Navigation

Köleci Roma’dan Kapitalizme: Çöküşün Anatomisi

Çok özel bir tarihsel dönemden geçtiğimiz, gün geçtikçe daha fazla belirginleşiyor ve kapitalizmin tarihsel bir kriz içinde debelendiği, umutsuzca bir çıkış yolu aradığı gerçeği de gittikçe daha fazla görünür hale geliyor. Finans kapitalin zirveleri ve çoğu burjuva ideolog da gidişatın son derece kötü olduğunun farkındalar. O kadar ki, artık çürüyen ve çürüdükçe her yanından pis kokular yükselen kapitalizmin gidişatını Roma İmparatorluğunun çöküş dönemiyle karşılaştıranların sayısı giderek artıyor. Kapitalizmi tarih sahnesinden silmek isteyenler için pek çok öğretici dersi de içeren bu analoji hiç de yabana atılır cinsten değildir. Çözülemeyen, aşılamayan ekonomik ve siyasi krizler, bunlara eşlik eden savaşlar, iktidar kavgaları ve hegemonya krizi; siyasette, kültürde, eğitimde, dinde kısacası her alanda genel bir yozlaşma, bozulma, gerileme. Nasıl ki Roma yüzyıllar boyu ayakta kalmak için debelenmiş ve debelendikçe çürümüşse, bugünün kapitalizmi de çoktandır yerini sosyalizme bırakması gerektiği halde yıkılmadığı için çürümekte ve insanlığa acı çektirmektedir. Kapitalizmin bu tarihsel tıkanmışlık dönemine, sistemin en büyük gücü ABD’nin hegemonyasının aşınması ve sorgulanması da eşlik etmektedir. Roma’nın köleci toplum düzeniyle özdeşleşmesini çağrıştıran biçimde ABD de emperyalizmin simgesi haline gelmiş bir kapitalist güçtür. Bu nedenle, ABD’nin inişe geçmesiyle kapitalizmin tıkanmasının eşzamanlı bir hal alması çelişkileri daha da görünür kılmakta ve derinleştirmektedir.

Kuşkusuz antik dünyanın köleci toplumuyla bugünün kapitalizminin temelinde yatan nesnellikler çok çok farklıdır. Yahut Roma İmparatorluğu ile ABD arasında birebir karşılaştırma yapmak da mümkün değildir. Ancak doğru temelde ele alındıklarında benzerlikler, kapitalizmin tarihsel tıkanıklığına dair tahlillerimizin anlaşılmasını kolaylaştıracak, dünyanın gidişatına ışık tutacaktır.

Roma’nın çöküşü bize ne anlatıyor?

Tarihin en büyük ve en uzun ömürlü uygarlıklarından biri olan Roma, köleci üretim tarzının üzerinde yükselmiş bir toplumdu. Roma çöktüğünde köleci üretim tarzı da tarih sahnesinden silinmiş oldu. Peki, yaklaşık 1200 yıl süren, hukuktan kültür ve mimariye kadar birçok alanda Batı uygarlığını etkilemiş olan Roma neden çökmüştü?

Marx, bir toplumsal sistemin tüm potansiyellerini tüketmeden tarih sahnesinden çekilmeyeceğini söylemiştir. Burada bahsi geçen potansiyeller, üretici güçlerin gelişimini sağlayan ve onun gelişiminin önünü açan dinamikler ve koşullardır. Eğer bir toplumsal sistem, üzerine dayandığı başat üretim tarzı artık üretici güçlerin gelişmesinin önünde engel haline gelmeye başlamışsa, sonun başlangıcı gelmiş demektir. İşte köleci Roma’nın son dönemlerine baktığımızda, tam da bu noktada ciddi sorunlar olduğunu görürüz. Köle emeği kullanmak artık eskisi gibi “kârlı” olmadığından ve eskisi gibi fetihler yoluyla yeni topraklar elde edilemediğinden sistem tıkanmaya başlamıştı, adeta üzerinde yükseldiği zemin “kudretli” Roma’nın ayaklarının altından çekiliyordu. Bu şartlar altında sistem uzun ve sancılı bir çöküş dönemine girdi. Bu çöküş dönemi egemen sınıf içindeki ağır bir tefessühle, çürümeyle, sınıflar mücadelesindeki kilitlenmelerle, birbirini takip eden kanlı savaşlarla, giderek dozu artan baskıcı zalim yönetimlerle ve ardı arkası gelmeyen kaotik isyanlarla karakterize olmuştu. Tıpkı bugünün çürüyen kapitalizmi gibi…

Elif Çağlı, Çürüyen Kapitalizm’de kapitalizmin bu durumunu şöyle tasvir eder: “Küreselleşme kavramıyla anılır hale gelen günümüz kapitalizmi, mali sermayenin egemenliğine dayanan emperyalizmin bayatlamış halidir. Bu, artık sürekli bir istikrarsızlık ve hegemonya krizi içinde debelenen bir kapitalizmdir. (…) emperyalist aşamaya ulaşan kapitalizmin artık gençlik dönemini geride bıraktığı ve giderek yaşlanan bünyede çürüme eğiliminin ağır bastığı gerçeği yer alır. Lenin’in yıllar öncesinden dikkat çektiği gibi, emperyalizm asalaklaşan ve çürüyen kapitalizmdir. (…) Küresel kapitalizm, en büyük üretici güç olan insanı ve doğayı küresel ölçekte yıkımlara sürüklüyor. Bu belirtiler, kapitalist üretim tarzının üretici güçlerin gelişimini ve dünyanın varlığını tehdit eden bir tarihsel tükenmişlik noktasına dayanmış olduğunun ifadesidir. Ekonomik işleyişteki dönemsel iniş çıkışlar her ne olursa olsun, kapitalizm bir daha hiç genç olmayacak. Tam tersine, yaşlanan ve ölüme yüz tutan beden zoraki önlemlerle yaşatılmaya çalışıldığı ölçüde can çekişme süreci sancılı biçimde uzayacak.”

Tam da Elif Çağlı’nın betimlediği üzere, bugünün kapitalizmi de, hiç yıkılmayacakmış gibi duran görkemli Roma’nın son dönemini andırır biçimde can çekişmekte ve ölümü geciktikçe toplum da sancılı spazmlarla sarsılmaktadır. Çünkü kapitalizm de çoktandır, giderek artan ölçüde üretici güçlerin tüm potansiyelleriyle gelişiminin önünde engel haline gelmiştir. Kapitalizmin ulus-devletlere ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete dayanan yapısı, üretici güçlerin gelişimi önünde dikilen bariyerlere dönüşmüştür. Ulus-devletler aynı zamanda sermayenin yayılma, merkezileşme ve küreselleşme eğilimlerinin önünde, bir zamanlar kendisinin diktiği ama artık “bir biçimde” aşmaya çalıştığı engeller konumundadır. Ancak burjuvazi ulusal temelde ortaya çıktığından ve ulus-devlete muhtaç olduğundan, bu engelin kapitalizm altında gerçek manada aşılması da mümkün değildir. Bu, kapitalizmin asla aşamayacağı içsel bir çelişkidir.

Elif Çağlı Küreselleşme kitabında, “üretici güçlerdeki gelişimin ulus-devletlere parçalanmış bir dünya realitesiyle bağdaşmadığı”nı ve bugün üretici güçlerin ulaştığı düzeyin “ulus-devletlere parçalanmamış bir dünyada tam anlamıyla toplumsal ve insanlığın çıkarlarına göre düzenlenmiş bir üretim sürecini zorunlu” kıldığını, ancak bunun kapitalizm altında olanaksız olduğunu anlatmaktadır: “Ulus-devlet biçimlenmesi ve özel mülkiyet olgusu, üretim araçlarının özgürce toplumsallaşabilmesinin önündeki başlıca bariyerlerdir. Kapitalizm altında üretici güçler bu bariyerlerle boğuşarak yol almaktadırlar. Ancak yine de ne küreselleşme ulus-devletleri ortadan kaldırabilir ne de diyelim anonim şirketlerin yaygınlaşmasıyla mülkiyet toplumsallaşır. Öte yandan, kapitalist gelişmenin üretici güçleri ulus-devlet ve özel mülkiyetin aşılmasını zorunlu kılacak derecede geliştirmiş olduğu da tamamen doğru bir tespittir. Ama bu doğru tespit ulus-devletsiz ve özel mülkiyetsiz bir kapitalizmin olabileceğini değil, kapitalizmin sosyalizm doğrultusunda aşılmasının nasıl da zorunlu hale geldiğini kanıtlıyor.”

Bu alıntıda da vurgulandığı gibi, kapitalizmin artık kendisini inkâr noktasına geldiğini ve yıkılmak için beklediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Kapitalizm kendi mezar kazıcılarını yani bu sınıflı-sömürülü sistemi yıkarak geleceğin sınıfsız-sömürüsüz toplumunu kuracak işçi sınıfını kendi elleriyle yaratmıştır. Roma’nın köleci toplumu, kendi içinden çıkarak onu aşacak potansiyele sahip sınıfları barındırmıyordu. Bu yüzden de çöküş süreci yüzlerce yıl sürdü. Oysa kapitalizmi aşarak sosyalizmi kurma potansiyelini taşıyan işçi sınıfı bizzat kapitalizmin bağrından çıkmıştır.

Roma’nın çöküş döneminin başlarındaki yani M.S. birinci yüzyılın sonlarındaki manzarayı kavrayabilmek için, bu dönemi önceleyen süreci kısaca hatırlamakta fayda vardır. Başlangıçta Roma’daki toplumsal düzen patrici denilen büyük toprak sahipleriyle, küçük topraklara sahip olan veya zanaatla uğraşan plebler arasındaki ilişkilere göre şekillenmişti. Bir de en altta tamamen mülksüz kesimi oluşturan proletarii vardı.[1] Bunların hepsi de Roma’nın özgür yurttaşlarıydı ve savaş zamanı orduya katılırlar, hatta fetihlerden de pay alırlardı. Roma’nın bu ilk dönemlerinde kölecilik henüz başat bir konumda değildi. Ancak özellikle Kartaca Savaşlarından sonra (M.Ö. 3. ve 2. yüzyıllarda) Roma’nın Akdeniz’e, Kuzey Afrika’ya ve İtalya’nın tamamına hâkim hale gelmesiyle birlikte çok geniş topraklar patrici denilen soylu sınıfın eline geçti. Bu toprakları ve İspanya’daki gibi geniş maden yataklarını işlemek için de muazzam miktarlarda köleye ihtiyaç duyuldu. Köle emeğinin kaynağı da yeni fetihlerdi. Böylece Roma hızla askerî bir imparatorluğa dönüştü ve topraklarından koparılan pleb ile proletarii orduda askerlik ederken, fethedilen yeni topraklar yağmalanarak, halklar köleleştirilerek yeni bir düzen kuruldu. Bu köleci-fetihçi düzen bir süre sonra tarihsel sınırlarına ulaştı ve bu da bir kısır döngüye yol açtı. Tüm iktidarı ellerinde tutan patrici sınıfı tarafından el konulmuş uçsuz bucaksız toprakları işlemek için daha fazla köleye, daha fazla köle için yeni fetihlere, yeni fetihler için daha büyük ve güçlü ordulara ihtiyaç duyuluyordu. Daha büyük ve güçlü orduları beslemek ve savaşları sürdürmek için de daha çok altın ve gümüş yani para lazımdı. Paranın kaynağı vergiler ve ticaret gelirleriydi. Vergiler arttırıldıkça sınıflar mücadelesi kızışmaya, isyanlar artmaya; savaşlar eskisi gibi başarılı geçmedikçe köle akışı azalmaya ve ticaret bozulmaya, yağmadan elde edilen kaynaklar yok olmaya; gelir kaynakları yetersizleşince de Roma mali krizlerle sarsılmaya başladı.

Milattan sonraki ilk yüzyılda artık bir imparatorluğa dönüşmüş olan Roma aslında hem zirvede hem de sonun başlangıcındaydı. Tıpkı ABD’nin, 90’ların başında SSCB’nin çöküşüyle birlikte “yeni dünya düzeni”ni ilan edip sonsuz zaferini kutlaması gibi, Roma da “Pax Romana” (Roma Barışı) adı altında kendini dünyanın efendisi ilan etmişti. Ancak Roma’nın bu ihtişamlı egemenliği bazı hassas dengelere bağlıydı. Yukarıda da söylediğimiz gibi imparatorluk fetih savaşlarıyla besleniyordu, yani ele geçirdiği yerleri yağmalayarak, soyarak zenginleşiyordu. Fetihler devam edip dış soygun sürdükçe içerideki sınıflar mücadelesi dengede tutulabiliyor, düzen devam ediyordu. Ancak M.S. birinci yüzyıl bittiğinde Roma İmparatorluğu çoktan doğal sınırlarına ulaşmıştı. Dışarıdan gelen zenginlik kesilince içerideki sınıflar mücadelesi ve onun azdırdığı çelişkiler de keskinleşmeye başladı. İmparatorluğu sarsan mali krizler özellikle ikinci yüzyılın sonlarına doğru iyice ağırlaşmaya başladı.

Nasıl ki kapitalizmin kriz dönemlerinde devletin artan harcamaları toplum üzerinde daha fazla yük oluşturmaya başlıyorsa, Roma’da da bu mali krizler toplum üzerinde daha fazla yük oluşturmaya, tarımsal artı-ürünün devlet tarafından daha fazla çekilip alınmasına ve iktisadi gerilemenin bir sarmal şeklinde, giderek ve geri döndürülemez biçimde büyümesine yol açtı. Aşırı yükselmiş vergiler plebleri çoktan yıkıma sürüklemiş, güya özgür yurttaşlar olan plebler ve proletariiler ile köleler arasındaki farklar önemli ölçüde azalmıştı. Zaten vergileri ödemek için sürekli tefeci patricilerden borç alan pleblerin önemli bir kısmı fiilen borç köleliğine sürüklenmişti. Roma İmparatorluğu adeta kendi halkını yiyen bir yamyama dönüşmüştü. Köleci Roma düzeninin yıkılmasının vakti çoktandır gelmişti ama ne köle isyanları ne pleblerin ayaklanmaları ne de barbarların saldırıları henüz bu güce ulaşmıştı. Köle isyanları çoğu örnekte belirli bölgelerle sınırlı kalıyor ve köleci düzeni yıkmak yerine ele geçirdiği bölgede bağımsız bir “krallık” kurmaya çalışmakla yetiniyordu. Köle isyanlarıyla pleblerin muhalif hareketleri çok istisnai birkaç örneğin dışında hiç birleşmemişti. Mülksüz proletarii kesimi dahi, tıpkı plebler gibi, özgür yurttaşlar olarak kendini kölelerden ve Romalı olmayan tebaadan üstün gördüğü için, köle isyanlarına ve uzak eyaletlerin ayaklanmalarına karşı patricilerle aynı safta yani ordu içinde birleşerek başkaldıranları ezmeye girişiyordu. İsyan bastırılınca da kendi aralarındaki kapışmaya devam ediyorlardı. Plebler ve proletarii bir kez bile olsun köleliği ortadan kaldırmaya girişmediler. Dolayısıyla da sayısız ayaklanmalar sonucu tek elde ettikleri, patricilerin yer aldığı senatonun yanına tribünleri[2] ekleyerek ve buraya zenginleşmiş ve ticaretle uğraşan plebleri seçtirerek siyasi iktidardan pay almaktı. Uzun süre iktidardan pay vermeye karşı direnen patriciler bir süre sonra bu zenginleşen plebleri (bunlara equites yani eşitler deniliyordu[3]) aralarına almaya razı olmuş, bir anlamda onlarla birleşerek yeni bir egemen sınıf oluşturmuşlardı. Büyük toprak ve köle sahibi patricilerle ticaretle uğraşan zengin equiteslerin iktidar ortaklığı ve ittifakı altında pleblerin, proletariilerin ve kölelerin isyanları devam ediyor ve fakat iktidar içi kavganın uzantısı ve payandası olmaktan kurtulamıyordu. Ve genel durum ne kadar kötüye giderse gitsin, patricilerin ekonomik ve siyasi gücü, toplumdaki eşitsizlik artmaya devam ediyordu. Ama işte fetihlerin durmasıyla birlikte toplumsal çelişkiler büsbütün keskinleşmeye ve kaotik bir durum oluşmaya başlamıştı.

En başta egemen sınıflar içindeki iktidar kavgası had safhaya ulaşmış, yönetici sınıf bölgeler/eyaletler temelinde bölünmeye başlamıştı. Her grup kendi üretim fazlalarıyla askerlerinin kontrolünü elinde tutmaya çabalıyordu. Sonra da bu ordulara dayanarak bazen birbirleriyle bazen de merkeze karşı savaşıyorlardı. İkinci olarak, askerî açıdan zayıflayan imparatorluğa karşı kuzeyden barbar kabileler, doğudan da Sasaniler bastırmaya ve imparatorluk topraklarını kemirmeye başlamışlardı. Üçüncü olarak da sınıf mücadeleleri ve beslendiği çelişkiler, düzeni tehdit eden noktaya ulaşmıştı. Bu sebeple de yer yer plebler, yer yer de bizzat patriciler merkezden uzaklaşmaya başladılar. Merkeze yakın bölgelerdeki çiftlikler terkedilmeye, kırsal kesimde eşkıyalık kol gezmeye, vergi tahsildarlarına ve zorla asker alımlarına karşı direnişler baş göstermeye başladı. Latifundiyalarda[4] çalıştırılan kölelerin büyük kısmı azad ediliyor, toprak azatlı kölelere veya pleblere kiralanıyor, bazı yerlerde Cermen kabile şeflerine yahut toprak sahibi patricilere sığınan ahali eşliğinde küçük “derebeylikler” kuruluyordu. Kısacası köleci düzen ve imparatorluk içten çökmeye başlamıştı. Bir yandan baskı ve zulüm korkunç derecelerde artarken diğer yandan ardı arkası kesilmeyen isyanlar patlak veriyor, zalim imparatorların baskısıyla tezat şekilde merkezkaç kuvvetler de ortaya çıkıyor, kimi yöneticilerin düzeni restore etme çabaları dahi kalıcı sonuçlar vermiyordu.

Roma’nın geldiği bu nokta, her açıdan artık yerini daha farklı bir toplumsal sisteme bırakması gereken bir toplumun can çekişme, çürüme ve çöküş döneminde nelerle karşılaşacağına dair çok somut ipuçları sunmaktadır. Roma düzeni aslında kendini inkâr noktasına gelmişti, tıpkı bugünün tarihsel tıkanıklık içindeki kapitalizmi gibi… Roma’da, bizzat egemen sınıfın içinde yer alan kimi unsurlar da gidişatı görmüş ve tersine çevirmek, sistemi reforme etmek için uğraşlar vermişlerdi. Ancak ne Gracchusların tarihe geçen reform çabaları ne Sezarların dehası ve otoritesi çöküşe giden süreci önleyebildi, ne de Caligulaların Neronların zalimlikleri veya Hadrianusların büyük duvarları Roma’yı kurtarmaya yetti. Tarihe geçen bu “büyük” imparatorların ve “filozof” yöneticilerin hiçbirinin çabaları Roma’nın makûs talihini değiştiremedi. Sadece egemenlikleri altında yaşayan halkların daha fazla acı çekmesi pahasına sistemin ömrünü uzatabildiler.

Başarısız reform denemeleri, otoriterleşen rejim ve zalimleşen iktidar…

Aslında daha M.Ö. ikinci yüzyılın sonlarına doğru bizzat egemen sınıfın içinden gelen Gracchus’un başını çektiği ve başarısızlıkla sonuçlanan reform girişiminin amacı, pleblerin (bunları kapitalist toplumun küçük-burjuva ara sınıfına benzetebiliriz) durumunu düzeltecek bir tarım reformu aracılığıyla düzeni sarsacak bir devrimi önlemek ve cumhuriyeti restore etmekti. Gracchus, patricilerin adeta yağmaladığı ve ele geçirdiği “kamu arazilerinin” pleblere dağıtılmasını öneriyordu. Patricilerin yani egemen sınıfın büyük direnciyle karşılaşan bu reform girişimi, onların üretim araçları (asıl olarak tarım arazileri) üzerindeki mülkiyetine sınırlama getirmeye dönük bir içerik de taşıyordu. Aynı zamanda patricilerin yer aldığı iktidar organı senatonun yetkilerini de sınırlandırıyordu. Gracchus’un bu girişimi, patricilerin pleblerin bir kısmını satın alarak ve kışkırtarak, bir nevi bugünün faşist çeteleri gibi, Gracchus ve yandaşlarının bir kısmını öldürmeleriyle sonlandı. Sonraki yıllarda da buna benzer reform denemelerinin hiçbiri köklü/kalıcı sonuç vermedi. Düzeni iyileştirmeye dönük her reform denemesi, son tahlilde, patricilerin gücünün pekişmesi ama toplumun da daha fazla patlayıcı çelişkilerle dolmasıyla sonuçlandı.

Tıpkı kapitalizmde küçük işletmeleri desteklemek ve anti-tröst yasalarıyla tekellerin yayılmasını önlemek için yapılan tüm girişimlerin işe yaramaz olması gibi, Roma Cumhuriyeti’nde de küçük çiftçilerin durumunu düzeltmeye yönelik tüm girişimler başarısız kalmaya mahkûmdu. Fethedilen toprakların mülkiyetinin az sayıda köle sahibinin elinde yoğunlaşma eğilimi durdurulamazdı. Sonuç olarak cumhuriyet kaçınılmaz olarak yerini önce Sezarizme ve ardından da bu rejimin kalıcı hale gelmesi anlamında imparatorluğa bıraktı. Cumhuriyetten imparatorluğa geçiş egemen sınıfları da etkileyen mali krizlerle, iktidar kavgalarıyla, ayaklanmalarla karakterize olacaktı. Ordunun dolayısıyla da her biri aynı zamanda mülk sahibi sınıftan olan generallerin siyasetteki rolü ve ağırlığı giderek artmaya başladı. Köle ayaklanmaları, durumları kölelerden çok da farklı olmamasına rağmen ayaklanmaya katılmayan proletariiler sebebiyle başarıya ulaşamadı. Çünkü modern proleterlerin aksine, Roma’nın özgür ama mülksüz proleterleri üretken değil aksine “asalak” bir sınıftı. Egemen sınıflar her zaman kendi çıkarları doğrultusunda seferber edebilecekleri lümpen kesimleri bulmuşlardır. Ve ister Roma tarihine bakalım ister başka bir döneme, ezilenler ve sömürülenler, toplumu değiştirme potansiyeline sahip bir gücün etrafında birleşmedikçe, ileriye dönük toplumsal değişim mümkün olmamıştır. Antik Roma’nın proletariileri, günümüz modern proletaryasının devrimci potansiyeline sahip olmadıkları için, kızışan sınıflar mücadelesi Sezar veya benzeri diktatörlerin işbaşına gelmesiyle sonuçlanmıştır.

Önce egemen sınıftan Sulla (M.Ö. birinci yüzyıl) adlı bir general, patricilerin oligarşik düzenini pleblerin, proletariilerin ve kölelerin yıkıcı isyanlarından korumak üzere, bizzat patricilerin oluşturduğu senatonun da üzerine çıkarak diktatörlüğünü kurmuştur. Bir anlamda totaliter rejimlerin yaptığını yapan Sulla, egemen sınıfı siyaseten iktidarsızlaştırdı ama düzenlerini de kanlı yumruğunun otoritesiyle korudu. Kapitalizm altında düzenleri tehlikeye girdiğinde burjuvazinin de yaptığı çoğunlukla bu tür otoriter veya totaliter rejimlerin önünü açmaktır. Ancak nasıl ki bugün tarihsel tıkanıklık içindeki kapitalizmde burjuva demokrasisi yerini giderek “olağanlaşan” otoriter/totaliter uygulama ve rejimlere bırakıyorsa, çöküş sürecine giren Roma’da da aslında geçici görülen diktatörlük makamı kalıcı hale gelerek cumhuriyetin yerini imparatorluğa bırakmasına evirildi.

Sulla’nın totaliter yönetimi altında toplumdaki yozlaşma daha da ilerledi. Ordu iyice profesyonelleştirilerek güçlendirildi (ki bu olduğu kadarıyla demokrasinin altını oyan bir faktördü) ve siyaset içindeki rolü de arttı. Sulla, ileriki çağlarda ortaya çıkacak Gestapo veya siyasi polis gibi kurumların öncülü sayılabilecek silahlı güçleri (sonradan Praetorian Muhafızları adını aldılar) yarattı. Patricilerin siyasi ve ekonomik gücünü pekiştirerek, zenginleşerek iktidar ortağı haline gelmiş equiteslerin gücünü zayıflattı.

Sulla ve onun yerini alan Sezar, aynı zamanda, mülk sahibi sınıfların kendi çıkarları için bu tür diktatörleri kullanmak isterken diktatörlerin de nasıl mülk sahibi kesimleri kendi güçlerini arttırmak için kullandıklarına örnek teşkil etmektedir. Her zaman olduğu gibi zengin ve mülk sahibi sınıflar, iktidar kavgasında ve sınıflar mücadelesinde tüm varlıklarını riske atmadan kazanan tarafa oynamanın peşindeydiler. Bu sebeple de öne çıkıp kahraman olacak ve gerektiğinde rezilce ölecek diktatörlere ihtiyaçları vardı. Sulla’nın bir adım ilerisine geçen ve pleblerin desteğini almak için “halkçı” görünmeyi ihmal etmeyen Sezar, kendini tüm sınıfların üzerine çıkartarak (!) devletin cisimleşmiş hali ilan etti. Bu, tüm otoriter ve totaliter liderlerin ortak özelliğidir. Bir diğer benzerlik de şudur; nasıl ki Sezar’ın öldürülmesiyle cumhuriyetin yeniden canlanacağını düşünen senato üyelerinin hayalleri boş çıkmışsa (çünkü tek engelin Sezar olduğunu düşünüyorlardı), bugünün dünyasında da Trumpları, Putinleri veya Erdoğanları yaratan koşullar değişmedikçe bunların yerini başkalarının alması burjuva demokrasisinin eski “güzel günlerine” dönmesini sağlamayacaktır. Ancak sonuç olarak, tıpkı başarısız reform denemeleri gibi, Sullaların veya Sezarların otoriter/totaliter yönetimleri de Roma’nın gidişatını değiştiremedi.

İmparatorluk kurumu ve Sezar’dan sonraki imparatorlar, görünüşte cumhuriyetin yani “anayasal yönetimin” ve senatonun etkisinin devam ettiği yanılgısını sürdürmeye özen göstermişlerdir. Bu açıdan bakıldığında, Roma’nın bu dönemiyle kapitalizmin içinden geçtiğimiz dönemi arasında epeyce paralellikler bulmak mümkündür. Arada ülkeyi “iyi yöneten” imparatorlar olsa da artan çelişkiler Caligula veya Neron gibi son derece zalim imparatorları ve onların zulmedici yönetim tarzını öne çıkarmıştır. Bir noktadan sonra, sadece bazı imparatorlara mal edilen ve münferit olarak görülen “delilik” yahut zalimlik adeta kurumsal bir hal almıştır. Gerek Caligula gerekse de Neron, egemen sınıfın içinden tertiplenen komplolar neticesinde suikasta kurban gitmişlerdir. Son 2-3 yüzyıllık süreç hanedan kavgaları ve iç savaşlarla karakterize olmuştur. Mali krizler, sınırlardaki isyanlar ve barbar saldırılarıyla sarsılan Roma düzenini, Hadrianus’un tüm Roma sınırları boyunca yaptırmaya başladığı büyük duvarlar da kurtarmamıştır. Bu duvarların siyaseten anlamı, Roma’nın artık topraklarını genişletme çabasından vazgeçtiği ve savunma pozisyonuna geçtiğiydi. Birçoğunun yapımı tamamlanamayan bu duvarların inşası büyük bir mali külfet getirdiğinden ekonomik krizi derinleştirici bir etkisi olmuştur. Ayrıca barbar akınlarını durdurmakta da pek başarılı olamamıştır. İmparatorluk M.S. üçüncü yüzyıla girdiğinde artık iç savaşlar, imparatorları deviren ayaklanmalar veya darbeler, komplolar sürekli bir hal almıştı. Bu yüzyılda imparatorluğun doğu ve batı olarak bölünmesinin de temelleri atıldı. İlerdeki kesin bölünmenin yolunu açan siyasi-idari düzenlemeler, artan kaos ve çekişmelerin önünü kesmek içindi, ama işe yaramadı. Aslında giderek kaotik hale gelen hegemonya krizinin kaçınılmaz sonucu olan bu düzenleme, sorunu çözmek bir yana krizi daha da derinleştirdi. Dördüncü yüzyıla gelindiğinde artık imparatorları ordu içindeki yüksek rütbeli subaylar devirmeye ve seçmeye başlamıştı. Neticede dördüncü yüzyılın sonlarına doğru imparatorluk resmen bölündü.

Kapitalizmin sonu da Roma’nınki gibi mi olacak?

Roma düzeni demek, birkaç bin kişilik “soylu” bir sınıfın kölelerin ve toprakların olağanüstü büyük çoğunluğuna sahip olması, senato denen aygıtla ve kendi içinden çıkardığı diktatörler veya imparatorlarla ülkeyi zalim biçimde yönetmesi, milyonlarca kölenin kanı ve canı pahasına sefahat içinde yaşaması, tüm imparatorluğu ayakta tutan bu milyonlarca kölenin insan olarak bile görülmemesi, o zamanın bilinen dünyasının büyük bir kısmının bu bir avuç egemenin çıkarları için yağmalanması ve sömürülmesiydi. Çöküş sürecine girdiğinde, bu düzenin yarattığı siyasi, ekonomik ve toplumsal çelişkiler de had safhaya varmış, Roma’nın boyunduruğu altında yaşayanlar için yaşam çekilmez bir hal almıştı. Bugünden geriye bakıldığında muazzam bir uygarlığın yaratıcısı olarak görülen Roma’nın öteki yüzünden işte böylesine kan ve irin damlıyordu. Çöküş sürecindeki Roma, artık yıkılması gereken bir toplumsal düzenin, tarih sahnesinden çekilmedikçe insanlara nasıl onulmaz acılar çektirdiğinin örneğidir aynı zamanda.

O halde tarihin derslerinin ışığında bugünün çürüyen kapitalizmine baktığımızda neler söyleyebiliriz? Söyleyebileceğimiz ilk ve en önemli şey, çürüyen ve tarihsel bir tıkanıklık içinde bulunan kapitalizmin tarihsel olarak miadını doldurduğudur. Kuşkusuz kapitalizmin içinde bulunduğu bu durum, sistemin hemen yarın hem de kendiliğinden çökeceği anlamına gelmez. Bir toplumsal sistemin çöküşü anlık bir olay değil bir süreç olarak kavranmalıdır. Ayrıca bu sürecin içinde geçici ve göreceli “iyileşme” dönemleri yaşanması mümkündür. Ancak nihayetinde gidişat bu yöndedir.

Gelinen noktada, tıpkı geçmişteki Roma gibi bugün de kapitalist uygarlık derin bir kriz, dekadans içindedir. Üstelik bu durum arızî değil kalıcıdır, iflahı mümkün değildir. Kapitalizm kendi yarattığı sorunları ve krizleri çözememekte, aşamamaktadır. Burjuva düzen gitgide daha geniş kitlelerin gözünde meşruiyetini yitirmektedir. Bu da yönetici sınıfın eskisi gibi yönetememesi, eskisi gibi kolayca rıza üretememesi demektir. Tam da bu yüzden olağan rejimler yahut uygulamalar yerini giderek daha fazla şekilde olağanüstü yönetim ve uygulamalara bırakmaktadır. Roma’nın imparatorlar dönemi gibi kapitalizm de burjuva demokrasisinin kokuşarak plütokratlaştığı, olağanüstü rejim ve uygulamaların her türlüsünün, faşizmin her renginin veya despotizmin türlü çeşidinin yaşandığı bir sürece girmiştir.

Kapitalizmin bu yüklü çelişkilerinin farkında olan finans kapitalin zirvesindeki egemenler, koronavirüs pandemisiyle açılan süreci kullanarak, ölümünü geciktirmek için sistemi yeniden dizayn etmeye dönük yoğun çaba içerisindeler. Öyle ki, finans kapital adeta “her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak, her şeyi değiştirmeliyiz”[5] demektedir. Finans kapital zirvelerinin “büyük reset” kavramıyla ifade etmeye çalıştıkları da özünde budur, yani özünü korumak kaydıyla kapitalizmin yeni bir versiyonunu yüklemek. Ancak Roma’nın tarihi göstermiştir ki, çökmeye yazgılı bir sistemi kurtarmaya kimsenin gücü yetmez. Yapılan her şey eninde sonunda tepedeki bir avuç asalağın ekonomik ve siyasi gücünü pekiştirmek içindir ve bu da dünyayı daha da yaşanmaz bir yer haline getirecektir. Ayrıca gerek mevcut küresel ekonomik ve siyasi dengeler, gerek hegemonya krizi ve emperyalist savaş, gerekse de sınıflar mücadelesi, bunun pek de kolay olmayacağını göstermektedir. Finans kapitalin istediği değişim, yani kapitalizmin özüne dokunmayan ama bu tarihsel krizi atlatmasını sağlayacak türden köklü bir değişim imkânsız olduğu gibi, bizzat tarihsel kriz kapitalizmin yenilenmesi değil yıkılması gerekliliğini dayatmaktadır. Değişim ihtiyacı kapitalizmin tüm varlığını, kurumlarını, değerlerini, alışkanlıklarını, alt ve üstyapılarını zorlamaktadır. Bu ihtiyacın burjuvazi tarafından karşılanamayacağı ve örgütlü işçi sınıfının başını çekeceği bir toplumsal devrimin gerektiği aşikârdır.

Son tahlilde ister “büyük reset”i savunan tarafta olsunlar ister karşı tarafta, egemen sınıfın her kesiminin derdi kapitalist düzeni korumak ve sürdürmektir. Ancak kapitalizmin tarihsel tıkanıklığının aşılmasının mümkün olamayacağı gün geçtikçe daha fazla açığa çıkmaktadır. Ezilenlerin ve sömürülenlerin isyanları, protestoları, ayaklanmaları tüm engellemelere rağmen yayılmakta, yoğunluğu ve sıklığı artmaktadır. Roma’nın her seferinde yenilseler de ayaklanmaktan vazgeçmeyen köleleri, her seferinde bir başka egemen kliğin çıkarlarına alet olsalar da isyan etmekte direnen plebleri ve her seferinde geri püskürtülseler de tekrar saldırmaktan geri durmayan “barbar akınları” gibi; kapitalist sistemin altüst ettiği dünyanın ürettiği göçmenler de metropollerin sınırlarını aşındırmakta, modern ücretli köleler olan proleterler de giderek sistemin özünü hedef alan kitlesel eylemler gerçekleştirmektedirler. Modern kölelerin, pleblerin ve “barbarların” önünde daha uzun bir yol vardır, ama eninde sonunda hedeflerine ulaşacaklarına şüphemiz yoktur. Sistemin efendilerini ve düzenlerini ne Trump, Putin, Erdoğan gibi Sezarlar, ne korunaklı rezidanslar ve sınırlar boyu çekilen Hadrianvari duvarlar, ne modern Praetorian Muhafızları olan asker ve polisler ne koronavirüs karantinaları ve ne de sadaka niyetine verilen yardımlar vb. koruyacaktır. Gelecek sosyalizmdedir!


[1] Patrici kelimesi kökenini pater yani “baba” kelimesinden alıyordu. Pater Roma’da hem rahiplik görevlerini üstlenen din adamlarını hem de Roma senatosu üyelerini niteliyordu. Roma’nın kurucuları sayılan ve sonradan bu kuruculuktan kaynaklı olarak kendilerini “soylu” olarak addeden egemen sınıfa patrici deniliyordu. Patriciler egemen sınıf olarak toprakların büyük çoğunluğunun ve kölelerin sahibi oldukları gibi, senato üyesi olarak Roma’yı yönetiyor ve toplumsal hayatta çok önemli bir rol oynayan dinsel ayinleri yürütüyorlardı. Pleb ise Roma’daki özgür yurttaşların çoğunluğunu oluşturan ama patricilerin dışında kalan, kimileri epeyce varlıklı kimileri ise köleden farksız denebilecek kadar mülksüz olan, homojen olmayan halk kesimlerine verilen addı. Plebler Roma tarihinin uzun bir döneminde küçük toprak sahibi ve zanaatkâr kesimleri oluşturan, orduda lejyon olarak görev yapan kesimdi. Proletarii denilen kesim ise toplumun en alt, lümpen ve tamamen mülksüz kesimini oluşturuyordu. Toplumdaki tek işlevleri orduya asker üretmek anlamında, proles yani çocuk üretmek olarak görülüyordu. M.Ö. birinci yüzyılda yapılan bir nüfus sayımına göre Roma kentinde 900 bin pleb, 10 bin equites (pleblerin zengin üst kesimi), 2 bin patrici bulunuyordu. İmparatorluk topraklarında bulunan toplam köle sayısı ise 40 milyon civarındaydı.

[2] Roma’da yönetim, senatoyu ellerinde tutan ve başka hiçbir sınıftan kimsenin giremediği patricilerdeydi. Ancak sınıf mücadeleleri sonucu M.Ö. 5. yüzyılda halk tribünü kuruldu. Tribüne pleblerden kişiler dâhil olabiliyordu ve başlangıçta halk tribünü iktidar ortağı bir aygıt olmaktan ziyade pleblerin haklarının korunmasını sağlayan bir kurum niteliğindeydi. Tribünün kurulması Romalı pleblerin bir tür “genel grev” sonucu elde ettikleri bir haktı. İlerleyen dönemlerde ise ticaretle uğraşarak zenginleşen zengin pleblerin (equites) egemen sınıfa ve iktidara dâhil olma çabasının bir aracı haline dönüşen halk tribünü, nihayetinde iktidar organlarından biri haline dönüştü. Bu durum equiteslerin de particilerle birleşerek egemen sınıfın bir parçası haline geldiklerinin tesciliydi.

[3] Roma’nın ilk dönemlerinde, sadece patrici denilen soylu sınıftan kişiler orduda süvari (atlı asker) olabiliyordu ve bu konum sayı olarak da 600 atlıyla sınırlıydı. M.Ö. dördüncü ve üçüncü yüzyıllardan itibaren, patrici olmayan kesimden yani varlıklı pleblerden de equites (daha sonra da knights yani şövalye) adıyla süvari birlikleri oluşturulmaya başlandı. Bu değişiklik aynı zamanda pleblerin ticaretle uğraşan ve zenginleşen varlıklı üst kesimlerinin de siyasi iktidardan pay almaya başlamasına denk düşüyordu. İlerleyen dönemlerde equites denilen varlıklı plebler, particilerle birlikte egemen sınıfı oluşturacaklardı.

[4] Latifundia kelime anlamı olarak geniş çiftlik demektir. Patrici denilen egemen soylu sınıfın sahip olduğu ve her birinin üzerinde binlerce kölenin çalıştığı, zeytin, üzüm, pamuk gibi ticari değeri yüksek ürünlerin yetiştirildiği geniş tarım arazilerine verilen addır.

[5] Giuseppe Toması di Lampedusa’nın ünlü romanı Leopar’ın baş karakterlerinden Tancredi’nin söylediği bir söz. Gelişen burjuvazi karşısında gerileyen soylu sınıfın bir üyesi olan Tancredi, bu sözle, egemen sınıfın içinde kalabilmek yani egemenliklerini devam ettirebilmek için değişimi göze almak zorunda olduklarını anlatır. Bir burjuvanın kızıyla evlenen Tancredi böylece hem kendisi zenginliğe kavuşur (burjuvalaşır) hem de aslında köy kökenli olan bu burjuva ailenin soylu sınıfına dâhil olmasını (iktidardan pay almasını) sağlar.