Kapitalist sistemin yarattığı sorunlara sistem içinde çözüm olarak sunulan hiçbir alternatifin gerçek bir çözüm olamayacağı, yeşil/temiz teknoloji olarak adlandırılan alanda da somut örnekleriyle kendisini gösteriyor. Yeşil/temiz teknoloji terimi, üretim hattından kullanımına kadar çevre dostu olarak tasarlanan teknolojileri nitelendirmek için kullanılıyor. Bu terim geri dönüşümü de kapsıyor. İklim değişikliğini kontrol altına almak, doğal kaynaklara daha az yüklenmek, doğayı korumak ve verilen zararı onarabilmek için, çevreye zarar veren üretim tekniklerini, uygulamaları ve ürünleri devre dışı bırakan modellere yönelmek gerekiyor. Bu da enerji üretiminden sanayiye, tarımdan ulaşıma her alanda bu doğrultuda bir dönüşüme gidilmesini gerektiriyor. Küresel iklim değişikliğinde büyük bir rol oynayan fosil yakıtlardan uzaklaşmak için, olumsuz çevresel etkilerini asgariye indirmeye odaklı bir planlamayla, rüzgâr, güneş, hidroelektrik, jeotermal gibi temiz enerji kaynaklarına ve teknolojilerine yönelmek bu noktada kilit bir rol oynuyor.
Günümüzde ulaşılan teknolojik düzey ve potansiyeller dikkate alındığında, doğaya ve insana en az zarar verecek teknolojileri uygulamaya sokmak hiç de zor değil. Fakat kapitalist üretim tarzının tümüyle kâra dayalı ve anarşik yapısı gerçek manada çevre dostu ve insan yararına üretimin önünde devasa bir engel teşkil ediyor. Tam da bu nedenle, rezervler tükenmeden fosil yakıtları devre dışı bırakmak, tüm üretim altyapısını bu kaynaklara dayandıran sermayenin mantığıyla çelişiyor. Kapitalist güçler, enerji maliyetlerini ucuzlatarak rekabet güçlerini arttırmaya çalışıyorlar. Bu yüzden de kömürden petrole tüm kirli enerji kaynaklarını sonuna dek kullanmak istiyorlar. Alternatifleri hazır olmasına rağmen bugün enerji üretiminin %60’a yakını halen fosil yakıtlara (kömür, doğalgaz ve az miktarda petrol ve petrol türevleri) dayanıyor. Bu oran taşımacılık alanında %98’i buluyor.
Veriler, son birkaç yılda hızlanan yatırımlar sayesinde güneş ve rüzgâr santrallerinden elde edilen elektriğin, 2025’in ilk dokuz ayında, yeni enerji talebini tümüyle karşıladığını gösteriyor.[1] Bu sektörün elektrik talebindeki artıştan daha hızlı büyümesi, istendiği takdirde yenilenebilir enerji dönüşümünün çok kısa sürede tamamlanabileceğine işaret ediyor. Buna rağmen fosil yakıtlara dayalı elektrik üretiminde dikkate değer bir azalma gerçekleşmiyor. Petrol, kömür ve doğalgaza yönelik genel talep ve üretimde de önemli bir düşüş gözlenmiyor. Bu yüzden de küresel karbon emisyonlarındaki artış halen devam ediyor. Çünkü yenilenebilir enerji dönüşümünün hızına, ölçeğine ve modeline, tekelleriyle, finans kuruluşlarıyla mali sermaye karar veriyor. Örneğin Asya ve Afrika’daki güneş ve rüzgâr enerjisi projeleri söz konusu finans kuruluşları tarafından “risk yüksekliği” iddiasıyla çok daha yüksek faizli kredilerle fonlanıyor. Öyle ki Afrika’da finansman maliyetinin beş altı kata kadar yükseldiği ve bu nedenle çok sayıda yenilenebilir enerji projesinin hayata geçirilemediği belirtiliyor.
Öte yandan, yüksek maliyetler ve altyapı sorunları devletlere, yani vergi yoluyla emekçilerin sırtına yüklenirken, kârlar tekellerin kasalarına akıyor. Rüzgâra ve güneşe dayalı elektrik üretiminde büyük şirketler ABD’de de Avrupa’da da Türkiye’de de devletlerden çok büyük teşvikler alıyorlar. Üstelik türbin ve güneş paneli üretiminin ucuzlayıp yaygınlaşmasıyla maliyetin hızla düşmesine rağmen bu yüksek teşviklerin aynen devam etmesini istiyorlar. Hükümetler teşvikleri azaltmak istediklerinde ise bu şirketlerin üretimi durdurma şantajıyla karşı karşıya kalıyorlar. Sonuçta devletlerin akıttığı teşvikler de, şişirilen faturalar da her şekilde emekçilerin cebinden karşılanıyor.
Tüm göstergeler, enerji dönüşümü hızlansa bile fosil yakıtların küresel enerji sistemindeki yerini uzun süre koruyacağına işaret ediyor. Enerji projeksiyonlarında, 2050’ye kadar enerji tüketiminin yaklaşık yarısının fosil kaynaklardan karşılanacağı, kömür kullanımının ise özellikle Çin, Hindistan ve Endonezya gibi hızlı büyüyen ekonomilerde yüksek seviyelerde seyretmeye devam edeceği öngörülüyor.[2] Elektrik üretiminde kömürün payı azalsa da kömür üretimi ve tüketimi 2024’te rekor kırdı. Hindistan Başbakanı Modi, bu yıl ülkesinin 1 milyar tonluk kömür üretimini kutladı. Trump kömür üretimine verdiği desteği sürdürürken, ABD, Çin ve Hindistan’ın ardından en büyük üçüncü kömür üreticisi olmaya devam ediyor. Bilindiği gibi Erdoğan da yerli ve milli kaynak olarak nitelendirdiği kömürü sonuna kadar kullanacaklarını söyleyerek yıllardır kömür madenciliğini ve kömüre dayalı termik santralleri teşvik ediyor. Tüm bunların üzerine bir de “en çevreci benim” diyerek caka satıyor!
Fosil yakıt tekelleri yenilenebilir enerji dönüşümüne karşı yürüttükleri milyonlarca dolarlık lobi faaliyetleriyle çok geniş bir dezenformasyon ağı da örgütlemiş durumdalar. Bunlar, yalanlarına ve manipülatif argümanlarına akademi ve medya aracılığıyla inandırıcılık kazandırmaya çalışırken, küresel iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşan ya da inkâr eden politikacılara destek vererek siyasi zeminlerini de güçlendiriyorlar. Küresel ölçekte yükselen aşırı sağın ortak savunu noktalarından birinin bu alandaki inkârcılık olması tesadüf değil. Malûm, bu gerici politikaların en güçlü savunucularından biri olan Trump, iktidara gelir gelmez Paris İklim Anlaşmasından çekilmiş, yenilenebilir enerji yerine fosil yakıtlara yönelmiş, kömür sektörünü güçlendiren kararlara imza atmıştı. Trump’ın ilk başkanlık döneminde izlediği ve bugün de devam ettirdiği politikayla ABD dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz üreticisi haline geldi. Amerikan fosil yakıt endüstrisi her yıl devletten on milyarlarca dolarlık teşvik alıyor. Temiz enerji yerine fosil yakıtlara verilen bu destekle, bu alandaki üretim kısılmak yerine teşvik edilip arttırılıyor.[3] 2016’dan bu yana petrol ve gaz üretimini %45 oranında arttıran ABD, küresel net üretim artışının yüzde 90’ından fazlasından tek başına sorumludur.[4] Petrol ve doğalgaz ihracatını sürekli arttıran Trump, gümrük tarifelerini yükseltmekle tehdit ederek Avrupa’yı ABD doğalgazı almaya mecbur bırakmıştır. Son Beyaz Saray buluşmasında Erdoğan’a da 20 yıllık (toplam 43 milyar dolarlık) doğalgaz anlaşması imzalatılmıştır.
Öte taraftan Avrupa devletlerinin ABD’ye göre yeşil enerjiye daha fazla yönelmelerini onların çevre duyarlılıklarının daha fazla olmasına bağlamak yanlıştır. Avrupa’nın Amerika gibi petrolü ve doğalgazı yoktur. O yüzden bu alanda çok daha fazla yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek Avrupa için ekonomik bir zorunluluktur. Ama kömürü vardır ve Ukrayna savaşıyla birlikte tetiklenen enerji krizinin ardından pek çok Avrupa ülkesi, kömürle çalışan elektrik santrallerinin ömrünü uzatmaya, kapatılan santralleri yeniden devreye almaya ve mevcut üretimleri artırmaya karar vermiştir. Üstelik Almanya’da bu karara imza atan, geçen dönem iktidarda olan Sosyal Demokrat-Yeşiller koalisyon hükümetidir.
Benzer şekilde Çin’in güneş enerjisi ve elektrikli araçlarda kullanılan pil teknolojisine büyük yatırımlar yapmasındaki temel etken de, küresel ısınma nedeniyle dünyanın yaşanmaz hale gelmesi değil daha fazla kâr etme güdüsüdür. Nitekim bu alanda pek çevreci görünen Çin, karbon emisyonları en yüksek ülke olmasına rağmen enerji ihtiyacının %50’sini kömürden karşılamaya devam etmektedir.
Bir örnek de COP30 konferansına ev sahipliği yapan Brezilya’dan verelim. Brezilya’nın meşhur solcu devlet başkanı Lula da Silva, bu konferansta, daha önceki iklim taahhütlerinin yerine getirilmesi, iklimle ilgili kararların merkezine insanların yerleştirilmesi gerektiğinden dem vurmuştur. Fakat “iklim değişikliği artık geleceğin bir tehdidi değil bugünün bir trajedisidir” diyerek duyarlılık gösterisi yapan Lula’nın açıklamaları da diğer tüm burjuva politikacılar gibi büyük bir ikiyüzlülük barındırmaktadır. Zira Lula da diğerleri gibi, fosil yakıtlara yönelik teşvikleri ve yeni petrol sondajlarını kesintisiz devam ettirmektedir. Üstelik bunu, buradan elde edilecek gelirle temiz enerjinin fonlanacağını söyleyerek meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Amazonları korumaya çalışan yerliler, köylüler ve işçiler, buna karşı tepkilerini, konferans sırasındaki kitlesel protesto eylemlerinde yüksek sesle dillendirmişlerdir.
Kapitalizmin “yeşil” teknolojisi “nefti”ye çalıyor
Yeşil/temiz teknoloji olarak nitelendirilen ürünlerin, özellikle üretim ve kullanım sonu aşamaları dikkate alındığında gerçek anlamda “çevre dostu” olduğunu söylemek mümkün değildir. Temel güdü kâr olunca, en temiz enerji kaynakları bile insana ve doğaya zarar verebilmektedir. Örneğin su gibi bir temiz enerji kaynağı, en küçük çaya bile HES kurma mantığıyla yaklaşıldığında bir yıkım aracına dönüşmektedir. Biyoyakıt için kullanılan tarım ürünleri insanların yaşamsal gıda maddelerinin üretildiği alanları istila edince, kıtlık, su kaynaklarının tükenmesi, doğanın dengesinin bozulması gibi ölümcül sonuçlara yol açabilmektedir. Hele de batarya teknolojili elektrikli otomobiller söz konusu olduğunda bu zararın ne kadar tehditkâr olabileceği önümüzdeki yıllarda daha görünür hale gelecektir.
Sermaye, yeşil teknoloji olarak nitelendirilen üretim tekniklerini ve alternatif kaynakları da kâra endeksli bir seçmecilikle kullanıyor. Potansiyellerin tümünü değerlendirecek araştırma ve çalışmalar fonlanmıyor ya da bunların zamanlaması sermayenin çıkarları doğrultusunda belirleniyor. Pek çok alanda, mevcut kirli üretim yöntemleri, alternatifinin olmamasından kaynaklanan bir zorunluluktan dolayı değil düşük maliyet/yüksek kâr tercihinden dolayı kullanılmaya devam ediliyor. Bu nedenle de çevreye verilen zararın büyük bir kısmı engellenebilir olmasına rağmen engellenmiyor. Mevcut elektrikli otomobil teknolojisi için de bunlar fazlasıyla geçerlidir.
Rezervlerin sınırlı olması nedeniyle petrolün ömrünün sonuna yaklaşılması otomobil tekelleri açısından yeni bir teknolojiye geçişi zorunlu kıldığından son yıllarda bataryalı elektrikli araç üretimine doğru hızlı bir kayış yaşanıyor. Bu araçların sıfır emisyon üretmeleri çevresel açıdan büyük bir avantaj olarak öne çıkıyor. Fakat bataryaların şarj edilmesi için gereken ek elektrik ihtiyacı mevcut santrallerin daha fazla çalışmasına ve eğer bunlar fosil yakıtlara dayalıysa karbon salımının bu dolayımla artmasına yol açıyor. Yanı sıra bu araçların bataryalarının ömrünün mevcut teknolojiyle on yıl civarında olması, önümüzdeki yıllarda karşımıza devasa bir atık sorunu çıkmasını kaçınılmaz kılıyor. Mevcut bataryalarda kullanılan ağır metaller büyük bir çevre sorununa yol açma potansiyeli taşıyor.
Bataryalardan elektrikli araçların ve rüzgâr türbinlerinin motorlarına pek çok alanda kilit bir rol oynayan nadir toprak elementlerinin (NTE) ve kritik elementlerin çıkarılması ve işlenmesi ise daha fazla kâr güdüsü nedeniyle gerekli önlemler alınmadığı için ciddi su ve toprak kirliliği de dâhil pek çok soruna yol açıyor. Söz konusu madenler nedeniyle ormanlar da acımasızca tahrip ediliyor.
NTE’ler genellikle uranyum ve toryum gibi nükleer yakıt olarak kullanılan radyoaktif elementlerle bir arada bulunuyorlar. Benzer kimyasal özellikler gösterdiklerinden hem bu radyoaktif elementlerden hem de birbirlerinden ayrıştırılmaları hayli zor ve bu işlem için birçok zehirli maddenin arka arkaya uygulanması gerekiyor. Zengin maden damarları şeklinde değil de toprak altında çok dağınık ve konsantrasyonları çok düşük olan bu maddeleri çıkarıp ayrıştırmak, büyük bir çevre tahribatına yol açıyor. Bir ton NTE çıkarırken yaklaşık 2 bin ton toksik katı atık, binlerce ton zehirli gaz (kükürt dioksit ve azot oksit), 75 tondan fazla asitli su ve bir ton radyoaktif atık üretiliyor.[5] Bunların çevreye zarar vermeden ortadan kaldırılmaları için gerekli önlemler maliyetten kaçınmak için tam olarak alınmıyor.
Çin’in İç Moğolistan bölgesinde nadir metal madenlerinin sebep olduğu doğa katliamı, bu tahribatın nerelere vardığının en çarpıcı örneklerinden biridir. Bölgeye giden BBC ekibi, gördüklerini “distopik” olarak nitelerken, ağır sömürü koşullarında çalışan yüz binlerce işçinin yaşadığı Baotou ve Bayan Obo bölgelerinin hemen dışında göz alabildiğine uzanan zehirli atık gölünden şöyle bahsediyor: “Uzaklara doğru uzanan, siyah, neredeyse sıvı olmayan, zehirli, yapış yapış bir çamurla dolu yapay bir göl”.[6] Bölgede kanser vakaları da çok yüksek.
Sermayenin çıkarlarını korumaya odaklanan kapitalist devletler bu tahripkâr madenciliğin önüne geçmeye çalışmak bir yana, mevcut yasal engelleri de birer birer kaldırıyorlar. Aşırı sağ iktidarlar altında bu çok daha dizginsizce yapılıyor elbette. Hatırlanacağı gibi Sırbistanlı emekçilerin 2024 yazında gerçekleştirdikleri kitlesel eylemler bu konuyu tüm dünyanın gündemine taşımıştı. İngiltere-Avustralya ortaklı madencilik devi Rio Tinto, Avrupa Birliği ile yaptığı anlaşmaya dayanarak Sırbistan’ın Jadar Vadisinde 250 hektarlık bir alanda lityum çıkarmak için harekete geçmişti. Projenin destekçileri, Jadar madeninin Avrupa’nın mevcut lityum ihtiyacının %90’ını karşılayabileceğini ve elektrikli araç üretimi ve enerji depolama sistemleri için kritik öneme sahip olan lityum bağımlılığını azaltacağını savunuyorlardı. Fakat Rio Tinto’yu dünyanın en büyük lityum üreticilerinden biri haline getirebileceği söylenen bu projeye karşı on binlerce emekçi sokağa dökülerek Sırbistan tarihindeki en büyük protestoları başlattı. Emekçilerin projenin ekosistemlere ciddi zararlar verebileceğini ve Jadar Vadisindeki su yollarını kirletebileceğini dile getirerek günlerce sürdürdükleri eylemler sonucunda, gerek AB gerekse Sırbistan hükümeti, “çevre standartlarının her şeyden önemli olacağı” açıklamalarıyla güvenceler verdi. Fakat burjuva egemenlerin ve şirketlerin bu güvencelerinin pratikte hiçbir gerçekliği yoktur. Her şeye sömürülecek kaynak gözüyle bakan sermaye nasıl emeği sömürmekten vazgeçemezse, doğayı yağmalamaktan ve tahrip etmekten de vazgeçemez. Bu tahribatın nice korkunç örneğini Türkiye’den de, dünyanın diğer bölgelerinde yaşananlardan da gayet iyi biliyoruz. Ayrıca bugünlerde faşist Milei de lityum ve bakır madenlerinin serbestçe açılmasının önündeki engelleri kaldırmak üzere harekete geçmiş durumdadır ve dolayısıyla benzer tehlikeler Arjantin’i de beklemektedir.
“Sürdürülebilir tarım” adına geliştirilen “yeşil proje”lere baktığımızda da aynı sistemsel sorunlarla ve açmazlarla karşılaşıyoruz. Örneğin Avrupa Birliği’nin 2030 yılına kadar hayata geçireceğini ilan ettiği “Avrupa Yeşil Anlaşması” pek çok ülkede çiftçilerin tepkisiyle karşılaşıyor. Çiftçiler, pestisit ve kimyasal gübre kullanımını sınırlandıran, tarım arazilerinin belirli bir bölümünün organik tarıma ayrılmasını zorunlu kılan, toprağı korumak için nadası ve ürün rotasyonunu şart koşan, su kullanımını sınırlandıran, tarımdan kaynaklanan sera gazı emisyonlarının düşürülmesi için gerekli dönüşümlerin yapılmasını isteyen bu anlaşmaya, maliyetleri katlanılamaz ölçüde arttıracağı gerekçesiyle karşı çıkıyorlar. Çünkü AB aynı zamanda tarımsal sübvansiyonları kısıyor ve fonları sınırlandırıyor. Bu durum küçük ve orta ölçekli çiftliklerin yıkım hızının daha da artması anlamına geliyor. Buna karşı tepkilerse ağırlıklı olarak faşist hareketler tarafından örgütlenmeye çalışılıyor. Almanya’da AfD, Fransa’da Le Pen, Macaristan’da Orban gibi faşistler, eylemlerde çiftçilerin yanında boy gösterirken, tıpkı 1929 krizinin ardından Nazilerin yaptığı gibi, yükselen tepkilerden yararlanarak çiftçileri kendi fidelikleri haline getirmeye çalışıyorlar.
Yeşil istihdam yalanları, barış düşleri
Burjuva zirvelerde sıkça, iklim değişimine karşı atılacak adımların “istihdam yaratma ve eşitsizlikleri azaltma” hedefiyle birlikte değerlendirilmesinden de dem vuruluyor. Bilindiği gibi pandemi döneminde ABD’de Biden’ın en büyük vaadi, yeşil enerjiye yatırımla bu alanda büyük bir istihdam artışının yaratılacağı idi. Fakat “yeşil”e yönelim ne iddia edildiği gibi işsizlik sorununa derman oldu ne de ekonomide kalıcı bir canlanma sağladı. Yeni alanlarda sağlanan istihdam, geleneksel endüstrilerdeki iş kaybını hiçbir şekilde karşılayamadı. Örneğin bugün bir yandan kriz diğer yandan elektrikli araç dönüşümü nedeniyle otomotiv sektöründe tüm dünyada kitlesel işten atmalar yaşanıyor. Geleneksel üretim bantları kapatılırken, elektrikli araç üretiminde çok daha az sayıda işçiye ihtiyaç duyuluyor. Benzer durumlar büyük ölçüde diğer sektörler için de geçerli. Çünkü yeni teknolojiler çok daha az işçiye ihtiyaç duyuyorlar.
İşsizlik sorunu kapitalizmin kronik sorunlarından biri olduğu halde, faşist hareketler bunu da manipüle ederek kullanmaktan geri durmuyorlar. İşsizliği kendi çıkarlarına aykırı gördükleri politikaların, uygulamaların vs. ürünü olarak gösterip, yükselen tepkiler üzerinden tabanlarını genişletmeye çalışıyorlar.
Yeşil teknolojinin petrol ve doğalgaza bağımlılığı ve “savaşları ve göçleri tetikleyen” iklim krizini ortadan kaldırarak barış politikalarını güçlendireceği yönündeki hayallere gelirsek, NTE’ler ve kritik elementler konusunda yürümekte olan emperyalist rekabet bu hayalleri çoktan tuz buz etmiştir. Bu noktada özellikle Çin’le ABD arasında kıran kırana yürüyen bir rekabet savaşı söz konusudur. Üstelik ABD’nin bu elementlere ulaşım alanlarını geliştirmek için Trump çok sayıda ülkeye şantajın yanı sıra askeri müdahale tehditleriyle de dayatmalarda bulunmaktadır.[7] Üçüncü Dünya Savaşının yeni cephelerinin bu alanda artan rekabet üzerinden şekillenmesine doğru hızla yol alınmaktadır.
Tüm bunlar, kâr için üretim mantığına dayanan kapitalizm yıkılmadıkça karşı karşıya olduğumuz hiçbir soruna çözüm bulunamayacağını, aksine çözümmüş gibi sunulan her alternatifin insanlığı yeni sorunlarla karşı karşıya bırakacağını gösteriyor.
[5] Oktay Baran, Nadir Toprak Elementleri Kavgası, Palavralar ve Sahte Umutlar, 23 Kasım 2025, https://marksist.net/node/8655
[7] Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Oktay Baran, Nadir Toprak Elementleri Kavgası, Palavralar ve Sahte Umutlar
link: İlkay Meriç, Kirli Kapitalizmde Temiz Teknoloji mi?, 8 Aralık 2025, https://marksist.net/node/8663
Sermayeye Refah, Faşizme İstikrar Bütçesi!
Çocuk Ölümlerine “Hayır” Demek Suç!





