Emekçi kadınların sorunlarının hafiflemek yerine daha da ağırlaştığı bir dönemdeyiz. Bu gelip geçici bir dönem de değil. Aksine kapitalizm tüm insanlığa daha karanlık yarınlar örüyor. Krizler, savaşlar, artan yoksulluk, işsizlik ve geleceksizlik… Üstelik bunu parlak bir vitrinin ardında yapıyor. Örneğin insanlık elli yıl önce hayal bile edilemeyecek teknolojik olanaklara sahip ve kadınlar için de bu olanaklar hayatı pek çok açıdan kolaylaştırıyor. Bunların yanı sıra eğitim düzeyi çok daha yüksek ve kadınlar çok daha yüksek oranlarda çalışma hayatının içindeler. Gerici geleneklerin eski ağırlığını yitirmesi de kadınlar için önemli bir rahatlatıcı faktör olarak öne çıkıyor. Fakat bütün bunlar kadınları ne özgürleştiriyor ne de dertlerinden kurtarıyor. Her dönem kendi dertleriyle çöküyor emekçi kadınların üzerine.
Dahası, emekçi kadınların ekonomik ve sosyal haklarına bakıldığında bu alandaki değişimin de salyangoz hızında ilerlediği görülüyor. Evet, cinsiyet eşitsizliği yasalar nezdinde pek çok ülkede büyük ölçüde aşılmış durumda; fakat Dünya Bankasının yayınladığı bir raporun da gösterdiği gibi kadınların yalnızca yüzde 4’ü tam yasal eşitlik sağlayan ülkelerde yaşıyor. Ayrıca yasalar tam olarak uygulansa bile kadınların erkeklerin sahip olduğu yasal hakların ancak üçte ikisinden yararlanabildiği görülüyor. İş yaşamında yönetici kademelere gelebilmeleri ya da siyasete katılım oranlarının artması da ne kadınlara yönelik ayrımcılığın ortadan kalktığı anlamına geliyor ne de eşitsizliğin. Evin tüm işini üstlenmek zorunda bırakılan kadınlar işte de ayrımcılığa uğruyor. Kadın işçiler aynı işi yapan erkeklere göre daha düşük ücret alıyorlar. İşyerlerinde mobbinge uğrayan çalışanlar içinde kadınlar açık ara farkla ön sırada yer alıyorlar; buna elbette cinsel taciz de ekleniyor ve aradan geçen onyıllar bu sorunu ortadan kaldırmak yerine daha da ağırlaştırıyor. Sigortasız, geçici, part-time işler ağırlıklı olarak kadınlara dayatılırken, işsizlik de istisnasız her zaman kadınları çok daha fazla etkiliyor. Kapitalizm erkek egemen özünden bir şey kaybetmediği gibi sınıfsal eşitsizlik de her geçen gün daha da akıl almaz boyutlara ulaşıyor.
Kapitalizmin yarattığı toplumsal çürüme de en çok kadınları vuruyor. Tüm olumlu değerleri yok etmeye kurgulu bu sistemin ceremesini en çok kadınlar çekiyor, üstelik birkaç kat fazlasıyla. Çünkü bu bataklıkta çocuk yetiştirirken yaşanan sorunlarla başa çıkmanın yükü de onların sırtına biniyor. Kapitalizm çelişkilerle yüklü bir sistem. Bir yandan geri değer yargılarını yıkarmış gibi görünürken bir yandan da bunu bin bir mekanizmayla yeniden üretiyor. Toplum, çöpe dönen eğitim sistemiyle, medya ve sosyal medyasıyla burjuva ideolojisinin en yoz biçimlerine maruz bırakılıyor. Neticede son derece modern kıyafetlere, moda şekillere bürünen bedenlerle en geri zihniyet ve en hayvani güdüler bir arada olabiliyor. Bu çelişkili durumun yansımalarından biri de kadına yönelik şiddettir.
Bu tabloyu daha da ağırlaştıran temel faktörlerden biri de siyasal gericiliğin ulaştığı boyuttur. Öyle ki, bir daha yaşanmaz denen faşizm, son yirmi yılda bütün Avrupa’da son derece güçlü bir siyasal akım haline gelmiştir. Pek çok Avrupa ülkesinde faşist partiler ya birinci ya da ikinci parti durumunda olup, önemli bir bölümü iktidardadır. ABD’de de faşist Trump ikinci kez iktidara gelmiştir. Türkiye’de ise Erdoğan liderliğindeki faşist rejim 2016’dan bu yana iktidardadır. Bunun yarattığı gerici iklim doğal olarak kadınları kıskacına alan cendereyi daha da sıkıyor. Geleneksel cinsiyet rollerinin korunmasını savunan faşistler, kadın hareketlerini “toplumsal değerleri ve aileyi hedef alan yıkıcı bir güç” olarak görüyorlar. Faşist partiler ya da liderlerin iktidara geldiklerinde yaptıkları ilk işlerden biri toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik yasal düzenlemeleri ve uygulamaları kaldırmak, kürtajı yasaklamak vb. oluyor. Bunun yanı sıra kadına şiddeti engellemeye, bu konudaki cezaları ağırlaştırmaya yönelik yasal düzenlemeler de fiilen işlevsiz hale getiriliyor. Keza kadınların kıyafetleri, davranışları, kaç çocuk doğuracakları tepeden buyruklarla belirlenmek isteniyor. Faşist ideoloji bu noktada dinsel demagojiyle de harmanlanıyor. Erdoğan rejiminin bu konulardaki icraatlarını iyi biliyoruz. Bu faşist politikanın doğrudan ürünlerinden biri Türkiye’de kadınlara yönelik saldırıların, şiddetin ve cinayetlerin patlamalı bir şekilde artması olmuştur. Şiddete uğrayan kadınları korumaya alan programları fiilen askıya alan bu iktidar, kadınların erkekler tarafından öldürülmesine ya da şiddet görmesine tümüyle seyirci kalmaktadır. 2025 yılında en az 391 kadın, eşleri, eski eşleri, yakınları ya da tanıdıkları erkekler tarafından katledilmiştir.
İlerleme neden salyangoz hızını aşamıyor?
Son yıllarda kadın grevleriyle seslerini duyuran İsviçreli kadınlar, 1928 gibi bir eski tarihte, başta oy hakkı olmak üzere ekonomik ve demokratik hakları için büyük bir gösteri düzenlemişlerdi. Bu gösteride, kadın haklarının son derece yavaş ilerlediğini sembolize etmek üzere dev bir salyangoz taşımışlardı.[1] Görülüyor ki, aradan neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen kadın haklarındaki ilerleme salyangoz hızını geçebilmiş değildir. Oysa özellikle 2000’li yıllarla birlikte feminizm tüm dünyada güç kazanmış ve pek çok açıdan burjuva siyasete damga vurmuştur. Burjuva partilerde ve parlamentolarda kadın siyasetçilerin oranı çarpıcı bir şekilde artmış, kadın başbakanlar, bakanlar sadece Batı’da değil en geri ülkelerde bile işbaşına gelebilir olmuştur. Akademide, uluslararası kurumlarda kadınların oranı benzer şekilde artarken, iş âleminde kadınlar üst kademelerde yer almaktadırlar. Eğer kadın hakları, burjuva alanda sıkça yapıldığı gibi bu oranlara endekslenirse, büyük bir ilerleme söz konusudur. Fakat gerçek durum bu değildir. Feminist ideolojinin yaygınlaşması ve bu tür burjuva kazanımlar elde etmesi, milyarlarca emekçi kadının yaşadığı çifte ezilmişlik durumunu ortadan kaldıramadığı gibi ciddi ölçüde hafifletmeyi bile başaramamıştır. Bu bir yana, emekçi kadınlar 40-50 yıl öncesine göre çok bariz hak kayıplarına uğramış, sorunları pek çok açıdan daha da ağırlaşmıştır. Peki neden? Bu soruya yanıt aramak için geçmişe baktığımızda karşımıza çıkan temel farklılık, kadın sorununun sınıf sorunu olarak ele alınmasından alabildiğine uzaklaşılması ve sınıf temelli örgütlenmelerin son derece zayıf hale gelmesidir.
1960-70’ler tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sınıf bilincinin ve sınıf mücadelesinin güçlendiği, buna paralel olarak örgütlenmenin her alanda sıçramalı bir biçimde arttığı yıllardı. Devrimci örgütler, çoğu bunlarla sıkı ilişki içindeki gençlik örgütleri, kadın örgütleri, sendikalar, meslek örgütleri, kooperatifler, akla gelebilecek her konuda örgütlenen dernekler, hatta kentlere göçen emekçilerin örgütledikleri binlerce köy derneği ve daha nicesi pıtrak gibi çoğalıyordu:
“Toplumda çok önemli değişim ve dönüşümler yaşanıyordu. İşçiler örgütleniyor ve sadece ekonomik alanda değil siyasal alanda da kazanımlar elde ediyorlardı. İktidarlar üzerinde basınç oluşturup işçiler ve emekçiler lehine yasalar çıkarılmasını, demokratik hakların genişlemesini sağlıyorlardı. Bu değişim rüzgârı içerisinde kadın mücadelesini işçi sınıfı mücadelesi ile bağlayan bir dernek kuruldu. İlerici Kadınlar Derneği yani İKD. İKD’li kadınlar işyerlerinde örgütlendiler. İşçi semtlerinde, gecekondu mahallelerinde işçi ailelerini ziyaret ederek ev kadınlarını mücadeleye katmak için çeşitli kampanyalar örgütlediler. «Çocuklara Süt», «Her İşyerine Kreş» dediler. Okuma-yazma kursları açtılar. Kadın işçilerle grevlere destek ziyaretleri gerçekleştirdiler. Kırmızı çatkılarıyla 1 Mayıs meydanlarında taleplerini dile getirdiler. 12 Eylül darbesi öncesi faşist saldırılara karşı «Evlat Acısına Son» mitingleri düzenleyerek emekçi kadınların da faşizme karşı mücadelede yer almalarını sağladılar.”[2]
Söz konusu mücadele genel bir kadın mücadelesi değil emekçi kadınların mücadelesiydi. Bu kadınların hiçbiri kendisini feminist olarak tanımlamıyordu. Egemen olan sınıf bilinciydi. Aynı dönemde dünyanın farklı bölgelerinde de kadın mücadelesinin işçi sınıfı mücadelesinin organik bir parçası olarak yürütüldüğü pek çok örnek görüyoruz. Mesela ABD’de 70’li yılların başında, çalışma saatlerine atıfla “9to5” (9’dan5’e) adlı bir örgüt kuran büro işçisi kadınlar, özellikle düşük ücretli işçiler arasında yaptıkları çalışmalar sayesinde önemli bir güce ulaşmışlardı. Kadın işçilerin düşük ücret, çalışma süreleri, ayrımcılık ve diğer sorunlarına karşı patronlarla dişe diş mücadele eden bu örgüt, kadın hareketini işçi hareketine dahil etme misyonuyla hareket ediyordu. O dönemde önemli kazanımlar elde eden bu hareket 80’li yıllardan itibaren gücünü yitirecekti. Zira 80’lerden itibaren dünyayı neoliberalizm rüzgârlarının sarması ve SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte bu rüzgârların önünde hiçbir direnç duvarının kalmaması tüm sosyopolitik iklimi değiştirmişti. Üstelik Türkiye bu döneme 12 Eylül faşist darbesinin koyu karanlığında girmişti. Faşizmin ağır baskı ve ideolojik saldırı koşullarında “örgüt”, “örgütlenme” sözcükleri “terör”le, “anarşi” olarak kodlanan kaosla ve başa gelecek bin bir belâyla özdeşleştirilmişti. Burjuva ideolojisinin her alanda egemenliğini ilan ettiği bu dönemde dünya ölçeğinde sınıftan kaçış hızlanmış ve toplumsal olanın yerini bireysellik almıştı. ABD’de sözünü ettiğimiz örgütlenmenin içindeki kadınlardan biri olan Karen Nussbaum, kendisiyle 2021’de yapılan bir söyleşide şu tespitte bulunuyor:
“1980’lere gelindiğinde, işverenler bir tür güvenlik supabı kullanmaya karar verdiler. Terfiler ve kadınların iyi işlere girmesi konularında taviz vermeye karar verdiler. Böylece, özellikle beyaz, orta sınıf ve üst orta sınıf kadınlar, sonraki on-yirmi yıl içinde yönetici ve profesyonel pozisyonlara yükseldiler. İşgücünü böldüler. Üniversite mezunu kadınlara fırsatlar verdiler ama onları susturdular ve geri kalanımız, yani işçi sınıfı kadınları için işleri değersizleştirdiler.”[3]
Bu, egemenlerin tüm dünyada izledikleri bir politikaydı ve bu politika alabildiğine azgın bir sendikasızlaştırma saldırısıyla birlikte yürütülmekteydi. Sınıf mücadelesindeki genel gerilemenin ve işçi sınıfının örgütsüzlüğünün doğrudan sonuçlarından biri olarak emekçi kadınların kurtuluş mücadelesi de alabildiğine zayıflayacaktı. Karen Nussbaum’un 80’lerden önceki döneme ilişkin şu sözleri, işçi sınıfının ve emekçi kadınların sonraki yıllarda yaşadıkları kayıpların temeline ışık tutmaktadır:
“O dönemde şöyle bir fikir vardı: Eğer bir sorununuz veya ilginiz varsa, beş kişi daha bulup bununla ilgili bir grup kurabilirsiniz. 60’lı ve 70’li yıllarda olaylara grup halinde yanıt vermek çok daha yaygındı ve sonraki onyıllarda bu anlayış kültürümüzden silindi. Şimdi, kırk ya da elli yıl sonra, 70’lerde asla göremeyeceğimiz bir şekilde bireysel olarak kendi kendine yetebilen kadınlarımız var, ancak toplu olarak güçsüzler. Yıllar boyunca kadınlara şunu sorardım: «İşyerinde bir sorununuz olduğunda ne yaparsınız?» 70’lerde kadınlar, “9-5'i, Ulusal Kadın Örgütünü veya belediye başkanlığını arayabilirim” derlerdi. Kurumsal yanıtlar vardı. Onyıllar boyunca yanıt giderek daraldı: «Bir iş arkadaşımla konuşabilirim.» Ondan sonra, «Annemle konuşabilirim» oldu. 2000’lere gelindiğinde kadınlar, «Kimseyle konuşmuyorum. Tanrı’ya dua ediyorum veya kendime güveniyorum» diyorlardı.”
Uzun zamandır, “kendine güven”in gerçek sorunlarla başa çıkma konusunda hiçbir işe yaramadığını gören ve umutsuzluğa kapılan kadınların soluğu psikologlarda aldıklarını ve anti-depresanlara sarıldıklarını da biz ekleyelim. Örgütsüzlük sadece maddi yaşam koşullarını değil psikolojiyi de bozuyor ve kapitalizmin bin bir sorunla baş başa bıraktığı emekçileri güçsüzlük duygusuna, umutsuzluğa, karamsarlığa sürüklüyor. Kolektif çabaların içinde olmak ise tüm bu karanlık duyguları ortadan kaldıran bir enerji kaynağı işlevini görüyor.
Son yıllarda tüm dünyada yaşananlar, kapitalizmin derinleşen krizine paralel olarak artan ekonomik, sosyal ve siyasal saldırıların, işçileri artık çok daha kitlesel olarak örgütlenip mücadele etmek zorunda bıraktığını gösteriyor. Sınıf hareketi yükseldikçe kadın hareketi de giderek çok daha fazla emekçi dinamiği kazanıp bu temelde politikleşiyor. Nitekim 8 Martlarda, 25 Kasımlarda cinsiyet ayrımcılığına, sömürüye, yoksulluğa, şiddete, tacize karşı kitlesel eylemler gerçekleştiren, kimi ülkelerde yüz binlerin katıldığı kadın grevleri örgütleyen, siyasal iktidarların gerici politikalarına karşı sokaklara dökülenler emekçi sınıfların kadınlarıdır. İşyerlerindeki grevlerde de kadın işçiler en ön safta direnmekte ve çok daha fazla kararlılık göstermektedir.
Değişimi ve dönüşümü yaratacak olanlar nereden bakılırsa bakılsın sınıfımızın kadınlarıdır. Bizi burjuva kadınların mülk, ayrıcalık ve statü sorunları değil emekçi kadınların sorunları ilgilendiriyor. Bu sorunlar için verilecek mücadele de doğrudan işçi sınıfı saflarında örgütlenmeyi, sadece çalışan kadınları değil işçi eşlerini de bilinçlendirip dönüştürmeye çalışmayı gerektiriyor. Sendikalarda, işyeri temsilciliklerinde, grev komitelerinde kadın işçilerin sayısını arttırmak, onları sadece ekonomik mücadelenin değil devrimci siyasal mücadelenin de öznesi yapmak gerekiyor. Ekonomik ve siyasal mücadelenin her alanında sayısız örneğine rastladığımız üzere, mücadeleye atılan kadın işçilerin birkaç ay gibi kısa bir sürede yaşadıkları dönüşüm kendilerini bile şaşırtacak düzeyde olmaktadır. Elbette bu çalışma büyük zorluklar içermektedir. Ama büyük mücadeleler ve hedefler büyük çabalar gerektiriyor ve yaparak görüyoruz ki verilen emekler eninde sonunda karşılığını alıyor.
[1] Ezgi Şanlı, İsviçre’de Kadın Grevi: Kapitalizm Altında Eşitlik Yok!, 3 Temmuz 2019, https://marksist.net/node/6695
[2] Ayşe Çelik, “Grev Sıcakken Ütü Yapmayın”, 17 Eylül 2019, https://marksist.net/node/6744
link: İlkay Meriç, Emekçi Kadınları Değiştiren, Dünyayı Dönüştüren Örgütlü Mücadeledir!, 8 Mart 2026, https://marksist.net/node/8722
Mücadele Günümüz Kutlu Olsun!





