Navigation

Savaş Çığırtkanlığı, Emperyalist Emeller ve İktidar Kavgası


Emperyalist iştahı kabarmış olan Türkiye’deki kimi “askeri” ve “sivil” burjuva kesimler, medya aracılığıyla yürüttükleri yoğun bir şovenizm ve savaş kışkırtıcılığı propagandasıyla, toplumu yakın bir savaş psikolojisine sokmuş bulunuyorlar. Neredeyse günlük basının tüm sayfalarında ve tüm TV programlarında, asker cenazeleri üzerinden duygu sömürüsü yapılarak ve tüm ülkede kardeş Kürt halkına karşı ırkçı, şoven gösteriler kışkırtılarak Türk ve Kürt halkı arasında düşmanlık tohumları saçılmaktadır. Kuşkusuz ki bu, bütün emperyalist savaşlarda olduğu gibi, burjuvazinin, kesinlikle emekçi halk kitlelerinin çıkarlarına aykırı olacak bir savaşı, onlara benimsetmek için yürüttüğü bir “psikolojik savaş” yöntemidir. Sanki bu savaş yirmi beş yıldan beri devam etmiyormuş da yeni başlıyormuş ve sanki bu savaşta şimdiye kadar otuz binden fazla insan yaşamını yitirmemiş de, ölümler yeni başlamış gibi bir psikolojik algı bozukluğu yaratmaya çalışıyor savaş kışkırtıcısı burjuva medya. Yaratılmaya çalışılan sonucu belirsiz bu karanlık savaş ortamında, büyük sermaye patronlarının ve şahinlerin basın sözcülüğüne soyunmuş yazar kılığındaki sermaye kâhyaları da en ön safta yer alıyorlar. Bu kâhyalar, bir başka ülkenin devlet yöneticilerini, yani Irak’ın Kürt bölgesi yöneticilerini doğrudan hedef göstererek, o bölgenin işgali için savaş naraları atıyorlar. Emperyalist emeller besledikleri çok açık olan kimi sermaye grupları ya da burjuva kesimler, genel olarak Ortadoğu’da alt emperyalist bir güç olmayı ve özel olarak da bölgede Kürt halkını baskı altında tutmayı arzuladıklarını artık gizlemiyorlar. Dolayısıyla, bu kesimlerin daha baştan emperyalist bir savaşı hedefledikleri çok açıktır.

Sözünü ettiğimiz bu büyük sermaye patronlarından birinin basın kâhyası olan zat, büyük sermayenin içinde taşıdığı emperyalist savaş emelini bakın nasıl dile getiriyor:

Geldiğimiz bu noktada muhatabımız kimdir? Aşağılık cani sürüsü olmadığına göre, kimdir yakasına yapışacağımız asıl sorumlu? Ve cevabını buldum. Onu koruyan, ona yataklık eden, ona kol kanat gerenler. Yani artık bizim muhatabımız Barzani’dir. Ona son, ama son defa şu mesajı, anlayacağı en direkt dille söylemeliyiz. «Önünde iki yol var. Ya komşumuz olacaksın ya hedefimiz.» … Eğer Amerika Birleşik Devletleri’ne güvenip, düşmanımız olma yolunu seçerlerse kendileri bilir. Bundan böyle, namlularımız, Barzani’ye çevrilmiştir. Hedefimiz, Barzani’nin, askeri ve ekonomik hedefleridir. Amacımız, oradaki «Kürt rüyasını», «Türk kâbusuna» çevirmektir. Barzani, eğer PKK üzerinden bir «Kürt megalo idea»sını gerçekleştirmeyi hayal ediyorsa, biz de onun karşısına bir yeni «misak-ı milli» haritası çıkarmalıyız. Veya… En azından, o megalo ideanın, onların ödeyemeyeceği kadar ağır olduğunu kafalarına çakmalıyız. Demeliyiz ki; üç beş F-16, otuz kırk sorti; neticesi yirmi yıl geriye gitmiş bir Kuzey Irak’tır. Karşımıza Amerikan F-16’ları mı çıkacaktır? Çıkarsa, onlar bilir. Bir İran artı bir Suriye… Üzerine bir Rusya ekleyin. Ta Afganistan’a kadar uzanan bir coğrafya çıkar karşınıza (…) Bir tarafta üç buçuk Kuzey Irak. Bu tarafta Türkiye. Ağırlığını terazinin o tarafına değil de bu tarafına koyduğu takdirde, bölgedeki bütün dengeleri altüst edecek bir «eski dost». Türkiye artık, tarihi kararını ve küresel tercihini yapacak noktaya gelmiştir.” (Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 22 Ekim 2007)

Ertuğrul Özkök’ün “eğer” diye sıraladığı bahaneleri bir yana koyacak olursak (çünkü bu “eğerler”, maraza çıkarmak isteyen bir külhanbeyinin ileri sürdüğü mazeretlerden başka bir şey değildir; tıpkı ABD emperyalizminin Irak’ı işgal etmeden önce yaptığı gibi), onun satırlarından esas olarak, yayılmacı büyük sermayenin kabaran emperyalist iştahları yansımaktadır. Dolayısıyla, bugün sınır ötesi operasyonu gerekçelendirmek için ileri sürülen “PKK terörünün kökünü kazımak, terörü tamamen yok etmek” vb. gibi gerekçeler bir bahaneden ibarettir. Asıl amaç, Türkiye-Irak sınırının, petrol yataklarına ulaşılacak şekilde yeniden çizilmesidir. Yoksa neden Kuzey Irak’daki Kürt yönetimi doğrudan hedef alınsın ve o topraklarda yaşayan Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkına ve kendi devletlerini kurma hakkına böylesine pervasızca saldırılsın ve eğer bu haklarını kullanmaya kalkarlarsa, yerle bir edilmekle tehdit edilsinler? Amerika’nın Irak’ı işgal etmesine ve orada yaptıklarına timsah gözyaşları dökenler, şimdi açık açık “biz de yakarız, yıkarız” demekten çekinmiyorlar. Ama bunda şaşılacak bir yan yoktur. Çünkü emperyalist sermaye ile emperyalizme soyunmuş sermaye arasında nicelikçe bir fark olsa bile, nitelikçe hiçbir fark yoktur. Her ikisinin de genetik yapısı aynıdır çünkü: Daha çok sömürü, daha çok tahakküm ve daha çok savaş!

Değişen koşullar, değişen dengeler, değişen ittifaklar

Bugün aynı emperyalist ittifakın (NATO) içinde yer alan Türkiye ile ABD’nin, böylesine ters düşmeleri ve bölgede adeta düşman taraflar olarak karşı karşıya gelmiş bulunmalarının gerçek nedenlerini anlayabilmek için, biraz gerilere gidip, 90’lardan itibaren değişen dünya koşullarını, değişen güç dengelerini ve Türkiye’nin bu değişimden nasıl etkilendiğini anımsamak gerekiyor. Bilindiği üzere, insan hafızası unutkanlıkla malûldür, o nedenle sık sık hatırlama egzersizleri yapmakta yarar var!

90’larda SSCB’nin çökmesi ve “sosyalist” blokun dağılmasından sonra, Soğuk Savaş dönemi sona eriyor, fakat bunun yerini, yeni paylaşım savaşlarının ön belirtilerinin ortaya çıktığı yeni bir dönem alıyordu. Nitekim 20. yüzyıl, Balkanlar’da, Kafkasya’da, Ortadoğu’da, Asya ve Afrika’nın çeşitli bölgelerinde, emperyalist güçlerin doğrudan kışkırtmalarının neden olduğu “ulusal çatışmalar” görünümündeki kanlı boğazlaşmalarla noktalanacaktı.

21. yüzyıla ise, emperyalist güçler arasında kıran kırana rekabetin yaşandığı bir ortamda girilmişti. Emperyalist-kapitalist güçler, yeni nüfuz alanları elde etmek, hegemonya yarışında geriye düşmemek için kıyasıya bir yarışın ve çekişmenin içindeydiler. Bu rekabet ortamı, emperyalist güçler arasında yeni bloklaşmaları gündeme getirmiş, bölgesel düzeyde hegemonya alanları oluşturma girişimleri hızlanmıştı. Soğuk Savaş döneminde kurulan blokların, iktisadi-siyasi-askeri ittifakların aynen devam etmesi mümkün değildi artık. Eski “dostlar” şimdi çatışan taraflar haline gelebilmekteydiler. Kapitalist tekeller ve kapitalist devletler arasında yeni saflaşmalar, yeni ortaklıklar gündemdeydi.

Bu yeni süreçte, özellikle Türkiye gibi kapitalist altyapısı yeterince güçlü olmayan ülkelerin sermaye sınıfları, başını büyük emperyalist güçlerin çektiği bloklardan birine dahil olmak için can atmaktaydılar. Çünkü 21. yüzyılın kapitalist dünyasında, sermaye gücü yetersiz olan kapitalist bir ülke için yalnız kalmak demek, dünya pazarında rekabet gücünü yitirmek, kendi pazarını da başkalarına kaptırarak güçsüzleşmek ve dolayısıyla küçülmek demekti. Hele ki kapitalizmin dünya ölçeğinde yaşanan genel krizi ortamında, kapitalistler için bir ölüm kalım meselesiydi bu. İşte Türkiye burjuvazisi de bu koşullar altında bir seçim yapmak zorundaydı. Burjuvazi içinde belirleyici ağırlığı olan büyük sermaye grupları, Türkiye kapitalizminin geleceği açısından seçimlerini Avrupa sermayesiyle entegrasyondan yana yaptılar ve AB’ye katılım perspektifi doğrultusunda bir strateji benimsediler.

Büyük sermayenin tepe örgütü ve sözcüsü konumunda olan TÜSİAD (bir diğer adıyla Büyük Patronlar Kulübü), Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği düşlerini daha 90’ların başlarından itibaren kurmaya başlamıştı. O nedenle de, bu tarihlerden itibaren, ekonominin ve siyasetin liberalleştirilmesi, demokratik dönüşümlerin yapılması ve Türkiye kapitalizminin dışa açılmasının önündeki engellerin kaldırılması için ısrarlı bir çaba içerisine girmişti. Daha birkaç yıl öncesine kadar 12 Eylül rejiminin savunucusu olan TÜSİAD, şimdi rejimin liberalleştirilmesini ve demokratik dönüşümlerin yapılmasını istiyordu! TÜSİAD birden bire “demokrasi ve özgürlük aşığı” kesildiği için değil, gelinen noktada büyük sermayenin çıkarları ekonomik ve siyasal alanda bir liberalleşmeyi gerektirdiği için istiyordu bu değişimi. Büyük burjuvazinin bu “uzak görüşlü” örgütü, Türkiye kapitalizminin yıllardan beri birikmiş ve çözülmediği için de kangrenleşmiş olan yapısal sorunlarının bir biçimde çözülmesinin ve burjuva düzende gerekli dönüşümlerin yapılmasının artık şart olduğunu, aksi takdirde sorunların büyüyeceğini ve içinden çıkılamaz bir hale geleceğini diğer burjuva kesimlerden çok daha erken görmüştü.

Bu yeni dönemde uluslararası güçler dengesindeki değişimlerden en çok etkilenen ve burjuva iktidar bloku içindeki pozisyonu giderek zayıflayacak olan kesim ise, ordu üst yönetimi, yani yüksek askeri bürokrasi idi. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ve Soğuk Savaşın sona ermesi, pek çok şeyin değişmesine yol açtığı gibi, bir NATO gücü olan TSK’nın stratejik konumunu da değiştirmişti. Sovyetler Birliği’nin burnunun dibindeki bir NATO gücü olması nedeniyle, Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD nezdinde “itibarlı” bir yeri olan TSK, artık bu imtiyazlı konumunu kaybetmek üzereydi. Fakat bu aynı zamanda, TSK’nın tepesindeki askeri oligarşinin ülke içindeki pozisyonunu da etkileyecekti. Koşulların değişmesi ve burjuvazinin yeni koşullara uyarlanma çabası, yani burjuva rejimin AB standartlarına uydurulması zorunluluğu, TSK’nın 12 Eylül’den beri süregelen devlet yönetimi ve siyaset üzerindeki ağırlığına darbe vuracaktı.

21. yüzyılın dünyasında, uluslararası kapitalizmden yalıtılmış ve kendi içine kapanmış bir “ulusal” kapitalizm düşünün imkânsızlığının bilincinde olan büyük sermaye, uluslararası koşullarda meydana gelen tarihsel önemdeki değişikliklerden ve ülke içinde yaşanan ekonomik, politik istikrarsızlıkların ortaya koyduğu tablodan kendi hesabına gerekli sonuçları çıkarmış durumdaydı. Büyük sermaye çevreleri, değişen dünya konjonktürünü dikkate almış ve kendi düzenlerinin “selâmeti” bakımından tercihlerini Avrupa sermayesiyle entegrasyondan yana yapmışlardı. Büyük sermayenin belli bir dönemeçten itibaren, Türkiye’de “demokratik dönüşümleri” ısrarla savunur hale gelmesi ve bu bağlamda 12 Eylül rejiminin uzantısı konumunda olan mevcut burjuva siyasal yapının değişmesini istemesi ve Avrupa’daki gibi bir “burjuva demokrasisinin” Türkiye’de de işletilmesinin artık gerekli olduğunu “ilan” etmesi hep bu AB’yle bütünleşme arzusuyla bağlantılıydı.

Ne var ki, 12 Eylül askeri darbesiyle devlet yönetiminde çok önemli bir pozisyon elde etmiş ve bu pozisyonunu uzun bir dönemden beri korumakta olan asker-sivil yüksek bürokrasinin, elde ettiği bu pozisyonu kolay kolay terk etmek istemeyeceği de ortadaydı. Nitekim, 90’lı yılların ikinci yarısından itibaren, Türkiye’de rejimin yeniden yapılandırılmasına ve geleceğine ilişkin olarak yapılan tartışmalar, burjuva iktidar bloku içinde esaslı görüş ayrılıklarına ve anlaşmazlıklara yol açacaktı. Bu konudaki saflaşma, değişim isteyen AB yanlısı büyük burjuvazi ile devlet aygıtlarında kümelenmiş statükocu asker-sivil bürokrasi ve onları destekleyen diğer burjuva kesimler arasında idi. Anlaşmazlık konularının başında ise, Türkiye’deki burjuva siyasal rejimin AB ile uyumlu hale gelecek şekilde sivilleştirilmesi (‘82 Anayasasının değiştirilmesi ve 12 Eylül rejiminin mirası olan kurum ve yasaların tasfiye edilmesi vb.), askerin siyaset üzerindeki vesayetinin son bulması konuları geliyordu. Burjuva iktidar bloku içinde baş gösteren bu anlaşmazlık, bir süre sonra taraflar arasında çetin bir iktidar mücadelesine dönüştü. Çeşitli evrelerden geçen ve her seferinde bir siyasal krizi tetikleyen bu iktidar mücadelesi, günümüzde de hâlâ sürmektedir. İşte bu nedenledir ki, Türkiye’de burjuva devlet iktidarı, adeta burjuvazinin askeri ve siyasi temsilcileri arasında paylaşılan bir “ikili iktidar” görüntüsü vermektedir.

Taraflar arasında ilk esaslı çatışma, daha 1990’ların başında Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine ilişkin devlet politikasının belirlenmesi noktasında patlak vermişti. Ya savaş durdurularak bir barış süreci başlatılacaktı, ya da topyekûn imha politikası güdülecekti. Bu konuda şahinlerin, yani komutanların tavrı kesindi: “Teröristler asla muhatap alınmaz, onlarla asla barış olmaz; tek çözüm askeri çözümdür, yani imhadır!” Cumhuriyetin kuruluşundan beri Kürt sorununda “inkârcı” pozisyonunu kesintisiz sürdüren askeri bürokrasinin bu “şahin” tutumu, bırakın sorunun çözümünü, burjuvazinin diğer kesimlerinin sorunu açık bir biçimde tartışmasına dahi fiili ambargo koyuyorlardı. Kürt sorunu, Kemalist devlet anlayışının ve bu anlayışın hakiki sahibi olan TSK’nın birinci kırmızı çizgisi idi çünkü! AB ile ilişkiler kapsamında “demokratikleşme” programı tartışılırken, TSK başka kırmızı çizgiler de çıkaracaktı ortaya. Bunlar, Kemalist devletin resmi “laiklik” anlayışı ile Kıbrıs sorununda ortaya koyduğu ve zinhar değişmez olan kırmızı çizgilerdi.

Özellikle Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi ve yaşanan iç savaş süreci, bu ülkede ırkçı-milliyetçiliğe varan Kürt düşmanlığının, inkârcılığın sadece faşist MHP ile sınırlı olmadığını, aksine bütün burjuva partilerde (dincisinden muhafazakârına, liberalinden “sosyal demokratına”) ve hatta kimi küçük-burjuva “sol” örgütler içinde de yeterli miktarda bulunduğunu gözler önüne seriyordu. Bu ırkçı-milliyetçi dalga, bilindiği üzere daha sonra Kıbrıs’ta Annan planının tartışılması sürecinde de yeniden yükseltilecekti.

Böylece, gerek demokratik dönüşümlerin yapılması, gerekse Kürt ve Kıbrıs gibi kangrenleşmiş sorunların çözümü konusunda, burjuva iktidar bloku içinde karşıt iki kutup oluşmuştu. Bir tarafta her türlü barışçı çözümü reddeden, statükocu askerlerin başını çektiği şahinler, diğer tarafta ise, AB’yle bütünleşmeden yana olan ve bunun bir gereği olarak Kürt ve Kıbrıs sorunlarının barışçı çözüm yollarının tartışılmasını öneren ve başını TÜSİAD’ın çektiği liberal reformcular. Örneğin, bu dönemde TÜSİAD’ın Sakıp Sabancı gibi ağır topları, verdikleri demeçlerde, ekonominin düzelmesi ve istikrarlı büyüme için siyasal istikrarın şart olduğunu hükümetlere sık sık hatırlatıyor ve üstü örtük de olsa, Kürt sorununun barışçı yollardan çözümü doğrultusunda düşüncelerini açıklıyorlardı. İşte, ulusal sorunla ilgili olarak meşhur “Bask modeli” tartışmaları da bu dönemde gündeme gelecekti.

O dönemde bütünüyle AB’ye indekslenmiş olan büyük burjuvazinin, liberalleşme ve demokratikleşme yönünde yaptığı bu girişimlere, devlet içinde mevzilenmiş olan burjuvazinin asker-sivil statükocu kesimlerinden anında ve çok sert tepkiler gelecekti. Özellikle Kürt sorununun çözümü konusunda TÜSİAD temsilcilerinin hazırladığı raporlara ve verdikleri demeçlere devlet katından gelen tepki çok sertti. Bu da gösteriyordu ki, egemen güçler bloku içindeki iktidar paylaşım kavgası uzun süre devam etmeye adaydı ve çok sert geçecekti. Cumhurbaşkanı Özal’ın ölümü, Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in uçağının düşmesi, Sakıp Sabancı’nın kardeşi Özdemir Sabancı’nın öldürülmesi olayları hep bu süreçte yaşanmış, hatırlanması gereken önemli olaylardır. Bu olayların ardından ise, devlet güvenlik birimlerinin mafyayla ve çetelerle olan içli-dışlı ilişkilerinin, meşhur Susurluk Olayı ile ortalığa dökülmesi geldi. Anlaşılan, iktidar mücadelesi, hele Kürt sorunu gibi konular işin içine girince çok sertleşiyordu!

Egemen sınıf bloku içinde yürüyen çatışmanın, sanıldığı gibi salt Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu ya da AB’ye katılım sorunuyla ilgili bir çatışma olmayıp, aslında iktidar ilişkilerini belirlemeye yönelik bir hegemonya mücadelesi olduğu, süreç ilerleyip çatışma şiddetlendikçe daha bir açıklıkla ortaya çıkacaktı. Büyük burjuvazinin ve AB yanlısı diğer burjuva kesimlerin sözcüsü olarak öne çıkan TÜSİAD, kendi politikalarını egemen kılmak için 1990’lardan beri her yolu denemiş, ama mevcut burjuva partilerin oluşturduğu koalisyon hükümetlerinden hiçbirisine bunu tam olarak uygulatamamıştı.

Hem askerlerin hem de onların dümen suyuna girmiş olan mevcut burjuva partilerin (ANAP, DYP, REFAH, MHP, CHP, DSP vb.) statükocu bir zeminde donup kalmaları ve yeni dönemin gerektirdiği reformlara direnmeleri ya da bu konuda ayak sürümeleri karşısında, TÜSİAD artık bu partilerden tamamen umudunu kesmiş durumdaydı. Bu partilere alternatif olabilecek, halkın gözünde yıpranmamış yeni bir burjuva siyasal oluşumun arayışı içine girmişti TÜSİAD. Bu oluşumun ortaya çıkması için çok beklemesi gerekmeyecekti. Kendisi de otoriter-statükocu devlet düzeninden mustarip olan ve siyasal varlığını bu “otoriter laik” devlete kabul ettirebilmek için meşruiyet savaşı veren İslami bir partinin (AKP) kuruluşu, TÜSİAD’a aradığı parti oluşumunu sunacaktı. AKP, çekirdeğini Milli Görüş’ten kopmuş, genç, girişimci kadroların oluşturduğu “yeni” bir siyasal oluşumdu. Üstelik halkın gözünde, “gadre uğramış” ılımlı Müslüman insanların oluşturduğu bir parti imajı çiziyordu. Yani kitle tabanı edinme açısından belli ki, geleceği parlak bir parti idi!

Nitekim 3 Kasım 2002’de yapılan erken genel seçimin sonuçları da bu gerçekliği teyit edecekti. Seçim sonuçları, yıllardan beri derin bir ekonomik ve siyasal bunalım içinde debelenen burjuva düzene ve bu düzenin birikmiş tarihsel sorunlarına çözüm getiremeyen statükocu düzen partilerine karşı halkın duyduğu kitlesel tepkinin çok açık bir ifadesi oldu. Bu seçimlerde halk, mevcut statükoyla bütünleşip değişime karşı direnen ve hamasi nutuklarla, idare-i maslahatçılıkla işleri geçiştirmeye çalışan tüm burjuva partileri buruşturup çöp sepetine attı. Statükonun (yani baskıcı-otoriter devlet düzeninin) yanında görünen düzen partileri, halkın nezdinde büyük bir güven ve itibar erozyonuna uğradılar.

Oysa seçim çalışmalarında statükoyu değiştireceğini, demokratik dönüşümleri gerçekleştireceğini ve AB’ye katılım sürecini hızlandıracağını ilan eden ve bizzat kendi siyasal varlığının kabulü için statükoya karşı meşruiyet mücadelesi veren ve de “mazlum”u oynayan AKP, halktan en çok oyu alan parti oluyordu 2002 erken genel seçimlerinde.

3 Kasım erken genel seçiminden sonra ortaya çıkan tabloya bakıldığında, o aşamada TÜSİAD’ın istekleriyle AKP’ninkiler örtüşmekteydi. AKP kendi meşruiyetinin kaynağını ve güvencesini Batıdaki gibi bir burjuva demokrasisinin Türkiye’de de işletilmesinde görürken, sözcülüğünü TÜSİAD’ın yaptığı AB yanlısı burjuva kesimler de geleceklerini ulusal sınırlar içerisine hapsolmuş bir kapitalizmde değil, Batıyla entegre olmuş bir kapitalizmde görmekteydiler. AB ile entegrasyon sürecinde büyük sermayenin ihtiyaç duyduğu ve o güne kadar sözüm ona “Batıcı”, “laik”, “modern” geçinen burjuva partilerin hiçbirinin yapamadığı reformları belki de bu “dini bütün” burjuva partisi (AKP) yapacak ve AB sürecinin önünü açacaktı!

AKP kurmayı, AB’ye uyum çerçevesinde demokratik dönüşümlerin yapılmasını, devletin küçültülmesini, bürokrasinin azaltılmasını, rejimin liberalleştirilmesini, Kıbrıs sorununun mutlaka çözülmesini ve de AB ile bütünleşmenin önündeki tüm engellerin kaldırılmasını öncelikli görevleri arasında sıralıyordu. Başta büyük burjuvazinin örgütü TÜSİAD olmak üzere, ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinin hükümetleri, AKP’nin “laftan anlayan” ve de “birlikte iş yapılabilecek” bir siyasal muhatap olduğuna ikna olmuşlardı. Büyük burjuvazi, hiç değilse belli bir dönem için birlikte iş yapabileceği, geniş kitle desteğine sahip, “enerjik” bir burjuva partiye kavuşmuştu ve onlar için bundan iyisi de can sağlığıydı!

Mecliste büyük bir çoğunluğa sahip olan AKP hükümetinin, gerek AB’ye uyum çerçevesinde Türkiye’deki burjuva siyasal yapıyı dönüştürme (rejimi “demokratikleştirme”) konusunda attığı adımlar ve gerekse Kıbrıs sorununun çözümü doğrultusunda yaptığı uluslararası temaslar, devlet katındaki statükoculuğa vurulmuş darbeler anlamına gelmekteydi. AKP hükümetinin attığı bu adımlara, içerde büyük sermaye çevrelerinden, dışarıda ABD’den ve AB’den büyük destek geldi.

AB’ye uyum yasaları çerçevesinde yapılması istenen değişikliklerin başında, ordunun siyasetteki ağırlığının kaldırılmasına yönelik olarak Milli Güvenlik Kurulu’nun yapısının değiştirilmesi, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kaldırılması, YÖK yasasının değiştirilmesi ve daha pek çok Anayasal ve yasal değişikliklerin vakit geçirilmeksizin gerçekleştirilmesi geliyordu. 12 Eylül’den bu yana siyasal iktidarlar üzerinde MGK aracılığıyla hegemonyasını sürdürmüş olan ordunun tepesindeki yüksek askeri bürokrasi ve onunla kader birliği içinde olan adli, idari ve “ilmi” yüksek bürokrasi, bu değişimin iktidar mekanizmasındaki merkezi konumlarına ne kadar ciddi bir tehdit oluşturduğunu algılamakta gecikmediler. Durumun ciddiyetini kavrayan ve gözden düşmekte olduğunu gören devlet katındaki statükocu güçler, başta askeriye olmak üzere derhal karşı atağa geçtiler. Bu durumda, burjuva iktidar bloku içindeki çatışma daha da sertleşmeye başlayacaktı.

AKP hükümeti beş yıllık birinci döneminde, hem yerli büyük sermayenin istediği reformları ve ekonomik dönüşümleri, hem de İMF’nin, yabancı sermayenin istediği özelleştirmeleri büyük bir hızla yerine getirerek, onlara geniş yatırım ve kâr imkânları sundu. Ayrıca AB’den gelen uyum yasalarını da, kendinden önceki hükümetlerden çok daha hızlı bir biçimde gerçekleştirmeye çalıştı. Yani özetle, işler hem AKP için, hem yerli büyük sermaye için, hem de kârlı bir “maden” bulmuş yabancı yatırımcılar için iyi gidiyordu doğrusu. Bu arada emekçi kitlelere verilen sözler henüz daha yerine getirilmemişti elbette. Ama olsun, onlar beklemeye alışıktı; bir gün onların isteklerine de sıra gelecekti nasıl olsa! Hele önce şu kapitalistlerimiz, yeni yatırımlar yapacak kadar sermaye biriktirip biraz zenginleşsinler, evvel Allah emekçilerimize de sıra gelecekti!

Bu böyle devam ettikçe, AKP’nin de, büyük sermayenin de statükocular karşısında manevra alanları genişti ve bu bakımdan bir hayli rahattılar. Fakat bu gidişatta AKP, rahatını kaçıran ve elini zayıflatan iki kırılma noktasıyla karşılaştı. Birincisi, stratejik ortağıyla (ABD ile) arasını soğutan ve ilerde başına daha da büyük işler açma olasılığı yüksek olan “tezkere olayı” idi. Bu olayda ABD yönetimi, yani Bush, kendisine kazık atılmış hissiyatında olduğu için, kolayına yatışmayacağı da açıktı. İkinci kırılma noktası ise, bu kez tersine, AB’nin AKP’ye ve Türk burjuvazisine attığı kazık oldu. AB, belli bir noktaya gelindikten sonra, Türkiye’nin tam üyeliği konusunda yan çizerek, ortağını çok güç bir durumda bıraktı, fena halde hevesini kırdı. Aslında bu ikinci kırılma çok daha önemlidir, çünkü kendi iç dinamikleriyle bir türlü değişimi gerçekleştiremeyen ve statükoculuktan kurtulamayan Türk burjuva rejimi, şimdi yalnız kaldığı için daha da kırılgan bir duruma gelmiştir.

Nitekim, burjuva blok içindeki statükocu Kemalist güçlerin AKP’ye karşı atakları, AB sürecinin tavsamasından sonra daha da yoğunlaşmış ve her türlü provakatif eylemlerle ve kitlesel mitinglerle sürekli tırmandırılmıştır. Amaç, AKP’nin devlet katında yeni mevziler kazanmasını engellemek ve özellikle de onu Çankaya’dan uzak tutmaktı. Çünkü Çankaya, Kemalist statükocuların kutsal bir mevzii idi ve “iktidar” temsili anlamında sembolik ve manevi değeri çok yüksekti. İşte bu nedenle, Çankaya seçimi yakınlaştıkça, canhıraş bir şekilde atağa geçen “laik ve de millici güçler”, “Laiklik elden gidiyor”, “Şeriat geliyor” teraneleriyle AKP’ye saldırmaya başladılar.

İşin ilginç yanı, daha düne kadar AKP’nin arkasını sıvazlayan, “yürü arkandayız” diyen büyük patronlardan bazıları da, bu gelişmeler üzerine pozisyon değiştirdiler. Bunların başında da, büyük medya gücünü elinde tutan ve gerektiğinde herkese şantaj yapabilecek olan büyük patronlar geliyordu. Yani kısacası, burjuvalar arasında rekabet savaşları ve iktidar kavgası yeniden alevlenme aşamasına doğru hızla ilerliyordu. İşte tam da böyle bir ortamda, AKP, kurtuluşu erken seçimlere gitmekte buldu. Ve herkesin bildiği gibi, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde büyük bir oy patlaması yaparak yeniden tek başına iktidar oldu. Bununla da yetinmedi, hemen ardından yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini de kazanarak, partinin ikinci adamını Çankaya’ya çıkardı ve böylece, geleneksel Kemalistlerin “iktidar” sembolünü de fethetmiş oldu. Buna karşı müthiş protestolar sergilendi, devlet katında kıyamet koptu; o güne kadar burjuva devlette görülmedik bir şeydi bu. Çankaya seçimi devletlû zevatın gözünde, çevreden gelen birinin “kutsal” merkeze yerleşmesiydi! Yenilir yutulur bir lokma mıdır bu?! Yanına kalacak mıdır bu AKP’nin? Türkiye gibi bir ülkede bunun cevabını vermek gerçekten de zor bir iş, kâhin olmayı gerektiriyor doğrusu!

Cumhurbaşkanının seçildiği ve aynı zamanda anayasa tartışmalarının da başladığı bu evre, AKP hükümeti için gerçekten de kritik bir evredir. ‘82 Anayasasının tasfiyesi ve sivil bir anayasanın yapılması şiarıyla sezonu açan AKP, daha taslak ortaya çıkmadan ve tartışmalar başlamadan muarızları tarafından yoğun bir salvo ateşine tutuldu. Zaten Cumhurbaşkanı seçimiyle birlikte iktidarda çok önemli bir mevzi kaybettiğini düşünen statükocu askeri kanat, şimdi bir de 12 Eylül anayasasının tasfiyesi ve yerine demokratik bir anayasanın yapılmasıyla halinde, her şeye hükmeden o eski konumunu tamamen yitireceği endişesine kapıldı. İşte tam da bu süreçte, Kürt sorunu yeniden çıkageldi hükümetin ve Meclisin önüne! Şimdi sermaye cephesinde kâğıtlar yeniden karılıyor, saflar yeniden belirleniyor ve yeni çıkar ittifaklarının oluşumu gündemi işgal ediyor, savaş tamtamlarının çaldığı bir mahşer ortamında!

Sermaye cephesi bu durumdayken, emek cephesi ne durumda acaba?

Genel olarak “emekçi halk kitleleri” ya da “emekçi halk sınıfları” diye tanımlanan işçi, memur, küçük esnaf, yoksul köylü kitleler Türkiye’de nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Kapitalist üretim sürecindeki yerleri itibariyle nesnel olarak sermaye karşısında konumlanmış bulunan emekçi kitleler, aynı zamanda burjuva toplumundaki anti-kapitalist emek cephesi potansiyelini oluşturmaktadırlar. Fakat bu emek cephesi potansiyeli, sermaye cephesi karşısında herhangi bir politik varlık gösterememekte, aksine bu cephenin bileşenleri olan işçi ve emekçi kitleler, sermaye partileri tarafından yönlendirilmektedirler. İşçi ve emekçi kitlelerin sermaye karşısında uğradıkları bu bilinç çarpılmasının ve sergiledikleri bu pasif tutumun gerisinde ise, onların bağımsız sınıf çıkarları temelinde hareket edebilen militan bir sendikal örgütlülüğe ve kelimenin gerçek anlamında devrimci bir siyasal önderliğe sahip olmayışları gerçeği yatmaktadır.

Kapitalist bir düzende, sermaye cephesi karşısında anti-kapitalist bir emek cephesi potansiyeli her zaman var olmuştur ve var olmaya da devam edecektir. Kapitalist düzendeki emek-sermaye çelişkisinin varlığından kaynaklanan nesnel bir gerçekliktir bu. Fakat öte yandan, sözünü ettiğimiz bu anti-kapitalist emek cephesi potansiyelinin, dünyanın hiçbir yerinde kapitalizmi yıkmak üzere kendiliğinden harekete geçmediği ve geçmeyeceği de bir başka nesnel gerçekliktir. Tarihte yaşanan pek çok deney de göstermiştir ki, emek cephesi potansiyelinin bağrında taşıdığı devrimci enerjiyi açığa çıkartan ve onu kapitalizmi yıkma doğrultusunda harekete geçirebilen yegâne güç, işçi sınıfının örgütlü devrimci gücü olmaktadır. Eğer ki işçi sınıfının kendisi henüz devrimci bir örgütlülükten, devrimci siyasal önderlikten ve devrimci siyasal eylem programından yoksunsa (yani işçi sınıfının kendisi henüz devrimci bir güç haline gelmemişse), diğer emekçi kitlelerin kapitalizme yıkma hedefiyle kendiliğinden harekete geçmeleri de söz konusu olmamaktadır.

Nitekim, 12 Eylül darbesinden bu yana geçen çeyrek asırlık zaman diliminde yaşananlar da bizim bu söylediklerimizi doğrulamaktadır. Bütünüyle işçi ve emekçi sınıfların aleyhine işleyen 12 Eylül sonrası tarihsel süreç, örgütsüz ve öndersiz kalan işçi ve emekçi yığınların nasıl bir depolitizasyon sürecinin içine yuvarlandıklarının ve burjuva iktidarların saldırıları karşısında nasıl savunmasız ve çaresiz kaldıklarının örnekleriyle doludur. 12 Eylül sonrasında sendikalaşma oranının süratle düşmesi, sendikal mücadelenin alabildiğine gerilemesi ve sınıf mücadelesinden kaçışın işçiler arasında genel bir eğilim haline gelmesi, esasen işçi sınıfı saflarındaki örgütsüzlüğün, dağınıklığın, yalnızlığın ve tüm bunların yol açtığı çaresizliğin somut göstergesidir. Bu bakımdan, 12 Eylül sonrası dönem, politik bakımdan örgütsüz ve öndersiz olan işçi yığınlarının hem burjuva partiler tarafından, hem de burjuvazinin işçi sınıfı içindeki uzantısı olan sendikal bürokrasiler tarafından nasıl aldatılıp yönlendirilebileceklerinin ve nasıl kendi sınıf çıkarlarına aykırı pozisyonlara savrulabileceklerinin eğitici dersleriyle dolu bir dönemdir.

İşte kapitalist düzenin egemen güçleri de ancak böylesi dönemlerde, yani işçi hareketinin son derece güçsüz düştüğü ve alabildiğine gerilediği dönemlerde istedikleri gibi at oynatabilmektedirler bir ülkenin ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşamında. Böylesi dönemlerde egemen güçler emekçi kitlelerin çıkarlarına aykırı kararları rahatlıkla alabilmekte ve ciddi bir dirençle karşılaşmaksızın bu kararları uygulayabilmektedirler.

Nitekim içinden geçmekte olduğumuz bu olağanüstü karmaşık dönemde de gene aynı manzarayla karşı karşıya gelmiş bulunmaktayız. Patronuyla, siyasetçisiyle, askeriyle, medyasıyla vb., düzenin egemenleri, sonucu kesinlikle emekçi kitlelerin aleyhine olacak kararlar alıyorlar ve bunları fiilen uygulamaya hazırlanıyorlar. Yıllardan beri yalan haberlerle, yanlış bilgilerle, kışkırtıcı-şoven propagandalarla aldatılan emekçi kitleler bugün tam bir şaşkınlık içindedirler ve gelecekte yaşamlarını karartacak olan egemen güçlerin bu savaş çılgınlığına karşı kitlesel bir tepki gösterememektedirler.

Benzer dönemlerde olduğu gibi, içinden geçmekte olduğumuz bu tarihsel dönemde de enternasyonalist komünistlerin öncelikli ve en önemli görevinin, işçi sınıfının devrimci öncüsünü örgütlemek olduğu gerçeğini asla akıldan çıkarmamak gerekiyor. Çünkü işçi sınıfının kitlesine ulaşabilecek ve ona gerçekleri haykırabilecek yegâne güç, işçi sınıfının örgütlü öncüsü olabilir ancak! Eğer ki bu görev yerine getirilemez de, işçi sınıfı on yıllar boyunca kendi devrimci örgütlülüğünden, devrimci siyasal önderliğinden yoksun kalırsa, bu durumda işçi ve emekçi kitlelerin kendi sınıf çıkarlarından giderek uzaklaşmaları ve bugün olduğu gibi, burjuva partilerin onlara sunduğu sahte çözümlerin peşinden bilinçsizce sürüklenmeleri asla son bulmayacaktır!