2026 yılı asgari ücreti yüzde 27,5 arttırılarak 28 bin 75 lira olarak açıklandı ve açıklandığı anda Türk-İş’in hesapladığı 29 bin 828 liralık açlık sınırının altında kaldı. İşçiler Cumhuriyet tarihinin en ağır yoksulluğunun yaşandığı böylesi bir dönemden geçerken, açıklanan bu asgari ücret siyasi iktidarın işçi sınıfının sefaletini çok daha derinlere taşıyacağının, sendikal ve siyasal baskıları arttıracağının da habercisi oldu.
Asgari ücretin açlık sınırının dahi altında kalacak düzeyde belirlenmesi aslında beklenmedik bir sonuç olmadı. Siyasi iktidarın “enflasyonla mücadele ediyoruz” yalanıyla, reel ücretleri düşürme politikasının aracı olarak 2024 ve 2025 yıllarında asgari ücrete yılda bir kez ve üstelik hileli TÜİK enflasyon oranları baz alınarak zam yapıldı. Ara zam yapılmaması asgari ücretin alım gücünü hızla düşürdü.[1] 2025 Ocağında, yıllık resmi enflasyon yüzde 45 iken asgari ücrete yüzde 30 zam yapılmıştı. Yine resmi açıklamalar baz alınarak yapılan hesaplamaya göre 2025 yılının Kasım ayında asgari ücretin alım gücü 6 bin 574 lira eksilerek 15 bin 531 liraya gerilemişti. 2024 yılından beri asgari ücrete gerçekleşen enflasyon oranında değil, hedeflenen enflasyon oranında zam yapılıyor. Asgari ücretin hedeflenen enflasyona göre belirlenmesi açık bir soygundur.
2026 yılı asgari ücretinin görüşülmeye başlanmasıyla tepkiler de açığa çıkmaya başlamıştı. Geçinmenin iyice zorlaştığı, ev kiralarının asgari ücretin üstüne çıktığı, kredi ve kredi kartı borçlarının arşa vardığı bir dönemde, her ne kadar emekçilerin geniş kesiminin bu iktidardan bir umudu kalmamış olsa da, talepler hem işçi sohbetlerine hem de örgütlülük ölçüsünde meydanlara yansıdı. Her ne kadar asgari ücret açıklanmadan önce dile getirilen rakamlarla işçiler en düşük orana razı edilmeye çalışılsa da, ücretlerdeki erime ve son yılların sefalet birikimi beklentilerin yüksek olmasına neden oldu.
Geçtiğimiz yıllarda belirlenen asgari ücrete bir şekilde onay veren Türk-İş yönetimi, son yıllarda tabanda biriken öfkenin etkisiyle ama bir yandan da siyasi iktidarı ve sermayeyi zorlayacak eylemler yapmaya niyeti olmadığı için Asgari Ücret Tespit Komisyonundan çekildi ve bunu bir mücadele yöntemi olarak pazarlamaya çalıştı. 1 milyon 200 bini geçen üye sayısıyla ve pek çok kritik işkolunda sahip olduğu örgütlülükle ve üretimden gelen gücünü kullanmak bir tarafa bunun tehdidiyle bile pek çok şeyi değiştirebilecek olan Türk-İş yönetimi konfor alanında kalmayı tercih etti. DİSK ise basın açıklamaları, İstanbul’dan Ankara’ya yürüyüş eylemleri yaptı ama işçilerin gözünü boyamayı hedefleyen bu “yürüyüş”ten zaten bir şey çıkamazdı.
Asgari ücretin belirlenme süreci, Türkiye’de geniş kesimler tarafından takip ediliyor ve aslında işçi sınıfı için hayati bir mücadele konusu oluşturuyor. Çünkü Türkiye’de işçilerin yarısından fazlası asgari ücret civarında ücret alıyor. Bu kadar geniş bir kesimin geçim ücreti olan asgari ücret, bu nedenle genel ücret baremini de belirliyor. Sendikal örgütlülüğün güçlü olması durumunda toplu iş sözleşmeleriyle belirlenen ücretlerin ortalama ücrete etki etmesi gerekirken, sendikal örgütlülüğün düşük, sendikaların güçsüz ve görece üye sayısı yüksek sendikaların yönetimlerinin rejim aparatı haline gelmeleri nedeniyle, asgari ücret toplu iş sözleşmelerindeki rakamları belirliyor. Hatta öyle zamanlar oluyor ki işbirlikçi sendikalar asgari ücretin yüksek çıkmasından ölesiye korkuyor!
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz Türkiye’de “kişi başına düşen” milli gelirin 17 bin doların üzerine çıkacağını ve Türkiye’nin ilk kez yüksek gelirli ülkeler arasına gireceğini söylüyor. Kâğıt üstündeki hesaplara bakacak olursak bu doğrudur, çünkü artan milli gelir nüfusa bölündüğünde karşımıza bu rakam çıkmaktadır. Peki milli gelir herkese eşit mi bölüştürülmektedir? Elbette hayır. 2024 yılı Küresel Servet Raporuna göre Türkiye dolar milyoneri sayısının en çok arttığı ülke olmuştur. Ayrıca Türkiye’nin en zengin 10 kişisi son 5 yılda servetlerini yüzde 52 arttırmıştır. Peki bu değeri üreten işçilerin payına ne düşüyor? Mesela asgari ücret belirlenirken enflasyon oranı baz alınıyor. Oysa işçinin tamamen kendi ürettiği değerle oluşan ekonomik büyümeden de pay alması gerekmektedir. TÜİK’in açıkladığı enflasyon verilerinin sahteliği de düşünüldüğünde, bu veriler baz alınarak belirlenen asgari ücretle satın alma gücünün dipleri bulduğu bilinen bir gerçektir. TÜİK enflasyon oranını yarıya düşürerek açıklıyor, asgari ücret belirlenirken hem hedeflenen enflasyon baz alınıyor hem de ekonomik büyüme dikkate alınmıyor. Asgari ücretin belirlenme süreci gerçek bir toplu sözleşme sürecine dönüşmediği için, siyasi iktidar tamamen sermayenin talepleri doğrultusunda hareket ediyor. Bir de buna işçi sınıfının örgütsüzlüğü, sendikaların güçsüzlüğü eklenince Türkiye’de dolar milyonerlerinin sayısı artarken işçi sınıfı açlığa mahkûm ediliyor.
MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir “Asgari ücrette beklenenin bir miktar üstünde açıklamaya toplumun ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Hane halkının morale ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Beklenen enflasyon değil gerçekleşmiş enflasyon artı milli gelirden de pay alınması lazım. Büyüme oranının üzerine eklenerek asgari ücret açıklanması güzel olur” diyor. Elbette onlar bu paranın ceplerinden çıkmasını istemiyorlar. Çeşitli fonlar aracılığıyla aldıkları teşviklerle faturayı yine emekçilerin sırtına yıkmak istiyorlar. Bu yüzden de asgari ücrette belli bir düzeyin üstünü devletin vermesi gerektiğini söylüyorlar. Bunu bir kenara bırakırsak yine de fabrikalarına sendika girmesin, işçiler örgütlenip hakkını aramasın diye kırk takla atanlar, her türlü hukuk ve etik dışı yola başvuranlar, birden hane halkının moralini düşünür oldular! MÜSİAD Başkanının söyledikleri aslında, toplumdaki hoşnutsuzluğun sermaye sınıfını ürkütecek düzeye ulaştığını gösteriyor. Hatırlayalım 19 Mart sürecinde siyasi iktidar İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu tutukladıktan sonra yüz binler, hatta milyonlar alanları doldurmuştu ve protestolara katılanlar açıkça asıl tepkilerinin siyasi iktidarın onları yoksullaştıran politikalarına ve siyasi baskılara karşı olduğunu söylüyorlardı. O gün de siyasi iktidar ve sermaye sınıfının asıl korkusu protestoların sınıfsal bir niteliğe bürünmesiydi. Geçtiğimiz haftalarda Maraş Emniyetinin polislere “grev tatbikatı” yaptırması da aynı korkunun devamıdır. Erdoğan ise Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) 29. Olağan Genel Kurulunda yaptığı konuşmada patronlara “Kefenin cebi yok. Elinizi taşın altına koyun” dedi. Bu sözler bir yandan işçiler adına patronlardan daha yüksek ücret talep eder görünürken, gerçekte işçileri sermayenin insafına bırakmanın ifadesidir. Elbette Erdoğan’dan daha farklısı beklenemezdi.
Asgari ücrete en son 2023’te, o da yaklaşan seçimler nedeniyle görece yüksek bir zam yapılmıştı. Seçimin hemen ardından uzun süre seçim olmayacağının rahatlığıyla siyasi iktidar ekonomik saldırılarda gemi azıya aldı. Seçim döneminde kaşıkla verilen sonrasında misliyle geri alındı. İşçi sınıfı ne ekonomik ne de siyasi haklarını seçimlerle kazanabilir. Grev, direniş alanlarında, meydanlarda, sendikalarda, işçi örgütlerinde verdiği mücadeleyle kazanır. Hele ki bugün, Anayasa ve yasaların yok sayıldığı faşizm koşullarında, bu mücadele çok daha önemli ve belirleyicidir.
Siyasi iktidar ve sermayenin kafa kafaya vererek yaptığı hazırlık boşuna değil. Dünya işçi sınıfının artan sömürüye ve kapitalist saldırılara karşı yüksek sesle dillendirdiği tepkiler bugün Türkiye’de de derinlerden de olsa yükseliyor. Örgütsüz işçilerin tepkileri hayıflanma düzeyinde kalsa ve bunlar bu girdaptan çıkmanın yolunu ek iş bulma, mesaiye kalma, çocuğu MESEM’e verme ve hatta bahis oynama gibi çıkışsız ve bataklığı büyüten yerlerde arasalar da, biraz olsun örgütlü davranabilen işçilerin uğultusu egemen sınıfları korkutuyor. 2024 yılının son ayında Cumhurbaşkanı Kararnamesiyle MESS’e bağlı fabrikalarda grevin “erteleme” adı altında yasaklanmasına karşın 11 fabrikada 2 bin işçi yasağı tanımayarak greve çıkmıştı. Antep Başpınar Organize Sanayi Bölgesinde 2025 yılının Şubat ayında düşük zam dayatmasına karşı başlayan eylemler onlarca fabrikaya yayılmıştı. Birçok fabrikada kazanım elde edilmişti. Antep gibi bir işçi havzasındaki bu hareketlilik sermaye sınıfını öyle korkutmuştu ki Gaziantep Valiliği Antep genelinde eylem, gösteri ve toplantı düzenlenmesini 15 gün süreyle yasaklamıştı. Birbirinden yalıtık kaldığı için potansiyelinin altında etkisi olsa da, işçiler yıl boyunca belediye, petro-kimya, tekstil, inşaat ve birçok işkolunda düşük ücretlere, hak gasplarına, sendikasızlaştırmaya karşı grev ve direnişleri büyüttüler. Sağlık ve eğitim emekçileri, emekliler, emekçi kadınlar, gençler meydanları boş bırakmadı.
“Enflasyonun sebebi yüksek ücretler”, “asgari ücret artarsa patronlar işçi çıkarır”, “işçileri enflasyona ezdirmiyoruz” diye diye siyasi iktidar ve sermaye sınıfı tarihte ilk kez açlık sınırının altında bir asgari ücret belirledi. Oysa asgari ücret arttığında ne enflasyonun[2] ne de işsizliğin arttığı, geçmişte asgari ücretin görece yüksek açıklandığı yıllarda çıkan sonuçlardan ortada. Örneğin 2023 yılında resmi işsizlik oranı yüzde 10,4’ten yüzde 9,4’e düşmüştü. Geldiğimiz son durum bütün bunların külliyen yalan ve çarpıtma olduğunu gösteriyor. Kapitalizmin kuralı değişmez, sermaye daha fazla kâr ve rekabet gücü için işçinin ücretini düşürür, çalışma koşullarını ağırlaştırır. Buna karşı durmasın diye örgütlülüğünü her türlü yolla dağıtır. Ne zaman ki işçiler dostu düşmanı anlar, sermayenin yalanlarına ve oyalamalarına kanmaz, “bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdır” derse o zaman bu gidişat değişir.
[1] Oktay Baran, Asgari Ücretle Sefalete Mahkûmiyet, 28 Temmuz 2024, https://marksist.net/node/8407
[2] Oktay Baran, Ücret Artışları ve Enflasyon, 26 Ağustos 2024, https://marksist.net/node/8340
link: Meral İnci, 2026 Asgari Ücreti: Derinleşen Sefalet, 27 Aralık 2025, https://marksist.net/node/8675
Geçmişin Dersleriyle Geleceğe
Ağırlaşan Tablo, Güçlenen Mücadele Dinamikleri





