Navigation

Kürt Halkının “Demokratik Özerklik” Talebi

Kürt hareketinin temel siyasi taleplerinden biri olarak özellikle son bir yıldır yoğun bir şekilde tartışılan “demokratik özerklik” konusu, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun seçimlerde kazandığı başarının ardından çok daha sıcak bir gündem maddesine dönüşmüştü. Zirve noktası ise, Demokratik Toplum Kongresi’nin 14 Temmuzda yaptığı “demokratik özerklik” ilanı oldu.

Demokratik Toplum Kongresi’nin Diyarbakır’da 850 delegeyle gerçekleştirdiği olağanüstü toplantı sonrasında duyurduğu bildiride, “Uluslararası insan hakları belgelerinin tanımladığı haklar ışığında, ortak vatan anlayışı temelinde, toprak bütünlüğüne ve demokratik ulus perspektifi temelinde Türkiye halklarının ulusal bütünlüğüne bağlı kalarak, Kürt halkı olarak Demokratik Özerkliğimizi ilan ediyoruz” denerek beklenen karar deklare edildi. Bildirinin ilerleyen bölümlerinde şunlar dile getirildi:

“Dünyada Kürtler gibi 40 milyonu aşkın nüfusa sahip olan, ama hakları bu kadar yok sayılan ve ulusal varlığı yok edilmeye çalışılan başka bir halk yoktur. Kürt halkı olarak inkâr ve imha politikası temelinde kurulan siyasi statüsüzlüğü reddederek özgürlük temelinde kendi toplumsal demokrasimizi de kurarak yeni bir statüye kavuşturmak istiyoruz. Kendimizi yönetme güç ve iradesine sahip olduğumuzu belirtiyoruz. Demokratik özerklik; sadece Kürt halkı için değil, tüm Türkiye halklarının, inanç ve kültürlerin kendisini özgürce ifade edeceği ve kendi kendilerini yöneteceği bir çözüm modelidir.”

Aynı gün Silvan’da operasyon yapan askerlerden 13’ünün ölümü nedeniyle gölgede kalan bu ilan karşısındaki şoven tepkilere rağmen, gelinen nokta, Kürt halkının uzunca bir süredir dillendirdiği bu talebi yeni anayasa tartışmaları başta olmak üzere siyasetin merkezine oturtmuştur. Düzen güçlerinin, artık sorunu görmezden gelme, öteleme, göstermelik hak kırıntılarıyla geçiştirme lüksleri kalmamıştır. Karşılarına son derece net bir ilanla dikilen Kürt halkı, böylelikle, “siz adım atmazsanız biz atarız” demiştir. Düzen güçlerinin ancak fiili zorla karşılaştıklarında çözüm doğrultusunda adım atmaya razı oldukları, son otuz yıllık deneyimden gayet iyi bilinmektedir. Tam da bu yüzden, Kürt hareketi bu somut adımı, masa başına oturma sürecini hızlandıracak ve oturulduğunda elini güçlendirecek fiili bir baskı aracı olarak kullanmak istemektedir. Sonuç olarak, bütün efelenmelere, diklenmelere rağmen hayat düzen güçlerinin önünde, onyıllardır uygulanan ve Kürt hareketini güçlendirmek dışında hiçbir sonuç vermeyen savaş politikasının devam ettirilmesi dışında tek seçenek bırakmıştır: Kürtlerle masaya oturmak ve son derece somut hale gelen demokratik taleplerini karşılamak! Devletin savaş politikasını izlemeyi sürdürmesi halinde ise, yıllardır ayakta olan Kürt halkının özerklikten çok daha farklı çözümlere yönelmesi kimseyi şaşırtmamalıdır.

“Demokratik özerklik” olarak formüle ettikleri yerinden yönetim talebini yıllardır yüksek sesle dile getiren Kürt halkı bu noktaya bir gecede gelmiş değildir elbette. Kuruluşundan itibaren asimilasyoncu, despotik ve monolitik bir merkeziyetçilik anlayışıyla her türlü yerel inisiyatifi yok etme ve tepeden dayatmalarla yönetme geleneğine sahip olan TC, en ufak bir yerinden yönetim talebini şiddetle bastırmış, bu tür talepleri isyan olarak addetmiş ve bölücülükle suçlayarak imha yoluna gitmiştir. Avrupa’dan Afrika’ya dünyanın pek çok ülkesinde geniş yetkilere sahip yerel yönetimler, özerk bölgeler, federatif ya da konfederatif oluşumlar söz konusuyken, TC devleti, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” sözleşmesinin en temel maddelerini imzalamaktan dahi kaçınmıştır. Bu maddeler, kendilerini ilgilendiren planlama ve karar süreçlerinde yerel yönetimlere danışılması, yerel yönetimlerin iç örgütlenmelerinin kendileri tarafından belirlenmesi, mali kaynak sağlanırken yerel yönetimlere önceden danışılması, kendilerine tanınmış yetkileri serbestçe savunabilmek için yargı yoluna başvurabilmeleri gibi demokratik hususları içermektedir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesini ve özerkliklerinin teminat altına alınmasını öngören bu sözleşme, daha çok belediye yönetimlerinin özerkliği meselesiyle ilgilidir ama TC Kürtlerin özerklik taleplerine açık kapı bırakmamak için bunu bile engellemektedir. Ancak Kürt hareketinin geldiği nokta, adım atmaktan kaçındıkları her aşamada düzen güçlerinin kafalarını daha şiddetli bir şekilde duvara toslamalarına yol açmaktadır. Bu arada gencecik insanlar TC egemenlerinin çıkarları uğruna yaşamlarını yitirmeye devam etmektedir.

“Demokratik özerklik”

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, demokratik özerklik talebi, şoven koronun “nereden çıktı şimdi bu” çığırtkanlığına rağmen, Kürt halkının yıllardır gündemindeydi ve son birkaç aydır çok daha sıcak bir gündem maddesi oluşturduğu için ilan onlar açısından hiç de sürpriz olmadı. Demokratik Toplum Kongresi, 2010 Aralığında gerçekleştirdiği toplantıda, “Demokratik Özerk Kürdistan Modeli” başlığı altında bir taslak metnin duyurusunu da yapmıştı. Bu metinde, “Demokratik özerklik sınırların değişmesini değil, sınırlar içinde halkların kardeşliğini ve birliğinin pekişmesini sağlayacak, böylece Türkiye’de oluşan karşıtlanmayı durdurup Kürt halkı ile Türkiye’nin yeni bir sözleşme ile Türk Kürt ilişkilerinde yeni bir dönem başlatacaktır” deniliyor ve ortak yaşam vurgusu yapılıyordu. Köy komünleri, kasaba, ilçe, mahalle ve kent meclisleri üzerinde yükselecek bir “bölge meclisi”ne dayanacak bu sistemin, katılımcı, çoğulcu, demokratik bir işleyişe sahip olması öngörülüyordu. Özerk bölge yönetimlerinin merkezi hükümetin birtakım görev ve sorumluluklarını devralması, merkezi hükümetin ulusal politikaları ilgilendiren konularda yetki sahibi olması, sağlık, eğitim, sosyal politikalar, yerel ekonominin güçlendirilmesi gibi konularda ise yetki ve karar hakkının yerel meclislere devredilmesi savunuluyordu. Kürdistan özerk bölgesinde belediye hizmetlerinin Kürtçe verilmesi, yerleşim yerlerinin orijinal isimlerinin iade edilmesi, anaokulundan üniversiteye dek tüm kademelerde anadilde eğitim verilmesi, demokratik özerkliğin anayasal statü haline getirilmesi ve yasalarda da bu doğrultuda değişikliklerin yapılması istenmekteydi. Bugüne gelinceye dek tüm bunlar miting alanlarında, çeşitli toplantılarda kamuoyuna geniş bir şekilde duyuruldu, tartışmaya açıldı ve nihayet 14 Temmuzdaki Demokratik Toplum Kongresinde “demokratik özerklik” ilan edildi.

TC devleti, Kürt sorununun çözümü doğrultusundaki burjuva demokratik adımlara sonuna kadar direnirken, Kürt halkının en doğal taleplerine kulak tıkarken ve Kürt hareketinin fiili adımları karşısındaki hazımsızlığını sürdürürken, bu karara en sert tepkiyi gösterenlerden biri de “hiçbir ülkede böylesi talepler ileri sürülmemektedir ve hiçbir devlet buna izin vermez” yolundaki söylemleriyle Tayyip Erdoğan oldu. Seçim sürecinde takındığı aşağılayıcı, dışlayıcı, şoven dili seçim sonrasında da aynı sertlikte devam ettiren Erdoğan’ın bu iddiası, egemenlerin yıllardır söyleyegeldikleri yalanlardan sadece biridir. Bu yalanın özü, özerkliğin, birden fazla resmi dilin ve anadilde eğitimin üniter devlet yapısına aykırı olduğu iddiasına dayanmaktadır. BDP gelinen noktada özerkliği savunsa da, ulusal sorunun çözümü konusunda federasyonu savunan Kürt siyasal çevreleri de bulunmaktadır. Bu noktada da aynı egemen devlet ağzı, federasyonun ulus-devletle bağdaşmayacağı yalanına sarılmaktadır. Bu noktada dünyadaki çeşitli uygulamalara kabaca bakmak bile, bu iddiaların kuyruklu yalan olduğunu görmek için yeterlidir:

“Bugün dünyada irili ufaklı 200’den fazla devlet bulunmaktadır. Salt ansiklopedik verilere bakılacak olursa bunların yaklaşık 4’te birinin federatif olduğu görülmektedir. Üniter yapıya sahip olan devletlerin önemli bir bölümünün son derece küçük devletler olduğunu, yani içinde büyük çeşitlilik barındırma olasılığı az olan ülkeler olduğunu ve kimi üniter devletlerin de fiiliyatta bir federasyon gibi olduğunu hatırlayacak olursak, yeryüzünde gerçek anlamda federatif devlet oranının bundan daha yüksek olduğu anlaşılabilir. Dünyanın en geniş topraklara sahip ilk 10 ülkesinden 8’inin (ABD, Rusya, Brezilya, Hindistan, Kanada, Arjantin gibi) federasyon olduğu gerçeği kendi başına anlamlıdır.” (Levent Toprak, Şovenizmin Tabuları ya da Üniter Devlet ve Resmi Dil Yalanları, Ekim 2009)

Ulus-devlet normunun bir biçimi olarak federasyon yapısı ülkeler toplamı içinde azımsanmayacak bir orana sahipken, üniter devlet biçiminin yürürlükte olduğu ülkelerde özerklik uygulamaları da son derece yaygındır. Levent Toprak’ın vurguladığı gibi “Özellikle nispeten büyük ve milliyetler anlamında yerel çeşitlilik arz eden bir nüfusa sahip ülkelerde, özerk bölgeler, bölgesel meclisler vb. bulunmaktadır. Doğrusu Türkiye, etnik açıdan türdeş olmayıp da hem tek resmi dili olan hem de özerklik ya da federalizm türü yerel iktidar yapılanmalarına izin vermeyen neredeyse tek büyük nüfuslu ülke olma onuruna (!) sahiptir.”

Federal devletle üniter devlet arasındaki farkı netleştirmek için, Levent Toprak’ın aynı yazıda belirttiği şu hususa da dikkat çekmekte fayda görüyoruz:

“Üniter ve federatif (federal) devlet arasındaki fark, özerklik sahibi yerel özyönetim birimlerinin üniter devlette olmaması ve buna mukabil federal devlette olması değildir. Yeryüzündeki üniter devletlerin önemli bir bölümünde, derecesi değişen biçimlerde özerkliğe sahip ulus-altı yerel birimler bulunmaktadır. (…) O halde üniter ve federal devlet arasındaki fark nedir? Üniter devlette yerel birimlerin özerkliğinin derecesi ne denli büyük olursa olsun, bunlar merkezi iktidar tarafından verilir ve deyim yerindeyse müktesep hak değildir. Yani söz konusu yetkilerin ana kaynağı merkezi iktidar olmaya devam eder. Bunun anlamı şudur ki, bugün verilen yetkiler yarın yine merkezi iktidar tarafından hiçbir hukuki zorluk olmaksızın tek taraflı olarak geri alınabilir. Nitekim Birleşik Krallık’ta Kuzey İrlanda meclisi 4 kez askıya alınmıştır. İşte federal devletlerle aradaki fark buradadır. Federal devleti oluşturan birimlerin (devletler/eyaletler) merkezi devlet tarafından çiğnenemeyecek ya da tek taraflı olarak alınamayacak yetkileri vardır. Her durumda tamamen geçerli olmasa da birçok durum için denebilir ki, alt-birimlerin varlığı merkezi devletin varlığından kaynaklanmamakta, aksine merkezi devletin varlığı federe devletlerin varlığından kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede, federasyonu oluşturan birimler (devletler/eyaletler) kendi yetkilerinin bir bölümünü kendi iradeleriyle merkezi devlete devretmişlerdir ya da öyle addedilirler.”

Kürt hareketinin çeşitli değerlendirmelerine bakıldığında, “demokratik özerklik” olarak formüle edilen özerklik yapısının İspanya’daki Bask ya da Katalan modeliyle veya İrlanda modeliyle önemli oranda benzeştiği görülüyor. Bu örneklere daha yakından bakacak olursak şunları görüyoruz.

İspanya’daki durum ve Bask sorunu

Meşruti bir krallık olan İspanya’da, Franco faşizminin çözülmesinin ardından yapılan 1978 anayasası, ezilen uluslara kendi kaderini tayin hakkını tanımamakla birlikte özerklik hakkını tanımıştır. Bu anayasayla İspanya 17 özerk bölgeye ayrılmış ve bu özerk bölgelerden 4’ü, farklı ulusal topluluklara ait olmaları nedeniyle diğerlerinden daha geniş yetkilerle donatılmıştır. Bunlar Bask, Katalonya, Galiçya ve Navara özerk bölgeleridir. Diğerlerinden farklı olarak bu bölgeler resmen ülke olarak adlandırılmaktadır: Bask ülkesi, Katalan ülkesi gibi.

Bask bölgesi 2,2 milyon nüfusa sahipken, Katalonya’nın nüfusu 7 milyonu geçmektedir. Etnik köken olarak Basklıların ağırlıkta olduğu Navara 560 bin, Galiçya ise 2,8 milyon nüfusa sahiptir. Bu özerk bölgelerin kendilerine ait parlamentoları, başkentleri, hükümetleri, bayrakları bulunmaktadır. Anadilde eğitim her kademede hayata geçirilmektedir. Özerk bölgelerde kullanılan diller ikinci resmi dil statüsündedir. Eğitim, sağlık, yargı, ulaşım, kültür, turizm, spor, tarım, ormancılık, sanayi, ticaret, çevre gibi konular özerk yönetimlerin yetki alanına girmektedir. Özerk bölgeler mali özerkliğe de sahiptirler. Merkezi hükümetin yanı sıra özerk hükümetlerin de vergi koyma ve toplama hakları bulunmaktadır. Bu bölgelerdeki polis gücü de özerk yönetimlere bağlıdır.

Önemli bir nokta olarak şunu da belirtelim ki, Bask ve Katalonya sanayinin yoğunlaştığı bölgeler olmalarından kaynaklı olarak İspanya’nın kişi başına milli gelirin en yüksek olduğu bölgeleridir. Bu bakımdan bu iki örnek, ulusal sorunun “iş, aş, yoksulluk” sorunu olmadığının tipik bir örneğidir de. Franco faşizmi döneminde dili ve isimleri yasaklanmış, on binlerce evladı toplama kamplarına ve zindanlara tıkılmış, sürgüne gönderilmiş, işkencelerden geçmiş Bask halkının gördüğü zulüm, ezen ulus zorbalığının tipik bir örneğidir ve bu zorbalık güçlü bir isyanı da beraberinde getirmiştir. 1960’ların başlarından bu yana Bask ülkesinin bağımsızlığı için mücadele yürüten ETA (Euskadi Ta Askatasuna – Bask Anayurdu ve Özgürlük ) bu zulme karşı mücadele ihtiyacından doğmuştur.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, 1978 anayasası Bask bölgesine özerklik hakkı tanımış, ancak ezilen uluslara kendi kaderini tayin hakkını tanımamıştır. Tersine, anayasanın ikinci maddesine, ezen ulus şovenizmini yansıtacak şekilde, “İspanyol ulusunun bölünmez birliği, tüm İspanyolların ortak ve bölünmez anavatanı” ifadeleri koyulmuştur. Bunun yanı sıra, “özerk topluluklar arasında herhangi bir federasyona hiçbir koşul altında izin verilmeyecektir” ifadesi de anayasa maddesi haline getirilmiştir. Bu süreçte bir genel afla politik tutsaklar serbest bırakılırken, polisleri ve askerleri vurdukları gerekçesiyle ETA militanlarının bir bölümü bu affın kapsamı dışında tutulmuşlardır. Tüm bunlardan ötürü söz konusu anayasa Bask ülkesinde yüksek oranda boykot edilirken, ETA da silahlı mücadeleyi terk etmekten vazgeçmiştir. Hemen takip eden aylarda İspanyol hükümeti özellikle Bask bölgesinde uygulayacağı yeni faşizan yasalar yürürlüğe koymuş, yüzlerce Basklıyı tutuklamış ve Bask bölgesindeki askeri birliklerin sayısını arttırmıştır.

ETA’yı terör örgütü olarak kabul eden İspanyol devleti, ETA’yı desteklediği gerekçesiyle Batasuna ve onun devamı olarak kurulan partileri kapatmaktadır. Diğer yandan Katalanların kendilerini resmen ayrı bir ulus olarak ifade etmeleri yönündeki girişimleri de geçtiğimiz yıl anayasaya aykırılık gerekçesiyle reddedilmiştir. Sonuç olarak, ezilen ulusların demokratik taleplerini tam olarak karşılamayan bu özerklik modeli nedeniyle gerek Katalonya’da gerekse Bask bölgesinde ulusal sorun halen devam etmektedir.

Birleşik Krallık’taki durum

Ulusal sorunun yaşandığı topraklardan biri de, İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’dan oluşan, bir zamanların üzerinde güneş batmayan sömürge imparatorluğu Birleşik Krallık’tır. 5,5 milyonluk nüfusuyla İskoçya, 3 milyon nüfusuyla Galler ve 2 milyon nüfusuyla Kuzey İrlanda yüzyıllardır İngiliz sömürgesi konumunda bulunmaktadırlar ve uzun yıllardan sonra şu anda özerklik statüsüne sahiptirler.

Üniter devlet olarak şekillendirilen Birleşik Krallık’ta ezilen ulusların demokratik haklarını gasp eden İngiliz egemen sınıfı, 1997 yılında İskoç ve Galler parlamentolarının kurulmasına izin vermiştir. Böylece İskoçya, 300 yılı aşkın bir sürenin ardından ilk kez kendi parlamentosuna sahip olmuştur. Galler ise tarihinde ilk kez bu hakka kavuşmuştur. İrlanda sorunu ise diğerlerinden çok daha sıkıntılı bir seyir izlemiştir. Yükselen devrimci mücadele sonucunda Güney İrlanda 1922’de bağımsızlığını kazanırken Kuzey bölümü İngiliz egemenliği altında kalmış ve o zamandan bu yana gelgitlerle dolu son derece sancılı bir süreç yaşanmıştır. Diğer iki bölgeden farklı olarak Kuzey İrlanda’da bağımsızlık talebinin her daim canlı olması ve IRA’nın büyük bir kitle desteğine sahip olması nedeniyle İrlandalılara her türlü zulmü uygulayan İngiltere, dönem dönem özerklik hakkını tanımış, ancak bu süreç sürekli kopuşlarla ilerleyegelmiştir. 1998 yılında İngiliz hükümeti ile IRA arasında imzalanan “Hayırlı Cuma” Anlaşmasının ardından yeniden tanınan özerklik statüsü sonrasında Kuzey İrlanda’da da geniş yetkilere sahip bir parlamento kurulmuştur.

Bu üç özerk bölge, kendi parlamentolarına sahip olmanın yanı sıra, Birleşik Krallık parlamentosuna da temsilci göndermektedir. Örneğin Kuzey İrlanda’da iktidar ortağı olan Sinn Fein’in Birleşik Krallık parlamentosunda seçilmiş milletvekilleri bulunmakta, ancak bunlar milletvekilleri için zorunlu tutulan “kraliçeye bağlılık” yeminini protesto ettikleri için parlamento çalışmalarına bilinçli olarak katılmamaktadırlar.

Yerel parlamentolar, tıpkı İspanya’da olduğu üzere, eğitim, sağlık, adalet, ulaşım gibi konularda karar alma yetkisine sahiptirler. Galler dışındaki diğer iki bölge parlamentolarının vergi koyma hakkı da bulunmaktadır. Anadilde eğitim, anadilin resmi dil olarak tanınması ve kullanılması, ayrı bayraklarının bulunması, özerklik statüsünün doğal ürünleridir.

Kuşkusuz İspanya’da olduğu gibi Birleşik Krallık’ta da özerklik statüsünün kapsamı, sınırları ve sürekliliği, yasal olarak ezen ulus egemenlerinin iki dudağı arasındadır. Kuzey İrlanda meclisinin 4 kez askıya alınması, kendi kaderini tayin hakkının ayrılma hakkını içerecek şekilde tanınmaması, Galler’in daraltılmış özerkliği vb. ilk elden sayılabilecek anti-demokratik örnekler arasındadır. Ancak Kürt sorununa dönecek olursak, gerek İspanya gerekse Birleşik Krallık’ta ezilen uluslar bakımından Kürtlerin mevcut durumu ve haklarıyla karşılaştırılamaz derecede ileri bir durum söz konusudur. Bu iki ülkedeki sınırlı statülerden bile daha mütevazı talepler ileri süren Kürtler, bugün bile görülmedik zulümlere uğramaktadır. Halk üzerindeki devlet terörü devam etmekte, en basit bir beyan yüzünden binlerce Kürt siyasetçisi içeri atılmakta, askeri operasyonlar sürmekte, Kürt halkının en demokratik hakları engellenmektedir.

Kürt halkı mevcut aşamada kendi kaderini “demokratik özerklik” olarak tayin etmek istediğini deklare etmiştir ve ilerici, devrimci güçlere, Türkiyeli emekçilere, Türk hükümeti ve devletine ve tüm ülkelere bu ilanın tanınması ve desteklenmesi çağrısında bulunmuştur. Bu çağrıya destek vermek demokratım diyen herkesin boynunun borcudur. Meclise girmeleri engellenen 6 BDP milletvekilinin önündeki engel hemen kaldırılmalıdır; yeni anayasa çalışmalarında işçi örgütlerinin ve Kürt halkının siyasi temsilcilerinin dışlanması kabul edilemez. Demokratik özerklik ve kendi kaderini tayin hakkı anayasal güvence altına alınmalıdır. Kürt halkı üzerindeki baskılara derhal son verilmeli, tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılmalıdır. Anayasa ve yasalardan her türlü ırkçı ve şoven maddeler kaldırılmalı, terörle mücadele yasası derhal lağvedilmelidir. Barışın ve gönüllü birliğin asgari kriterleri bellidir ve bu koşullar sağlanmadığı müddetçe çekilmeye devam edilecek tüm acıların sorumlusu, demokratik çözüm taleplerine ayak direyen TC egemenleri olacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 77, Ağustos 2011
sonraki yazı ...
Jones Ana