Navigation

İklim Krizi ve Kapitalizm

Kapitalizm tarihsel bir sistem kriziyle cebelleşiyor. Bu kriz, yalnızca ekonomik alanda hüküm süren bir kriz olmanın çok ötesinde ve derinlikte yaşanan bir gerçekliktir. Tarihsel sistem krizi, iktisadi alandan siyasal alana, bilim-kültürden uluslararası diplomasinin çöküşüne, yayılan emperyalist savaş ve burjuva devletlerin otoriterleşme eğiliminden gündelik yaşamın tüm boyutlarına kadar varlığını hissettiriyor. Kuşku yok ki onun son derece önemli boyutlarından biri de ekolojik krizdir. “İklim krizi”, küresel ısınma vb. kavramlarla ifade edilen gerçeklik, bu derin ekolojik krizin yansımalarıdır. Mesele yalnızca küresel ısınmaya bağlı olarak dillendirilen “iklim krizi”nden de ibaret değildir. Yaşanmaz hale gelen kentler, muazzam bir çevre kirliliği, temiz su kaynaklarının ve havanın alabildiğine kirlenmesi, ekilebilir toprakların giderek çoraklaşması, kuruyan nehirler ve göller, denizlerin ve okyanusların can çekişmesi, yok edilen canlı türleri, kimyasal ve radyoaktif atıklar, kasıtlı yakılan ya da kasten söndürülmeyen devasa orman yangınları da bu ekolojik kriz tablosunun parçasıdırlar. Özetle, kapitalizm insanlığı her açıdan felâketin eşiğine taşımıştır. Sistem krizi, burjuvazi ve onun egemenlik aygıtı olan ulus-devletler arasındaki rekabet ve paylaşım kavgasını daha da kızıştırmakta ve bu durum da insanlığın felâkete doğru sürüklenişini ivmelendirmektedir.

İklim krizini konu alan çeşitli zirvelerde, konferanslarda vb. açıklanan rapor ve araştırmalarda, “küresel ısınmayı sanayi öncesi dönemlere kıyasla 1,5 derecenin altında tutabilecek radikal önlemleri hayata geçirebilmek için” önümüzde sadece 12 yıl kaldığı söyleniyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Panelinin (IPCC) Dünya Kaynaklar Enstitüsüyle (WRI) ortak hazırladığı Ağustos 2019 tarihli raporda, 2 derecelik bir yükselişin bile, kutuplardaki ve dağlardaki buzulların erimesi, deniz seviyesinde yükselme nedeniyle birçok kıyı kentinin kısmen ya da tamamen sular altında kalması, bir tarafta aşırı sıcaklar ve kuraklık, diğer tarafta da seller, dolular, hortumlar ve yıkıcılığı alabildiğine artan fırtına ve kasırgalar, yok olan canlı türleri anlamına geldiği belirtiliyor. Bir başka BM raporu da bu felâketlerin hâlihazırdaki faturasına ışık tutuyor. Buna göre, 1995-2015 yılları arasında gerçekleşen 6500 civarındaki afetin yüzde 90’ı sel, fırtına, sıcak hava dalgası, kuraklık ve diğer aşırı iklim hareketlerinden kaynaklanıyor. Bu afetler 606 bin kişinin canına mal olurken, bu 20 yıllık dönemde 4,1 milyar insan da onlardan doğrudan etkilenmiştir!

Geleceğe dair raporlarda öngörülen sayıların ne denli isabetli olduğuna dair bir bilgimiz yok, işçi sınıfı iktidarı eline alıp bilimi gerçekten de insanlığın hizmetine sunana kadar da, bu tip rakamları hem dikkate almak hem de onlara kuşkuyla yaklaşmaktan başka çaremiz bulunmuyor. Ancak, “12 yıl kaldı, öldük, bittik” şeklindeki söylemi bir tarafa bırakacak olursak, bu olguların daha şimdiden yaşanmaya başladığını görmek için bilim insanı olmak da o verilere ulaşmak da gerekmiyor. Her şey ortada! Tehdit gerçek ve devasa. Ama buradan yola çıkarak ne kimi burjuva ideologlar gibi insanlıktan ümidimizi kesmeye, ne de “madem vakit kalmadı, her şeye boş verip kalan günlerimizin tadını çıkaralım” demeye niyetimiz var. Elif Çağlı’nın dediği gibi:

Kapitalizmin dünyamızı bir yok oluşa sürüklediği gerçeği, artık bu düzenle mücadelenin nafile olduğu ya da yaşamın bu sömürü düzeninin pisliğinden temizlenemeyeceği anlamına gelmez. Devrimci Marksistlerin kitabında gerçeklerden kaçmak yazmadığı gibi, tehditleri son derece abartılı biçimde algılatarak kitlelerin kendi mücadelelerine inançlarını köreltmek de yazmaz. Toplumsal yaşamdaki tehditleri fırsatlara dönüştürmeye çalışmak, devrimci Marksizmin mücadele anlayışını yansıtır. Tehditleri kitlelere, mevcut durumu kökten değiştirmek için artık pek de umut kalmadığı ve ancak küçük iyileştirmelerle yetinilmesi gerektiği şeklinde kavratmaya çalışmak ise burjuva reformizminin özelliğidir. Devrim ve reform yolu arasındaki muazzam fark, yalnızca hemen akla gelebilecek siyasi strateji ve taktiklere dair sorunlarla sınırlı değildir. Bu sorunlardan başlayıp çevre sorunlarına dek, tüm sorunların ele alınış tarzı ve çözüm yollarındaki farklılıklar son tahlilde sınıfsal çıkarların farklılığından kaynaklanır.[1]

Şurası açık ki, sınıflı bir toplumda, siyasalından toplumsalına, ekolojik olanından kültürel olanına dek her sorun ve bunlar karşısında takınılacak tutumlar her zaman sınıfsal bir karakter taşır. Kuşkusuz öne sürülen çözüm önerileri de öyle! İşçi sınıfının devrimci çizgisinin sunduğu çözüm önerisiyle, küçük-burjuva aydınların ve burjuva ideolog ya da siyasetçilerin önerileri hiçbir zaman örtüşüp çakışmazlar. Sosyalist hareketin güçsüzlüğü koşullarında, insanlığın karşı karşıya olduğu ekolojik krize dair burjuva ve küçük-burjuva yaklaşımlar bugün gelişen ve özellikle gençlik içerisinde kuvvetlenen çevre hareketine de damgasını basmaktadır. Önce bu harekete dair kimi hususları vurgulayıp, ardından da soruna dair ileri sürülen yanlış yaklaşımlara göz atalım.

“Yeni” çevre hareketi ve burjuva manipülasyonlar

Son yıllarda, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere gelişmiş kapitalist ülkelerde bu gidişata dair artan bir duyarlılığın oluştuğuna şahit oluyoruz. Tepkiler giderek artıyor ve kitlesel gösterilerle kendini dışa vuruyor. Bu tepkilerin özellikle gençlerden gelmesi ve oradan hareketle diğer kesimlere de yayılması kuşkusuz ki sevindiricidir. 90’lı yılların başından bu yana kapitalizmin tarihsel zaferi hikâyeleriyle uyutulan, parlak gelecek vaatleriyle kandırılan, bireysel kurtuluş vaazlarıyla zehirlenip toplumsal mücadele ve siyasal örgütlenmelere soğutulan gençlik, kuşkusuz krizin çarpıcı sonuçlarıyla yüzleşmesinin de etkisiyle, kendisine vaat edilenlerin koca bir yalandan ibaret olduğunu giderek daha derinden hissetmektedir.

FFF hareketi (Fridays for Future – Gelecek İçin Cumalar) kapsamında 20 ve 27 Eylülde, başta Batılı ileri kapitalist ülkeler olmak üzere pek çok ülkede milyonlarca insan iklim krizine karşı önlemler alınması talepleriyle “küresel grev” eylemleri örgütlediler. Bu “grev” hareketinin ana gövdesini öğrenci gençler oluşturuyor, özellikle de genç kadın öğrenciler. Kuşku yok ki genç kuşaklar içerisinde çevre konusunda bir duyarlılığın oluşup gelişmesi önem taşımaktadır. Ne var ki gençliğin sergilediği tepkileri ve bunları doğuran sorunları ele alırken, gençlik içerisindeki sınıfsal ayrımların yarattığı farklılıkların üstünden atlamak ciddi bir yanlışlıktır. Bu bağlamda bir gerçekliğin altını kalınca çizelim. Çevre konusundaki duyarlılık, bugün maalesef, hali vakti yerinde, tuzu kuru denilen kesimlerde, işçi sınıfınınsa okumuş ya da beyaz yakalı kesimlerinde güçlüdür. İşçi sınıfının geniş kesimleri ise, maalesef, bu tür sorunlarda ya karşı karşıya bulunulan durumdan tümüyle habersiz ve duyarsızdır ya da yaşamın gündelik zorluklarından ötürü bu sorunlara sıra bir türlü gelmemektedir. Geçim kavgası içinde debelenip duran, bıraktık on yıl sonrasını, ertesi gün kendisinin ve yakınlarının karnını nasıl doyuracağı gibi bir soruyla boğuşan emekçilerin çoğunluğu, kapitalizmin ekonomik terörünün kendisini mahkûm ettiği kölelik ve cehalet koşullarında bu tür sorunlara kafa patlatma lüksüne sahip değildir. Bu gerçeklik çevre hareketlerinin gelişkin olduğu ileri kapitalist ülkelerde ortaya çıkan hareketlerin bileşiminde açıkça ortaya çıkıyor. Aynı gerçekliği, tersinden, daha geri ülkelerde bu konudaki hareketlerin son derece cılız oluşunda da saptamak mümkündür. Hal böyle olunca, çevre sorunları temelinde gelişen hareketler de küçük-burjuva yanılsamaların damgasını en ağır şekilde taşıyarak burjuvazinin yönlendirmesine alabildiğine açık hale geliyorlar.

Çevre sorununun önemini tartışırken üzerinden atlanmaması gereken çok temel bir husus bulunuyor. Bu ciddi sorun nedeniyle, diğer tüm köklü sorunların bir tarafa bırakılmasını, insanlığın “ortak” kaderi için “tüm insanların ortaklaşa” harekete geçmeleri gerektiğini savunmak, hele de bu sorunun, burjuva hükümetler ya da burjuvazinin uluslararası kuruluşlarınca alınacak önlemlerle çözülebileceğini iddia etmek son derece bilinçli bir çarpıtmadır. İşin bir ucunda bu mavallarla yeni teknoloji şirketlerine muazzam fonlar akıtılmasını meşrulaştırmak ve bunlar üzerinden ekonomik krizden çıkış umudunu canlandırmak varsa, diğer ucunda da gençliğin şu ya da bu ölçüde ilerici tepkilerini, içgüdüsel de olsa kapitalizme ve plütokratik yönetimlere duyduğu nefreti törpüleyip düzen sınırlarına hapsetmek çabası vardır. On yıl önce Elif Çağlı konu bağlamında bu gerçeğe şöyle dikkat çekiyordu:

Burjuva ideolojisinin açıkça mevcut düzeni savunan kaba biçimlerinin yanı sıra, radikal muhalif görünen sinsi ve ince biçimleri de vardır. Örneğin Soros gibi büyük finans patronlarının, genelde genç kuşakların duyarlı oldukları çevre sorunları gibi kimi sorunlara sahip çıkar görünüp büyük kampanyalar yürütmelerinin ardında da bir bityeniği aranmalıdır. Gerçi kapitalizmin gezegenimiz üzerindeki canlı yaşamı tehdit eder boyutlarda ciddi çevre sorunları yaratmış olduğu son derece açık bir gerçektir. Bu, devrimci Marksizmin de üzerinde önemle durduğu ve kapitalizme karşı mücadele kapsamında yaşamsal ve ivedi bir sorun olarak kitlelere kavratmaya çalıştığı bir konudur. Ama hangi siyasal sorun ya da toplumsal sorun ele alınırsa alınsın, analizler ve çözümler arasında her zaman sınıfsal bakış açısından kaynaklanan farklılıklar vardır ve olması da gerekir.[2]

Gerçekten de, 16 yaşındaki Greta Thunberg isimli genç kızın kendi okulu önünde başlattığı “bireysel protesto” bugün alabildiğine yaygınlaşmışken, bu genç kız, yeni teknolojiye yatırım yapan dev fonlar, vakıflar ve içinde Birleşmiş Milletler’in de olduğu bir dizi uluslararası kurum tarafından gündemin başköşesine oturtuluyor ise, bunda bir bit yeniği aramak gerekmez mi? Duyarlı bir gencin haklı tepkisinin suiistimal edildiğini görmek çok da zor değildir. Bunun tüm dünyanın gelecek ümidi olarak parlatılması sakın burjuva düzenin son derece iyi planlanmış bir PR (halkla ilişkiler) çalışması olmasın? Öyle ya, genç bir insan, dünya iklim zirvelerinde, BM genel kurulunda, burjuva liderlerin gözlerinin içine baka baka onları yalancılıkla ve geleceğini çalmakla suçlarken, yetkililer büyük sabır ve toleransla onu dinlemekte ve teskin etmeye çalışmaktadır; ne kadar da demokratik! Çevre dostu diye pazarlanan ürünleri üreten ve yenilenebilir enerji kaynakları üzerinde uzmanlaşan kapitalist tekellerin ve onların kurdukları vakıfların “yeşil kapitalizm” masallarını da unutmayalım. Greta’nın BM iklim zirvesine katılmak için kullandığı yelkenliyi sağlayan da bu vakıflardan biriydi! Büyük burjuvazinin bu kesimi için yeşil hareketin gelişmesi ve hükümetler üzerinde baskı kurması bir nimettir; bu yüzden de bu tür hareketleri desteklemekte ve fonlamaktadırlar. Görünen o ki, FFF hareketi, gençliğin haklı tepkilerini yansıtıyor olsa bile hızla büyük burjuvazinin bu kesiminin ve Birleşmiş Milletler’in himayesine girmiştir.

Burjuvazi bildiğini okumaya devam edecektir

Kyoto Protokolünden sonra 2015’te kabul edilen Paris İklim Anlaşmasının da göstermelik önlemlerin ve temennilerin dile getirildiği bir ikiyüzlülük belgesi olduğunu biliyoruz. Son BM zirvesinden hemen önce Rusya da bu anlaşmayı onayladı. Şu an bu anlaşmayı onaylamayan 10 ülke var dünya üzerinde ve bunlardan biri de Türkiye![3] Bu anlaşmanın getirdiği önlemleri bile azgın Türk sermayesi kendi “atılımı”nın önünde bir engel olarak görüyor. Bu yüzden de AKP iktidarı döneminde Türkiye’de yaşanan çevre talanı ve artan kirlilik dünyada ilk sıralarda yer alıyor.[4]

Tek nedeni olmasa bile iklim krizinin başlıca nedenini fosil yakıtlar (kömür, petrol, doğalgaz gibi) oluşturuyor. Küresel sıcaklık ortalamasındaki artışın 1,5 dereceyi geçmemesi için karbondioksit salımında her yıl milyarlarca ton azalış sağlanması gerekiyor. Ama burjuva hükümetlerin ikiyüzlü açıklamaları ve temennileri eşliğinde, fosil yakıtlara dayalı enerji santralleri kurup işletmekle iştigal eden dev şirketler, faaliyetlerini sınırlamak şöyle dursun genişletmeye devam ediyorlar. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 60 ülke yeni kömür santralleri inşa etmeyi planlıyor.

Sorunun daha ziyade “sıfır karbon ayakizi”ne, kömür ya da petrol biçimindeki karbonun “yeraltında bırakılması”na indirgenmesi de doğru bir yaklaşım değildir. Bu yaklaşımı savunanlar, kömür madenlerinin ve termik santrallerinin kapatılması, fosil yakıtlara sübvansiyonların kesilmesi ve karbondioksit vergisinin konulması gibi taleplerle yetiniyorlar. Yeşil hareketin olduğu kadar “yeşil teknoloji”nin de başını çeken ülkelerden biri olan Almanya’da burjuvazi bu tür talepleri, bilhassa da sonuncusunu, yeni teknoloji şirketlerine teşvik yağdırmanın bahanesi olarak gayet de güzel manipüle ediyor.

Oysa çok açık ki böylesi ek vergiler, kapitalistler bu maliyetleri fiyatlara yansıtacaklarından ötürü yine emekçilerin sırtına binecek, petrol bazlı sayısız ürünün fiyatının yanı sıra akaryakıt ve ısınma giderleri de artacaktır. Bu vergilerden sağlanacak milyarlarca avroluk fonlar ise, sözümona yeni ve çevre dostu teknoloji ve ürünler geliştirme çabasında olan şirketlere teşvikler, sübvansiyonlar ve ucuz krediler olarak aktarılacaktır. Almanya başbakanı Merkel bunu saklamıyor, tersine övünerek aktarıyor. Merkel, son BM iklim zirvesinde, önümüzdeki dört yıl içinde iklim kriziyle mücadele için 54 milyar avroluk bir kaynak ayrıldığını duyurdu. 2030 yılına kadar bunun 100 milyar avroyu bulacağı söyleniyor. Merkel hükümetinin hazırladığı raporda, “çevre dostu alanlara” yatırımın arttırılacağı, bu amaçla “etkili önlemler alınacağı”na dikkat çekilip ekleniyor: “Bu Alman ekonomisine önemli katkıda bulunacaktır.

Yani burjuva hükümetler, daha az kirli sektör ve şirketleri büyütmek için emekçilerin sırtına ek yük bindirmekten başka bir şey yapmaya niyetli değildirler. Çevreyi açıkça kirleten işletmelere ağır cezalar verilmesi, kapatılması ya da devletleştirilerek ıslah edilmesi, tüm büyük sanayi ve maden şirketlerine tüketiciye yansıtamayacakları ek yükümlülükler getirilmesi, nükleer ve termik santrallerin 30 yıl gibi gülünç vadelerde değil en hızlı şekilde devre dışı bırakılması gibi düzen içi önlemler bile gündemde değildir. Zaten Merkel’e göre, iklim krizinin nedeni insanlardır ve çaresi de “bilim insanlarının tavsiyelerine uyulması”dır. 16 yaşındaki Greta’nın “bilim insanlarına kulak verin” çağrısı, Merkel’in burjuva prizmasından geçerek, “evet kulak verin ve bizim yeşil teknolojimizi satın alın” çağrısına dönüşüyor. Görüldüğü gibi burjuvazi, kendi haline bırakıldığı sürece, iklim krizini de bir fırsata çevirmeye çabalamaktan başka bir şey yapmamaktadır.

Tek başına daha ileri teknoloji her şeyi çözer mi?

Burjuvazi, daha ileri teknoloji ve bilimin sorunu çözeceğini vazediyor. Böylelikle, bilim ve teknolojiyi bir din katına yükselterek teknoloji saplantılı hale getirip avucunun içine aldığı gençlere sakin olmalarını, sisteme güvenmelerini telkin etmiş oluyor. BM iklim zirvesini ele alan bir Alman gazetesinde şunlar yazıyor: “Almanya’da iklim konusunda tercih edilen tutum olan yasaklamak ve vazgeçmek bazılarının yüreğine su serpebilir ama iklime gerçek bir yararı yok. Kruvaziyer yolculuklarını veya Mallorca’ya tatile gidenleri de iklime zarar vermekle suçlamak veya kapitalizm karşıtı sloganlar atmak da hedefe ulaşmaya yaramıyor. Tam tersine: İklim krizine karşı çözüm, fosil yakıtlar çağını aşmak için teknolojik atılım ile çevre dostu ekonomik büyüme.

Oysa çevre sorunu teknolojinin daha da ilerlemesiyle çözülebilecek salt teknik bir sorun değil, temeli kapitalist kâr güdüsünde yatan toplumsal bir sorundur. Sorunun kaynağında teknolojinin geriliği değil, onun nasıl ve ne amaçla kullanıldığı yatmaktadır.[5] Zira mevcut teknolojik gelişim düzeyiyle bile, felâkete doğru gidişi önce yavaşlatıp ardından durdurmak mümkündür. Bunun için hem enerji üretimi alanında hem de ürünlerin üretilme sürecinde bize yardımcı olacak teknolojik icatlar büyük ölçüde elimizin altında bulunuyor. Ama bu yenilikler kendileri için yeterince kârlı değilse, dev tekeller, onları daha da mükemmelleştirip hayata geçirmek için kıllarını bile kıpırdatmazlar. Temiz enerji sorununu çözebilecek füzyon teknolojisinin on yıllardır sürünen durumu çarpıcı bir örnektir. Bu enerji şu an fiziksel anlamda verimli olarak üretilebiliyor; ama bu “verimlilik düzeyi” kapitalistler için gerekli kârlılık düzeyinin altında kaldığı için bu teknolojiye yatırım yapılmıyor, daha da geliştirilmiyor ve hayata geçirilmiyor. İnsanlık mevcut kömür santrallerine, radyoaktif kirlilik üreten nükleer santrallere mahkûm ediliyor. Burjuvalar yıllardır yatırım yaptıkları alanlara koydukları sermaye kendisini amorti etmeden, kendilerine yeterli kâr kitlesini sağlamadan harekete geçmezler. Çoğu durumda, yeni teknolojik buluşları hızla hayata geçirmek şöyle dursun, bunların patentlerini satın alıp kasalarına kilitledikleri ve böylelikle başkalarının da hayata geçirmesine engel oldukları bilinen bir gerçektir.

Marksizme “teknoloji seviciliği” eleştirisinde bulunan kimi yeşil ideologlarsa, sorunu teknolojinin nasıl, kimler tarafından ve hangi amaçlarla kullanıldığında değil de, bizzat onun kendisinde arıyorlar.[6] Onlara kalırsa, insanlık teknolojiden vazgeçmeli ve “doğal, basit ve ilkel” bir yaşama geri dönmelidir. Mesele insanların bireyler olarak “çevreyi temiz tutma”, “çöpleri toplama”, “geri dönüşüm konusunda duyarlı olma” reflekslerinin güçlendirilmesine indirgenmeye çalışılıyor, sanki doğayı yaşanmaz kılmanın sorumluluğu tek tek insanlardaymış gibi.

Daha az tüketmek mi dediniz?

“Tüketim çılgınlığı”, “tüketimcilik” gibi kavramlar yalnızca burjuva ideologlar tarafından değil, kendisini sosyalist olarak adlandıran birçok akademisyen tarafından da kullanılıyor. Sanki insanların çoğunluğu aşırı ve gereksiz bir tüketim içerisindeymiş gibi sunulup, buradan “daha az tüketin”, “daha az refah” gibi çağrılar türetiliyor. Oysa bu çağrıların muhatabı olsa olsa, bilhassa ileri kapitalist ülkelerdeki toplumun küçük bir kesimi olabilir. Kapitalistler daha fazla satıp daha fazla kâr edebilmek için devasa reklâm sektörü aracılığıyla “tüketim çılgınlığını” körükleseler bile gerçeklik değişmiyor; insanlığın büyük bölümü aşırı tüketmek şöyle dursun, temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyor. Yani insanlığın emekçi çoğunluğu açısından söz konusu olan eksik-tüketimdir. Devasa ürün yığınları bir tarafta dururken, milyarlarca insan kendi eserleri olan bu ürünlerden mahrum biçimde yoksulluk içinde kıvranıyorlar. Demek ki esas sorun tüketimde değil, üretimin kapitalist örgütleniş tarzındadır!

Kapitalist ideolojinin bireylere empoze ettiği şey, yaşamak için tüketmek değil, tüketebilmek için yaşamaktır. Aslında kapitalistlerin bakış açısından, tüketebilmek için bile değil, satın alabilmek için yaşamaktır esas olan. Gelişmiş kapitalist ülkelerde her gün muazzam miktardaki ürünün tüketilmeden çöpe atılması ve bunun da yeni satın alınacak ürünlere yer açılması için yapıldığı gerçeği nasıl bir cenderede yaşadığımızı çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Bu bizi başka bir gerçeklikle yüz yüze bırakıyor: İsraf. Kapitalizm aynı zamanda muazzam bir emek israfı anlamına gelmektedir. Listenin başında hiç kuşkusuz devasa silah sanayii gelmektedir. Suni bir şekilde yaratılıp insanlara bir ihtiyaç olarak empoze edilen nice ürün de onu takip ediyor. Satın alma gücü yüksek olan kesimlerin satın alıp hiç kullanmadan çöpe attığı ve ardından marketlere koşarak yenisini aldığı sıradan ürünleri de bunlara ekleyelim. Dayanıksız ve kalitesiz üretim yapılması ilkesini yani “planlı eskitmeyi” de unutmayalım. Sömürü düzenini sürdürebilmek için gerekli olan işlerde (devlet aygıtında, muhasebe ve kayıt işlemlerinin yapıldığı bürolarda, avukatlık bürolarında, reklâm ajanslarında vb.) heba edilen emekler ve ömürleri de bunlara ilave edelim. Tüm bunlar muazzam bir emek ve doğal kaynak israfıdır ve elbette ki geleceğin sınıfsız toplumunda hiçbirine yer olmayacaktır. Oraya giden yolu açacak dünya proleter devrimden sonra başta silahlar olmak üzere, bugün bize teknolojik ihtiyaç vb. olarak yutturulan nice şeyi de gündelik hayatımızdan çıkartıp atacağımız kesindir.

“Ekolojik sosyalizm”

Bu bağlamda, yeşil hareketin baskısının bir sonucu olarak sosyalist hareketin literatürüne sokulan ve giderek yaygınlaşan “ekososyalizm” kavramının da sakat olduğunu vurgulamak gerekir. Bu kavramı benimseyenler, geçmişte Doğu Bloku’ndaki ve günümüzde de Çin’deki uygulamalardan yola çıkarak, sosyalizmin “üretimci”, “üretim tapınmacı” olmayan, ekolojik kaygıları önemseyen biçimlerine ihtiyaç olduğunu vurguluyorlar. Ön kabul, bürokratik despotik diktatörlüklerin sosyalist olarak nitelenmesidir. Emeğin yanı sıra doğanın da dizginsizce talan edildiği bu ülkelerde (tıpkı kapitalist ülkelerde olduğu gibi) nice çevre felâketinin yaşandığı bilinen bir gerçektir. Ancak bu toplumların sosyalist olarak nitelenmesi, burjuvazinin ve Stalinist bürokrasinin uydurmacasından başka bir şey değildir. Stalinizmle hesaplaşmak yerine bu örnekleri şu ya da bu biçimde sosyalizm olarak adlandırarak ekolojik bir sosyalizm gerekliliğine vurgu yapmak, burjuvazinin ideolojik saldırılarına prim vermek anlamına geliyor. Geçmişte SSCB’deki üretim ilişkileri, bıraktık doğayı, insan emeğinin korunmasını bile dikkate almayan sömürücü ilişkilerdi. Bu uygulamaların, temeline insanın refahını, özgürlüğünü, kültürel gelişimini ve doğayla barışık yaşamını koyan Marksist sosyalizm anlayışıyla yakından uzaktan bir ilişkisi bulunmuyor.

Marksist sosyalizm anlayışı, insanın kendi emeğine, içinde bulunduğu topluma ve doğaya yabancılaşmasının aşılmasını hedefler. Bunun sağlanabilmesi için kuşkusuz üretici güçlerin alabildiğine gelişmesi gerekir. Ve unutmayalım ki, emek-gücüne sahip insan, üretici güçlerin asli bir unsurudur. Marx, komünizmle birlikte insanlığın zorunluluklar âleminden özgürlükler âlemine sıçrama yapacağını vurgulamış ve böylelikle o güne dek doğal koşulların tahakkümü altında yaşamış insanın artık doğanın da “efendisi” haline gelebileceğinin altını çizmişti. Bununla kastettiği, doğanın canına okumak değil, insanın doğadaki hayatta kalma kavgasının, doğal afetlerin yıkıcı etkilerinin ve doğanın koyduğu sınırlamaların aşılmasıydı. Ez cümle, sosyalizm bu kapsamıyla kavrandığında, onun ekolojik gibi ön eklerle tamamlanmaya ihtiyacının olmadığı kolayca anlaşılabilir.

Komünizm, pompalanan sahte ihtiyaçların değil insanların hakiki maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılanması esasına dayanır. Mesele, insan ihtiyaçlarını karşılamak için neyin ne kadar üretileceği sorularına karar vermeye de indirgenemez. İşin bu yönü planlamadan ibarettir. En temel soru, “ne için” üretimdir, insanların hakiki ihtiyaçlarını temel alan bir üretim mi, kâr amacıyla üretim mi? Bu soruya verilecek cevap, üretimin iç örgütlenmesinin nasıl olacağı sorusuna verilecek cevabı da beraberinde getirecektir. Kapitalizmin bu soruya verdiği cevap, “üretim için üretim, birikim için birikim” şeklindedir. Kapitalist “üretim için üretim” mantığında amaç kullanım değerleri üreterek insanların ihtiyaçlarının karşılanması değil, satılmak ve böylelikle kâr edip sermaye birikimini büyütme amacına hizmet edecek değişim değerlerinin üretilmesidir. Bu ürünlerin bir ihtiyacı karşılıyor olması bir amaç değil, onların satılabilmesi için sahip olmaları gereken bir nitelikten ibarettir. Dahası hiçbir gerçek ihtiyaca hizmet etmeyip, sırf empoze edilmiş bir ihtiyaç hissi temelinde nice ürünün üretilip satıldığını da hatırlatalım.

Ulus-devlet ve çevre krizi

Çevre sorunu, tanımı gereği küresel bir sorundur. Tüm dünyada kapitalistler birbirleriyle rekabet halinde emeği alabildiğine sömürdükleri gibi doğayı da aşırı biçimde tahrip ediyorlar. Yarattıkları tahribat ve kirlilik de bir ülkenin siyasi sınırlarına takılıp kalmıyor, küreselleşiyor. Yanıbaşınızdaki ülke atmosferi kirletirken sizin onu temiz tutma çabanız sonuç vermeyecektir. Dolayısıyla bu soruna çözüm ancak küresel düzeyde üretilip hayata geçirilebilir. Ve işte bu noktada da, çoktandır insanlığa giydirilmiş bir deli gömleği haline gelmiş olan kapitalist ulus-devletler sistemi, devasa bir engel olarak karşımıza dikilmektedir.

Küreselleşmeci (globalist) profesör Eser Karakaş da, çevre sorununun çözümündeki zorluğun “ulus-devletlerin” varlığında yattığını söylüyor[7]. Globalist tezleri doğrulamak için yapıyor oluşunu bir tarafa bırakırsak, bu tespitin haklı olduğunu söylemek zorundayız. Haklı ama eksik. Aslında globalist profesör bu tespitiyle, çevre sorununun kapitalizm altında çözümünün mümkün olmadığını örtük biçimde de olsa itiraf etmiş oluyor. Zira ulus-devlet bir engelse (ki öyledir), kapitalizm ulus-devletsiz olamayacağından ötürü kapitalizmde çevre sorunu çözülemez. Kapitalizmin daha da gelişimiyle ulus-devletlerin tümüyle ortadan kalkacağı şeklindeki globalist teranelere kulak asanların sayısı günümüzde epey azaldı. 90’lı yılların yeni teknolojiyle beslenen ekonomik canlılık ortamında, SSCB’nin yıkılışının da verdiği zafer sarhoşluğuyla ortaya atılan küreselleşmeci ideolojinin ömrü fazla uzun sürmedi. Milenyum dönemecinden itibaren tüm küreyi saran ve derinleşen kriz koşullarında artık büyük güçler kendi paçalarını kurtarmaya çabalıyorlar. İngiltere AB’den çıkış sancılarıyla debelenirken, ABD başkanı BM kürsüsünden “globalizm öldü, gelecek yurtseverlerindir” diyerek ulus-devlete övgüler yağdırıyor. Yaşanan her gelişme, kapitalizm çerçevesinde ulus-devletin aşılamayacağı şeklindeki tespitimizi doğrulamaktadır.

Elif Çağlı’nın on üç yıl önce kaleme aldığı “Küreselleşme” kitabında belirttiği üzere, sermayenin küresel ölçekte gelişme-yayılma (globalleşme) eğilimi bir gerçekliktir. Ne var ki, burjuva yazarların bu gerçeklikten türettikleri globalizm masalı kapitalizmin çelişkilerini inkâr etmeye dayanan bir ideolojidir. İşin gerçeğinde, “Günümüzde çarpıcı biçimde yaşandığı üzere, sermayenin dünyasal hareket serbestisine sahip olma arzusu ile rekabet karşısında ulus-devletin koruyuculuğuna sığınma ihtiyacı çatışmaktadır. Her iki eğilim de gerçekliğin bir parçasıdır ve bunlar zıtların birliği temelinde yol alıyorlar.”[8] Sermaye işine geldiğinde dünya ölçeğinde dilediği şekilde yayılmaya çalışırken, başı sıkıştığında ya da rakip güçlere kafa tutmak istediğinde hemen kendi ulus-devletini yardıma çağırıyor. Netice olarak, küreselleşme, liberal burjuva yazarların abartılı yorumlarında yansıtıldığı şekilde, farklı sermaye gruplarının ulusal aidiyetlerini ve icabında sığındıkları ulusal limanlarını ortadan kaldırmıyor.

Bu söylenenlerin hepsi günümüzde yaşanan gelişmeler tarafından doğrulanmıştır. Kapitalist dünyada burjuvazi kârdan başka bir şey düşünemez, düşünürse rekabette geriye düşer ve kaybeder! Burjuvalar arasında olduğu gibi onların genel çıkarlarını korumakla yükümlü ulus-devletler arasında da rekabet asla sona ermez. Kapitalizm hüküm sürdükçe, ulus-devletin halihazırdaki kritik yetkilerini kendi elinde toplamış, bağlayıcı kararlar alan ve iklim sorunu gibi global sorunları çözmeye muktedir “ulus-üstü siyasal kurumlar” hiçbir zaman var olamayacaklar. Hiçbir ulus-devlet, hele de güçlü kapitalist devletlerden hiçbiri (ki çevre sorununun esas müsebbibi onlardır) kendilerini uluslararası rekabette geriye düşürecek kararları uygulamak zorunda bırakacak şekilde kendi egemenlik yetkilerini bir üst siyasal birliğe devretmeyecektir. Böylesi bir üst siyasal birlik ancak ve ancak kapitalizmle birlikte kapitalist rekabetin ve kâr amaçlı üretimin tasfiyesiyle mümkün olabilecektir. Sözün kısası, yeşil kapitalizm hayalleri, kapitalizmin hareket yasalarının (daha fazla kâr güdüsü ve rekabet) yanı sıra onun siyasal örgütlenme biçiminin (ulus-devlet) yarattığı duvara toslamaktan kurtulamaz.

Globalist hayal ve çarpıtmalarla, nesnel küreselleşme olgusunu birbirinden ayırt eden Elif Çağlı, aslında bu durumun kapitalizmin tarihsel çıkışsızlığını yansıttığını söylüyor: “Kapitalist işleyişin tüm yer küreyi egemenliği altına aldığı ve kapitalizmin bu açıdan küreselleştiği doğrudur. Ne var ki, bu küreselleşme kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasını ortadan kaldırmamakta, tam tersine dünya üzerindeki eşitsizlik ve adaletsizliği daha da büyütmektedir. Burjuvazinin kitlelerde kapitalizme karşı olumlu duygular yaratmaya yönelik globalizm propagandasına karşın, kapitalizmin dünyada el atmadık tek bir yer bırakmaması aslında bu sistemin tarihsel çıkışsızlığını büyütmüştür.[9]

Tek çare sosyalizmdir

Tekrar vurgulamakta fayda var. Kapitalizm tarihsel bir sistem kriziyle sarsılırken, onun yarattığı türlü sorunlara karşı, farklı toplumsal kesimlerden, farklı duyarlılıklar temelinde hoşnutsuzlukların yükselmesi, bunların kendilerini çeşitli eylemliliklerle ortaya koyması hem kaçınılmazdır hem de son derece anlamlı ve önemlidir. Çeşitli toplumsal kesimler kendilerinin en acil olarak hissettikleri sorunlar (sınıfsal, cinsel, etnik-ulusal, ekolojik vb.) temelinde harekete geçerler. Mesele bu hareketlerin tek bir nehirde birleşmesi ve kapitalist sistemin temellerine yönelmesidir. Bu olmadıkça, mevcut suskunluk ve hareketsizlik koşullarında ne denli anlamlı olursa olsun çeşitli toplumsal muhalefet hareketlerinin çıkmaz bir sokakta mevcut olumlu dinamiklerini heba etmesi kaçınılmazdır. Bu gerçeklikten hareketle komünistlerin bu tür hareketlere sekterce yaklaşıp taşıdıkları olumlu dinamiklere yüz çevirmesi doğru bir tutum değildir; ama onlara bel bağlayarak, boylarından büyük misyonlar biçerek, abartılı güzellemelerle kuyruklarına takılmak daha da büyük bir yanlışlık anlamına gelmektedir. Zira bu ikinci tutum, komünistlerin kendi özel görevlerini, yani işçi sınıfının öncü kesimlerini bilinçlendirip örgütleme görevini kaldırıp bir tarafa atmaları sonucunu doğurmaktadır. Bu yanlış çizgide kaybedilen her gün, kapitalizm insanlığı felâkete doğru bir adım daha yaklaştırmaktadır.

Dolayısıyla tüm can alıcı sorunların kökeninde kapitalizmin yattığını idrak etmek temel hareket noktasıdır. Yarattığı tüm sorunlarla birlikte kapitalizme son verebilecek bir hareketin başını devrimci hedefler doğrultusunda örgütlenmiş işçi sınıfından başka hiçbir toplumsal kesim çekemez. Silah fabrikaları köleleştirilmiş ve alıklaştırılmış işçiler tarafından tıkır tıkır işletildikçe, üretilen silahlar yine onlar tarafından bir noktadan diğerine ulaştırıldıkça ve yine onlar çocuklarını gönül rızasıyla savaşa gönderdikçe nasıl ki emperyalist savaşlar bitmezse, onlar sınıf bilinciyle donanıp örgütlü bir güç olarak ayağa kalkıp bu gidişatı durdurmadıkça çevrenin anasını ağlatan fabrikalar, madenler, enerji santralleri vb. de tıkır tıkır işlemeye devam edeceklerdir.


[1]      Elif Çağlı, Tarihsel Çıkışsızlığın İdeolojik Yansımaları, 30/7/2008, marksist.com

[2]      Elif Çağlı, agm

[3]      Diğer ülkeler ise şunlar: Angola, Eritre, İran, Irak, Kırgızistan, Lübnan, Libya, Güney Sudan ve Yemen. ABD ise Trump’la birlikte bu anlaşmadan çekileceğini açıklamıştır.

[4]      Bu dönem boyunca Türkiye’de kişi başı sera gazı emisyonu 1,5 katına çıkmıştır.

[5]      Radyoaktif Kapitalizm adlı çalışmasında Deniz Moralı, teknolojik tercihlerin sınıfsal doğasını gayet güzel teşhir ederek, enerji sorununu detaylarıyla ele almaktadır.

[6]      Marksizm, üretici güçlerin gelişimine (ki teknoloji de bunun bir parçasıdır) büyük önem atfetmesine rağmen, onun yaklaşımıyla “teknoloji seviciliği” diyebileceğimiz çarpık anlayışın bir ilişkisi bulunmuyor. Teknoloji seviciliği, meta fetişizmiyle bağlantılı olarak kapitalistlerin körüklediği bir hastalıktır.

[7]      Eser Karakaş, Çevre Sorununun Çözümsüzlüğünün Arkasında Ulus Devlet Vardır, 22/9/2019, ahvalnews.com

[8]      Elif Çağlı, Küreselleşme, Tarih Bilinci Yay., s.88