Felâketin hemen öncesi, sırası ve sonrası
Yıl 2023, Şubatın 5’i bitiyor, 6’sı ise henüz başlamak üzere. O geceyi özel kılan bir durum belki de zemheri kışın hâlâ hükmünü sürdürüyor olmasıydı. Fakat Pazarı işbaşına bağlayan gece milyonlar nasıl bir sabaha uyanacaklarından bihaberdi. Evet, on binlercesi hiç uyanamamıştı. Kimileri erken, kimileri daha geç uykularına dalan insanlar şafak daha sökmeye başlamadan önce muazzam bir sarsıntı, derinlerden gelen müthiş bir uğultuyla beraber gökyüzünde beliren anlık bir aydınlıkla karanlığa hapsolmuştu. Bu coğrafyanın tarihinde pek çok kez tekrarlanan deprem, yine vuku bulmuş ve bu kez milyonların ocağını söndürmüştü. Doğu Anadolu fay hattı boyunca uzanmış şehirlerde sabahın 4:17’si artık bir milattı milyonlar için. Evet, on binlercesi hiç uyanamamıştı.
Felâketin boyutu zaman geçmeye çalıştıkça kendini gösteriyordu. Çatlak kolonlar, çökmüş merdivenler, enkaz binalar, patlamış kaldırımlar, yıkıntılar arasında her yerin toz duman içinde bir cehennemî durumda olduğu zifiri karanlık, yarılmış sokaklarda düzenin egemenleri tarafından unutulmaya terk edilmiş milyonlar vardı. Kapısı kilitli, duvarları yıkık evler, binalar, on binlercesinin yaşamını elinden almıştı. Yaşama tutunmaya çalışan binlercesi ise gergin demirlerle sarılı, onlarca katın tek bir kat haline geldiği moloz beton yığınları arasında kurtarılmayı beklemeye başlamıştı. İnsan canını hiçe sayan bir zihniyet sonucu geçmekteydi kritik saatler, kritik dakikalar, kritik saniyeler… Böylesi acı bir tecrübeyle hissedilen zamanın göreceliği burada gerçekleşiyordu. Dışarıda ailesini, eşini dostunu, çoluğunu çocuğunu, hastasını yakınını, kendini arayan biçareler… İçeride ise gittikçe tükenen bir bekleyiş… Düş kıran soğukluğun içerisinde herkesin el yordamıyla kendi yakınlarını araması, nice ellerin, tırnakların kanaya kanaya da olsa saatlerce, günlerce kazmaya devam edişi, kurgu bir film sahnesi değil kapitalizmin insanlara yaşattığı cehennemin yansımasıydı. Vakit geçtikçe umutlar tükeniyor, sesler kesiliyordu. Yok sayılmış, unutulmuş, görmezden gelinmiş, omuzları çökmüş, bakışları sertleşmiş, sabrı tükenmiş ve zamana yenilmiş yorgun yüreklerin hafızasında bir ömür yer edinecek bir travma yaşanmaktaydı. Ve zifiri atmosferde zihinlerde dolaşan soru belki de şuydu: Bu karanlık neyi temsil ediyordu, yalnızlığı mı çaresizliği mi? Devleti mi, sınıflı toplumu mu?
Yukarılardan ilk söylemler geliyordu: “Günü geldiğinde tuttuğumuz defteri açacağız!” O güne kadar gerekli önlemleri almayan, denetimleri es geçen, imar aflarını güle oynaya açıklayan zihniyet, sınıfsal reflekslerini ayan beyan ortaya seriyordu. Geçen yılların egemen zihniyette pekiştirdiği hubris sendromu bütün kokuşmuşluğuyla gün yüzüne çıkıyordu. Zevahiri kurtarmaya çalışıp, yeni çıkarların, rantların hesabına düşmek, önceki deneyimlerinden elde ettikleriydi. Enkaz altında göğsü daralan, nefesi tükenen kitlelere ulaşma önceliği bir yana, “kader” diye niteledikleri bu durumdan nasıl kârlı çıkılır hesaplarına giriştiler. “Asrın felâketi” olarak niteledikleri durumu, asrın kötülüğüne, zulmüne, rant ve talanına çevireceklerdi. İnsani duygular sömürülerek elde edilen, biriktirilen yardımlar, ihtiyaçlar, “Kızılay” eliyle hiç düşünülmeden, vicdan azabı duyulmadan satıldı, peşkeş çekildi. Günlerce kar kıyamette çaresizce kurtarılmayı bekleyenlere ait çadırlar… Satıldı. Zerre pişmanlık duyulmadan, zerre imtina edilmeden…
Fakat sınıf refleksine sahip olmak sadece egemen zihniyete ait değildi. Ruhu öfkeden kabaran, dayanışma eli uzatmak isteyen işçiler, emekçiler, sosyalistler, demokratlar, gönüllüler deprem bölgelerine yardıma koşmak için seferber olmuştu. Karanlığı bir parça da olsa aydınlatabilmek için. Geride kalanlarla yaşamı yeniden var edebilmek için. Çürümüş ve kokuşmuş sürüsü egemenler ise kendi yapamadıklarını gölgelemek için “yardımlar yalnızca AFAD tarafından iletilebilir” diyebildiler. Toplanan yardımlar, bölgeye intikal etmek için yola çıkanlar dahi engellenmeye çalışıldı böylece. Ortada ne AFAD vardı ne de felâketin sorumluları. Beceriksiz kadrolarla, eşe dosta, akrabaya, okul arkadaşlarına verilen kritik görevlerle içi boşaltılan kurumlar bu düzenin çürümüşlüğünü yansıtıyordu. Daha cenazeler çıkarılmamışken, enkaz kaldırma çalışmaları başlamış ve inşaat ihaleleri açılmıştı. Kritik anlarda orada olmayan sorumlular, sona gelinen çalışmalarda kameralar önünde şov yapma derdine düşmüşlerdi. Yaşadıkları zulüm karşısında öfkelerini dile getirenlerden mikrofonlar çekilmiş, kameralar çevrilmişti. Daha ilk andan itibaren, enkaz altından yükselen itirazı boğmak, meydana gelecek tepkileri dizginlemek, hesap verilmesini önlemek ve “Devlet Nerede!” çığlıklarını susturmak için OHAL ilan edilmişti. En basit ihtiyaçlar yani çadır, tuvalet, içme suyu sorunları haftalarca giderilememiş, otopsiler yapılmadan, kefensiz bir şekilde toplu mezarlara gömülmüştü cenazeler… Yardım çığlığını sosyal medya üzerinden ulaştırabilenler olmasına rağmen ne olmuştu? Engellemeler, kısıtlamalar, donarak sessizleşen ölümler… “BÜYÜK TÜRKİYE” diye söyledikleri buydu. Faşizmin kıskacında bir yaşam. Elleri tozlu, sesi kısık, yüzü çizik, ayağı kopuk, soğuktan taş kesilmiş bir yaşam.
Yine de “Depremin yaraları sarılacak!”, “Bütün evi yıkılanlara bir yıl içerisinde konutlarını teslim edeceğiz!” denildi, sözler verildi. Peki neler oldu?
Bir yılın ardından…
Hâlâ çadırlarda biteviye yaşama tutunmaya çalışan yüz binler…
Bırakalım konutu daha konteynerlere yerleşememiş on binler…
Yazın aşırı sıcaktan kaynaklı sağlık sorunları, kışın iliklere işleyen bir soğuktan dolayı hastalıklar, salgınlar…
Kırık masalarda oturup sorunlarının çözülmesini beklerken tek dal sigarasını paylaşan insanlar…
Uzayıp giden su kuyrukları...
Yıkılmış hastaneler…
Çadırda eğitim…
Cepte biriken öfke…
Şantiye alanına dönmüş şehirler…
İhaleleri kapıp elini ovuşturan sermayedarlar…
“Depremin yaraları sarılıyor!” mavalı…
İkinci yılın ardından…
İlk yıl bitecek denilen konutlara nazaran yine çadırlarda geçen mevsimler…
Toz duman içerisinde asbest soluyarak geçen günler…
Elektrik sorunları, su kuyrukları, gıda yetersizlikleri…
İşsizlik, çıkışsızlık, yalnızlık duygusu…
Boş sokaklarda, dümdüz olmuş kentlerde yayılan sessiz öfke…
Büyük Birader ziyaretleri, göstermelik şovlar, çamura bulanmamak için yapılan asfalt yollar…
“Depremin yaraları sarılıyor!” mavalı…
Üçüncü yılın ardından…
Konteynerlerde büyüyen çocuklar... Kabuk bağlamayan yaralar... Geçici diye başlayıp kalıcılaşan hayatlar…
Şantiye gürültülerine, tozuna mahkûm kent yoksulları hâlâ yaşam kavgası veriyor. On binlerce insan konteynerlerde yaşamaya devam ederken faşist rejim ve sözcüleri utanıp sıkılmadan sorunların bittiğini, depremin yaralarını sardıklarını söylüyorlar. Hâlâ su krizlerinin, eğitim sorunlarının, barınma, beslenme problemlerinin, elektrik kesintilerinin devam ediyor olması egemenlerin emekçilere reva gördüğü yaşamı temsil ediyor.
Denilebilir ki başta ‘99 ve sonrasındaki deprem felâketlerinin yaşanıldığı bir coğrafyada görevli devlet kurumları, yöneticiler, siyasi iktidarlar hiç mi ders çıkartmamıştır? Elbette çıkarılmıştır! Fakat çıkarılmış olan dersler sınıfsal akıbetin fıtratı gereği çıkarılmıştı. Ölenler, geride kalanlar, beton yığınları arasında kurtarılmayı bekleyenler egemenlerin umurlarında değildi. Önemli olan dersler: Enkaz ne zaman kalkacak, bu enkazı kim kaldıracak, yeni binaların ihalelerini kim alıp kim yapacak, hangi araziler, topraklar canı burnunda ailelerin elinden kamulaştırma adı altında alınıp eşe dosta, yandaşa peşkeş çekilecek! Eski deneyimlerden egemenler bu dersleri çıkarmıştı. Aradan geçen bu üç yılda depremden etkilenen insanların yaşama geri dönebilmesi için göstermelik vaatler dışında hiçbir şey yapılmadı. Geride hüzün dolu hikayelerin kaldığı, toplumsal travmanın giderilemediği bu deneyim karşısında egemen zihniyet riyakarlığa devam ediyor, edecek de.
İşte bu yüzden asla unutmayalım: “Normal kapitalist işleyiş zaten sermayenin büyüme hırsıyla milyonların emeğini her gün sömürmesine dayalıdır. Ama bir de arkadan gelip zenginleşmekte geç kalanların gözleri dönmüş açgözlülüğü söz konusudur ki, bugün iktidar dümenini elinde tutanlar tam da böyleleridirler. Onlarınki tam bir vurgunculuktur. Bu yağmacı, vurguncu kapitalistlerin zenginleşme hırsları on binlerce insanın can vermesinin temel nedenidir. Bu güruhun içerisinde, inşaatçıların, madencilerin ve enerji üreticilerinin ayrı bir yeri vardır. Emeğin ve doğanın talanında sınır tanımadıkları gibi insan hayatı dahi bunların umurlarında değildir. Peki depremde can vermemize yol açan binaların sorumlusu yalnızca inşaatçı kapitalistler midir? Ya onları yasalar karşısında koruyan avukatlar, onlara arpalıklar sunarak bundan nemalanan yerel idareci ve siyasetçiler? Göz göre göre malzemeden çalmalarına razı gelip kendi çıkarı için sesini çıkarmayan mimarlar, mühendisler, proje şefleri? Projelerini denetlemekle sorumlu olup uygun bir rüşvet karşılığında eksiklikleri görmezden gelen denetmenler? Bunlara imar ve iskân izni ve onayı verenler? Yerel mülki amirler, kaymakamlar, valiler? Büyük projelerde belirleyici olan tüm üst düzey bürokratlar? Ve elbette ki en tepedeki cumhurbaşkanından başlayıp, bakanlara, belediye başkanlarına, en alttaki belediye meclis üyelerine kadar, ülkenin ulusal ya da yerel imar ve inşaat planlarının oluşturulmasında, onaylanmasında, uygulanmasında yetkisi ve sorumluluğu olan tüm siyasiler. O siyasiler ki bu yağma ve vurgun düzeninin sürmesinin de depreme karşı ciddi hiçbir önlem alınmamasının da baş sorumlusudurlar.”[*]
Bir yanda ilk andan itibaren organize olamamış, var ama yok, açıklamada kalanlar, krizi fırsata çevirenler… Öbür yanda tanımadan gelen, omuz veren, el uzatan, birlikte taşıyan, kazıyan, isimsiz yardımcılar, dayanışmaya gelenler… Kapitalizm bu gerçeği bize kimi zaman yangında, kimi zaman selde, kimi zaman depremde, kimi zaman savaşlarda tekrar tekrar gösteriyor. Egemenlerden, zalimlerden yardım bekleyerek, sorunlarımızı çözmelerini beklememiz suya yazı yazmaktır. Dün yapılanlar ya da yapılmayanlar bugünü belirledi. Bugün de yapılacaklar ya da yerine getirilmeyen sorumluluklar yarını belirleyecek!
Maalesef ki 6 Şubat depremleri sonrası sıcağı sıcağına oluşan tepkiler örgütlü bir şekilde, toplumsal talepler haline çevrilemedi. Toplumsal duyarlılığın yüksek olduğu ilk anlarda yapılması gerekenler burjuvazi eliyle pörsütüldü, zamanla gevşemeler oldu. Dün göstermelik, kâğıt üzerinde denetimler eşliğinde, raporlanmış fakat uygulanamamış eksiklerden dolayı, namuslu bilim insanları tarafından yıllarca uyarılmış ama dinlenmemiş, “bir şey olmaz!”a bırakılmış zihniyet yüzünden yüz bini aşkın insan yaşamdan koparıldı. Aynı tehlike bugün, yarın İstanbul, İzmir, Adana ya da herhangi bir yer için tekrar tekrar geçerli. “Balık baştan kokar” derler. Tepeden itibaren çürümüş bir faşist rejim var karşımızda ve gitgide aşağı doğru çürüten bir rejim. Aynı yükün altında ezilerek yaşamı var eden işçi sınıfı birlikte hareket ederse sorunlar çözülür. Deprem özelinde de bu böyle! Hep birlikte sorumluluk alarak, yaşanılan bütün deneyimleri ortak hafızada birleştirerek, hatırlatarak, geçiştirilmesine, unutturulmasına izin vermeyerek, her yıl aynı soruları sormaya devam ederek, ortak hareket ederek çözebiliriz.
link: Mahir Atılgan, Üçüncü Yılında 6 Şubat Depremleri: Unutmak Yok! Affetmek Yok! Helalleşmek Yok!, 6 Şubat 2026, https://marksist.net/node/8701
"Yapay Zekâ": Yanılsamalar, Tehlikeler ve Gerçeklik /2
Grönland: Buz Dağının Görünen Yüzü





