Geride bıraktığımız son on yıl, kayıtlara geçmiş en sıcak yıllar oldu. Dünya için alarm zili olarak saptanan 1,5 santigrat derece eşiği son iki yılda aşıldı. Bu durum kendisini her geçen yıl daha büyük ve daha çok sayıda doğal felâketle de gösteriyor. Aşırı sıcaklıklar, dondurucu soğuklar, kuraklık, sel ve kasırgalar yüz milyonlarca insanı doğrudan etkileyerek her yıl daha büyük yıkımlara yol açıyor.
Bu yıl 10-21 Kasım tarihleri arasında Brezilya’nın Belém kentinde otuzuncu kez toplanan Birleşmiş Milletler İklim Konferansı (COP30) yine bu tablonun gölgesinde yapıldı. Sözde “dünyanın geleceği” için bir araya gelen devlet temsilcilerinin tutumu, kapitalist devletlerin bu geleceği hangi yöne sürüklediğini bir kez daha gösterdi. İddialı konuşmaların yapıldığı, büyük vaatlerin sıralandığı ve ülkelerin birbirlerine eleştiriler yönelttiği konferans boyunca bunun bir “eylem konferansı” olması gerektiği, önceki taahhütlerin somut sonuçlara dönüştürülmesinin zorunlu olduğu sürekli vurgulandı. İklim, ekonomi ve kalkınmayı bütünleştirmenin, istihdam yaratmanın ve eşitsizlikleri azaltmanın öneminden dem vuruldu. Ancak devletler, sanki mevcut yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiriyormuş gibi önerilere itirazlar yükseltirken, metinlerde virgüller ve ifadeler üzerine uzun tartışmalar yaşandı. Sonuçta, otuzuncu kez toplanan bu konferans da kayda değer bir adım atılmadan bir gün uzatmalı şekilde 22 Kasımda sona erdi. Örneğin en temel tartışma konularından biri olan fosil yakıtlar konusunda ne bunların kademeli olarak bırakılmasına dair net bir karar alındı ne de emisyon azaltma hedeflerini güçlendirecek bir yol haritası oluşturuldu. Ortaya konan perspektifin göstermelik planlardan öteye geçmediği bir kez daha açıkça görüldü.
Paris İklim Anlaşmasının onuncu yılına denk gelmesi nedeniyle COP30’a özel bir önem atfediliyordu. İklim taahhütleri, ormansızlaşmanın önüne geçilmesi için programlar, iklim finansmanının güçlendirilmesi gibi gündem maddelerinin konuşulduğu konferansa dünyayı en çok kirleten, iklim sorunlarının baş mimarlarından ABD, temsilci gönderme gereği bile duymadı. Zaten uzun zamandır iklim krizini reddeden Trump, geçtiğimiz Eylül ayında yapılan BM Genel Kurulundaki konuşmasında da iklim biliminin bir aldatmaca olduğunu ileri sürerek, ülkeleri yıkıma sürükleyen şeyin “yeşil enerji” olduğunu, rüzgâr türbinlerinin “saçmalık” olduğunu söylemişti. Ülkelerin ihtiyacı olan şeyin güçlü sınırlar ve geleneksel enerji kaynakları olduğunu da eklemişti. Ayrıca Trump, Paris İklim Anlaşmasından ikinci kez çekildiğini duyurarak hiçbir taahhüdü yerine getirmeyeceğini de ilan etti.
Hatırlayalım 2015 yılında Paris İklim Anlaşmasının imzalanması, katılımcılar tarafından büyük bir coşkuyla karşılanmış ve bu anlaşma bir milat olarak lanse edilmişti. Anlaşmayı imzalayan 197 ülkenin sözde amacı, küresel ısınmayı 2 santigrat derecenin çok altında tutmak, hatta 1,5 derecenin aşılmamasını sağlamaktı. Fakat aradan geçen 10 yılda güneş ve rüzgâr enerjisi kullanımının ve elektrik enerjisiyle çalışan taşıtların belli oranda artması dışında bir gelişme yaşanmadığı gibi, aşılan 1,5 derece sınırı tehlike alarmı veriyor. Dünya Meteoroloji Örgütünün (WMO) COP30’da sunduğu çalışmaya göre olağanüstü sıcaklık artışları endişe verici bir biçimde sürmeye devam ediyor. 2025 yılının şimdiye kadar kaydedilen en sıcak ikinci ya da üçüncü yıl olduğu tahmin ediliyor. Ocak-Ağustos 2025 dönemindeki ortalama sıcaklığın sanayi öncesi seviyelerin neredeyse 1,42 santigrat derece üzerinde ölçüldüğü, sera gazı konsantrasyonlarının ise son 800.000 yılın en yüksek düzeyine ulaştığı belirtiliyor. En dikkat çekici sonuçlardan biri ise 2023-2024 yılları arasında ölçülen karbondioksit artışının şimdiye kadarki en yüksek artış olması.
Diğer yandan okyanuslardaki ısı birikimi rekor seviyelere yükselerek deniz ekosistemlerinde ve ekonomilerde kalıcı hasarlar bırakıyor. Deniz seviyesi sürekli yükselmeye devam ederken Antarktika ve Arktik deniz buzulları erime rekoru kırıyor. Bununla birlikte, giderek artan sayıda yıkıcı hava olayı yaşanıyor; aşırı yağışlara, kavurucu sıcaklıklara, büyük yangınlara ve çok güçlü tropikal siklonlara bağlı çok sayıda yıkım… Bunlara ek olarak iklim değişikliği, sivrisinek, kene gibi hastalık taşıyıcısı türlerin yaşam alanlarını değiştirmesine ve hastalıkların giderek yayılmasına neden oluyor. Mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcak ve soğuklar ani ölümleri arttırıyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre yüzyılın ortasına kadar iklime duyarlı hastalıklar ve koşullar nedeniyle dünya çapında yılda 250 bin ek ölüm beklenirken, yüksek emisyon senaryolarında 2100 yılına kadar yılda 9 milyondan fazla ek ölüm öngörülüyor.
Dünyayı yaşanmaz hale getirmekten zerre çekinmeyen kapitalist egemenler kendilerine uzun zamandır uzayda yaşam arayışındalar. Oysa yarattıkları ekolojik tahribatın acısını daha bugünden emekçi halklar çekiyor. Geçtiğimiz ay Karayipler ve Asya Pasifik’teki kasırga ve tayfunlar büyük bir yıkıma yol açtı. Jamaika’da Melissa Kasırgası en az 75 kişinin ölümüne, milyonlarca insanın yaşamının etkilenmesine neden oldu. Altyapı çöktü, tarım alanları yok oldu, temiz su ve elektriğe ulaşım krize dönüştü. Hemen ardından Filipinler’i vuran Kalmaegi Tayfunu 114’ten fazla insanın ölümüne, kayıplara, yüz binlerce kişinin tahliyesine, yolların ve köprülerin yıkılmasına, tarım ve balıkçılık sektörünün çökmesine yol açtı. Sadece bu iki felaket bile artan deniz sıcaklarıyla güçlenen tropikal fırtınaların yıkıcı etkisinin nasıl olacağını gösteriyor. Ki daha burada sıralayamadığımız pek çok felaket yaşandı, yaşanmaya devam ediyor.
Dünyamız ikiyüzlü egemenlerin esaretinde
COP30’un bu sene Amazon ormanlarının eteklerinde bulunan Belém’de yapılması da manidar oldu. Dünyanın akciğerleri denilen Amazon yağmur ormanlarında iklim krizinin gündem edilmesi reklâm malzemesi olarak dikkat çekici olsa da, Amazon’un başına gelenler düşünüldüğünde bu durum tam da kapitalizmin tasviri niteliğinde. “Dokuz Güney Amerika ülkesine yayılmış durumda olan Amazon ormanlarının %60’ı Brezilya topraklarında yer alıyor. Bu ormanlar yalnızca Brezilya için değil, Güney Amerika’nın tamamı için de nem ve yağış oranlarını dengeleyerek muazzam miktarda su üretiyor. «Uçan nehirler» olarak adlandırılan su buharı yüklü hava kütleleri Brezilya’nın pek çok bölgesine nem taşıyor. Bu dev bulutlardan yağan yağmurlar Bolivya, Paraguay, Arjantin, Uruguay ve Şili’de etkili oluyor.”[*] Amazon ormanları atmosferdeki karbondioksiti emme gücü açısından büyük bir öneme sahip. Diğer yandan milyonlarca bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapıyor. Hem tatlı su rezervi açısından hem de okyanusa akıttığı besin ve organik madde açısından zengin bir alan. Aynı zamanda oluşturduğu nem bulutları sayesinde güneşi yansıtarak, ısısı artan dünyanın soğumasına yardımcı oluyor. Fakat gezegenin geri kalanı gibi Amazon ormanları da bir avuç yağmacının gazabından kurtulamıyor. Çeşitli çevre örgütlerinin açıklamalarına göre Amazon gün geçtikçe bozulmaya uğruyor. Madencilik ve tomrukçuluk faaliyetleri, petrol sondaj çalışmaları, kuraklık ve yangınlar nedeniyle ormanın yüzde 20’sinin yok olduğu biliniyor. Nitekim 2019 yılında bir cehennem resmini andıran Amazon yangınlarını hatırlıyoruz, dönemin faşist lideri Bolsonaro’nun yangına müdahaleye izin vermediğini de.
Bugüne gelecek olursak, konferansın ev sahipliğini yapan Brezilya’nın Devlet Başkanı Lula da Silva yaptığı konuşmada Amazon’un öneminden, güzelliklerinden bahsederek “İklim değişikliği artık geleceğin bir tehdidi değil bugünün bir trajedisidir. Bilimsel kanıtların reddedildiği ve bilim kurumlarına saldırıldığı karanlık bir dönem yaşıyoruz. Artık iklim inkârcılığına bir yenilgi daha yaşatmanın zamanı geldi” dedi. Fakat kulağa hoş gelen bu konuşmanın diğer tüm burjuva politikacılar gibi büyük bir ikiyüzlülük barındırdığını görmek gerekir. Hatırlarsak Lula’nın seçim sürecindeki konuşmalarında da Amazon’u korumak, sürdürülebilir bir kalkınma modeli geliştirmek ve çevreyle uyumlu bir şekilde zenginlik yaratmak temaları vardı. Ama aynı Lula Amazon’un petrol rezervi olduğunu ve burada keşif için sondaj çalışması yapılması gerekliliğini savunuyor. Üstelik çevre bilimcilerin bu sondaj çalışmasının çevreye ve orada yaşayan yerli halklara zarar vereceğini, hatta sahada meydana gelebilecek bir sızıntının daha yıkıcı etkilere neden olabileceğini ortaya koymalarına rağmen! Fakat devlete ait petrol şirketi Petrobras, çevre yetkililerinin petrol sondaj çalışmasına ret kararı vermesi üzerine itirazda bulunmaktan geri durmuyor. Lula da petrol sondajını desteklerken bu kararının arkasına gerekçe olarak “çevreciliğini” koyuyor. Petrolden elde edilen gelirle yeşil enerjiye daha fazla yatırım yapabileceğini söyleyerek adeta insanın aklıyla alay ediyor. Öte yandan devletin vergi teşviklerinin en az yüzde 80 oranında fosil yakıtlara yönelik olduğu da biliniyor. İşte bu nedenlerle de COP30’un gerçekleştiği günlerde yaşam alanlarını savunmak isteyen yerliler başta olmak üzere Brezilyalı emekçiler sokaklara çıktı, bu ikiyüzlü politikalara karşı seslerini yükseltti.
Tıpkı Lula gibi ekonomik anlamda getiri elde etmek ve dünya arenasında prestij kazanmak isteyen Erdoğan Türkiye’si de 2026 yılında gerçekleşmesi planlanan COP31’in ev sahipliğine talip oldu. Nitekim toplantıda, COP31 başkanının ve ev sahibinin Türkiye olmasına karar verildi. Peki, Türkiye’deki rejimin COP31’de sıralayacağı cümleleri hayal edince ortaya çıkan ironi tablosuna ne demeli?
Türkiye’nin hâlihazırda planladığı 2035 iklim hedeflerinde sera gazı emisyonlarını azaltmak gibi adım öngörülmüyor, hatta tersine artış bekleniyor. Diğer önemli kriterlerden biri olan fosil yakıtlardan çıkışla ilgili bir taahhüdü ve hedefi de bulunmuyor. Hatta Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının Ekim ayı sonunda yaptığı açıklamaya göre yeni bir teşvik paketi hazırlandı. Bu pakete göre 2030 yılına kadar yerli kömür santrallerinden üretilen elektrik 7,5 dolar/cent alım garantisiyle desteklenecek; ayrıca yeni kurulacak yerli kömür santralleri için 2045 yılına kadar geçerli olacak uzun vadeli bir alım garantisi sağlanacak. En basitinden bu politikalar COP31 heveslerinin iklim derdiyle alâkalı olmadığını ortaya koyuyor. Dahası delik deşik edilen ormanlardan HES’lerle dengesi bozulan akarsulara, kimyasal gübre ve pestisit kullanımına, şehirlerin, kıyıların betonlaştırılmasından denizlerin kimyasalla dolmasına, madencilik faaliyetlerinin hem doğayı hem insanları katletmesine kadar pek çok proje sermayeden yana alınan bilinçli kararların ürünü değil mi?
Kapitalizmin fıtratında talan var, yağma var, sömürü var. Egemenler ister Trump gibi açıktan karşı çıksınlar isterse diğerleri gibi ikili oynasınlar, istedikleri kadar toplantı yapsınlar, istedikleri kadar vaat sıralasınlar, onların bilimcileri istedikleri kadar çalışsınlar, yine de dünyanın geleceğini iyiye doğru çeviremezler. Kapitalizmin miadı dolmuştur. Acısını, ağrısını dindirecek bir ilaç yok, artık iflah olmayacak terminal dönemine girmiştir. Hem insanlığa hem de dünyamıza zulmeden bu sistemin can çekişini sonlandırmanın vakti çoktan geldi. Kalbine saplanacak hançeri; örgütlü işçi sınıfını bekliyor.
[*] Aylin Dinç, Amazonlar Kapitalistlerin Kârı Uğruna Yanıyor, 14 Eylül 2019, https://marksist.net/node/6742
link: Başak Güler, “Fosil” Söylemlere Mahkûm COP30, 28 Kasım 2025, https://marksist.net/node/8658
Saraybosna Kuşatmasında “İnsan Avı”
Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /28





