ABD Kongresi geçtiğimiz Kasım ayında Epstein Dosyaları Şeffaflık Yasası olarak adlandırdığı bir yasa çıkararak Adalet Bakanlığını Epstein belgelerini yayınlama yükümlülüğü altına sokmuştu. Ikınıp sıkınan bakanlık, kendisine verilen maksimum bir aylık sürenin sonunda ancak küçük bir belge paketini yayınladı. Yükselen tepkiler ve artan baskılarla, aradan yaklaşık iki ay geçtikten sonra, yine eksik ama daha büyük bir belge yığınını kamuya açık hale getirdi. Belgelerde birçok ismin ve içeriğin üzeri bakanlık tarafından kapatılmış olmasına rağmen ortalığa saçılan pisliğin ürkütücü boyutları bir lağım patlaması hissi yarattı. 180 bin görüntü ve 2 bin video içeren 3 milyona yakın belgeden oluşan devasa boyutlu ifşaat, dünyaya egemen olan kişi ve güçlerin nasıl çürümüş bir sınıfı temsil ettiğini ortaya koyuyor.
Pedofiliyi, işkenceyi ve cinayetleri de içeren, alabildiğine sapkın bir seks trafiği özellikle ön plana çıkıyor. Hem yargılama süreçlerinin konusu olduğu için hem de kolay bir odaklanma sağladığı için bu noktanın ön plana çıkması bir ölçüde anlaşılır olsa da meselenin bunun çok ötesinde ve çok daha derin boyutlar taşıdığını baştan güçlü şekilde vurgulamak gerekiyor. Bununla birlikte, söz konusu ahlâki çürüme ve rezalet küçümsenecek türden değildir. Bu belgelerde adı geçen dünyanın en zenginlerinin, güç sahibi siyasetçilerin, kraliyet ailelerinin en üst düzey mensubu prenslerin, prenseslerin, devlet adamlarının, medyacıların, kültür-sanat dünyası ikonlarının, entelektüel dünyanın etkili figürlerinin, bilim insanlarının, akademisyenlerin, sınır tanımaz bir hedonizm bataklığında yüzen, ne denli çürümüş kişiler olduğunun açığa dökülmesi kendi başına önemlidir.
Bu tablo kapitalist sistemin tahayyül sınırlarını zorlayan bir çürümüşlük içinde olduğunu çarpıcı biçimde gösteriyor. İster istemez kimi tarihsel örnekler akla geliyor. Roma İmparatorluğunun düşüş dönemindeki çürüme manzaraları, Caligula’lar, Neron’lar, Fransız Devrimi öncesi dönemde aristokrasinin Marie Antoinette’lerle simgeleşmiş çürüme manzaraları, Rus Devrimi öncesi çarlığın Rasputin’li tablosu vb… Bu gibi örnekler günümüz kapitalizminin tarihsel açıdan nereye oturduğuna dair analojiler sunuyor. Tarihsel sistem krizi içinde kıvranan bunak bir kapitalizm, ekonomik, sosyal, politik, kültürel ahlâki/moral açıdan tefessüh etmiş durumdadır.
Marksist Tutum olarak 2000’li yılların başlarından bu yana kapitalizmin daha önceki kriz dönemleriyle kıyas kabul etmeyecek denli derin bir kriz içinde olduğu tespitini yapıyoruz. Bu krizin kapitalizmin tarihsel sistem krizi olduğunu söylüyoruz. Sistemin tarihsel bakımdan çoktan inişe geçtiği ve her geçen gün daha fazla pislik ürettiği anlamına geliyor bu. Epstein dosyalarında ortaya dökülen lağım pisliği de, diğer boyutları bir yana, bu tarihsel sistem krizinin kaçınılmaz ahlâki boyutunu çarpıcı biçimde gösteriyor. Aslında Elif Çağlı’nın son dönem yazılarından birinin başlığının Bu Pisliği Devrim Temizler[1] olması bir tesadüf değildir. Pislik öylesine devasa bir hal almıştır ki, bunun düzen içi düzeltme yöntemleriyle temizlenmesi imkânsızdır. Bu düzen bir devrimle yerle bir edilmeden, insanlığın içine sürüklendiği bataklıktan kurtuluş yoktur.
Esasen geniş emekçi yığınlar da sistemin bu çürümüşlüğünü derinden hissediyor ve tepki duyuyorlar. Kendi çalışma ve yaşam koşulları her geçen gün daha kötüye giderken egemenlerin servetlerinin ve ayrıcalıklarının sınır tanımaz bir arsızlıkla arttığını, egemenleri nispeten de olsa gemleyen eski kontrol mekanizmalarının artan ölçüde işlevsiz kaldığını, kural tanımazlığın, pervasızlığın görülmemiş ölçüde arttığını görüyorlar. Aslında çelişkili biçimde de olsa ABD’de Trump’ın iktidara gelmesini mümkün kılan önemli bir etmen de emekçi kitlelerin bir bölümünde olan bu tepkiydi. Trump ve MAGA hareketinin burjuva liderliği, tabandaki tepkiyi, sanki kurulu düzene karşıymış gibi sahte söylemlerle saptırıp, kendi lehlerine kanalize etmiştir. Bu bağlamda Amerikan tekelci burjuvazisinin daha ziyade Demokrat Partiyle özdeşleştirilen kimi kesimleri de hedef tahtasına konarak yeni bir faşizan yönelime girilmiştir. MAGA’cı faşistler, “yozlaşmış elitlerin” toplumu ayakta tutan geleneksel değerleri bozup yok etmek için var güçleriyle uğraştıklarını, uyuşturucuyu, alkolü, tembelliği, eşcinselliği, pedofiliyi, bilumum sapkınlıkları topluma yaymak için özellikle ellerindeki medya gücünü ve eğlence endüstrisini kullandıklarını biteviye tekrarlayan bir demagojik söyleme başvurmuşlardır.
Ancak tarihte örnekleri olduğu üzere iktidar yürüyüşünde ve burjuva fraksiyon çatışmalarında işe yarayan bir faktörün geri teptiği ya da ayak bağı olduğu durumlar da olabiliyor. Tam da ahlâki argümanlarla tepkisi alevlendirilen MAGA kitleleri, uzun zamandır bir pedofil sapık olarak ismi bilinir hale gelmiş Epstein’le ilgili tüm bağlantıların açığa çıkarılmasını talep ediyordu. Ucu görünmüş pislik ağının içinde kimlerin olduğu açığa çıkarılmalı ve yargılanmalıydı. MAGA liderliği ve Trump da bu talepleri benimsiyormuş görünüp bununla çürümenin şer yuvası olarak sundukları Demokratları sıkıştırıyordu. Nitekim bu propaganda kampanyalarının da katkısıyla Trump seçimleri kazandı. Ama iş seçim kampanyaları sırasında ısrarla vaat edilen dosyaların açıklanmasına geldiğinde Trump ve ekibi kaçınılmaz olarak yan çizmeye başladı. Ancak bir yandan Amerikan burjuvazisinin Trump karşıtı kesimi, bir yandan MAGA tabanı dâhil emekçi kitlelerden gelen baskı karşısında Trumpçı iktidar, belge yığını içinde geniş bir temizlik, ayıklama ve sansür yaparak belgeleri kısmen yayınlamak zorunda kaldı.
Manipülasyon
Patlayan lağım öylesine büyük ve çıkan pis koku öylesine kesif ki, belgelerdeki onca temizliğe, ayıklamaya, sansürlemeye ve eksik yayınlamaya rağmen pislik gözlerden saklanamıyor. Zaten Trump iktidarının bunca zamandır ipe un sermesinin, türlü bahaneler ileri sürmesinin, bizzat Trump’ın “bir şey yok o dosyalarda, bırakın bu boş işleri” demesinin, arada birkaç kez gündem değiştirmek için çeşitli hamleler yapmasının sebebi asıl olarak buydu. Öyle olduğu için, düzen savunucuları dört bir koldan çeşitli manipülasyon yöntemleriyle zihinleri bulandırmaya çalışıyorlar. Bazı mecralar konuyu küçültmeye, önemsiz göstermeye, odak saptırmaya gayret ederken, bazıları da sansasyonel dezenformasyonla sis bulutu yaratıp gerçeğin asıl önemli yanlarının görülüp anlaşılmasını engellemeye çalışıyorlar. Özellikle sosyal medyanın bu bağlamda büyük bir yanıltıcı işlev gördüğünü vurgulamak gerekiyor.
ABD’deki Trumpçı medya ve çevreler pisliğin adresi olarak Demokratları gösterebilmek için yoğun bir medya ve sosyal medya kampanyasıyla, dosyaların asıl olarak Clinton ve Obama gibi eski başkanlar dâhil en üst düzey Demokratları işaret ettiğini sürekli olarak işliyorlar. Trump’ın anayasaya aykırı olarak bir kez daha başkan olmayı istediği ve ara seçimlerin de yaklaştığı şartlarda, ekibi Trump’ı bu işten sıyırmak için elinden geleni yapıyor. Onlar en iyi savunma saldırıdır taktiğini kullanıyorlar böyle yaparak. Clinton’lar, Obama ve onların döneminde hükümette görev almış diğer bazı üst düzey Demokratlar üzerinden onları savunma pozisyonuna itip başta Trump olmak üzere kendilerini aklamaya ya da spot ışıklarının uzağında tutmaya çalışıyorlar. Bunun için kimi durumlarda düzmece fotoğraflar vb. de üreterek bu tür isimlerin Epstein’in “günahkâr” faaliyetlerine katıldıklarını yayıyorlar. Örneğin, Amerikan egemen sınıfının nefret simgesi haline getirmeye çalıştığı, sosyalist kimlikli yeni New York belediye başkanı Mamdani de hiç ilgisi olmadığı halde bu tür manipülasyonlarla şebekenin bir parçasıymış gibi gösterilmeye çalışıldı.
Epstein belgelerinde ismi geçen herkesin “pis” işlerin bir parçası olduğu söylenemez elbette. Epstein’in mümkün olduğunca geniş bir ilişki ağı oluşturmaya çalıştığı açıkça görülüyor. Bu çaba içinde her yazıştığı ya da birlikte fotoğraf çektirdiği kişi bu ağın parçası olmayabilir. Bununla birlikte belgelerin ortaya koyduğu gerçek şu ki, orada ismi geçenlerin büyük bölümü Epstein ile en azından şaibeli bir ilişki içindedir. Bunların bir kısmı pedofiliyi de içeren sapkın bir seks trafiğinin parçası iken, asıl önemli kısmı dünya siyaseti, gizli servisler, büyük sermaye, finans sektörü, teknoloji sektörü, medya, eğlence sektörü, bilim, akademi alanlarında plütokratik çıkarların ve gündemlerin ya aktif unsuru ya da aracı durumundadırlar.
Epstein’in ağı
Bu kapsamda Bill Clinton’un ve diğer bazı üst düzey görevli Demokrat Partilinin, eski Demokrat bakanların vs. Epstein ile ilişkilerinin en küçük tartışma götürür yanı bulunmuyor. Ancak bunların çok ötesinde, Amerikan burjuvazisinin çeşitli unsurları, Demokrat olsun Cumhuriyetçi olsun, Epstein merkezinde oluşturulan ağın bir parçasıdır. Sadece Amerikan müesses nizamının bu iki geleneksel partisinin ileri gelenleri değil, faşist oluşumların örgütleyicisi ve akıl hocası durumundaki Steve Bannon’dan tutun, bugün Ortadoğu’da sömürge valisi gibi dolaşan Tom Barrack’a, solcu geçinen anarşist aydın Noam Chomsky’ye kadar geniş bir yelpazeden kişiler bu şebekenin parçasıdır. İngiliz Kraliyet ailesinin Prens Andrew’u da, Prenses Sarah Ferguson’u da, İngiliz İşçi Partisinin çeşitli dönemlerde en önde gelen isimlerinden olan son ABD büyükelçisi Peter Mandelson da aynı şekilde. Norveç Kraliyet ailesinin mensupları da, Norveçli diplomatlar ve başbakanlar da, Körfez monarşilerinin üst düzey mensupları da, İsrail başbakanları da, Türkiye burjuvazisinden kimi muhafazakâr dindar isimler de bu ağda ya bir şekilde bulunmuş ya da ağla temasları olmuştur.
İşte Epstein meselesinin özü küresel ölçekte işleyen böylesine bir ağ oluşumunda yatmaktadır. Burada tam anlamıyla plütokratik[2] bir oluşum söz konusudur. Nitekim kamuya açılan belgelerde seks trafiğini, pedofiliyi açık ya da örtük yansıtan yazışmalardan çok daha fazlasını, dünya siyaseti konularının, bilim-teknoloji alanında gerici değişimlerin boyutlarının, finans konularının vb. tartışıldığı, güç simsarlığının yapıldığı yazışmalar oluşturuyor. Ancak pedofili, işkence ve cinayeti de içeren sapkın seks trafiğinin diğer faaliyetlerin yanı sıra yürüyen ayrık bir faaliyet olmadığını anlamak burada kilit önemde. İlgili bağlantıların kurulmasında ve ağa çekilmiş kendi alanlarındaki etkili kişilerin kullanılıp yönlendirilmesinde fazlasıyla iş görmüştür. Etkili kişilerin olağan sosyal çevreleri ve ilişki dairelerinde sergileyemeyecekleri zaafları ve sapkın eğilimleri için Epstein tarafından güvenli ve sistemli bir alan oluşturulmuştur. Epstein bu iş için asıl olarak ABD’de, kısmen de Avrupa’da özel mekânlar ve bir düzenek oluşturmuştu. ABD’nin çeşitli yerlerindeki mekânların yanı sıra bir özel uçak da dahil olmak üzere Karayipler’de adalar satın almış ve düzenlemişti. Özellikle namı çıkmış olan Epstein adasına özel uçakla ya da helikopterle seferler yapılıyordu.
Ancak söz konusu kişiler bu alana girdiklerinde buralarda yapılanlar Epstein ve arkasındaki asıl güçler tarafından bir garanti ve koz olarak kayda alınmaktaydı. Öte yandan bu kişiler ilişkiye geçtikleri bu Epstein merkezli ağ sayesinde sadece sapkın zevkleri için güvenli tatmin yolları bulmuş olmuyorlar, aynı zamanda çeşitli çıkar alanlarında faydalar sağlıyorlardı. Yeni kişilerle tanıştırılıyorlar, sorunlarının çözümü için yeni bağlantılara sahip oluyorlardı. İhtiyaç duyduklarında ya da zora düştüklerinde doğrudan Epstein’den ya da onun aracılığıyla başkalarından destek buluyorlardı.
Belgelerin gösterdiği gibi, örneğin Hindistan başbakanı Modi’nin İsrail ziyareti ile ilgili çeşitli görüşmeleri Epstein ayarlıyor. AB Konseyi Başkanı aracılığıyla ısrarlı biçimde Putin’le görüşme ayarlamaya çalışıyor. Norveç Başbakanı ile meşhur Oslo görüşmeleri trafiğinde ayarlamaların, bağlantıların, yönlendirmelerin vs. yapıldığı görülüyor. “Arap Baharı”nı takip eden dönemde Kaddafi’nin devrilmesiyle Libya devletinin tahminen 80 milyar dolarlık dondurulmuş varlıklarının nasıl gasp edileceği konusunda planlar yapan, bunun için İngiliz ve İsrail gizli servisleriyle paylaşım pazarlıkları yapan bir Epstein var. Bir başka örnekte Epstein’in, 2010’lu yıllarda Moğolistan’da devlet için kurulacak elektronik gözetleme sistemlerinin İsrailli teknoloji firması tarafından kotarılması için gerekli anlaşmaları ayarlayan kişi olarak boy gösterdiğini görüyoruz. Benzer şekilde 2012-2014 arası dönemde Afrika’da Fildişi Sahili’nde iç güvenlik projelerinde yine Ehud Barak’la beraber rol oynuyor.
Benzer birçok örnek var. İngiltere’de İşçi Partisinin “reformist işçi partisinden” bir “burjuva sol partiye” geçiş sürecinin en önemli dönemeç noktalarından biri olan, 1990’lı yıllarda Tony Blair’in adıyla anılan “üçüncü yol” yöneliminin başlıca mimarının Epstein’in sıkı dostu Peter Mandelson olması şaşırtıcı değildir. Mandelson, İngiliz kabinesinin kimi kararlarını önceden Epstein’e sızdırırken, Başbakanlık konutuyla Savunma Bakanlığı arasındaki gizli tünele dair bilgileri bile ona vermiş. O da Epstein gibi, nüfuzlu kişileri buluşturan, insanları bazı pozisyonlara öneren, şirketlerle yatırımcılar arasında köprü kuran kilit bir isim. Burada sözde işçi sınıfının partisi olan İngiliz İşçi Partisinin gerçekte kimlerin elinde olduğunu görüyoruz. Partideki krizin sonucu olarak kontrol dışı bir gelişmeyle sol reformist Jeremy Corbyn’in partinin başına gelmesinin ardından yaşananları düşününce bu ilişkilerin anlamı daha iyi anlaşılıyor. Hatırlanacağı gibi Corbyn’e karşı tümüyle düzmece bir “anti-semitizm” suçlaması uydurulmuş ve dört bir koldan yürütülen kampanyayla yaratılan uzatmalı krizin sonunda Corbyn parti liderliğinden uçurularak Mandelson’ların adamı Starmer başa getirilmişti. Benzer şekilde Epstein, İsrail’de de çeşitli dönemlerde hükümetin nasıl şekillendirileceğine dair yaşanan politik güç çekişmelerinde Ehud Barak ile birlikte rol oynuyor. Keza bu pedofil Siyonistin Steve Bannon’la hayli yoğun bir teşrikimesaisi var. Yazışmalardan da anlaşılıyor ki Bannon’ın Avrupa’da yürüttüğü geniş çaplı bir uluslararası faşist hareket örgütleme çabaları Epstein’in de desteği ve işbirliğiyle yürütülmüş. Epstein ve Bannon’un hayli sık ve hacimli yazışmalarında konuşulmayan konu yok gibi. Avrupa’da hükümet koalisyonlarının nasıl şekillendirileceği de, Çin’e baskının nasıl arttırılacağı da, Ortadoğu’da ne tür iş bağlantıları kurulacağı da bu geniş sohbetlere dâhil. AB Konseyi genel sekreterine varıncaya kadar birçok Avrupalı üst düzey siyasetçi Epstein’in iletişim ağı içinde.
Bannon ile Epstein arasındaki ilişki hayli derin. Belgeler arasında dikkat çeken bir video kaydında, Epstein’le masa başında iki saat süren uzun bir söyleşi yapılıyor. Hakkındaki suçlama ve rivayetler büyüdüğü için Epstein’in kendisini aklamak, imajını düzeltmek için yapıldığı açıkça görülen söyleşide, soruları soran kişi hiç kadraja girmiyor, sadece sesi duyuluyor. Çok geçmeden bu söyleşinin Epstein hakkında planlanan olumlu bir belgesel için yapılıp kayda alındığı ve söyleşiyi yapan gizemli kişinin Bannon olduğu ortaya çıkıyor. İlginçtir, bu söyleşide Epstein, David Rockefeller tarafından kurulan ve “seçilmiş politikacıların geçici olduğu, oysa işadamlarının dünyayı yönetmek için gereken istikrar ve tutarlılığı sağladığı” felsefesine dayanan ve “ABD, Batı Avrupa ve Japonya arasında daha yakın işbirliğini teşvik etmeyi amaçlayan hükümet dışı bir forum” olan Trilateral Komisyon’a kabul edilişini anlatıyor.
Trilateral Komisyon bir yana, Epstein politikacılar ve devlet adamlarının dışında büyük sermaye tekellerinin sahipleriyle zaten sıkı fıkı ilişkiler içinde. Bill Gates, Elon Musk, Peter Thiel, Mark Zuckerberg, Sergey Brin gibi dev teknoloji tekellerinin sahipleri bu ilişkiler ağı içinde dikkat çekerken, emlak milyarderi Donald Trump’tan tutun Victoria’s Secrets gibi şirketlerin sahibi Leslie Wexner’a, İngiliz milyarder Richard Branson’a kadar birçok milyarder kapitalist, Epstein ile değişik mekânlarda sayısız kez bir araya gelip yatırım alanlarını, dünya kapitalizminin gidişatını, küresel siyaset gelişmelerini, bilim-teknoloji politikalarını vb. tartışmış.
Epstein bir yandan kimi zenginlerin finansal işlerine danışmanlık yaparken, bir yandan çeşitli bilimsel araştırmalarla ilgileniyor, bunlara fon sağlıyordu. Yahudilerin üstün ırk olduğunu (Yahudi üstünlükçülüğü) düşünen bir Siyonist olan Epstein’in bu araştırma alanları içinde insanın genetik şifresinin çözümü ve genetik yöntemlerle ırksal ıslah gibi konularla özellikle ilgilendiği görülüyor. Yazışmalardan birinde, ismi belirsiz bir kişi Epstein’e, “senin Bill Gates’e sorduğun o «yoksullardan tümüyle nasıl kurtulabiliriz» sorusunu çok düşünüyorum. Bununla alakalı bir yanıtım/yorumum var” diyor.
Epstein’in bir başka ilgi konusu, Elon Musk ve Peter Thiel gibi faşist teknoloji baronlarının da ilgilendiği, insan soyunun ve uygarlığının distopik denebilecek şekilde dönüştürülmesi idi. Transhümanizm de denilen ve öjeni ile bağlantılı gerici düşünceler, Epstein ve çevresindeki bir kesimde harcıalem tartışma konularını oluşturuyordu. Yirminci yüzyılın acılı tarihinin teselli denebilecek sonuçlarından biri ırkçılık ve öjeni gibi korkunç fikirlerin bir ayıplama, utanç ve kınama konusu haline gelmesi idi. Nazizm örneğinde en acılı sonuçlara maruz kalan topluluklardan biri Yahudiler iken, bir Yahudi olan Epstein’in bu fikirlerle şevkle iştigal etmesi ve bunları bilim camiası içinde de desteklemesi, oradan meşruluk üretme çabası dikkat çekicidir. Epstein’in bu fikirlerinin farkında olan, farkında olmak bir yana kimi örneklerde besleyen bilimci tanıdıklar çevresinin önemli bölümünün Yahudi olması da manidardır.
Epstein siyahların entelektüel olarak aşağı olduğunu düşünüyor ve genetik modifikasyonla düzeltilip düzeltilemeyeceklerini merak ediyordu. Alman bir bilişsel bilimler uzmanına bozuk anlatımla şunları yazmış: “Belki iklim değişimi aşırı nüfusla uğraşmanın iyi bir yoludur… Yeryüzünün ormanları yanıyor… çok fazla insan, yaşlıların ve sakatların çok sayıda kitlesel yok edilişi mantıklı geliyor… eğer beyin kullanılmayan nöronları defediyorsa neden toplum bunların eşdeğerini muhafaza etsin.”
Irkçılığının yanı sıra rezil bir narsist de olan Epstein kendi spermleriyle yeni süper insanlar yaratmaktan da bahsediyordu. Epstein’in bu konuları konuştuğu hayli seçkin bilim insanlarını da içeren çevrenin bu ve başka konuları konuşma tarzları, insanlıktan çıkmanın ve çürümenin ne boyutlarda olduğuna dair başka bir ipucu veriyor. Yazışmaları inceleyenlerin birçoğunun da dikkatini çektiği üzere, bu çevre dünyanın geri kalanına inanılmaz bir aşağılama, horgörü, kibir, küçümseme ve iğrenmeyle bakıyor.
Epstein kim?
Peki Epstein gibi biri nasıl olup da bu işleri kotarabiliyordu? Milyarder bir finansçı olan Epstein zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmemişti. New York’ta yaşayan orta halli emekçi Yahudi bir ailenin çocuğuydu. Öte yandan Epstein bir yükselme yolu olarak başarılı bir tahsil kariyeri de yapmadı. Matematik konusunda yetenekli olduğu söylense de başladığı üniversiteyi bitirememişti. Ama diploması ya da bir formasyon belgesi olmadığı halde, her nasılsa ABD’nin en seçkin özel okullarından birinde matematik dersleri veren bir öğretmen olarak sahneye çıkmıştı. Diploma ya da belge sahibi olmaksızın, dahası başka okullarda ya da eğitim kurumlarında bir deneyim sahibi olmaksızın, doğrudan Türkiye’de Galatasaray Lisesinde ya da Robert Lisesinde öğretmenlik yapmaya başlamak gibi bir şey bu. Bireysel hikâyenin başka yerlerinde olduğu gibi burada da gizemli bir tuhaflık olduğu muhakkak. Birilerinin ona kol kanat gerip sıradışı bir ayrıcalık sağladığını anlamak zor değil. Nitekim araştırmacı gazetecilik işini hâlâ bırakmamış gazeteciler bu elit okulun o dönemki müdürünün bu işten önce ABD’nin 1940’larda kurulmuş casusluk örgütü olan OSS’de (CIA’nin öncülü) çalıştığını bulmuşlardır.
Daha okulda çalıştığı dönemde kız öğrencileri taciz ettiği rapor edilen Epstein oradan atılıyor, ama her nasılsa oradaki öğrencilerden birinin velisi tarafından kendisinde ışık görüldüğü için borsacı bir tanıdıkla tanıştırılıyor ve sonrasında alt düzey finans ve borsa işlerinde kısa süre mesai harcıyor, borsa simsarlığı yapıyor. Böylece başlamış görünen finans işleri yıllar içinde hızla ilerleyerek finansal dalavereler, saadet zinciri (Ponzi) türü dolandırıcılıklar, vergi kaçırma uzmanlığı, off-shore para transferleri, hileli muhasebe ve iflas, haciz işleri, bu tür konularda finansal danışmanlık gibi faaliyetler Epstein’in öyküsünde boy gösteriyor.
Ancak çoğu anlatıda yapıldığı gibi Epstein’i finans alanında zenginleşmiş pedofil bir milyarder olarak çerçevelemeye kalkmak tam da bahsettiğimiz manipülasyonların bir örneğidir. 70’lerin ikinci yarısında iş hayatına başlamış olan Epstein, bir borsacı/finansçının profiline pek uymayacak başka işler de yapmaktadır. 1980’lerde Epstein’in çok sık Avrupa ve Ortadoğu seyahatleri yaptığı görülüyor. Bu seyahatlerin birçoğunda başka isme düzenlenmiş bir Avusturya pasaportu kullandığı ve yaşadığı ülke olarak Suudi Arabistan’ı gösterdiği anlaşılıyor.
Ortaya çıkan bilgiler Epstein’in en az 1980’lerden bu yana İsrail istihbaratıyla (ve aynı zamanda CIA ile) çalıştığını ortaya koymaktadır. Bu faaliyetin 1980’lerdeki büyük İran-Kontra skandalını içerecek kadar ciddi bir faaliyet olduğu açıkça görülmektedir. Hatırlanacağı üzere İran’da Humeyni liderliğindeki İslamcıların devrim sürecini gasp ederek iktidarı ele geçirmeleriyle ABD ile İran arasında ilişkiler gerilmiş ve bu iki ülke adeta kanlı bıçaklı hale gelmişti. Görünüşte sert bir düşmanlık güdülmesine rağmen 80’lerin ilk yarısında ABD ile İran arasında ilginç bir bağlantı kurulmuş ve ABD İran’a gizlice silah satmış, oradan elde edilen gelirlerle de Nikaragua’daki devrimci Sandinista iktidarını devirmek için CIA tarafından örgütlendirilmiş sağcı Kontra gerillalarına destek (silah, para, eğitim, yönlendirme vb.) sağlanmıştı. İran’la yürütülen ilişkilerde İsrail kilit rol oynamıştı. İşte bu işleri yürüten personel arasında Ehud Barak ve Epstein’in de olduğu artık açıkça bilinen bir gerçek.
İşin aslı 1980’li yıllarda Epstein’in etrafındaki bazı kişilere istihbaratta (ya da istihbarata) çalıştığını söylemiş olduğu tanıklıklar ve anekdotlarla da tespit edilmiş durumda. Bu durum 2008’de pedofili ve tacizcilikten ilk yargılanmasında da kendisini göstermiştir. Sonradan Trump iktidarında bakanlık yapacak olan dönemin federal savcısı, Epstein ile onun normalde gerekenden çok çok hafif bir ceza ile kurtulmasını sağlayacak bir anlaşma yapıyor. Bu bakan sonradan maruz kaldığı eleştiriler karşısında yaptığı açıklamalarda kendisine Epstein’in istihbarattan olduğunun söylendiğini belirtmiş ve istifa etmişti. Ama bu ve daha birçok başka olguya rağmen Türkiye’deki bazı tanınmış gazeteciler de dahil birçok medyacı, bu tür hususların kurcalanmasını “komplo teorilerine meraklı” olanların ciddiye alınmayacak yaklaşımları olarak bir kalemde damgalayıp konuyu geçiştirmeye çalışıyorlar. Konuyu saptırarak çarpıtmak için devreye sokulan bir diğer yaklaşım ise Epstein’in istihbarat örgütleriyle bağlantılı olduğunu kabul etmek ya da vurgulamak, ama Rusya’ya çalıştığını söylemek şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bunların hepsi açık ve bilinçli örtbas çabasıdır.
Epstein neyi temsil ediyor?
Gerçekte öyle bir şebeke işlemektedir ki, dikkat edilsin, kopan tüm gürültüye ve açığa çıkarılabilen onca isme rağmen, Epstein ve başlıca suç ortağı Gislaine Maxwell dışında koskoca ABD’de yargılama konusu olan kimse yoktur. Bunun dışında İngiltere ve Fransa’da birkaç soruşturma açılabilmiştir ancak. Epstein meselesi 2000’li yılların ortalarından itibaren, yani 20 yıldır bir yasal soruşturma ve yargılama konusu olmasına rağmen durum budur. Diğer yandan hatırlamak gerekiyor ki Epstein yargılanırken 2019’da hücresinde tümüyle şüpheli biçimde ölü bulunuvermiştir. Bu ölüm kayıtlara intihar olarak geçirilirken, tesadüfe bakın ki onun seks trafiğinin Avrupa ayağındaki en önemli suç ortağı olarak Fransa’da tutuklanmış olan Jean-Luc Brunel de 2020’de cezaevindeki hücresinde ölü bulundu. Brunel tam da şebeke için genç kadın temin etme yollarından biri olarak Fransa’da modellik ajansına sahipti. Daha sonra faaliyeti genişleten Brunel, 2004’te Epstein’in 1 milyon dolarlık finansal desteğiyle ABD’de de modellik ajansları kurmuştu.
Sonuç olarak neredeyse kimsenin yargılanmaması ve kilit unsurların ortadan kaldırılması şebekenin ne denli dokunulmaz olduğunun açık belirtileri. Yazışmalar bütününde küresel ölçüde devasa bir gericiliğin hüküm sürdüğünü ortaya koyuyor. Dünyada politikaların bu genel perspektif doğrultusunda belirlenmesi için bir faaliyet koordine ediliyor. Hiçbir şekilde seçilmemiş, hiçbir şekilde hesap vermeyen ve her türlü rezilliği yapabilen küçük bir topluluk gezegen üzerinde canlarının istediği gibi at oynatmaktadır.
Çürümenin asıl büyük boyutu buradadır. Bir avuç plütokrat, ekonomik ve sosyal politikaların, jeostratejik politikaların, savaşların, bilim ve teknolojinin yönünün kararlaştırılmasında tayin edici roller oynamakta, yeryüzünün zenginliklerini yaratan milyarca insanın hayatlarıyla oynamaktadır. Dünyanın tepesinde kendilerini tümüyle dokunulmaz gören bir avuç kişi dünya işlerine karar verip ellerindeki güç ve bağlantılarla gelişmeleri istedikleri doğrultuda yönlendirmektedir. Büyük bir özgüven, umursamazlık ve pervasızlık içinde, eylemlerinden dolayı hiçbir hesap verebilirlikleri olmayan sapkın bir milyarderler güruhu dünyayı ellerinde oynatmaktadırlar. Başlangıçta burjuvazinin de, ama her zaman asıl olarak emekçi kitlelerin verdiği mücadelelerle elde edilen ve insanlığa mal olan ve aynı zamanda egemenlerin keyfiliğini sınırlandıran demokratik kazanımların yerle bir edildiği bir çürüme çağında yaşıyoruz.
Elbette tüm dünya işlerinin Epstein çevresindeki belli bir grup tarafından yönetildiğini söylüyor değiliz. Ama birbiriyle iç içe geçen bu tür burjuva güç ve iktidar halkalarının başta ABD olmak üzere özellikle büyük Batılı emperyalist ülkelerin dünyayı yönlendiren kararlarının alınmasında en belirleyici odakları oluşturduğuna şüphe yok. Parlamentolar, komisyonlar, oylamalar, hükümetler vs. belirli konuları ele alırlarken aslında bu mahfillerden gelen yönlendirmelerle hareket etmektedirler. Epstein vakası Bill Clinton’ın da, Donald Trump’ın da, faşist akıl hocası Steve Bannon’un da anarşizmin çağdaş peygamberlerinden Noam Chomsky’nin de aynı mahfille bağlantılı olduğunu göstermek bakımından çarpıcıdır. Ahlâki yozluk ve cinayetlere, çocuk kanına kadar varan dizginsiz sapkınlıklar çürümenin bir yönünü oluşturuyorsa da bu rezilliklere de temel oluşturan asıl çürüme boyutu buradadır. Böylesi büyük bir zenginlik ve gücün böylesine küçücük bir azınlığın elinde toplanması esas çürümedir. Eğer böylesi korkunç büyüklükte bir güç bir avuç insanın elinde temerküz edebiliyorsa bu sistem baştan aşağı çürümüştür ve o bir avuç insanın her türlü rezilliği pervasızca yapmaya cüretleri olur. Onlar dokunulmazlar olarak dünyanın çatı katında cümbüş edebilmektedirler. Ayrıca not düşmek gerekir ki böylesi çürümüş bir düzenin en tepe akademik kurumlarında yüksek mevkilerde yer alanlardan (Noam Chomsky gibi[3]) sözümona radikal politik fikirler geliyorsa dikkatli olup bunlara da bir mim koymak gereklidir.[4]
İkinci ve oldukça hassas olan önemli nokta, dünya burjuvazisinin en üst tekelci katmanı içinde güçlü bir fraksiyonun bu Epstein etrafında şekillendirilmiş olan çevreye yön veriyor oluşu, ona kendi iradesini dayatıyor oluşudur. Bunun birçok unsuru bu çevre içinde zaten yer almakla birlikte, sahnede görünmeyenler de vardır. Yukarıda Epstein’in istihbarat örgütleriyle bağlarından söz etmiştik. Bu bağların Epstein konulu yayınlarda büyük ölçüde ve bilinçli olarak görmezden gelindiğini, karartıldığını vurgulamıştık. Epstein işe yarayacak güçlü ve zengin insanları bir nevi zenginler kulübü gibi örgütlerken en rezil sapkınlıkları bağlayıcı bir yöntem olarak kullanmakta, gereğinde bunu bir şantaj aracına dönüştürmektedir. Epstein küresel ölçekte tekelci finans-kapitalin bir parçası olan Yahudi büyük burjuvazisinin (İsrail’deki ayağı da dahil) bir manivelası olarak hareket etmektedir. Somutta bu işleyişin Mossad ile sağlandığını görmek zor değildir. Böylece Epstein etrafında şekillendirilen çevre genel tekelci sermaye çıkarlarının ötesinde bu finans oligarşisi fraksiyonunun özgül/spesifik çıkarlarının güdülmesi için, diğer araçların yanı sıra oldukça verimli şekilde kullanılan bir çevre olmuştur. Sapkın zaaflar ve şantaj da bu şebekenin işlemesinde özellikle etkili bir yöntem olarak kullanılmıştır.
Bu noktanın hassas olduğunu belirttik. Bunun nedeni konunun kolaylıkla başka gerici düşünce biçimlerine doğru kaydırılma tehlikesini barındırmasıdır. İsrail büyük burjuvazisi ve parçası olduğu küresel Yahudi finans-kapital fraksiyonu dendiğinde bununla kast edilenin hiçbir surette genel olarak Yahudilik, Yahudi inancı ya da Yahudiler olmadığını vurgulamak önem taşıyor. Genel anlamda Yahudilik/Yahudiler ile tekelci Yahudi burjuvazisi tümüyle farklı şeylerdir. Bunun Amerikan tekelci burjuvazisi demekten kategorik olarak farkı yoktur. Amerikan tekelci burjuvazisi dediğimizde nasıl genel olarak Amerikalıları, hele de özellikle Amerikalıların en az yüzde 90’ını oluşturan emekçileri kastetmiyorsak, Yahudi tekelci burjuvazisi dediğimizde de bu hiçbir surette Yahudiler ya da Yahudilik anlamına gelmez. Dünyanın her yerindeki sayısız çeşitte gerici akımlar, Türkiye’de de yaygın olan siyasal İslamcılık örneğinde olduğu gibi, anti-semitizm zehrini akıtmaktan geri durmuyorlar. Bunlar sorunu kapitalizm ve egemen burjuvazi sorunu olarak değil Yahudilik sorunu olarak göstermeye ve böylece anti-semitizmi körüklemeye çalışıyorlar. Bu da tam da gerici Yahudi burjuvazisinin ekmeğine yağ sürüyor.[5]
Bir başka önemli saptırma noktası da, İslamcılardan ibaret olmayıp, çok daha geniş bir kümenin savunduğu, Batı’nın ya da Amerika’nın çürümüşlüğü düşüncesidir. Özelikle Türkiye’deki İslamcılar açısından bakıldığında cinsel sapkınlıklar ve pedofili ile Amerika’yı ya da genel olarak Batı’yı özdeşleştirmek rezilce bir ikiyüzlülüktür. Türkiye’de İslamcı tarikatlarda ortaya ancak çok küçük bir kısmı çıkmış olan benzer sapkınlıklar, taciz ve tecavüzler hakkında tek söz etmeyip, Batı’ya atıp tutmak ancak tiksinti hissi uyandırabilir. Çürüyen şey Batı ya da Amerika diye tarif edilemez, çürüyen şey İslamcı akım ve yapıların ezici çoğunluğunun da bir parçası olduğu kapitalizmdir.
Bu pislikten gerçekten rahatsız olan, bunu ortadan kaldırmak isteyen her samimi insanın çürüyen kapitalizme karşı, onun artan ölçüde plütokratikleşen düzenine karşı mücadeleye katılması gerekir. Hedef Batı ya da Amerika değildir, Yahudilik ya da Yahudiler değildir. Hedef kapitalizmdir, kapitalizmi alt edebilecek olan tek güç de işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı anti-kapitalist devrimci bir mücadeleyi örgütlü bir tarzda yükseltebilirse bu pisliği temizlemek mümkün olacaktır.
[1] Bkz. Elif Çağlı, Bu Pisliği Devrim Temizler, https://marksist.net/elif-cagli/bu-pisligi-ancak-devrim-temizler
[2] Bkz. Elif Çağlı, Demokrasi ve Plütokrasi, https://marksist.net/node/3475
[3] Noam Chomsky bilindiği üzere teknik alanda dünyanın en itibarlı üniversitelerinden sayılan MIT’de (Massachussets Institute of Technology) profesördü. Chomsky hakkında söylenebilecek çok şey olsa da bu yazının kapsamı dışında olduğu için burada sadece iki noktaya dikkat çekmek isteriz. Birincisi bu gibi isimlerin ortaya koyduğu teorilere ve savundukları pozisyonlara azami şüpheyle yaklaşmak gerekir. Örneğin Chomsky’nin ortaya attığı ve Marksist açıdan tam anlamıyla saçmalık olan dil teorilerinin büyük oranda askeri projelerle bağlantılı olduğu iyice ortaya çıkmıştır. Chomsky’nin çalışmaları insan dilinin gerçekliğinin anlaşılmasına katkıda bulunmak bir yana, yapay zekâ sistemlerinin işletilmesinde, özellikle de silah sistemlerinin yönetilmesinde işlevli olacak dilsel araçlar geliştirme yönünde çalışmalara temel oluşturmaktadır. İkinci nokta, bu gibi entelektüellerin politik görüş ve tutumlarının genellikle örgütsüzlüğe teşvik etmesidir. Düzene karşı sözde keskin muhalif sözlerin olsun ama kararlı bir örgütlü mücadele ile ona karşı mücadeleye girme. Kitaplar oku, tütsülü ortamlarda laf ebeliği yap, entelektüel havalar at, örgütlü mücadeleyi küçümse, bu yeterli!
[4] Epstein belgeleri nedeniyle Chomsky vakasının tartışıldığı son aylarda radikal fikirli anarşist akademisyenler bağlamında bir başka çarpıcı örnek daha gündeme gelmiştir. İfşaat taze olmasa da Türkiye gündemine son dönemde girmiştir. Anarşizm, Devlet Gibi Görmek, Toplum Gibi Görmek, Tahıla Karşı gibi kitapları Türkçe’ye de çevrilen ve sol çevrelerde büyük ilgi gören ABD’li anarşist siyaset bilimci James Scott 2018 yılında itiraf ettiği üzere, gençlik yıllarında Endonezya’da ve Burma’da bulunmuş ve bu dönemlerinde CIA’ye bu ülkelerdeki komünist hareketler ile gençlik örgütleri hakkında ayrıntılı raporlar iletmişti. Onun görüştüğü gençlik liderlerinin çoğu, hemen akabinde 1965’te CIA tarafından planlanmış Endonezya’daki kanlı askeri darbede katledildiler. Bu itirafın Türkiye’de yeni gündem olması nedeniyle geçtiğimiz haftalarda Türkiye’de onu el üstünde tutup reklam etmiş pek çok kişi hayal kırıklıklarını dile getiren açıklamalar yaptılar.
[5] Dünya ölçeğinde faaliyet gösteren ve sözde anti-semitizmle mücadele amacıyla kurulduğunu iddia eden IHRA (International Holocaust Remembrance Alliance - Uluslararası Holokost Anma İttifakı) anti-semitizmin resmi tanımını yapmak ve bunun tüm ülkelerde resmen kabul edilmesini sağlamak üzere çalışmaktadır. “İsrail devletini” eleştirmek ya da “Yahudi burjuvazisini” eleştirmek veyahut “Siyonizmi” eleştirmek bile bu kurumun evrensel kılmaya çalıştığı yeni anti-semitizm tanımı kapsamına sokulmaktadır. İşçi Partisi liderliğine gelen Jeremy Corbyn’in bu konumundan kısa sürede uçurulmasına yol açan kampanya partide anti-semitizm yapıldığı suçlamalarına dayanıyordu. Bu kampanya tam da IHRA’nın aktif katılımıyla, İngiliz burjuvazisi ve derin devletinin faaliyetleriyle yürütüldü ve İngiliz ve Yahudi burjuvazisi tarafından bir yol kazası olarak liderliğe gelmiş olarak görülen Corbyn görevden uzaklaştırıldı. Yerine getirilen bugünkü lider ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın ne mal olduğunu uzun boylu anlatmaya gerek bulunmuyor. Epstein’le yoğun teşrikimesaisi ifşa oluğu için görevden alınan ABD büyükelçisi Peter Mandelson onun başlıca yol arkadaşı ve akıl hocasıydı.
link: Levent Toprak, Epstein Aynasında Plütokrasi ve Çürüyen Kapitalizm, 15 Mart 2026, https://marksist.net/node/8729
Kadın Katliamı: İki Fatmanur ve Bir Küçücük Hifa





