Navigation

Kapitalist Çürüme, Savaş ve Lümpenleşen Burjuva Siyaset

ABD Başkanı Trump’ın başta “asker çekme” mevzuu olmak üzere Suriye savaşına yönelik gelgitli açıklamaları son haftalarda yoğun bir tartışmaya yol açtı. Burjuva gazeteciler, stratejistler, ideologlar ise, burjuva çıkarlar prizmasından çarpıtarak yorumladıkları gelişmelerle kafaları daha da karıştırdılar. Demokrat ve sosyalist yazarların bir bölümünün de, düzen siyasetçilerinin her açıklamasını veri kabul etmek, günlük gelişmeler üzerinden nihai sonuçlar çıkarmak, daha işin rengi belli olmadan sanki her şey olup bitmiş gibi değerlendirme yapmaya girişmek gibi yanlış bir yönteme saplanıp kalabildiğini görüyoruz. Bu yanlış yöntemle hareket edenler, aradan birkaç hafta geçmesiyle, her defasında yaptıkları yorumları kaldırıp çöpe atmak zorunda kalıyorlar. Ama kafa karıştırıcı yorumlarının zararlı etkileri baki kalıyor. Oysa tüm bu açıklamalara ve yanlış yorumlara rağmen ortada olan bir gerçek var: Savaş ve onunla birlikte her türlü belirsizlik de devam ediyor. Onun gidişatını ya da bu gidişatta ortaya çıkan kimi gelişmeleri yorumlamaya çalışırken, bütünsel bir bakış açısı olmadan tek tek güncel gelişmelerden tüme varmaya çalışmak ne kadar yanıltıcı ise, olguları ya da gelişmeleri seçmeci bir yöntemle ele alıp çekiştirerek doğruluğu varsayılmış bir bütüne yamamaya çalışmak da o kadar yanıltıcıdır. Şurası açık ki, bir savaşın gidişatı içerisinde taktik geri adımlar, geçici uzlaşmalar, kimi cephelerde umduğunu bulamama durumu ve hatta savaşın belli bir muharebesini kaybetme dahi sözkonusu olabilir, bunların hiçbiri imkânsız değildir. Gerçekten de savaşın sonuna gelindiğini apaçık ortaya çıkartan gelişmeler olmadığı sürece, günlük gelişmeleri bu doğrultuda yorumlamak son derece yanlıştır. Sonucu belli olmayan ve öngörülemez de olan savaş, işçi sınıfı devrimci temellerde ayağa kalkmadığı sürece, halka halka yayılmaya devam edecektir, şu an kesin olan tek şey budur.

Öte yandan, nerdeyse hiçbir konuda saati saatine uymayan, birbiriyle çelişen, sürekli tornistan yapan açıklamalar, dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü olan ABD’nin başındaki isimden geldiğinde, ortada gerçekten de açıklanmaya muhtaç bir durum var demektir. Aptal olarak kodlanan Reagan ve oğul Bush dönemlerinde bile Amerikan emperyalizminin siyasal zirvesinde bu denli tuhaf yaklaşımlar sergilenmemişti. Adeta hastalık derecesinde yalancı, “eşsiz bilgeliğine” övgüler düzmekten çekinmeyecek kadar megaloman, “öldürülürsem karım benim için ağlamaz” diye açıklama yapmaktan çekinmeyip bunu açık sözlülük olarak pazarlayacak kadar özgüvenli ve patavatsız birinden bahsediyoruz. Başkanlık koltuğuna oturduğundan beri en yakınındaki isimleri, danışmanları, bakanları teker teker “kovan” bir başkan sözkonusu. Kovulanlar kısa süre sonra, başkan hakkında ne söyleniyorsa hepsinin doğru olduğunu itiraf ediyorlar. Onu devlet yönetimini bilmemekle, devlet adamı değil işadamı gibi davranmakla, uluslararası ilişkileri kişiselleştirmekle, kişisel çıkarları doğrultusunda hareket etmekle, kimseyi dinlemeyip teamülleri hiçe saymakla suçluyorlar. Dillendirdiği kadın düşmanı, ırkçı, homofobik, göçmen karşıtı, çevre düşmanı görüşleri de bu kişiliğe eklediğimizde karşımıza gerçekten de tuhaf bir durum çıkıyor. Ama zaten tuhaf zamanlardan geçmiyor muyuz?

Suriye savaşı bağlamında Trump’ın yaptığı açıklamalarda bu faktörlerin hepsinin bir rolü olduğu su götürmez. Ama meselenin bunlardan ibaret olduğunu söylemek de doğru olmaz. Zira bu açıklamalar bir yandan ABD’de yaklaşan başkanlık seçimleri bağlamında iç kamuoyuna dönükken bir yandan da Amerikan egemen sınıfı içerisinde giderek artan gerilime ışık tutmaktadır. Trump’ın söz söyleme ve iş yapma tarzı ise içinden geçtiğimiz dönemin temel karakteristiklerini yansıtmaktadır aslında.

Trump ne yapıyor?

Trump’ın Suriye’deki savaşın anlamsızlığına ve askerleri çekeceğine dair açıklamalarını, esasen seçim propagandası olarak yorumlamak doğru olacaktır. Hatırlatmakta fayda var: Vietnam savaşında yaşadığı hezimet ve savaşa karşı gelişen büyük tepkiden sonra ABD uzun süre boyunca bu tür savaşlara doğrudan ve geniş kapsamlı bir askeri güçle dâhil olmaktan kaçınmak zorunda kalmıştı. Birinci Körfez Savaşı ve ardından gelen Afganistan ve Irak işgalleri Vietnam sendromunun aşılması olarak yorumlansa bile, bu dönem boyunca ABD yönetimleri, savaşın kısa süreceği ve askerlerin bir an önce eve döneceği söylemini öne çıkarmak durumunda kalmışlardı. Yine bu dönem boyunca ABD Başkanlık seçimlerinde “askerleri eve geri getirme” vaadi en büyük destek gören başlıklardan biri oldu ve halen de öyledir. Selefi Obama’nınkinde olduğu gibi, Trump’ın seçim kampanyasında da durum buydu. Başkanlık koltuğuna oturduğu günden bu yana da sözünü tuttuğunu kanıtlamak için üç kez Suriye’deki askerlerini geri çekeceği açıklamasında bulundu. Ama her seferinde de çark edip, faturayı “Amerikan elitlerine” keserek halkın gözüne girmeye çalıştı.

Bu konudaki resmi açıklamaların ilki birkaç hafta içerisinde sanki hiç yapılmamış gibi bir tarafa konmuş, Suriye’den askerlerini çekmek şöyle dursun, oradaki askeri birlik ve üsler tahkim edilmişti. Bir yıl önce Trump ikinci kez benzer açıklamalar yapmış ama bu açıklamalar bu defa ABD yönetimi içerisinde sarsıntıya yol açmıştı. Bu “karar”a, hem önde gelen burjuva siyasetçiler, hem Savunma Bakanlığı (Pentagon), hem Dışişleri Bakanlığı, hem de kimi istihbarat şefleri ve askeri yetkililer karşı çıkmışlardı. Yaşanan krizin büyüklüğünü Savunma Bakanının ve ABD’nin IŞİD’le mücadele özel temsilcisi McGurk’ün istifası da açığa çıkarıyordu. Trump’ın o zamanki açıklamaları, kısa süre içerisinde başta Lindsey Graham olmak üzere bir dizi aktörün devreye girmesiyle Amerikan müesses nizamı tarafından boşa çıkartılmıştı. Peki Trump bunun böyle olacağını bilmiyor muydu? Onun gibi, başta megalomanlık olmak üzere bir dizi hastalıktan muzdarip olsa da cin gibi uyanık biri için bunu söylemek zordur. Trump bu taktik söylemle, hem Türkiye’yi sakinleştirip bekleme pozisyonuna girmek zorunda bırakmıştı hem de kendi iç kamuoyunda “askerlerimizi evlerine geri getireceğim” sözünü tutmaya çalışan bir siyasetçi olarak prim toplamıştı.

Geçtiğimiz haftalarda üçüncü kez bu yönde açıklamalarda bulunması ve bu defa bunu bir “başkanlık kararnamesi”yle resmiyete kavuşturması, Amerikan egemen sınıfı içerisinde bir öncekine göre çok daha büyük bir tepkiyle karşılandı. Son açıklamanın ardından Rojava’nın belli bölgelerinden askerler gerçekten de geri çekilmiş, yer değiştirmeye başlamış, bunların bir kısmı Irak’a geçerken, diğer bir kısmı da Deyrezor bölgesine kaydırılmış ve böylelikle Türkiye’nin askeri harekâtının önü açılmıştı. Ne var ki aradan geçen birkaç hafta içerisinde bir kez daha aynı sonucun tecelli ettiğini görüyoruz: ABD askerleri Suriye’den çekilmiş değil ve öyle gözüküyor ki çekilmeye pek niyetleri de bulunmuyor.

Ancak bir noktayı daha vurgulamazsak eksik bir değerlendirme yapmış oluruz. Bugün ABD’de egemen sınıf içerisinde bir yarılma yaşanıyor. Her iki büyük parti içinde ve hatta Başkan’ın yönetim ekibi içinde bile bu farklılıklar ve yarılmaların yansımasını bulmak mümkündür. Demokrat Partili senatör Bernie Sanders önderliğinde gelişmekte olan sosyal-demokrat çizgiye diş bileyen Demokratlar bu hususta Cumhuriyetçilerden hiç de aşağı kalmazken, Cumhuriyetçiler içinde de Trump’a en az Demokratlar kadar kızgın olan nice unsur bulunmaktadır. Cinsiyetçi, ırkçı, çevre düşmanı tutum ve açıklamaları giderek kendisinden duyulan hoşnutsuzluğu büyütürken, rüşvet yolsuzluk görevi kötüye kullanma iddiaları ve bunlara dayanan skandallar her geçen gün Trump’ı daha da çok yıpratıyor. Nicedir konuşulan “azil süreci” de nihayet resmen başlamış durumda. Seçime bir yıl kalmışken, normalde, Cumhuriyetçilerin baskın olduğu Senato’dan bu yönde bir karar çıkma ihtimali son derece düşük olmasına rağmen, bunun imkânsız olduğunu söylemek de doğru olmaz. Zira normal dönemlerden geçmiyoruz; tarihsel kriz içerisindeki kapitalizm, siyaset sahnesinde de altüst oluşları ve her türlü sürpriz gelişmeyi beraberinde getiriyor.

Daha önce de vurguladığımız gibi, egemen sınıf içerisindeki gerilim ve çatışmalar Amerikan emperyalizminin temel stratejik yönelimlerinde değil, bunların hangi taktiklerle hayata geçirileceği hususundadır. Şu an geçmiştekilerden farklı yöntemlerle yürümekte olan dünya savaşını başlatan Amerikan emperyalizmidir. Bu savaşta stratejik hedefi, sarsılan ve zayıflayan hegemonik pozisyonunu pekiştirmek üzere, kendi hegemonyasına potansiyel bir tehdit oluşturan tüm büyük güçlerin (AB, Japonya, Rusya-Çin) önünü kesmek oluşturuyor. Enerji kaynakları ve nakil hatları üzerinde daha büyük bir denetim kurarak rakiplerinin bunlara ulaşımını zorlaştırmayı, bugüne dek dünya pazarına entegrasyonu yeterince derinleşmemiş bölgeleri kendi nüfuzu altında bu entegrasyona zorlamayı, dünya pazarındaki ekonomik üstünlüğünü tehdit eden diğer emperyalist güçlerin ilerleyişini baskı altına almayı arzuluyor. Bu hedefler doğrultusunda, artık kendi aleyhine çalışan eski dengeler, eskimiş uluslararası kurumlar ve anlaşmalar bir tarafa bırakılıyor. Kuşkusuz sürecin bir parçasını da, emperyalist rekabetin kızıştığı ve savaşa konu olan bölgeleri tekrar dizayn ederek statükoyu yansıtan siyasal sınırların değiştirilmesi oluşturuyor. Amerikan emperyalizminin özellikle “Büyük Ortadoğu”nun siyasi haritasını değiştirmek, mevcut burjuva devletlerin bazılarını yeni baştan daha küçük ve kendi çıkarlarına daha uygun parçalara ayırmak ve kimi ülkelerde de (ister İran gibi kendisinin karşısında konumlanmış, ister Arap krallıkları gibi artık misyonunu tamamlamış) rejimleri yıkarak kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmek istediği bir sır değildir. Ortadoğu sözkonusu olduğunda, bu hedeflere, İsrail’in varlığını güvence altında tutmayı da eklemek gerekiyor.

Bu stratejik hedeflere ulaşmanın temel yöntemi konusunda Amerikan finans kapitali içerisinde bir ayrım bulunmuyor: Savaş! Elif Çağlı, Obama’nın seçilmesinden önce yazdığı satırlarda, savaş gerçeğinin köpürtülen tüm liberal hayalleri boşa çıkartıp genişleyerek devam edeceğine işaret ediyordu: “yeni başkan hangi partiden olacak olursa olsun, ABD emperyalizminin büyük krizi atlatmak ve hegemonyayı kaptırmamak için savaş alanını genişletmeye ihtiyacı var. Ayrıca son derece önemli bir husus da unutulmamalı. Genelde tüm kapitalist ülkelerde ve hele ki ABD gibi emperyalist bir ülkede savaş aygıtını yönlendiren ve yöneten asıl savaş kurmayı finans kapital zirvesinin bir parçasıdır. Bu kurmay, genel devlet örgütlenmesinde her zaman için adeta hükümetler ve başkanlar üstü son derece önemli bir yere sahiptir. Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’da ve diğer bölgelerde yürürlüğe koyduğu saldırgan ve yayılmacı planlar esasen bu finans kapital zirvesinin ürünüdür. ABD siyaset sahnesinden çeşitli devlet başkanları gelir geçer, fakat uzun dönemli stratejik planlar yürürlükte kalır ve bu planlar diğer ülkelerdeki siyasal gelişmeler üzerinde de doğrudan ve çok önemli etkilerde bulunurlar.[1] Finans kapital savaşı genişletme amacında hemfikir olsa dahi bu savaşta nasıl taktikler izleneceği, kimlerle ne tür ittifaklara girişileceği ve kimlerin ne zaman ve hangi ölçüde düşman addedileceği, hangi askeri doktrin ve taktiklerin izlenmesi gerektiği gibi hususlar giderek artan ölçüde egemen sınıf içerisinde ayrım konusu haline geliyor. Örneğin, bu savaşta ABD’nin Avrupa Birliği’yle (ya da ondan geriye ne kalmışsa onlarla) nasıl bir ilişki kurması gerektiği, NATO ittifakının geleceğinin ne olacağı, bunlara bağlı olarak çeşitli küresel sorunlara (“iklim krizi”, göç hareketleri gibi) karşı nasıl bir tutum alınması gerektiği gibi hususlar ayrım noktalarını oluşturan başlıklardır. Bu minvalde, yeri gelmişken, ABD-Türkiye ilişkisinin de ABD egemen sınıfı içerisinde giderek belirginleşen bir farklılaşma konusu haline geldiğinin altını çizelim. ABD’de “Türkiye müttefik mi, hasım mı” sorusu yalnızca kapalı kapılar ardında değil, alenen tartışılan bir soru haline gelmiştir.[2] Azınlıkta olan kimi gruplar Türkiye’nin bir Amerikan müttefiki olmaktan çoktan çıktığını ve ona göre davranılması gerektiğini savunurken, baskın eğilimse, Erdoğan iktidarıyla Türkiye meselesini birbirinden ayırmak gerektiği yönündedir. Bunun nasıl sağlanacağı, mevcut iktidara gerektiğinde ne kadar taviz verileceği ya da ne kadar sopa gösterileceği gibi hususlarsa bu ikinci gruptakiler içindeki anlaşmazlık konularını oluşturuyor.

Askeri taktikler meselesinin de bir ayrım konusu haline geldiğini görüyoruz. ABD’nin dönemlere bağlı olarak değiştirdiği ya da revize ettiği askeri doktrinler bugün egemen sınıf içerisinde bir tartışma konusudur. Trump’ın Suriye’den çekilme açıklamasını iç muhalefete karşı savunurken sarf ettiği kimi sözler sanki savaş istemiyormuş gibi bir hava oluştursa da gerçeklik hiç de öyle değildir. Son ABD askeri bütçesinin nasıl militarist tırmanışı yansıttığını daha önce dile getirmiş, bu bütçenin yalnızca “Denizaşırı Beklenmedik Durum Operasyonları Fonu” kaleminin büyüklüğünün bile Çin’in toplam askeri harcamalarına eşit olduğunu, Rusya’nın harcamalarınınsa üç katına denk düştüğünü belirtmiştik.[3] Trump’ın “trilyonlarca dolar akıtmamıza rağmen elimize ne geçti”, “30 gün kalacaktık yıllardır oradayız”, “başkaları savaşsın” gibi açıklamaları aslında Pentagon’da bir süredir geliştirilen yeni bir askeri doktrin taslağının popülarize edilmiş reklâm spotlarıdır. Buna göre ABD, hedeflediği savaş alanlarında büyük askeri güçler bulundurmayarak yerel devletleri ya da güçleri öne sürecek, onları donatıp eğitecek, komuta edip hava desteği sağlayacaktır. Bu, savaşın son bulması şöyle dursun, alabildiğine uzaması anlamına da geliyor. Uzun süredir, ABD’nin yıka yıka ilerlediğine, savaşı halka halka genişlettiğine, onu yeni yerlere yaymak için bir cephenin tümüyle kapanması gibi bir derdinin de olmadığına işaret ediyoruz. Yürüyen savaşın içinden geçtiği aşamanın baskın karakteri mevcut durumun yıkımıdır, yerine neyin konulacağı günün değil, yarının sorunudur. ABD’nin geçmişteki savaşlarda olduğu gibi bir an önce sonuç alıp istikrarlı bir düzen kurmayı hedeflediğini düşünenler, bunu göremediklerinde, ABD’nin “batağa saplandığı” gibi klişeleri tekrarlayarak kendilerini tatmin etmenin ötesine geçemiyorlar maalesef. Oysa savaş yıkarak, yerle bir ederek, milyonlarca can alıp, geniş kitleleri sefalete ve göç yollarına sürükleyerek devam ediyor.

Kapitalizmin tarihsel sistem krizi ilerledikçe egemen sınıf içindeki çatışmanın daha da derinleşmesini, ikincil önemde görünen kimi hususların daha büyük önem kazanmasını beklemek gerekir. Kişisel özellikleriyle söz konusu çatışmayı daha da pekiştiren Trump gibilerin iktidarının da son tahlilde bu durumun nedeni değil sonucu olduğunu unutmamak gerekiyor. Diğer taraftan başta ister Demokrat ister Cumhuriyetçi bir başkan olsun, hepsinin de meşhur Amerikan pragmatizmi temelinde hareket edeceğinden şüphe duyulamaz. Amerikan emperyalizmi, savaşın gidişatı içerisinde her türlü manevrayı yapmaktan, koyduğu kimi ara taktiksel hedeflerden vazgeçmekten ya da yeni taktiksel hedefler geliştirmekten geri durmayacaktır. Bu, bugün temel hedefleri doğrultusunda ittifak yaptığı güçlerle yarın düşman pozisyona geçebileceği, ya da bugün altını oymaya ya da zayıflatmaya çalıştıklarıyla yarın işbirliği yapabileceği anlamına geliyor. Egemen sınıf içinde ciddi tartışmaları doğuran bir zemin oluştursa da, bu pragmatist esneklik ve manevraların Amerikan emperyalizminin güçlü yanlarından biri olduğunun farkında olmak önem taşıyor.

ABD’yi kim yönetiyor?

Bir anlığına Trump’ın, savaşı gerçekten de bitirmeyi ve askerleri evine geri döndürmeyi samimiyetle istediğini, bu söylemi seçim propagandası ya da taktik tuzaklar hazırlamak için dillendirmediğini düşünelim. İçinden geçtiğimiz dünya konjonktüründe böylesi bir başkanın ne kadar çırpınırsa çırpınsın amacını gerçekleştiremeyeceğini, boşa çıkartılıp tornistan ettirileceğini söylemek kehanet sayılmaz. Suikastla ortadan kaldırılan nice ABD başkanının varolduğunu düşündüğümüzde, tükürdüğünü yalamak herhalde bu hayali başkanı bekleyen en iyi akıbet olurdu.

Şu gerçeği unutmayalım ki, alabildiğine katılaşıp mutlaklaşmış tek adam rejimleri bir tarafa bırakılacak olursa (ki orada bile son tahlilde ve gecikmeli olsa dahi burjuvazinin hegemon kesiminin sözü geçecektir), burjuva siyaset sahnesinde iktidar koltuklarını işgal edenlerle gerçek iktidar sahipleri birebir örtüşmezler. Askeri bir darbeyle devrilen tüm siyasetçiler bu gerçeği acı şekilde tecrübe etmişlerdir. Gerçek iktidar, dolaylı da olsa, burjuvazinin zirvesinde, finans kapitalin elindedir. Düzen siyasetçileri de, eli kalem tutan ideologlar da, devlet aygıtını yürüten askeri ve sivil bürokratlar da burjuva sınıfının bir parçası, finans kapitalin hizmetçisidirler. “Müesses nizam” olarak kodlanan bu gerçekliktir. Dünyanın en güçlü burjuvazisinin hüküm sürdüğü ABD’de bu gerçek çırılçıplak ortadadır. Diğer kapitalist ülkeler gibi ABD’yi de “demokratik mekanizmalar aracılığıyla seçilmiş”ler değil, başkaları yönetmektedir. Daha Trump seçimi kazandığı zaman yapılan yorumları değerlendirirken şunları söylemiştik: “Vaktiyle onun [Obama] için yaratılan iyimser hayaller ne derece gerçek dışıysa, bugün Trump için ileri sürülen aşırı karamsar senaryolar da o denli abartılıdır, zira ABD’yi ne Obama yönetiyordu ne de Trump yönetecek. (…) Onlar süper-zenginler sınıfının kuklalarıdırlar, yönetenler, ABD’ye ve dünyaya hükmedenler, en büyük emperyalist sermaye gruplarıdır, plütokrasidir. Seçilmiş görünenler esasen sistemin demokratik makyajıdırlar, işleri yürüten ise gerçekte onları sarıp sarmalayan profesyonel atanmışlardan oluşan «pratik hükümet»tir. Onun da rotasını çizen gerçek iktidar devlet aygıtıdır, Pentagon’dur, CIA’dir, NSA’dir, yüksek yargıçlardır, üst düzey bürokratlardır. Ve hepsi de binbir türlü bağla ülkenin en büyük sermaye gruplarına (finans-savunma-enerji oligarşisine) bağlıdır, ipleri onların elindedir. İpleri elinde tutanlar, Başkan kim olursa olsun, kendi stratejileri doğrultusunda ona gerekli ayarı çekerler.[4] Tam da bu değerlendirmemizi doğrularcasına ABD’li yetkililer Trump’ın asker çekme açıklamalarına rağmen ABD’nin Suriye politikasının değişmediğini söylüyor ve ekliyorlar: “Hedeflerimiz değişmedi ve araçlar temelde aynı.

Peki nedir Suriye politikasının hedefleri? Güya IŞİD’in yenilgiye uğratılması ve tekrar dirilmesinin önüne geçilmesi! IŞİD’le mücadele, herkesin bilip de bilmezden geldiği koca bir yalandan başka bir şey değildir. Gerek küresel gerekse de bölgesel güçler açısından Suriye’yi kana boğan savaşı sürdürmenin bahanesidir. Trump, “bizim gücümüz ekonomiktir, ordumuzu kullanmak zorunda kalmadan önce bu çok daha iyi bir alternatiftir. Petrol güvence altına alındı” diyor ve ekliyor: “Sınırı başkaları kontrol etsin, biz petrolü güvence altına aldık, petrolü seviyorum.” Sınır bölgelerinden Amerikan askerlerinin çekilmesini eleştirenlere, bu adımla ne kazandıklarına dair şu cevabı veriyor: “Basitçe petrol ve askerlerimiz eve dönüyor.” Askerlerin eve döndüğü büyük ölçüde yalan da, cevabın ilk kısmı doğru: basitçe petrol! Arsızlığın zirvesindeki bu açık sözlülük karşısında Rusya ve Esad rejimi ABD’yi “alenen hırsızlık yapmak”la suçluyorlar ki, hiç de haksız değiller. Diğer taraftan bu suçlamaları hafifletmek amacıyla ABD de “elde edilecek gelir ABD’ye değil, SDG’ye gidecek” açıklamalarında bulunuyor.

Suriye’nin sahip olduğu petrol kaynakları zengin olmasa[5] bile bu kaynaklar devlet gelirlerinin oldukça büyük bir parçasını oluşturuyor. Petrol ve doğalgaz yatakları Kamışlı kırsalı ile Fırat havzasında bulunuyor. Kürtler Rojava’daki kentlerin kontrolünü kaybetmiş olsalar da petrol ve doğalgaz yataklarının bulunduğu kırsal kesimleri halen denetimleri altında tutuyorlar. ABD bu denetimin sürmesini, hem Kürt güçlerinin finansmanı açısından hem de kendi askeri operasyonlarının maliyetini karşılaması bakımından önemli görüyor.[6] Bu kaynakların denetiminin ABD ve Kürtlerde olması, Esad rejimini hem finansal olarak hem de kendi petrol ihtiyacını karşılamak bakımından ciddi sıkıntı altına sokuyor. ABD böylelikle paylaşım masasında elini güçlendirmenin ve Suriye’de fiilen kazandığı nüfuz alanını güvence altına almanın peşindedir.

Lümpenleşen burjuva siyaset

Sekiz yıldır süren Suriye savaşı, gerek küresel gerekse de bölgesel kapitalist güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda yürüttüğü kanlı bir paylaşım mücadelesidir. Örgütlü bir güçten yoksun olan emekçi kitleler savaşın yarattığı devasa yıkımın kurbanı durumundalar. Tüm burjuva güçler eninde sonunda kurulacak paylaşım masasında yer alabilmek ve ellerini güçlendirebilmek için her türlü manevrayı yapmaktan ve böylelikle savaşı daha da uzatmaktan çekinmiyorlar. Hepsi de büyük bir ikiyüzlülük içerisinde kendisini sonuna kadar haklı görüyor ve denetimlerindeki medya aracılığıyla toplumlarını yalanlarla zehirliyorlar. “Terörle mücadele”, “IŞİD’le mücadele”, “Kürtleri koruma”, “Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruma”, “demokrasi ve özgürlük götürme” gibi söylemlerle savaşın ardında yatan kirli burjuva çıkarların üstü örtülmeye çalışılıyor. Ama içinden geçtiğimiz tarihsel dönemin kimi özelliklerinden ötürü bazen de gerçek niyetler büyük bir utanmazlık ve yüzsüzlükle açığa vurulabiliyor. Şantaj, açık tehdit, karşılıklı küfürleşmelerin alenen yapılması, burjuva diplomatik teamüllerin hem iç hem de dış politikada rafa kaldırılması gibi olgular burjuva siyasetinin nasıl lümpenleştiğini ortaya koyuyor.

Bu durum ne bir tesadüftür, ne de istisnai vakalardan ibarettir. Çürüme çağındaki kapitalizm ve ona bağlı olarak güçlenen otoriterleşme ve militarizm eğilimi, burjuva siyaset arenasını da yeniden şekillendiriyor. Çürüme çağının burjuva siyasetçileriyle yükseliş çağınınkiler arasındaki fark çarpıcıdır. Hatırlanacak olursa, henüz gelişme çağındayken burjuvazi, öykündüğü iktidar sahibi aristokratlarla aşık atabilmek için soyluluk unvanlarını satın alıyor, onlar gibi görünmeye, onlar gibi konuşmaya, onlar gibi yaşamaya çalışıyordu. Sonradan görmeliğinin ezikliği paranın gücüyle örtülüyordu. İktidarı aristokrasiden aldıklarında, onun “siyaset sanatını” da devralıp, sömürü ve sınıf çatışması gerçekliğinin üstünü örtebilmek için daha da geliştirdiler. Tüm ilişkiler parasallaşırken, saf çıkar çatışmasının üstünün ikiyüzlüce örtülmesi kuşkusuz bir gereklilikti. Yalancılık ve ikiyüzlülükte uzmanlaşmış olmak oldum olası burjuva siyasetçilerde aranan koşullardı. Ama yine de bunlara ek olarak, uzun yıllar boyunca, burjuva siyaset sahnesinde öne çıkmış olanlarda nezaket, saygınlık, siyasal görgü, “devlet adamı olmak” gibi vasıflar (daha doğrusu öyle görünme gereği) da el üstünde tutuldu. Bu arada büyük burjuva aileler kendi çocuklarını iyi eğitimlerden geçirerek, sonradan görmeliğin ezikliğinden kurtuldular, adeta soylu burjuva aileler peydahlandı. Ama tarihin cilvesine bakın ki, kapitalizm bunaklık dönemini yaşarken, koca ülkelerin başına yine sonradan görmeler, türediler geçmeye başladı. Kapitalist sistemin çürümüşlüğü her alanda kendisini dışa vurmaktadır: “burjuva yönetimler, kapitalizm iyice olgunlaşıp çürüdükçe plütokrasi nitelemesini haklı çıkarırcasına bir zenginler klübüne benzemiştir. Üstelik büyük sermayenin dünya ölçeğindeki hareket ve entegrasyonunun alabildiğine arttığı 80’ler dönemecinden başlayarak, plütokrasi nitelemesi çok daha çarpıcı biçimde ete kemiğe bürünmüştür. Dünya ölçeğinde bu doğrultuda yaşanan gelişmeler, Avrupa’da eski dönem burjuva siyasetçilere benzemeyen ve siyasi dengelerden çok parasal çıkarlarını düşünen Berlusconi, Sarkozy gibi tipleri ön plana çıkartmıştır.[7] Bugün bunlara Trump’ı, Boris Johnson’ı, Orban’ı, Duterte’yi ve kuşkusuz “bizimkiler”i de eklemek lazım. Dikkat çekici bir ortak nokta bu eğilimin en güçlü olduğu ülkelerde, baştaki siyasetçilerin, inşaat, gayrimenkul ve rant işleriyle iştigal edenler arasından (ya da bu işlerin kalbi olan belediye yönetimlerinden) çıkmakta oluşudur.

Sistem krizi kapitalizmi sarstıkça burjuva siyasetin pisliği artan ölçüde alenileşmektedir. Kapitalist çirkefin üzerini örten diplomatik nezaket, siyasal görgü kuralları, karşılıklı iyi niyet ve temenni beyanları, “devlet adamı saygınlığı” vb’nin yerinde yeller esiyor. Bayağılık diz boyu, lümpenlik, kabadayılık yükselen değerler durumunda. Megaloman, narsist siyasetçiler ABD ve İngiltere gibi en büyük emperyalist ülkelerin dümenindeler. “Burjuva demokrasisindeki gericileşme eğilimine bu tür siyasetçilerin sayısının artması ve burjuva siyaset alanındaki muazzam yozlaşma eşlik ediyor. (…) Türkiye gibi örneklerde son dönem yaşanan inanılmaz tefessüh bir yana, tüm kapitalist ülkelerde işçi-emekçi kitlelerin siyasi beklentileri burjuva klikler arasında yaşanan çekişmelere hapsedilmektedir. Bu durum toplumsal çöküntü ve umutsuzluğu dayanılmaz boyutlara tırmandırıyor.[8]

Eskiden kapalı kapılar arkasında yapılan pazarlıkların bir kısmı şimdi herkesin gözü önünde yapılıyor. Büyük güçlerin daha ufak partnerlerini azarladıklarını, ayar çektiklerini, şantaj ve tehditte bulunduklarını biz bilirdik de, sistemin ideologları bunu reddeder, sıradan insanlar da bu olgulara pek şahit olmazlardı. Artık tüm bunlar üstelik de sokak ağzıyla açıktan yapılıyor. Biri bir devlet başkanına “gel anlaşalım, aptal olma” diyen resmi bir mektup gönderiyor. Öbürü, istediği onay ve parayı vermezlerse “kapıları açıp göçmenleri üzerine salarım” tehdidini kapalı kapılar ardında değil, kameraların karşısında dillendiriyor. Suriye’de oluk oluk kan dökülmeye devam ederken, biri “petrolü çok seviyorum, Suriye’de petrolü güvence altına aldık, alacağız” diyebiliyor, öbürü de BM kürsüsünde evler yapmaktan bahsedip, onay ve finansal destek istiyor. Birbirini hainlikle suçlamalar, düpedüz küfürler, parmak sallamalar… Üstelik tüm bunlar dobralık, samimilik, şeffaflık olarak pazarlanabiliyor.

Egemenler bu pervasız tutumlarını emekçi kitlelerin uzun yıllardır süren örgütsüzlüğü ve bununla bağlantılı bilinç gerilemesi temeli üzerinde sürdürebiliyorlardı. Ancak emekçi kitleler bu çürümenin tahammül boyutlarını aşmakta olan yıkıcı sonuçlarına karşı dünyanın dört bir köşesinde giderek daha sık biçimde ayağa kalkmaya başlıyorlar. Yukarıda bahsettiğimiz tutumları sergileyenlerin başında gelen Trump, aynı zamanda ömrü hayatında aklından bile geçirmediği “sosyalizm” kavramını ağzına almak zorunda kalmakta, bununla mücadele etme zorunluluğunu ilan etme ihtiyacı duymakta. Kapitalizmin bu korkunç çürümüşlüğünün kitleler tarafından ilânihaye sineye çekilmeyeceği açıktır. Son dönemin mücadeleleri bunu göstermektedir. Egemenlerin pervasızlık ve kibirden korku ve titremeye geçtikleri günler de elbet gelecektir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Asıl olan o günlere iyi hazırlanmış olarak girebilmek ve egemenlerin korkularını gerçeğe çevirmeyi başarmaktır.


[1]      Elif Çağlı, Kapitalizmin Hal ve Gidişatı, 25 Mart 2008, marksist.com

[2]      Bu tartışmaları değerlendiren İngiliz dış politika uzmanlarından birinin, Kürt meselesini bir tarafa bıraksak bile, ABD-Türkiye ilişkisinin zeminindeki değişime ışık tutan şu yorumu dikkat çekici: “ABD açısından artık öncelikli güvenlik kaygılarını yükselen Çin, daha iddialı ve zorlu bir Rusya, İslamcı terör ve siber güvenlik konuları oluşturuyor. Soğuk Savaş döneminden farklı olarak artık Türkiye'nin bu alanlarda sunabileceği katkı çok sınırlı. Gerçek şu ki ABD ile Türkiye arasında güçlü stratejik ilişkiler için var olması gereken ortak bir düşman ya da ortak bir hedef yok. Dahası, güçlü ekonomik ve kültürel bağlar da olmayınca, diplomatik ilişkileri ayakta tutmak daha da zorlaşıyor.” (https://www.dw.com/tr/abd-türkiye-ilişkilerinde-derin-kriz-endişesi/a-51080229) Benzer değerlendirmelerin Türkiye’de iktidar blokunun bir parçasını oluşturan Avrasyacılardan da geldiğini ekleyelim.

[3]      Oktay Baran, Savaş da, Askeri Harcamalar da Büyüyor, 4 Nisan 2019, marksist.com

[4]      Oktay Baran, Kriz, Savaş ve Yükselen Faşizmin Bir Ürünü: Trump, 16 Kasım 2016, marksist.com

[5]      Kanıtlanmış petrol rezervleri listesinde Suriye 2,5 milyar varille dünyada 34. sıradadır. Bu petrolün önemli bir bölümü iç tüketimde kullanılıyor, kalanı da ihraç ediliyordu. Savaştan önce devlet bütçesinin dörtte biri petrol ve doğalgaz gelirlerden oluşuyordu. Savaştan önce günlük 380 bin varil civarında olan hükümet denetimindeki üretim, sonraki yıllarda 20 bin varil civarına inmiştir.

[6]      Hâlihazırda Suriye’deki petrol ve doğalgaz kaynaklarının en az %80’i SDG’nin kontrolü altındadır. Bu kaynakların işletilmesiyle SDG’nin yıllık 300 ilâ 400 milyon dolar arasında bir gelir elde ettiği tahmin ediliyor.

[7]      Elif Çağlı, Demokrasi ve Plütokrasi, 28 Haziran 2014, marksist.com

[8]      Elif Çağlı, agm