ABD-İsrail koalisyonunun 28 Şubatta başlattığı bombardımanla alevlenen İran savaşı 40 günü geride bırakırken, taraflar 15 günlük ateşkes kararına vardılar. Ateşkes anlaşması, Trump’ın, Hürmüz’ü açmadığı takdirde İran’ı taş devrine geri döndürme tehditleriyle gerilimi iyice yükselttiği dört günün ardından geldi. Savaşlar arasındaki böylesi kısa süreli ateşkes süreçlerinin, soluklanmak, yaraları sarmak ve güç toplamak için verilen molalar olarak görüldüğünü biliyoruz. Bu ateşkesin İran açısından anlamı tam olarak buyken, ABD ve uluslararası sermaye açısından önemli bir anlamı daha var: Hürmüz Boğazının açılması. Nitekim ateşkes anlaşması ABD’nin saldırılarını durdurması karşılığında İran’ın Hürmüz Boğazını açmasını şart koşuyor.
Savaşın başlamasının hemen ardından İran’ın Hürmüz’ü fiilen kapatması nedeniyle binlerce gemi Körfezde mahsur kalmıştı. Burjuvazi açısından milyarlarca dolarlık kayba yol açan bu durum, aynı zamanda bu gemilerin büyük bir bölümünün petrol ve doğalgaz yüklü tankerlerden oluşması nedeniyle bu alanda da ciddi bir krize sebep oldu. Hürmüz’den petrol sevkiyatının tümüyle durması petrol fiyatlarını katlayarak arttırdı ve bunun enerji fiyatlarına yansıması emekçiler açısından büyük bir yük olurken bütün bir üretim alanını da etkiledi. Bu yüzden Trump üzerindeki iç ve dış basınç da son günlerde bariz şekilde artmış, hatta bu basıncın etkisiyle Trump İran’ın Hürmüz’ü açması için küfürlü ifadeler kullanmaya varan bir hezeyan içine girmişti. Ateşkes anlaşmasıyla Trump’ın daha rahat nefes alabileceği görülüyor. ABD-İsrail bombardımanlarıyla ciddi bir tahribat yaşayan İran ve İran bombardımanlarından oldukça zarar gören Körfez ülkeleri için de bu geçerli elbette. İsrail’in ise bu molayı Lübnan’ı tarumar etmeye odaklanmak üzere kullandığı görülüyor.
Ateşkes kararının açıklanmasının ardından dünya piyasaları iyimser havayla uçuşa geçerken, burjuva yorumcuların bu ateşkesin devamında kalıcı anlaşmanın geleceği ve savaşın sona ereceğine dair aceleci yorumları tüm medyayı kapladı. Hürmüz Boğazının gemi trafiğine açılması sevinçle karşılandı. Fakat akşam saatlerinde İsrail’in Lübnan’da şimdiye kadarki en kanlı saldırısını gerçekleştirmesi şok etkisi yarattı. Siyonist devlet, ateşkesten sadece saatler sonra Lübnan’da Hizbullah’a ait olduğunu söylediği 100’den fazla hedefe aynı anda ağır bir hava saldırısı düzenleyerek 10 dakika içinde en az 300 kişiyi katletti, yaralı sayısı ise 1200’e yaklaştı. Bu saldırının ardından İran, ateşkes anlaşmasına Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarına son verilmesinin de dâhil olduğunu söyleyerek Hürmüz Boğazındaki geçişlerin askıya alındığını ve saldırıların devam etmesi halinde “bölgedeki işgalci saldırganlara pişman edici bir karşılık vereceğini” duyurdu. ABD’den ateşkesin Lübnan’ı kapsamadığı açıklamaları gelirken, Trump’ın İran’a silah sağlayan ülkelere yönelik olarak istisnasız ve tüm ürünlerde %50 ek gümrük vergisi getirileceğini duyurması da yaşanan şoku pekiştirdi. Üstelik İsrail saldırıları gece boyunca devam etti. Böylece ateşkesin pamuk ipliğine bağlı olduğu, çok değil birkaç saat içinde görülmüş oldu. Dahası, İran’la ABD arasında Pakistan’da yeniden başlatıldığı söylenen müzakerelerin daha ilk görüşmenin ardından tıkandığı açıklandı.
İran savaşı sadece Ortadoğu’da ağır bir yıkıma neden olmakla kalmayıp, yol açtığı enerji krizi, tedarik problemleri ve artan fiyatlar nedeniyle tüm dünyayı etkiliyor. Bu yüzden de saldırgan güçler olarak ABD-İsrail emperyalizmine duyulan tepki giderek büyüyor. Bununla birlikte, bu savaşın niteliğine odaklanarak doğru tutum almak yerine Trump’ın yalan, çelişkili ve manipülatif açıklamalarına endekslenen ve ABD’ye duyulan tepkiyle pek çok açıdan gerçekliğe gözlerini kapatan değerlendirmeler yaygınlığını koruyor. ABD’nin ve İsrail’in füze stoklarının eridiği, savaşın maliyetinin çok yükseldiği, İran’ın çok uzun süre direnme kabiliyetinde olduğu gibi yorumlara dayanarak, ABD’nin batağa saplandığı, onurlu bir çıkış aradığı yönündeki görüş, anaakım medyada da, muhalif medyada da, solda da köpürtülüyor. Ateşkes kararının bu tür yorumları daha da yaygın hale getireceği görülüyor. Oysa savaşın ilk günlerinde aynı gerekçelere dayandırılarak yapılan “ABD’nin bu savaşı 10 günden fazla sürdüremeyeceği” yorumlarının mesnetsizliği kısa sürede ortaya çıktığı gibi, ABD’nin bölgeye yeni deniz ve kara birlikleri göndermeye başlaması da bu savaşın tek bir fazdan ibaret olmayacağını gösteriyor.
Süreci değerlendirirken Marksist bakış açısının yitirilmesi sosyalistleri de yanlış bir çizgiye savurabiliyor. Anti-emperyalizmin “büyüğe karşı küçüğü destekleme” politikasına ve daha genel olarak Amerikan karşıtlığına indirgenmesinin[1] açtığı yanlış yol, her türlü manipülasyona ve tuzağa da kapıları ardına kadar açıyor. Burjuva kanallardan yayılan ideolojik argümanlar ve çarpıtılmış bilgiler buradan içeri kolayca sızabiliyor. ABD içinde Trump’la muhalif burjuva güçler arasında sert bir iktidar mücadelesi yaşanıyor; dışarıda ise İran’la savaşan ABD, Çin ve Rusya ile de kapışıyor. Elbette AB ile ABD arasındaki gerilimi de unutmamak gerek. Bütün bu burjuva güçler birbirlerini yıpratmak için aynı zamanda çok boyutlu bir psikolojik savaş da yürütüyorlar. Tüm taraflar açısından bu psikolojik savaş, gerçekliği bütünüyle çarpıtarak kamuoyu algısını kendi çıkarları temelinde şekillendirmek üzerine kuruludur ve bunun için devasa ölçekte bir dezenformasyon makinesi işletilmektedir (üstelik günümüzde buna bir de yapay zekâ eklenmiştir). Bu makinenin yaydığı kirli ve yalan bilgiler, burjuva yorumculardan akademisyenlere geniş bir ağ tarafından işlenip servis edilmektedir. Dolayısıyla bunlar dikkatlice filtrelenmedikleri takdirde, tam da onları yayan burjuva güçlerin tuzağına düşmek işten bile olmamaktadır.
Her şeyden önce, burjuva kanallardan servis edilen yorumlar, birtakım tali unsurlar ve Trump’ın ipe sapa gelmez açıklamaları üzerinden oluşturulan iddialar ve yürütülen tartışmalar, bu savaşın niteliğinin ve ABD açısından hedefinin üzerinden atlamaktadır. Oysa İran savaşı tekil ve yalıtık bir savaş olmayıp, ABD’nin Afganistan’la başlatıp Irak, Libya, Suriye ve Yemen’le devam ettirdiği, İsrail eliyle Gazze ve Lübnan’a yaydığı, Ukrayna başta olmak üzere Ortadoğu dışında da geniş cephelere sıçrayan ve farklı şekiller alan Üçüncü Dünya Savaşının parçasıdır. Bu gerçekliği görmeyenler, ABD’nin İran’da yürüttüğü savaşa dair, pek çoğu birbiriyle çelişen iddialarda bulunabiliyorlar. Bu iddiaların öne çıkanlarına şöyle bir bakalım: Trump bu savaşı Epstein dosyalarını gündemden düşürmek için çıkarmıştır! ABD İsrail’in kuklasıdır ve bu savaşın amacı İsrail’in güvenliğini sağlamaktır! Trump’ın tek derdi İran’ın petrollerine konmaktır! Bu savaş Trump’ın manyaklığının ürünüdür ve aklıselim Cumhuriyetçiler ve Demokratlar buna karşı çıkmaktadır! ABD’nin askeri ve ekonomik olarak bu savaşı uzun süre devam ettirmesi mümkün değildir! İsrail’in hedefi Molla rejimini yıkmaktır ama ABD’nin net bir hedefi ve stratejisi yoktur! İran’ın direnci karşısında ABD batağa saplanmıştır!
Öncelikle şunun altını kalınca çizelim: ABD’nin gücünü, emperyalist niyetlerini ve şeytani planlarını küçümseyen bu iddialar gerçeklikten uzak olduğu gibi, yanıltıcılıklarıyla son derece tehlikeli sonuçlara da yol açmaktadırlar. Üstelik birazdan göstereceğimiz gibi, milenyum dönemecinden bu yana gerçekleştirdiği saldırılarda da aynı iddialar biteviye tekrarlanmış ama ABD emperyalizmi yoluna devam etmiştir. Taktik manevralara, yönetim kademesinin çelişkili söylemlerine, kimi dönemlerdeki hesap hatalarına, yanlış taktiklere vb. odaklanarak ABD’nin stratejisi olmadığını söyleyenlerin, bu emperyalist savaşın 25 yıldır yeni cepheler açarak adım adım ilerletildiğini görmeleri gerekir. Olmadığı söylenen ama işlemeye devam eden strateji yüzünden ABD 25 yıl önce açıkladığı hedeflere birer birer ulaşırken, bu süre içinde milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir ve kaybetmeye devam ediyor.
ABD’nin plansız, stratejisiz hareket ettiği algısını besleyen en göze batıcı şey sanırız Trump’ın “bu adam ne saçmalıyor” dedirten ifadeleridir. Çoğunu sosyal medya üzerinden şovmen edasıyla yaptığı bu açıklamaların pek azı politik olarak dikkate alınabilir niteliktedir. Ama bunların her birinin bir işlevi vardır. Trump, “anlaşmak istiyorlar, anlaşma noktasına geldik, üç gün daha süre tanıyorum, İran’ı taş devrine döndüreceğim” türünden ifadelerinin zamanlamasını son derece bilinçli bir biçimde ayarlamakta ve böyle yaparak hem süre kazanmakta hem de her bir cümlesiyle başta enerji tekelleri olmak üzere büyük tekellere muazzam vurgunlar yapma olanağı sunmaktadır. Borsalar, petrol fiyatları Trump’ın sözleriyle bir düşüp, bir çıkmaktadır. Bu arada birileri de bahis şirketleri üzerinden milyarlarca doları cebe indirmektedir. Her şeyin spekülasyon aracı haline getirildiği bir çağdayız. Tüm bunlar kapitalizmin çürümüşlüğünü de çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
Beri taraftan Trump’ı akli melekelerini yitirmiş bir başkan olarak yansıtmak Amerikan egemen sınıfının son derece işine geliyor. Savaşın kabaran faturasının tüm dünyada olduğu gibi ABD’de de işçi sınıfının sırtındaki yükü arttıracağı ve patlamalara yol açacağı açıkken, böyle bir tabloda sorunu “yanlış yapan” siyasetçilere yüklemek, tepkileri Trump’a odaklamak burjuvazinin işini kolaylaştırıyor. Yarın işler sarpa sardığında emekçi kitlelerin önüne ilk atılacak olanın Trump olacağına hiç şüphe olmasın!
ABD emperyalizmine duyulan haklı öfke nedeniyle dünya halklarının ABD’nin uğradığı en ufak bir başarısızlık karşısında bile sevinç duymaları son derece doğal bir tepkidir. Bu, zayıf bir adamı dövmeye girişen gaddar bir izbanduta karşı gösterilen insani tepkinin benzeri bir psikolojik tepkidir. Peki aynı zayıf adam, izbandutun elinden kurtarılır kurtarılmaz bebeklere, çocuklara saldırsaydı onu kurtaranlar nasıl bir tepki gösterirlerdi? Hiç şüphe yok ki onun da üstüne çullanırlardı. Olayın başına dönelim ve bu kez kavgaya tanık olanların, bu adamların ikisinin de gaddar ve cani olduğunu bildiğini düşünelim. O zaman nasıl bir tepki gösterirlerdi? Her şey bambaşka olurdu değil mi? Bu yüzdendir ki, emekçilerin savaşlara ve savaşan güçlere karşı doğru bir tutum geliştirebilmeleri için savaşın niteliğini, nedenlerini ve tarafların karakterini bilmeleri zorunludur. Savaş sınıfsal bir olgudur, gösterilen tepki de sınıfsal olmalıdır! Bu yüzden İran savaşında da onun gerçek niteliğinin emekçi kitleler nezdinde netleştirilmesi elzemdir. Ancak o zaman, burjuva güçlerin kendi çıkarları için dikkatleri dağıtmak üzere kullandıkları argümanların, yalanların, manipülasyonların tuzağına düşmeden, bu savaşa karşı doğru bir tutum alınabilir. Amerikan emperyalizminin ve Siyonist rejimin saldırganlığına en sert şekilde karşı çıkarken, “Molla rejiminin gericiliğini, zalimliğini, burjuva niteliğini biliyoruz ama büyük düşman Amerika’nın başlattığı bu savaş karşısında bugün Molla rejiminin niteliğini sorgulamaksızın İran’ın yanında olmalıyız” saçmalığına da prim vermemek işte bu yüzden gereklidir.
Savaşın sınıfsal bir olgu olduğunu söyledik. Unutulmamalı ki, burjuva güçler arasında yaşanan savaşların yanı sıra bir de işçi sınıfı ile burjuvazi arasında yaşanan ve kapitalizm var olduğu sürece de yaşanmaya devam edecek olan bir sınıf savaşı söz konusudur. Bu savaşta işçi sınıfının ve tüm ezilenlerin düşmanı, dünyanın neresinde olursa olsun sermaye sınıfı ve onun iktidar aygıtı olan burjuva devletlerdir. Peki işçi sınıfı, düşmanının gücünü olduğundan zayıf görerek/göstererek onu alt edebilir mi? Aksine, düşmanının gücünü küçümseyen, gerekli hazırlığı yapmaktan da geri duracağı için yenilgi kaçınılmaz olduğu gibi hayal kırıklığı da büyük olur. Dünya emekçilerinin en büyük düşmanlarından biri olan ABD emperyalizminin milenyum dönemeciyle birlikte Afganistan ve Irak’ın işgaliyle başlattığı ve ardından tüm bölgeye ve dünyaya yaymaya giriştiği emperyalist savaşın yarattığı yıkımı görmezden gelip onun bataklığa battığını iddia edenlerin yaptığı da maalesef aynı sonuçları doğurmaktadır.
Gerçekleri konuşalım: 2025 yılında yayınlanan SIPRI raporuna göre ABD 1 trilyona ulaşan yıllık savaş harcamalarıyla dünyanın en büyük askeri gücüdür. Bu rakam dünya savaş harcamaları toplamının %37’sine karşılık gelmektedir. En yakın rakibi olan Çin için bu oranın %12, Rusya içinse %5,5 civarında olduğu düşünüldüğünde, ABD’nin nasıl bir yıkım aygıtı olduğu daha net anlaşılabilir. Bu aygıt nükleer silahlardan son model askeri araçlara, açık ara önde bir güce sahiptir. Keza ABD ekonomik olarak da diğer ülkelerle kıyas edilemeyecek devasa bir büyüklüğe sahiptir. 30,6 trilyon dolarlık bu ekonomiyi takip eden en yakın rakibi olarak Çin 19,4 trilyon dolar, Almanya ise 5 trilyon dolarlık bir ekonomik büyüklüğe sahiptir. Bu devasa ekonomik ve askeri gücün İran savaşını kaldıramayacağını savunmak ideolojik-politik hedefli bir burjuva saptırma değilse ahmaklık olabilir ancak. İşçi sınıfına ABD’nin yenilebilir bir güç olduğunu göstermek için herhalde ki onun askeri ve ekonomik gücünü küçümsemekten hareket etmek kadar saçma bir şey yoktur. Tüm bunlardan ABD emperyalizminin yenilmez olduğu sonucu mu çıkar? Elbette hayır. ABD’yi içeride de dışarıda da alt edebilecek güç, işçi sınıfının örgütlü gücüdür!
Şurası açık ki, ne ABD emperyalizmi “bataklığa saplandı” denerek alt edilebilir, ne de çürümüş Molla rejiminin hüküm sürdüğü İran “2000 yıllık devlet geleneğine sahip olması”ndan dem vurularak yenilmez kılınabilir. ABD’nin hedefini ortaya koymadan “bataklığa saplandığı”nı savunmak ciddiyetten son derece uzaktır. Küçük-burjuva zihniyetin ürünü olan gerçeklikten kopuk bu tür değerlendirmeler nice dramatik sonuca yol açmıştır. Her şeyden önce ABD ve İsrail’in haftalardır sürdürdüğü saldırılar İran’a çok büyük zarar vermiş, rejimin tepesindeki en önemli unsurlar öldürülmüştür. İran’ın dimdik ayaktayız söylemiyle efelik taslaması kimseyi yanıltmamalıdır. İktidar değişiminin nasıl olacağını şimdiden öngörmek mümkün değilse de, perde önündeki görüntünün aksine Molla rejiminin herhangi bir geleceğinin olmadığını net bir şekilde söyleyebiliriz. Bu kokuşmuş rejim miadını çoktan doldurmuştur ve onun egemenliğindeki bir İran’ın bütünlüğünü koruyarak yoluna devam etmesi olanaksızdır. Ayrıca Molla rejiminin çok uzun süre direnme kabiliyetindeymiş gibi gösterilmesi savaşın yıkıcılığını perdeleyerek yanlış bir algı da yaratmakta ve bu algı emekçilerde rehavete yol açabilmektedir. “Boyun eğmeyen İran” imajının pompalanması, Molla rejiminin ömrünü uzatarak işçiler ve halklar üzerindeki zulmünü sürdürmesine de hizmet etmektedir. Bataklığa battığı söylenen ABD ise bu arada adım adım planlarını hayata geçirmekte, müzakere söylemleriyle zaman kazanıp eksiklerini tamamlamaktadır.
Gerçek duruma bakıldığında ABD’nin Ortadoğu’da hiç bu kadar güçlü olmadığını görmemek mümkün değildir. ABD emperyalizmi tüm Arap devletleri üzerinde hâkim durumdadır ve bunların İsrail’le hiç olmadığı kadar yakınlaşmalarını sağlamıştır. Türkiye de buna dâhildir. Bu yüzden İsrail Filistin’i yutma noktasına gelmiştir, Suriye’de borusunu rahatça öttürebilmektedir ve şimdi de Lübnan’ı da işgal etmeye girişmiştir. Çin ve Rusya, ABD’nin bölgede yaptıkları karşısında şu anda hiçbir şey yapamamaktadır. İran için tek yapabildikleri ise teknolojik destek vererek savaşa bir süre daha devam edebilmesini sağlamaktır. Ayrıca ABD, İran savaşını bölgedeki yığınağını arttırmak için de kullanmaktadır.
Trump yönetiminde açık bir iç ve dış savaş makinesine dönen ABD’nin ülke içindeki emekçiler ve dünya halkları nezdindeki meşruiyetinin ve itibarının büyük ölçüde zayıflamış olduğu doğrudur. Fakat bu olguya bakarak gerçekliğin diğer yönünü görmezden gelme eğilimi, yanlış ve yanıltıcı değerlendirmelere yol açabiliyor. Kapitalist sistem açısından bu belirleyici yön, savaşın ekonomik ve siyasi zorunluluk olarak kendini dayattığı koşullarda, egemenlerin kararlarını halkların rızasına başvurarak değil onlara dayatmak üzere almalarıdır. Her şeyden önce savaş ortamı “milletin kenetlenmesi” için son derece uygun bir zemin yaratır. Burjuvazinin ideolojik araçlarıyla gerekli çalışmanın yürütülmesi bu zemini sanıldığından daha kolay bir şekilde güçlendirir. Seçim baskısının yaşandığı dönemlerde gerek duyulan “rıza” ise türlü yollarla yaratılmaya çalışılır: Ekonomik iyileşme (iş, aş, zenginlik…) vaadi, iç ve dış tehdit algısının körüklenmesi, mevcut iktidarın gitmesi durumunda her şeyin daha kötüye gideceği korkusunun güçlendirilmesi vb… Cephe savaşlarının yol açtığı büyük can kayıpları söz konusu olmadığında, savaş politikalarına desteği canlı tutmak ya da itirazları etkisiz hale getirmek çok daha kolaydır. Öte yandan burjuvazi otoriter rejimlere tam da bir noktadan sonra böyle bir rızaya gerek duymadan hareket edebilmek için başvurur. Emekçileri baskı, zor ve korku salarak sindirebilmenin mümkün olmadığı bir aşamaya gelinmesi ancak devrime ilerleyen güçte bir toplumsal muhalefet hareketinin varlığı durumunda söz konusu olabilir. O koşulların ise kendi dinamikleri ve bambaşka hareket yasaları vardır. Dolayısıyla siyasal gelişmeleri değerlendirirken pek çok faktörü dikkate alan ve doğru yorumlayan analizlere ve bununla beslenen komünist bir tutuma ihtiyaç vardır.
Farklı dönemler, farklı ülkeler, aynı ideolojik savlar!
Bugün İran savaşı vesilesiyle dile getirilen çeşitli manipülatif ya da mesnetsiz yorumların, 23 sene evvelki Irak savaşı döneminde yapılan yorumların birebir tekrarı olması şaşırtıcı gelebilirse de maalesef gerçeklik budur. Elif Çağlı, o günlerde bu konuya ilişkin yaptığı değerlendirmelerde, burjuva ideolojisinin sızıntısı olan bu tür yorumların yanlışlığının yanı sıra yarattığı tehlikeye de dikkat çekiyordu. Günümüze de ışık tutan çok önemli hususları barındıran bu değerlendirmeleri hatırlamak faydalı olacaktır.
Çağlı öncelikle, ABD’nin Afganistan’la başlayıp Irak’ın işgaliyle ikinci adımını attığı savaşın bütün bir Ortadoğu coğrafyasına yayılmak istenen büyük bir emperyalist paylaşım savaşı olduğunu tespit etmekteydi.
“Kapitalist sistemin egemen gücü ABD’nin, yükselen Çin ya da Rusya gibi yeni emperyalist rakiplerle yüz yüze gelmesi ve dünyanın sonucu henüz belli olmayan uzatmalı bir hegemonya krizinin içine yuvarlanması, yaşanan dönemi belirsizliklerle dolu kaotik bir tarihsel döneme dönüştürmüştür. Bu döneme damgasını basan temel faktör, eski hegemon güç ile hegemonya tahtına göz diken yeni güçler arasında tırmanan bir yeniden paylaşım savaşıdır. Amerikan savaş kurmaylarının 11 Eylül tarihini adeta yeni bir milada dönüştürmüş olmaları da buna bağlıdır ve boş bir atak değildir. Bu tarih, ABD emperyalizminin, rakiplerinin önünü kesmek amacıyla erken davranarak saldırı düğmesine bastığı bir dönemeç noktasıdır.
“Hegemonya için çekişen güçlerin bugün kozlarını paylaştığı coğrafya, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya, oradan Afganistan’a kadar uzayan geniş bir bölgeyi kapsıyor. ABD açısından fizan kadar uzak, yükselen yeni güçler Çin ve Rusya’nın ise burnunun dibi sayılan bu bölge, üçüncü emperyalist paylaşım savaşının günümüzdeki ateş alanıdır.”[2]
Bu tespit, ABD emperyalizminin bugünkü hamlelerini doğru değerlendirmek ve yürümekte olan dünya savaşının tüm cephelerinde doğru tutum alabilmek için de temel teşkil ediyor. Çağlı, ABD’nin yeni dönem stratejisinin, yakın bir gelecekte yükselebilecek Rusya ve Çin gibi yeni güçlere karşı hegemon pozisyonunu şimdiden takviye edebilmek, gelecekte üstünlüğü başkalarına kaptırmamak olduğunu saptıyordu.[3] Fakat Marksist Tutum’da bu tespitler yapılırken, tıpkı bugün olduğu gibi o gün de ABD’nin stratejisi olmadığından, deli dana gibi önüne gelen yere saldırdığından dem vuran burjuva yorumlar yaygınlığını koruyordu. Elif Çağlı’nın buna karşı dile getirdiği şu satırları Afganistan ve Irak yerine İran’ı, Bush yerine Trump’ı koyarak okumayı öneriyoruz:
“ABD emperyalizminin Bush yönetimi altında kalkıştığı atak gelip geçici bir hevesten değil, nüfuz alanlarının yeniden yapılandığı bir dönemde üstünlüğü elde tutma ve pekiştirme ihtiyacından kaynaklanıyor. Dönemin stratejik zorunluluklarını yerine getireyim derken, Bush ekibinin tamamen yanlış yollar izlemesi, işleri yüzüne gözüne bulaştırması, pek çok taktik hata yapması pekâlâ mümkündür. Ve işte bu nedenle de ABD yönetimi, gerek içteki muhalifleri ve gerekse diğer emperyalist güç odakları tarafından eleştiri bombardımanına tutulacaktır. Ne var ki bu tür somut gelişmeler, dipte yatan stratejik gerçekleri değiştirmez. Afganistan’daki ya da Irak’taki savaşın gösterdiği gibi, ABD’nin niyeti savaşa tutuştuğu devletleri haritadan silmek ya da işgal ettiği toprakları sömürgesi ilan etmek değil, bu yerlerde kendi emelleri doğrultusunda rejim değişiklikleri yapabilmektir. İşbaşına uzlaşmacı iktidarları getirip, sonra da başka alanlara sıçrayabilmektir. Bunu ne ölçüde başarabileceği sorusu ise bizzat yürüyen emperyalist savaşın gidişatı tarafından yanıtlanacaktır.” (2003)
ABD’nin Irak’ta çok geçmeden kendi güdümünde bir yönetim oluşturmasına ve tüm ticari anlaşmaları kendi çıkarlarınca şekillendirip ülkenin petrol gelirlerine çullanmasına rağmen, gözlerini gerçeklere kapatıp şeytan kovmaya çalışanlar aynı aymaz savları yinelemeye devam ettiler. Çağlı bu aymaz iddiaları, bu kez üç yıl sonra kaleme aldığı “Tehlikenin Ortasında” yazısında tekrar ele almıştı. Bu yazıda, yeni pazarlara yayılma itkisiyle saldırganlaşan bir emperyalist gücün, militarist serüvenlere, her şey tereyağından kıl çekercesine kolay olacak beklentisiyle girmeyeceğini belirterek şöyle diyordu:
“Kendini yeterince güçlü hisseden, hegemon konumundan emin olan emperyalist güç etrafa çılgınca saldırma ihtiyacı hissetmez. Birinci Dünya Savaşında uğradığı büyük Versay yenilgisi Alman emperyalizmini kaderine sessizce razı olacak biçimde köşeye itmemiş, aksine tüm dünyayı vahşice kana bulayacak bir savaş histerisine sürüklemişti. Böylesi histeriler içinde yanıp tutuşan emperyalist güçler kimi savaş alanlarında bataklığa sürüklendikleri hissine kapılsalar da, bu onları uysallaştırmaz daha da saldırganlaştırır.”
“Kapitalist ülkeleri militarizmi ve faşizmi tırmandırmaya sevk eden temel faktör, kapitalist sistemin işleyişini tehdit eden ciddi siyasal ve iktisadi gerçeklerdir. Olayları, neticede burjuvazinin işine gelecek biçimde tersten okumamak gerekiyor. Emperyalist savaşın başlayıp yaygınlaşması, dün Hitler bugün Bush gibi birinin iktidar asasını tesadüfen ele geçirmesinin sonucu değildir. Tersine, kapitalizmin içine sürüklendiği olağanüstü kriz koşulları böylesi çılgın görünümlü siyasi liderleri iktidar sahnesinin ön planına iter. O nedenle böylesi tarihsel dönemler, şu ya da bu burjuva partinin veya siyasetçinin seçim dönemiyle sınırlı olmayan ve dipten vuran derin dalgaların yarattığı olağanüstü çalkantılı dönemlerdir.” (2006)
Bugün Trump’ın Latin Amerika’dan Grönland ve İran’a uzanan azgın saldırganlığı da onun çılgınlığının ürünü olmadığı gibi, ABD’nin başına Demokrat bir başkan da gelse, üslup değişse bile izlenen emperyalist politikaların özünde bir değişiklik olması mümkün değildir. Bu gerçekliği görmek için, emperyalist dünya savaşının Suriye, Libya ve Yemen cephelerinin, “aptal Bush”tan görevi devralarak iktidar koltuğuna oturan “barış güvercini” Obama (kendisine 2009’da Nobel Barış Ödülü verilmişti!) döneminde (2009-2016) açıldığını ve Demokrat Biden’ın başkanlığı döneminde (2021-2024; ki kendisi Obama döneminde de başkan yardımcısıydı) bunlara Ukrayna savaşının da eklendiğini, İsrail’in Filistin’deki katliamlarına da yine her ikisi döneminde göz yumulduğunu hatırlamak yeterlidir.
Tıpkı bugün olduğu gibi Irak savaşının yürütüldüğü dönemde de burjuva yorumcuların Bush’un açıklamalarına ve olayların gidişatındaki kısa süreli iniş çıkışlara bağlı olarak günübirlik yorumlar yapmaları karşısında Çağlı, bu burjuva tarzın, taktik zigzagların peşinden koşarken genel stratejinin gözden yitirilmesine sebep olduğuna dikkat çekiyordu. Yine bugün için son derece önemli bir husus olarak, daha ciddi ve kapsamlı görünen yorumlarıyla sol liberal basının sosyalist harekete her zaman burjuva etkisini taşıdığını belirtiyordu.
ABD emperyalizminin günümüzdeki hamlelerini değerlendirirken dayanak olarak sıkça kullanılan “manyak Trump” tespitine ilişkin olarak da şöyle bir geçmişe, “aptal Bush” dönemine dönelim:
“Bush’un başkan seçilmesinden bu yana, bu tür basın organlarının sayfalarını «aptal Bush» nitelemeleri süslüyor. Ve ne yazık ki sosyalist basında da bu tür nitelemelerle bolca karşılaşmak mümkün. Burada sorun elbette ki Bush’un zekâ düzeyiyle ilgili bir tartışma değildir. Ne var ki, bazen masumane gözükse bile kullanılan sıfatların dozu ayarlanmadı mı pekâlâ maksadını aşabilir, gelişmelerin kavranabilmesi bakımından bulanıklık yaratabilir. Örneğin, emperyalist çıkarlara hizmet eden çatışmaları ve savaşları kimi burjuva politikacıların yürüttüğü aptalca stratejilere yormaya yol açacak yanlış ya da özensiz nitelemeler, eninde sonunda burjuva ideolojisine prim vermek anlamına gelir. Bu tarz yorumlar burjuva muhalefetinin elini güçlendirir. İşçi sınıfını ve emekçi kitleleri düzenin sınırlarına hapsedilmiş bir savaş karşıtlığının kucağına atar. ABD’nin şahinler cephesinin uygulamaları, gündelik yaşamını görece bir barış ve huzur içinde geçirmek isteyen sıradan insanlara ne denli aptalca ve çılgınca görünürse görünsün, savaşlar aptal ya da çılgın yöneticilerin kaprislerinin ve macera meraklarının ürünü değildir. Her zaman tekrarladığımız gibi, savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir.” (2003)
“İşçi sınıfının kapitalist düzene karşı mücadelesinde asıl bilinç bulandıranlar, Bush örneğinde olduğu gibi, emperyalist sistemin gerçeklerini açıkça dile getiren «aptallar» değildir. Tam tersine, kendilerini iyi yürekli demokratlar olarak lanse edip kapitalist sistemin sivri yönlerini kamufle etmeye çalışan zeki politikacılar ve ideologlardır. Çünkü bunlar sistemin işçi ve emekçiler tarafından açıkça görülebilen tüm kötülüklerinin suçunu Bush gibilerin üzerine yıkıp, ABD’nin Clinton benzeri başkanlar tarafından yönetilmesi halinde dünyanın bir barış cennetine dönebileceği yalanını yayarlar. Böylece kapitalist sistemin çarklarının uzun yıllar boyunca dönüp durmasını sağlamaya hizmet ederler. Bugün ABD Irak’ta emekçi kitlelere tamamen haksız görünen bir savaşı ve işgal durumunu mu sürdürüyor, dişinizi sıkın ey emekçiler, çok yakında seçimlerde aptal Bush ekibi yenilgiye uğrayacak ve böylece bugün çekilen acılar sona erecektir! İşte Amerikan emperyalizminin gerçekten akıllı stratejistleri, dünyadaki işçi ve emekçi kitlelerin kapitalist sisteme isyanını böylesi papaz hileleriyle önlemeye seferber olmuşlardır. ABD’nin tahterevalli oyunu benzeri iki partili sözümona demokrasisi, dünya işçi sınıfının, emekçi kitlelerin ve ezilen halkların canını fena halde yakan işsizlik, yoksulluk ve savaş canavarını tesirsizleştirecek bir çare olarak sunuluyor. Bundan büyük yalan olabilir mi?” (2003)
İnsan bu satırları yeniden okuyup bugün de benzer şeylerin söylenmeye devam edildiğini düşündüğünde, burjuvazinin işini yıllar boyu benzer taktiklerle ve politikalarla yürütürken, sol adına aynı yavelerin tekrarlanması karşısında hayrete düşmekten kendini alamıyor ne yazık ki.
Elif Çağlı’nın dikkat çektiği bir başka önemli husus da, liberal burjuva basında ABD’nin Irak’taki başarısızlığı konusunda çıkan yorumların önemli bir bölümünün Avrupa emperyalizminin istemlerini dile getirmesidir. O günlerde başarısızlık propagandasıyla ABD’yi köşeye sıkıştırıp Ortadoğu’ya birlikte müdahalenin yolunu döşemek isteyen Fransa ve Almanya, bugün de emperyalist paylaşım pastasından pay almak için benzer politikalar izliyor. Ve Çağlı’nın dile getirdiği gibi, bugün de bu tarz yorumların bir bölümü bizzat ABD içi muhalefetten kaynaklanıyor. Örneğin o günlerde “Newsweek dergisi, Bush yönetiminin Irak’ta tam bir fiyasko yaşadığını ve bunun gerisinde ABD yönetiminin «neocons» diye anılan yeni muhafazakâr kanadının olduğunu” yazarken, bugün WSJ’ler, New York Times’lar vb. aynı şeyi yapıyor. Oysa Çağlı’nın vurguladığı gibi, “Bu tür eleştiriler öze değin olmayıp Amerikan yönetici elitini oluşturan klikler arası taktik çekişmelerdir. Bush ekibine muhalefet yürüten uzmanlar, bu ekibin Irak’ta işleri yüzlerine gözlerine bulaştırdığından yakınırlarken, ABD’nin Ortadoğu’daki emellerine yönelik genel stratejiye değil, onun uygulanmasındaki taktiklere itiraz yükseltiyorlar”. Tıpkı bugün İran savaşına yönelik eleştirilerinde olduğu gibi!
Aşağıdaki satırlar da bugün farklı bir tutum alıyor görünen Demokratların, aslında o günlerden bu yana emperyalist politikaların özüne dair hiçbir farklı yaklaşıma sahip olmadıklarını gösteriyor. İsimleri değiştirerek bugüne uyarladığımızda, bu satırlar günümüz için de yazılmış olabilirdi:
“İki partili Amerikan siyasal sisteminde şimdi muhalefet rolünü üstlenmiş durumda bulunan Demokrat Partinin tanınmış ideologu Brezinski, Bush yönetiminin Ortadoğu’da uyguladığı yanlış politikalar nedeniyle ABD’nin yalnızlığa itildiğinden yakınıyor. Ona göre, ABD Avrupa’yla ilişkilerini onarmalı, Avrupa Birliği’yle el ele vermeli, Filistin-İsrail çatışmasında hakem pozisyonu takınmalı ve bir gözünü de Rusya ve çevresindeki bölgenin güvenliğinin sağlanmasına dikmelidir. Muhalefetteki Brezinski iktidardaki Bush ekibine, ABD dış politikasını emperyalist sistemin hegemon gücüne yaraşır tarzda biçimlendirmesi gereğini hatırlatıyor. Zaten Irak’taki Amerikan müdahalesine bazen sert eleştiriler biçimini alan liberal yorumların altında ABD’nin yayılmacı siyasetine getirilen eleştiriler değil, daha usturuplu biçimde yayılması öğütleri yatmaktadır.” (2003)
Son olarak “Vietnam bataklığı” yorumlarına değinecek olursak, bu konuda da çeyrek asırdır değişen bir şey olmadığını görüyoruz. Öyle ki, Elif Çağlı, söz konusu yazısında bu konuyu “«Vietnam bataklığı» mı?” başlığıyla ele alma ihtiyacı hissetmişti. Çağlı bu benzetmeye ilişkin olarak öncelikle Vietnam örneğinin özgünlüklerine dikkat çekerek, Irak ve Afganistan’daki koşulların tümüyle farklı olduğunu belirtir:
“Vietnam savaşı döneminde ABD emperyalizmini gerileten iki temel faktör vardı. Birincisi, Amerikalı ailelerin, çocuklarının uzak diyarlarda ve gerekli olduğuna artık hiç de inanmadıkları bir savaşta ölmesine, yaralanmasına, sakat kalmasına giderek büyüyen bir tepki göstermesiydi. Amerika içindeki muhalefet yalnızca bununla da sınırlı değildi. Amerikan işçileri ve savaşa sürülen erler de yönetime karşı seslerini ve eylemlerini yükseltmekteydiler. İkincisi, Vietnam’da Sovyetler Birliği’nin varlığına güvenen ve onu örnek alan, ulusal kalkınmacı bir sosyalizm hedefiyle örgütlenmiş, ciddi biçimde savaşan, emekçi kitlelerin desteğini kazanmış Amerikan karşıtı gerçek bir mücadele vardı.” (2003)
Günümüz örneklerinde her iki faktörün de bulunmadığını belirten Çağlı, daha da önemli olarak, sosyalistler açısından Vietnam bataklığı benzetmesinin politik yanlışlığına şöyle dikkat çekmektedir:
“Liberal basın Vietnam benzetmesinden yola çıkarak Irak’ın ABD için bir bataklığa dönüştüğünü yazıp duruyor. Sosyalist basının bir bölümü de bugünkü gerçek koşulları irdelemeksizin bu kervana katılıyor. Ortada henüz böyle bir durum yokken, sanki halkların Amerikan emperyalizmine karşı gerçek bir şahlanışı söz konusuymuşcasına bir direniş edebiyatı geliştirmek, hem kitleleri yanıltmak hem de gerçekleri tamamen hafife almak demektir. Vietnam örneğindeki gibi bir halk örgütlülüğünün ve savaşının olmadığı koşullarda bile Irak ABD için çok kolaylıkla bataklık haline gelebiliyorsa, o takdirde onca örgütlenme çabasına, onca savaşma azmine ve fedakârlığına ne gerek olurdu? Gerçekleri çarpıtmamak ve işçileri, emekçileri gerçekler doğrultusunda mücadeleye hazırlamak proleter devrimciliğin en temel gereğidir. Şunu bilmeliyiz ki, neredeyse yalnızca sol dergi sayfalarını bezemeye yarayan ve gerçek dünyada karşılığını bulamayan bir direniş edebiyatının işçi sınıfının mücadelesini ilerletmeye hiçbir yararı olamaz.” (2003)
Bu durum, görüldüğü üzere bugün İran için de fazlasıyla geçerlidir. Hatırlatmalarımızı, Elif Çağlı’nın takip eden şu satırlarıyla bitirelim:
“Irak’ın emperyalist saldırganlar için bir bataklığa dönüştürülmesi işçi sınıfının devrimci güçleri açısından gerçekten de sevinilecek bir durum olurdu. Ama böyle bir durum gerçekleşmemişken, kâğıt üzerinde ya da sanal dünyada sevinç nidalarının işçi sınıfının devrimci mücadelesine bir yararı dokunmayacaktır. Unutmayalım ki, dünyada Stalinizmin egemenliğinin fiilen hüküm sürdüğü dönemlerde «emperyalizm kâğıttan kaplandır» ibaresi pek meşhurdu. Peki sonra ne oldu? Sovyetler Birliği ve benzeri despotik-bürokratik rejimlerin kapitalist sistemle mücadele gereğini hafife alan egemen bürokratları, bugün kapitalizm temelinde nasıl daha hızlı adım atabileceklerinin hesabıyla meşguller. Aynı yollardan bir kez daha yürümeye teşebbüs etmenin proletaryanın devrimci mücadele anlayışıyla ne ilgisi olabilir ki? Emperyalist kapitalist sistem onu hafife alarak ya da liberal solun kuyruğuna takılıp gönül eğlendirerek zayıflatılamaz. Ortadoğu’da olsun ya da diğer bölgelerde olsun, ABD emperyalizminin ve diğer emperyalist güçlerin yayılmacı emellerini bozguna uğratabilecek yegâne güç, işçi sınıfı öncülüğündeki örgütlü devrimci mücadeledir. Ortadoğu’yu ABD emperyalizmi için gerçekten bataklığa dönüştürebilmenin başka bir yolu bulunmuyor.”
[2] Elif Çağlı, Tehlikenin Ortasında…, 28 Mayıs 2006, https://marksist.net/node/1028
[3] Elif Çağlı, İstanbul'daki Saldırıların Ardında Yatan Gerçekler, 29 Kasım 2003, https://marksist.net/node/302
link: İlkay Meriç, İran Savaşı, İdeolojik Savlar ve Geçmişten Hatırlatmalar, 13 Nisan 2026, https://marksist.net/node/8747



