25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Gününü bu yıl da şiddetin her türlüsünün arttığı, vicdana sahip olanın ne aklının ne yüreğinin almayacağı olayların yaşandığı tarihsel bir dönemde karşılıyoruz. Kapitalizmin tarihsel krizinin sonucu olarak her an alanı daha da genişleyen emperyalist savaşın, göç ve iklim krizlerinin, yoksulluğun, işsizliğin yaşamın temellerini sarsarak derinleştiği günümüzde, kadına yönelik şiddeti yalnızca erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddet şeklinde değerlendirmek sorunu dar bir çerçeveye hapsetmek anlamına gelmektedir. Bu dar bakış da düzenin ekmeğine yağ sürmektedir.
25 Kasımın Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü ilan edilmesine sebep olan tarihsel olay Dominik Cumhuriyeti’nde halkın diktatöre karşı verdiği mücadelenin simgesidir. 25 Kasım, tüm dünyada otoriter liderlerin hüküm sürdüğü, faşizmin yükseldiği, Türkiye’de ise iktidarını sürdürdüğü günümüzde bu perspektiften ele alınmalıdır. Tarihsel olaylara dayanan böylesi günlerin anılmasının temel sebebi çıkarılan derslerin gelecek kuşaklara aktarılmasıdır. Elbette burjuvazi işçi sınıfının yeni kuşaklarının geçmişte yaşananları, egemenlerin neden olduğu yıkımları, acıları ve bunlara karşı verilen kararlı mücadeleleri öğrenmesini istemez. Bu nedenle de kimi olayları tarihin tozlu raflarında unutturur, unutturamadıklarını ise çarpıtır, anlamından koparır. Tıpkı 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününün, Dünya Kadınlar Gününe dönüştürülmeye çalışılması gibi.
25 Kasımın tüm dünyada Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü olarak anılmasının kökeni Dominik Cumhuriyeti’nde diktatör Rafael Leonidas Trujillo’ya karşı yürütülen mücadelenin neferleri olan Mirabel Kardeşlerin diktatörün paramiliter güçleri tarafından tecavüz edilerek, hunharca dövülerek katledilmesine dayanır. Dominik bağımsızlığını kazandıktan sonra 1930 yılında ABD’nin desteğiyle yaptığı bir askeri darbeyle yönetimi ele geçiren Trujillo, başta kendi çevresi olmak üzere sermaye sahiplerinin zenginliğini arttırırken, yoksul halkı daha da yoksullaştırdı. Politikalarına karşı çıkan herkesi terörist ve hain ilan etti. Bu dönemde hapishaneler diktatörlük karşıtlarıyla doldu, kan donduran işkenceler uygulandı ve 50 bin insan katledildi. Trujillo, Haitili yoksul emekçileri de Dominik halkının saflığını bozdukları gerekçesiyle kırımdan geçirdi. Trujillo’nun iktidarı, yaratılan korku ortamı üzerinde varlığını sürdürdü.
Elbette Dominik halkı Trujillo diktatörlüğüne sonsuza dek boyun eğmeyecekti. Halkta biriken öfke zamanla direnişe dönüştü. Mirabel kardeşler de bu direniş odaklarından biri olan Kelebek Hareketinin saflarında diktatöre karşı mücadele ediyorlardı. Mirabel kardeşler diktatöre karşı yürütülen örgütlü mücadelede defalarca cezaevine girdiler, işkence gördüler ama mücadeleden vazgeçmediler. Onların mücadelesi öyle bir etki yarattı ki, Trujillo kendi iktidarına karşı en büyük tehlike olarak onları görmeye başladı. Mirabel kardeşleri katletmenin iktidarını kurtaracağını sandı. Fakat sonuç istediği gibi olmadı. Mirabel kardeşlerin katledilmesi halkın öfkesini daha da arttırdı. Bu katliamdan sonra daha da büyüyen tepkiler diktatörlüğün de sonunu getirdi. Rafael Leonidas Trujillo Mayıs 1961’de suikastla öldürüldü. Diktatörün öldüğü gün Dominik’te bayram olarak kutlanmaya başlandı. 25 Kasım günü ise 1981’de Dominik’te toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayında “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü” olarak kabul edildi. İşçi sınıfının gözünden bakıldığında 25 Kasım sadece kadına şiddetin ve kadın cinayetlerinin protesto edildiği bir gün değildir. Aynı zamanda kapitalist sistemin yarattığı diktatörlere, faşist liderlere karşı kadınıyla erkeğiyle yürütülen mücadelelerin de simgeleştiği günlerden biridir.
Sınıflı toplumlarda şiddet tekeli egemen sınıfın baskı aracı olan devletin elindedir. Savaş ve faşizm dönemlerinde sistemin bu yüzü çok daha fütursuzca açığa serilir. Şiddeti emekçi sınıfların öfkesini zor yoluyla bastırmak için kullanan egemenler böyle dönemlerde toplumda zayıf olana yönelik şiddeti daha da arttırır. Sınıflı toplumlarla beraber konumu aşağılara itilmiş kadınlar bu şiddetin yanı sıra her türlü aşağılanmaya, sömürüye de daha fazla maruz bırakılırlar.
Bugün de kapitalizmin çok yönlü krizleri ve emperyalist savaşın emekçi sınıflara yarattığı sorunlar nedeniyle emekçi kadınlar en ağır yüklerin altında daha fazla eziliyorlar. Kadını aşağılayıp erkekliği yücelten ve bunu iktidarını güçlendirmek için kullanan otoriter rejimler bu yükü daha da ağırlaştırıyor. Kadın, kontrol altında tutulması, yönlendirilmesi, gerekirse ders verilmesi gereken bir cins olarak algılatılmaya çalışılıyor, katlediliyor. Hak gaspları, işsizlik, yoksullaşma, açlık, sosyal hakların tırpanlanması hem ezilen cins konumuna düşürülen hem de ailesinin yaşamının devam etmesi için en büyük yükü sırtlanan kadını her türlü şiddetle yüz yüze bırakıyor. Kapitalizmin lime lime çürüdüğü bu dönemde başta Trump olmak üzere kadın, emekçi, işçi, göçmen düşmanı siyasi liderler pek çok ülkede boy gösteriyor. Geçmişi ve hatta bugünü kadına hatta çocuğa yönelik istismar vakalarıyla anılan liderler, siyasiler, tekrar tekrar seçimlere girip, farklı görevlere talip olabiliyor.
Yoksulluğu ve işsizliği işçileri ölümüne çalıştırmak için kırbaç olarak kullanan kapitalistler, razı ettikleri ağır ve güvencesiz çalışma koşulları altında işçileri meslek hastalıkları, iş cinayetleri ile katlediyor. Sosyal hakların tırpanlanmasıyla emekçiler, yaşlılık, hastalık gibi durumlarda yalnız ve çaresiz kalıyor. Kadınlar ailenin ve çocuk bakımının yükü altında eziliyor. Her türlü sağlık sorunu artarken sağlık hizmetlerinin tüm dünyada artan oranda özelleştirilmesi sağlığa erişimin de önüne geçiyor. Çaresizlik sorunları büyütüyor ve bu koşullarda kadına şiddet de artıyor. Gençler bütün bu olumsuz gelişmelerden çok daha fazla etkileniyor. Gelecek kaygısı, hayata tutunamama, “ev genci” olma gençleri kapitalizmin önlerine sunduğu uyuşturucu madde, internet bağımlılığı gibi çıkmazlara sürüklüyor. Yaşadıkları sorunların sebebi olan kapitalizmi hedefe koyamayan ve ona karşı sınıf mücadelesi saflarına katılmayan gençler, biriken öfkelerini egemenlerin gösterdiği hedeflere yönlendiriyor. Bu durum kadına yönelik şiddet biçiminde de yansımasını buluyor.
AKP 2002’de iktidara gelirken, örgütsüz ve sınıf bilincinden yoksun emekçileri yolsuzlukla, yoksullukla, anti-demokratik yasalarla, halkların ve inançların yok sayılmasıyla mücadele edeceği vaadiyle kandırdı. Fakat 23 yıllık iktidarı boyunca bu yakıcı sorunları daha da derinleştirmek dışında bir şey yapmadı. Özellikle 2016 Temmuzunda gerçekleştirilen OHAL darbesi sonrasındaki rejim değişikliğiyle faşizmin kurumsallaşması Erdoğan rejiminin elini güçlendirdi. Siyasal, sendikal, sınıfsal haklara saldırılarda faşist rejim gemi azıya aldı. Yürüyen emperyalist savaştan pay kapmak isteyen rejim militarizmi, silahlanmayı körükledi. Karapara, uyuşturucu, silah ticareti arttı. Çeteler çoğaldı ve etki alanları genişledi. Bir çıkış yolu bulamayan, işsiz ve parasız emekçi çocukları bu çetelerin ya kullandığı aparatlar oldular ya da çeteler eliyle öldürüldüler. Okullar, mahalleler, yurtlar, sokaklar hatta işyerleri daha da tekinsiz hale geldi.
İstanbul Sözleşmesinden çekilinmesi, boşanmanın zorlaştırılması, eğitim sisteminde yapılan değişikliklerle kız çocuklarının okuldan uzaklaştırılıp erken yaşta evliliklerin önünün açılması, 2025’te ilan edilen “Aile Yılı” projesiyle kadınların ancak anne ve eş olarak var olabileceği algısının perçinlenmesi, sadaka niyetine önerilen paralarla evlilik ve çocuk sahibi olmanın “teşvik edilmesi”, “komşu anne” projesiyle işyerlerinde ve işçi semtlerinde sağlıklı kreş hakkının üstünün çizilmesi, emekçi ailelerin zaten üstesinden gelemedikleri ekonomik, sosyal, psikolojik sorunları daha da arttırdı. Bu durum aile içi şiddeti iyice körükledi. Aynı zamanda hem yasalarda hem de uygulamada yapılan değişikliklerle kadınlar içinde bulundukları koşullara ses çıkarmasın, biat etsin, razı olsun diye yalnız ve çaresiz bırakılmak istendi. Bugün Türkiye’de her yıl 400’den fazla kadın ayrıldığı, ayrılmak istediği erkekler ya da diğer erkek aile bireyleri tarafından katlediliyor, binlercesi şiddete maruz bırakılıyor.
Bütün bu manzara şiddetin gerçek kaynağının kapitalizm olduğu gerçeğini tekrar ve tekrar gösteriyor. Bataklığı kurutmadan sineklerle savaşılamaz! Otoriterleşmenin, hak gasplarının arttığı, emperyalist savaşın alevlerinin giderek büyüdüğü, işçi sınıfının ekonomik, sendikal, siyasal haklarının tırpanlandığı, faşist hareketlerin güç kazandığı çürüyen kapitalizm yıkılmadan şiddetin hiçbir türünün kökü kazınamaz. Kadın ve erkek işçiler, emekçi kadınlar, gençler kapitalizmi hedef alan devrimci bir mücadelenin içinde yol aldıkça insanın insana, erkeğin kadına, gencin yaşlıya sevgi ve saygısının, toplumsal yaşamda huzurun ve güvenin kapıları aralanır. Bunun dışındaki her yol sineklerle savaşmaya döner, beyhudedir. Elif Çağlı’nın yine en isabetlisini söylediği gibi, bu pisliği ancak devrim temizler![*]
Elbette her şey karşıtıyla var. Tüm dünyada işçi-emekçi kitleler son yıllarda çok daha artarak emperyalist savaşa, göçmen düşmanlığına, doğanın talanına, kadına yönelik şiddete, otoriter rejimlere ve liderlere, yükselen faşizme karşı milyonlar olup alanları dolduruyor. Gençler bu meydanlarda, üniversitelerde, grev ve direniş alanlarında kapitalist sistemi merkeze koyan sloganlarla yerlerini alıyor. Emekçi kadınlar toplumsal, siyasal, kültürel ve sınıfsal saldırılara karşı her yıl daha da sayıları artarak mücadele alanlarında yerlerini alıyor. Dünya işçi sınıfı kadınıyla, erkeğiyle, genciyle değişim istiyor. Şiddetin kaynağı olan kapitalizmin yarattığı sorunlardan kurtuluşun yolunu arıyor.
Kasım ayı aynı zamanda Ekim Devriminin de yıldönümüdür. Bu yıl 108. yılını kutladığımız, tarihte ilk başarılı işçi devrimi olan Ekim Devriminin kıvılcımını çakan olay, Rusya’da kadın tekstil işçilerinin Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü mitingi olmuştu. Kadın işçilerin gösterileri ilerleyen günlerde tüm işçileri kapsayan genel bir işçi ayaklanmasına dönüşmüştü. Yönetimi ele alan İşçi Sovyetleri iktidarı devrimin ilk günlerinden itibaren kadınlara aile, iş, toplumsal yaşam ve politikada o güne kadar en ileri burjuva ülkelerde bile tanınmayan haklar tanıdı. Ne yazık ki dünya devriminin gerçekleşmemesi ve devrimin tek bir ülkede sınırlı kalması sonucu işçi devrimi Stalinist bürokratik diktatörlük eliyle tasfiye edildi ve kadınların devrimle kazandığı haklar da gerilemeye başladı. Yine de Ekim Devrimi kısacık ömrüyle bile dünya çapında işçilere, emekçi halklara olduğu kadar emekçi kadınlara da eşitlik ve özgürlük için savaşılması gereken mücadelenin asıl olarak kapitalizmi yıkacak devrimci işçi sınıfının mücadelesi olduğunu gösterdi. Öyleyse gidilecek yol bellidir: Dünya işçi sınıfının kapitalizme karşı devrimci mücadelesini büyütmek için ter akıtmak!
link: Meral İnci, Çürüyen Kapitalizm Kadına Şiddeti Daha da Arttırıyor, 25 Kasım 2025, https://marksist.net/node/8656
Saraybosna Kuşatmasında “İnsan Avı”





