’yle işbirliklerini bir kenara koymuşlardır. Hakeza Rusya da Akdeniz’de Türkiye’nin yanında değildir.

Daha önce de değindiğimiz gibi, Türkiye emperyalist ülkelerin nüfuzundan bütünüyle bağımsız biçimde kendi emperyalist hedeflerini hayata geçirebilecek kudrete sahip bir güç değildir. Alt-emperyalist bir ülke olarak ekonomik ve siyasi sınırları vardır. Erdoğan Türkiye’si ne kadar hırslı olursa olsun, ABD ve Rusya gibi oyun kurucu olamaz. Suriye ve Libya’da görüldüğü üzere, gözü karartıp emperyalist güçlerin arasındaki çelişki ve çatlaklardan yararlanıp oyun bozmak, kendi başına oyun kurmaya yetmez, yetmemektedir. Belirttiğimiz gibi, Türkiye’nin Libya ve Suriye’deki kısmi kazanımları da ABD ya da Rusya’ya yanaşıp onlarla işbirliği yapmasıyla mümkün olmuştur ve üstelik bunun kalıcı olup olmayacağı da belli değildir. Ayrıca devam eden emperyalist savaş ilerledikçe, bu tür manevralara imkân veren boşluklar azalacak, savaşın içindeki her güç kutuplara doğru çekilmek, cepheleşmede tarafını seçmek zorunda kalacaktır.

Türkiye elbette, tek taraflı bir bağımlılık ilişkisi içerisinde, hele de emperyalist güçlerin emri altındaki bir jandarma pozisyonunda değildir. Bölgesindeki emperyalist paylaşım mücadelesinde kimi hamlelerde bulunacak bir kapasiteye de sahiptir. Ancak,  bunun ötesinde bir güce de sahip bulunmamaktadır. Emperyalist politikada son tahlilde belirleyici olan askeri ve ekonomik güçtür. Türkiye devleti her ne kadar ilerlemeler kat edip kapitalist hiyerarşide yükselmişse de, bu yükseliş bir emperyalist güç olma düzeyine ulaşmamıştır. Bu nedenle,  alt-emperyalist bir ülkenin dünya sistemindeki pozisyonuna uygun olarak, Türkiye de, büyük emperyalist güçlerle, ulusötesi şirket ilişkileri, teknoloji bilgisi, dış borç ve dış ticaret ağları gibi teknolojik, mali ve ticari yollarla sağlanan, güçlü olanın haliyle daha baskın olduğu, bağımlılık ilişkisi içerisinde hareket etmek zorundadır. Çünkü son noktada emperyal politikalarının başarısı büyük emperyalist güçlerin politikalarıyla uyum sağlayabilmesine bağlıdır. Türkiye egemen sınıfının niyetlerini şu ya da bu emperyalist gücü arkasına almadan, onlardan ayrı, bağımsız bir yol tutturarak gerçekleştirmesi emperyalist sistemin mantığı gereğince mümkün değildir.

Türkiye alt-emperyalist ülke olma pozisyonunu korumak için, güç ilişkilerinin kaçınılmaz sonucu olarak, eninde sonunda bir büyük emperyalist devletin stratejisi dahilinde ve onunla işbirliği içinde davranmak zorunda kalacaktır. Nitekim şu ana kadarki sürecin tüm seyri içinde Türkiye, propagandada gösterilmeye çalışıldığının aksine, büyük güçlerin dışında ayrı baş çeken bir güç olmuş değildir. Dahası yine aynı süreçte, içinde bulunduğu ABD ve Batı ekseninin dışına çıkmış da değildir. Ancak bu eksen içinde uyuşmazlığı ciddi ölçüde artmış, açı büyümüş ve buna mukabil Rusya ve Çin’le eskiden düşünülemeyecek ölçüde yakınlaşmalar yaşamaya başlamıştır. Bu çerçevede şunu söylemek mümkündür: Çelişkileri hayli artmış olsa da kısa vadede Türkiye’nin bulunduğu eksenin dışına çıkması düşünülemez. Ancak kapitalizmin tarihsel krizi ve hegemonya krizi daha uzun süre devam edeceğine göre, uzun vadede aynı yerde duracağının da garantisi yoktur. Bu bağlamda gidişat ve sonuç ne olursa olsun, olmayacak olan şey Türkiye’nin mevcut büyük güçlerin dışında ayrı bir büyük güç olamayacağı ve ayrı bir baş çekemeyeceğidir.

Ne var ki, bugün, emperyalist emelleri konusunda cüretkâr, atılgan ve ihtiraslı olan Türkiye egemenleri, oyunu çok daha büyük oynamaya hevesli görünüyorlar. Güçlerinin çok daha ötesinde, boylarından büyük işlere kalkışıp, tüm durumları zorlayabilecekleri kadar zorlayarak kendilerine yol açmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin ekonomik gücüyle uyumsuz, gerçeklerden kopuk, hayaller üzerinde yükselen bir emperyal politikanın peşinde, ülkeyi büyük bir gayretle koşturuyorlar. Ancak eli fazla yükselttiklerinde de, gerçeklerin sert duvarına çarpmaktan kurtulamıyorlar.

Türkiye, örneğin, hidrokarbon yataklarının paylaşımının dışında bırakılınca, Doğu Akdeniz’de gerilimi alabildiğine yükselterek Yunanistan ve diğer güçlere meydan okudu, askeri güç gösterileriyle sınırları alabildiğine zorladı. Ama ABD ve AB’den baskı görünce çark etmek, istemediği bir noktadan Yunanistan’la görüşmelere başlamak zorunda kaldı. Böylece Doğu Akdeniz’de kabadayılıkla yaptığı dayatmaları kabul ettiremeyeceği, emperyalist güçler tarafından Türkiye’ye bir şekilde gösterildi. Türkiye, Libya’da da istemediği bir ateşkesin haberi bile olmadan imzalanmasıyla, ardından da desteklediği Trablus hükümetinin başbakanı Sarrac’ın istifa kararıyla sabote edildi. Çünkü bu durum Türkiye ile Trablus hükümeti arasında yapılan, aslında uluslararası geçerliliği de tartışmalı olan, deniz yetki alanlarına dair mutabakatın bütünüyle anlamsız hale gelmesinin yolunu açtı. Ekonomik gücü ile izlediği pervasız emperyal politika arasındaki uyumsuzluk giderek daha fazla sıkıntıya girmesine yol açmasına rağmen, Türkiye devleti yeni zorlamalara girişmekten de kendini alamamaktadır. Azerbaycan-Ermenistan arasındaki sorunlarda gösterilen kışkırtıcı tutum da bunun son örneğidir diyebiliriz.

Türkiye devleti büyük emperyalist güçler arasında süren hegemonya ve paylaşım savaşına dahil olarak etki alanını genişletme mücadelesine girişmiştir. Bunu yaparken de kendisine verili durumunun çok ötesinde bir güç vehmetmektedir. Gerçeklerin boy aynasında gördükleri ise Türkiyeli egemenlerin ihtiraslarının körüklenmesinden başka bir şeye yol açmamaktadır. Bu hayalleri gören burjuvalar eninde sonunda kendi çıkarları için aldıkları risklerin sonuçlarıyla yüzleşmek durumunda kalırlar. Ancak asıl büyük bedeli bu politikalardan hiçbir çıkarı olmayan emekçiler öder.

Türkiye devletinin gücünü aşan bir seviyede sürdürdüğü mevcut dış politikasının bedeli işçi sınıfı için çok ağırdır. Bu politikaları var gücüyle hayata geçirmeye çalışan rejim, dış politikasının ihtiyaçları doğrultusunda iç politikada da otoriterliğin şiddetini arttırırken, emperyalist hedeflerinin hayat bulması için sermaye sınıfını daha güçlü kılacak uygulamaları gerçekleştirmektedir. Kapitalistlerin işçileri daha da vahşi bir şekilde sömürmesi için yapılan çalışma yaşamındaki düzenlemeler bunun içindir. İşçi sınıfı, Türkiye devletinin emperyal politikalarının ve bu politikaların hangi sınıfa hizmet ettiğinin bilincinde olarak mücadelesini sürdürmelidir.


[1] Bunlardan önemli bazı satın almalar şöyle sıralanabilir: Anadolu Efes’in Rus SABMiller’i 2011 yılında 1,9 milyar dolara; Yıldız Holding’in Belçikalı Godiva’yı 2007 yılında 850 milyon dolara; Doğuş Holding’in Yunan Astir Palace Resort’u 2013 yılında 598 milyon dolara, Gübretaş’ın İran’ın en büyük gübre fabrikası Razi Petrochemical Company’yi 2008 yılında 532 milyon dolara, Yıldırım Holding’in dünyanın en büyük üçüncü konteyner operatörü Fransız CMA CGM’yi 2010 yılında 500 milyon dolara, Turkcell’in Belarus Telekomünikasyon Ağı’nı 2008 yılında 500 milyon dolara Irak Genel Enerji’nin Irak Kürdistan’ında Miran gaz sahasını 2012 yılında 450 milyon dolara satın alması, birleşme ile 2014 yılında Yıldız Holding’in 184 senelik İngiliz United Biscuits’i satın alarak dünyanın en büyük üçüncü bisküvi üreticisi konumuna gelmesi, OYAK’ın Portekiz’de Avrupa’nın en büyük çimento fabrikalarından birini alması. Bugün Koç, Sabancı ve Yıldız holdinglerin her biri 15-20 civarında ülkede yatırıma sahip bulunmaktadır.