Kapitalizm en başından beri, insan emeğini dizginsizce sömürürken doğayı da sınırsızca talan etme eğilimindedir. Kara parçalarının dört bir yanındaki doğal kaynakları sınırsız bir açgözlülükle talan eden sermaye, gözünü okyanusların binlerce metre derinliğine, koyu karanlık maviliklere de dikmiş durumda. Burjuvazi denizleri de yağmalanacak yeni maden alanları, yağmalanacak yeni hazineler barındıran kârlı alanlar olarak görüyor. Derin deniz madenciliği veya deniz dibi madenciliği olarak adlandırılan faaliyetler, kapitalist sistemin doğanın en ulaşılmaz alanlarını bile gözünü kırpmadan talan edebileceğini gösteriyor. Karalar yetmedi, şimdi sıra denizin derinliklerinde. Bu, kâr hırsı ile yanıp tutuşan sermayenin doğamıza yönelik nasıl da fütursuzca davrandığına ve onun tıynetine işaret ediyor.
Deniz dibi madenciliği, okyanusların 200 ilâ 6000 metre derinliğinde bulunan metalik ve mineral kaynakların çıkarılması işlemidir. “Deniz dibi madenciliği kapsamında öne çıkan kaynaklar arasında manganez, nikel, kobalt ve bakır içeren polimetalik nodüller, hidrotermal bacaların çevresinde oluşan polimetalik sülfürler ve deniz altı dağlarında rastlanan kobalt açısından zengin kabuklar bulunmaktadır.”Bu metaller, özellikle enerji depolama teknolojileri, elektronik alet üretimi ve savaş sanayii gibi sektörlerde kullanıldığı için sermaye açısından büyük bir önem taşımaktadır. Ancak mesele yalnızca bu metallerin tek başına teknik olarak işe yaraması değil, sermayenin bu hammaddeler üzerinden yeni yatırım alanları oluşturması, yüksek kârlı sektörler yaratması ve küresel rekabet üstünlüğü kazanmasıdır.
Deniz dibi madenciliğinin başlaması “Soğuk Savaş” dönemine kadar uzanır. 1960’lı yıllarda özellikle ABD ve SSCB, tıpkı uzay yarışında olduğu gibi okyanuslarda da benzer bir yarışa girerek deniz altı kaynaklarını araştırmak için stratejik çalışmalar yürütmeye başlamışlardır. Bu süreçte geliştirilen deniz altı robot teknolojileri, derin denizlerdeki maden rezervlerinin varlığını ortaya koymuş, sermayeye yeni bir kâr alanı sunmuştur. Şirketler ve devletler el ele yürüttükleri çalışmalarda deniz altı teknolojilerini ilk etapta askeri amaçlarla geliştirseler de, bu teknoloji ilerleyen dönemlerde ticari hedeflere de hizmet edecekti.
2000’li yıllara gelindiğindeyse, derin deniz madenciliği “yeşil enerji” söylemleriyle meşrulaştırılmaya girişilmiştir. Elektrikli arabalar, güneş panelleri ve rüzgâr türbinleri başta olmak üzere enerji depolama alanlarının hemen hepsinde ihtiyaç duyulan lityum, kobalt vb. toprak elementlerine artan talep nedeniyle bu alandaki çalışmalar da hız kazanmıştır. Milenyumla birlikte daha derin krizler yaşayan kapitalist sistem bu krizleri aşmanın çeşitli yollarını aramaya koyulmuştur. Bu noktada doğanın talanına girişilmesinin önü sonuna kadar açılmıştır. Özetle, derin deniz madenciliği, emperyalist rekabetin ve sermayenin sistem krizlerine verdiği tepkinin bir uzantısı olarak yoğunlaşmıştır. Bugün gelinen noktadaysa ekolojik yıkımın araçlarından biri haline gelmiştir.
Bu faaliyetler, burjuvazi tarafından teknik bir ilerleme veya atılım olarak sunulsa da aslında doğa üzerinde geri dönüşü olmayan bir tahribat yaratmaktadırlar. Derin deniz tabanları, milyonlarca yılda şekillenen, olağanüstü hassas ekosistemlere sahip yapılardır. Yapılan her kazı, henüz keşfedilmemişler de dâhil sayısız türün yaşam alanını yok ederken, kazılar ve sondajlar sonucu oluşan toz ve tortu bulutları geniş alanlara yayılıp ışık alma ve besin zinciri gibi yaşamsal dengeleri geri dönüşsüz bir şekilde tahrip etmektedir. Dahası, bu faaliyetlerin uzun vadeli ekolojik etkileri henüz tam olarak bilinmemektedir çünkü okyanus derinlikleri hâlâ tam olarak araştırılmış değildir. Dolayısıyla, karşı karşıya olduğumuz yıkımın bilançosunu henüz bilmiyoruz. Sermaye geri dönüşsüz bir yıkım yolunda hızla ilerlemektedir.
Bu yağma hukuki olarak da meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Uluslararası anlaşmalarla okyanusların büyük bir bölümü sözde “insanlığın ortak mirası” ilan edilmiştir. Ancak fiiliyatta, bu miras çokuluslu şirketler ve büyük devletler tarafından özel çıkar alanlarına dönüştürülmektedir. Birleşmiş Milletler tarafından yetkilendirilen Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi (ISA), çevresel etkileri göz ardı ederek şirketlere araştırma ve maden çıkarma lisansları vermektedir. Bunu yaparken de ana görevini “derin deniz yatağı ile ilgili faaliyetlerden kaynaklanabilecek zararlı etkilerden deniz ortamının etkili bir şekilde korunması” şeklinde açıklamaktadır. Burjuvazi, zaten kendi amacına göre tasarlanmış hukuku daha da esneterek, ihtiyaçlarına uydurarak, deniz tabanını fiilen özel mülkiyet alanına dönüştürmektedir. Böylece, okyanusların derinliklerinde, şirketlere tahsis edilmiş devasa özel “talan bölgeleri” oluşturulmaktadır.
Bu “yeni” talan alanının meşrulaştırılmasında kullanılan ideolojik örtüler de aşina olduğumuz ikiyüzlü yalanlardan oluşuyor. Egemenler, “yeşil dönüşüm”, “temiz enerji”, “çevre dostu madencilik” gibi maskeli kavramlarla toplumun belli oranda bile olsa –ki artık buna ihtiyaç bile duymuyorlar– onayını almaya, yaptıkları talanı meşru bir zemine çekmeye çalışıyorlar. Oysa bu kavramlar, sermayenin doğayı talan etme sürecini görünmez kılmak için kullanılan manipülatif araçlardan başka bir şey değildir. Ekolojik kaygı yalanıyla atılan her adım, aslında daha fazla kârın, daha fazla talanın önünü açmaktadır. “Çevre dostu” söylemleri, gerçek yıkımı gizleyen propaganda malzemeleridir. Gerçekte olan, sermayenin doğayı metalaştırma, yaşam alanlarını ticarileştirme ve yeni kazanç alanları yaratma iştahının okyanuslardaki tezahürüdür. Asla doğanın korunması değil, sermayenin korunması ve büyütülmesi hedeflenmektedir. Bu noktada burjuvazinin ak dediğinden kara, kara dediğinden ak anlamak ve uyanıklığı elden bırakmamak gerekir.
Denizler, okyanuslar, göller ve dünyanın dörtte üçünü kaplayan tüm sularımız… Onlar yaşamımızın kaynağıdır, hayat oradan başlamıştır. Fakat kapitalizm için bütün bunlar yalnızca yatırım, maden ve kâr anlamına gelmektedir. Gözle görülmeyen derinliklerde gerçekleşen yağma, sessiz bir ekolojik yıkımın zeminini hazırlıyor. Karalar yetmedi, şimdi denizlerin derinliklerindeyiz. Sermayenin bu “derinleşme” hamlesi, doğaya yönelik sistematik yağmanın devamıdır. Çünkü kapitalist sistem ve onun egemenleri için doğa, korunması gereken değil yağmalanacak bir kaynaktır. Doğaya yönelen bu saldırı, aynı zamanda işçi sınıfının bugünkü ve gelecekteki yaşam koşullarını da hedef almaktadır. Sermayenin gözünde doğanın, insanın, emeğin ve ezcümle tüm kâinatın özde bir değeri yoktur. İkisi de ancak sermaye birikimine hizmet ettiği sürece değerlidir. İnsanlığı yok oluşa sürükleyen bu sistemin tarihin karanlık derinliklerine gömülmesi ve yerine doğayla gerçekten uyumlu, sömürüsüz bir dünyanın kurulması elzemdir. Aksi takdirde bizi bekleyen yok oluş olacaktır.
Kaynaklar:
link: N. B., Derinlerdeki Talan: Deniz Dibi Madenciliği ve Kapitalist Kâr Hırsı, 18 Eylül 2025, https://marksist.net/node/8601
Endonezya ve Nepal: İsyan Ateşi Asya’da
Türk “Milli” Burjuvazisi Nasıl İnşa Edildi?





