Navigation

Lenin’i Anlamak

Utku Kızılok

Mart 2013





Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
3. Bölüm

Değişen koşulları kavramak

1905 Devrimi

Devrimci bir partinin işçi sınıfı içinde yer tutması, geniş kitleleri örgütlemesi ve işçi sınıfına önderlik edebilmesi için yalnızca doğru teorik görüşlere sahip olması yetmez. Aynı zamanda, değişen toplumsal ve siyasal koşulları kavrayan, sınıf savaşımında olayların gelişimini öngören ve çalışmaları günün ihtiyaçları temelinde şekillendiren bir bakış açısına ihtiyaç vardır. Değişen ya da değişmekte olan durumun kavranması, işçi sınıfının devrimci iktidar mücadelesinde hayatidir. Ne var ki işçi sınıfının mücadele tarihi, bir dönem için geçerli olan görüşlerin ve çalışma biçimlerinin kaskatı dondurulduğunun ve fikirlerin dogmalaştırıldığının örnekleriyle doludur. Meselâ Bolşevik Parti’nin üst düzey organlarında yer alanların büyük çoğunluğu, toplumu kökünden sarsan ve devrimcileşen kitleleri siyaset sahnesinin önüne fırlatan 1905 ve 1917 Şubat devrimlerine rağmen, eskiyen düşünceleri ve çalışma biçimlerini aynen tekrar edebilmişlerdir. Oysa her iki devrimle birlikte sınıf mücadelesinin seyri değişmiş ve devrim, yeni durumlar yaratarak eski düşüncelerin öngördüklerinin ötesine geçmişti. Teorik açılımların eylem kılavuzu olarak değil de her hal ve şartta aynen korunması gereken şablonlara dönüştürülmesi, işçi sınıfının ihtiyaçlarına zamanında yanıt verilememesine neden olmuştur. Her iki devrimde de bu durumu tersine çeviren Lenin idi.

Lenin, neredeyse tüm ömrü boyunca, belirli koşullarda geçerli olan görüşleri ve çalışma biçimlerini donduranlara karşı mücadele vermiştir. Siyaset bilimcilerin ve tarihçilerin de hakkını teslim ettikleri üzere Lenin, her zaman değişen koşulları anlamaya ve günün ihtiyaçlarına yanıt üretmeye çalışmıştır. Liderin ve liderliğin, devrimci ilkelerden ödün vermeden işçi sınıfının mücadelesine yanıt üreten esnek bir bakış açısına sahip olması gerekir ve Lenin’in bu özellikleri dikkat çeker. Lenin’de olayların kavranışı birbirinden kopuk ve parçalı değil, bütünlüklü bir oluş ve süreç halindedir. Bu kavrayışa sahip komünistler, toplumsal gelişmeleri bir bütün olarak ele alır, öncesi ve sonrasıyla analiz ederler; yeni durumların yeni sorunları ve yeni çözüm yollarını beraberinde getirdiğini görür ve çalışma biçimlerinin değiştirilmesi gerektiğini ortaya koyarlar. Lenin’in yaptığı da bu olmuştur. 1905 Devrimi patlak verdiğinde Lenin, yurtdışından yazdığı makale ve mektuplarında “biz doktriner değiliz” diyor ve eski çalışma biçimlerine saplanıp kalınmasını eleştiriyordu. Kavganın gerektirdiği doğru sloganlar ve uygun zaman kaçırılırsa diyordu bir vesileyle, yenilgi tam anlamıyla kaçınılmaz olacaktır.

1905 devrimi sosyalistleri hazırlıksız yakalamıştı. Çarlık despotizmi altında uzun yıllar illegal koşullarda faaliyet yürüten sosyalistler, adeta donup kalmışlardı. Bu nedenle, kendilerini devrimci koşullara uyarlamaları ve yeni çalışma biçimlerini devreye sokmaları oldukça güç oldu. Rusya’daki Bolşevik liderler, devrimin siyaset sahnesine ittiği proleter kitleleri nasıl örgütleyeceklerini bilemiyor, sovyet gibi ortaya çıkan yeni örgütlenme biçimlerine şüpheyle bakıyor ve güvensizlik duyuyorlardı. Lenin’in, esas olarak devrimci partinin nasıl örgütlenmesi gerektiğini ortaya koyduğu ve bununla beraber, sendikaların dahi yasak olduğu ve basın özgürlüğünün olmadığı illegalite koşullarında işçi sınıfıyla hangi araçlar üzerinden bağlar kurulacağı konularında Örgütsel Görevlerimiz Üzerine Bir Yoldaşa Mektup ve Ne Yapmalı’da yazdığı ve önerdiği çalışma biçimlerine takılıp kalmışlardı. Öncelikle, illegal yapının ve devrimci çekirdeğin korunarak devrimci ortamdan yararlanmak amacıyla çeşitli tipte yeni legal işçi örgütleri yaratmak, devrimci ortamda hızla yetişen ve pişen işçileri partiye almak gerekiyordu. Fakat neredeyse tamamını “okumuşların” oluşturduğu bölge ve yerel komite unsurları, üye sayısının artmasıyla partinin kitle içinde kaybolacağını söylüyor ve işçileri partiye almamak için direniyorlardı. Meselenin iki yönü vardı: Birincisi, devrimcileşen işçileri partiye çekecek araçların yaratılması, ikincisi ise partiye çekilen ya da zaten partili olan işçilerin yerel ve bölge komitelerine alınması.

Devrimle birlikte işçiler muazzam bir bilinç dönüşümüne uğramış, devrim ateşi içinde hızla öğrenmeye ve sosyalist fikirleri benimsemeye başlamışlardı. Çara dilekçe vermek üzere giden işçilerin kurşunlandığı ve binden fazla insanın öldüğü 9 Ocaktan üç gün sonra Lenin şunları yazıyordu: “İşçi sınıfı büyük bir iç savaş dersi aldı; tekdüze, can sıkıcı ve korkuyla dolu günlük yaşamda aylar ve yıllar boyunca yapılanlara oranla, proletaryanın devrimci eğitimi bir günde çok daha büyük gelişme kaydetti.”[1] Eski koşulların ortadan kalkmakta olduğunu ve proletaryanın kitlesel boyutlarda devrimcileştiğini gören Lenin, işçi kitlelerini partiye çekmek amacıyla çalışma biçimlerinin derhal değiştirilmesi ve partinin kendisini yeni koşullara uyarlaması gerektiğini düşünüyordu. Yeni Görevler ve Yeni Güçler adlı makalesinde, devrimci arenaya çıkmakta olan kitlelerin parti tarafından kazanılması gerektiğini belirtiyordu. Şimdi diyordu asıl sorun, bu güçlerin nasıl örgütleneceği ve nasıl yönetileceğidir. Ne Yapmalı’ya atıfta bulunarak, bir dönem, sendikal çalışmanın legalleşmesinin sosyalist hareketin sırtındaki yükü atacağını söylediklerini, devrimle birlikte ise kitlelerin hükümetin yasal zemin oluşturmasını beklemeden legal alanı kullanmaya başladığını dile getirmekteydi. Dolayısıyla kitlelerin devrimci enerjisine ayak uydurmak üzere eski çalışma biçimleri terk edilmeli, parti ve yan örgüt üyelerinin sayısı yükseltilmeliydi: Yeni çalışma yöntemlerine daha bir cesaretle eğilin, işçi gençliğinden daha fazla unsurlar kazanın, bütün parti örgütlerinin eskiden yerleşmiş olan iskeletini komitelerden fabrika gruplarına, sendikalara, derneklere, öğrenci gruplarına kadar her yerde geliştirin! Lenin, “insan sıkıntısı çekiliyor” söylemine de tepki göstererek, insan var, devrimci Rusya’nın hiçbir zaman şimdiki kadar yığınla insanı olmadı demekteydi.[2]

Şubat ayında Rusya’daki yoldaşlarına yazdığı bir mektupta, söylemini oldukça sertleştirmişti: “Geleneksel, iyi niyetli komite (hiyerarşik) aptallıklarını tamamen yeraltına iterek, kesinlikle yüzlerce çevre örgütlemeli, örgütlemeli, örgütlemeliyiz. Ya her yerde, bütün katmanlar içinde, her türden devrimci sosyal demokrat çalışmalar uğruna yeni, genç taze ve enerjik savaş örgütleri yaratırsınız ya da «komite» bürokratları halesine bürünerek batağa gömülürsünüz.” Ne Yapmalı’daki ilkeler kendisine hatırlatıldığında ise şöyle diyordu: “Bütün şemalar, bütün örgütlenme planları… kırtasiyecilik izlenimi yaratır… Formalite istemeyin ve Tanrı aşkına bütün şemaları unutun...”[3]

Ancak parti örgütleriyle Lenin arasındaki tartışma bitmedi. Tüm sorunların ele alınması ve partinin yeni dönemde çalışma perspektiflerinin ortaya konması amacıyla, Nisan sonu ve Mayıs başlarında Londra’da 3. parti kongresi yapıldı. Menşevikler katılmadığı için kongre, esas olarak Bolşevik fraksiyonun kongresi oldu. Bolşeviklerin önündeki en ciddi tartışma konusu, işçilerin partiye çekilmesi, yerel ve bölge komitelerinin işçi sınıfından unsurlara açılmasıydı. Kongrede tek bir işçi delege bile yoktu. Durumun komitelerde de benzeri şekilde olmasını parti yönetim organlarıyla işçiler arasındaki mesafenin bir ifadesi olarak değerlendiren Lenin ciddi olarak endişeleniyordu. Bu sorun gündeme geldiğinde Lenin, kelimenin tam anlamıyla çıldırmıştı. Gösterdiği tepki konusunda şöyle diyordu: “Komite üyeliklerine uygun işçi bulunmadığını söyleyenleri, sakin bir şekilde oturup dinleyemezdim. Bu tamamiyle asıl konuyu saptırmaktır.”[4] Lenin ekliyordu: “Açıkça söyleyeyim, bu partide bir hastalık var.”

Delegelerden bazıları ve Lenin, sosyalist işçilerin komitelere alınması ve partinin güçlendirilmesi önerisinde bulunduklarında, Krupskaya’nın “komiteciler” diye adlandırdığı unsurlar, itiraz yükselttiler ve ihtiyatlı olunması gerektiğini söylediler. Bu şekilde genişlemenin ve parti içi demokrasiyi işletmenin, partiyi polis karşısında güç duruma düşüreceğini ileri sürüyorlardı. İşçilerin çoğunun okuma yazma dahi bilmediği, sınırlı sayıda işçinin mücadeleye çekilebildiği, buna karşın komünist bilinç dönüşümünün zaman aldığı, gizlilik koşullarında önceliğin parti örgütlerinin korunması ve temel faaliyetlerini yürütülmesi olduğu ve bu nedenle organlara yeni üyelerin alınmasında çok dikkatli olunması gerektiği düşüncesi “komite adamları”nın kafasında öylesine mekanik biçimde yer etmişti ki, koşullar değişmesine rağmen onlar eskide ısrar etmeye devam ediyorlardı. Diğer taraftan, okumuşların komitelerde kendi egemenliklerini sürdürmek istedikleri de bir gerçekti. Nitekim delegelerden birisi, “şu halde, uygulamada aydınlara pek az, işçilere ise çok daha fazla ihtiyaç duyulacak” dediğinde Lenin, “tamamen doğru” diye haykırır. “Komiteciler” ise koro halinde şöyle karşılık verirler: “Yanlış!”[5] Konferansta yaşanan tartışmalar, bir dönem için zorunlu olan çalışma tarzının nasıl da amaç haline getirildiğini, faaliyeti yürütenlerin kendilerini söz konusu tarzla nasıl da özdeşleştirdiklerini gözler önüne sermektedir. Krupskaya, Odesa’dan kongreye katılan bir kadın delegenin şu sözlerini aktarır: “İşçiler, yerel komitelerden olanaksız bir şey istiyorlar, bizden propaganda yapmamızı istiyorlar. Nasıl yapabiliriz? Biz onlara yalnızca ajitasyon yapabiliriz!” Aslında bu ifadeler nasıl bir körleşme olduğunu, kısa zamanda değişen koşullarla uyumlu hale gelerek günün ihtiyaçlarına yanıt verememeyi net bir şekilde ortaya koyuyor.

Lenin, değişen koşulları dikkate alarak kongrede, parti komitelerinin her iki aydına karşılık sekiz işçiden oluşturulmasını önermişti. Ancak genel grevin ülkeyi bir baştan bir başa sardığı, sovyetlerin tarih sahnesine çıkarak burjuvazi ve monarşi karşısında işçi sınıfının iktidar odağı olarak faaliyet yürüttüğü, devrimcileşen işçi kitlelerinin 8 saatlik işgünü uygulamasını fiilen hayata geçirdiği, matbaaları denetimine aldığı Ekim ayından sonra, önerisini daha da ileri götürecekti. 1905 Kasımının başlarında yazdığı bir makalede, “Şimdi yeni parti örgütlerinde sosyal demokrasiye mensup her aydına birkaç yüz sosyal demokrat işçinin düşmesini istemek gerekir” demekteydi. Aynı yazı çok önemli bir tespitle başlıyordu: “Partimizin faaliyet koşulları temelden değişiyor. Toplantı, basın ve dernekleşme özgürlüğünü kazandık… İllegal parti aygıtı korunmalıdır. Fakat aynı zamanda, şu an nispeten çok daha geniş olan faaliyet alanından en geniş ölçüde mutlaka yararlanmak gereklidir. İllegal parti aygıtının yanı sıra mutlaka gittikçe artan sayıda legal ve yarı legal parti (ve partiye dayanan) örgütler kurmak gereklidir. Son söylediğimiz bu çalışma olmadan, faaliyetimizi yeni koşullara uydurmak ve yeni görevleri çözmek imkânsız olacaktır.”[6] Devamında, partinin devrimci işçi kitlelerine açılması konusunda hâlâ korku besleyenlere, umacı icat etmemelerini söylüyordu: “Hayali korkulara hayır, yoldaşlar. Her canlı ve gelişen partide her zaman kararsız, sebatsız ve yalpalayan unsurların bulunacağını unutmayın.”[7]

Lenin’in verdiği mücadeleyle kriz aşıldı ve Bolşevikler, gerçekten de devrimci işçi kitlelerini kucaklamaya başladılar. Henüz devrim patlamadan önce Bolşevik örgütlerdeki toplam üye sayısı 8400 olarak verilmektedir. Fakat 1906’nın başlarında üye sayısı 34 bine, bir yıl sonra ise 46 bine yükselecekti.[8] Troçki’nin ifadesiyle, “her yeni durumda, parti ancak bir iç kriz yaşayarak adaptasyon sağlayabiliyordu.” Bu kriz, yeni ortaya çıkan sovyet gibi organların niteliğinin ve rolünün değerlendirilmesinde, parlamento ve seçimler konusunda da kendini gösterecekti. Neredeyse her devrim, granitten doktrinlerin karşısına hiç hesaplanmamış durumlar, ilişkiler ve biçimler çıkartarak onların keskinliğini silikleştirir. Rus devrimleri, bu konuda oldukça zengin bir içeriğe sahiptir. Karmaşık toplumsal yaşam ve sınıf mücadelesinin kendi iç dinamikleri dikkate alındığında bu oldukça doğal gözükür. Burada önemli olan örgütlerin ve kişilerin öğretinin katı çerçevesine hapsolmadan, gürül gürül akan toplumsal yaşamın getirdiği yenilikleri fark ederek tutum alabilmesidir. Zira aynı zamanda hayatı algılama biçimi olan Marksizm, düşüncelere somutluk kazandırılmasında bir eylem kılavuzu işlevi görür.

Bu bakış açısına sahip olmayan ve sınıf mücadelesinin kafalarının içindeki düşünceler çerçevesinde gelişeceğini varsayanlar yanılırlar. Olayların gelişimi, çizdikleri çerçevenin dışına çıktığında şaşırır ve çoğunlukla yanlış tahlillere girişerek tutulması gereken halkayı kaçırırlar. Meselâ Bolşevik örgütün Rusya’daki önde gelen kadroları, sovyetin niteliğini ve rolünü kavrayamadıkları için partiye alternatif olarak görüp Menşevik icadı diye tepki gösterdiler. Birisi şöyle diyordu: “Menşevikler, yeni bir entrika çevirdiler: Parti dışında Zubatovcu bir komite seçiyorlar.” Bununla da yetinmeyip Petersburg’da, proletaryanın gelişimini geride tutabileceğini belirten bir karar aldılar. Kimileri ise sovyetlerin, programı kabul ederek partiye girmesi gerektiğini savunuyorlardı. Tabandaki komünist işçiler pratikte sovyetin işlevini görüp içinde yer alırken, üst düzey kadrolar ortaya çıkan olguya anlam veremiyor ve kuşku yayıyorlardı. Buna mukabil, çok uzakta olan ve sınırlı düzeyde bilgiye ulaşan Lenin, yeni ve beklenmedik bir şekilde tarih sahnesine çıkan sovyetleri anlamaya çalışıyordu.

Lenin, “Görüşlerimi hâlâ bu kahrolası uzak yerlerde ve bir «yabancı» gibi yazıyorum… İşçi Delegeleri Sovyetinin tek bir toplantısını görmeden, yoldaşlarımla tek bir fikir mübadelesinde bulunmadan” diyerek içinde bulunduğu koşulların zorluğuna dikkat çekiyordu. Bolşevik liderlerden Radin’in “işçi delegeleri sovyeti mi, yoksa parti mi?” sorusuna Lenin şöyle cevap veriyordu: “Bence, soru böyle konamaz, yanıtın da mutlaka şöyle olması gerekir: Hem işçi delegelerinin sovyeti hem de parti.” İkisi de mutlaka lazım diyen Lenin, sovyetten sosyal demokrat programı kabul etmesini ve partiye girmesini istemenin doğru olmayacağının altını çiziyor ve ortaya çıkan olgunun niteliğini şöyle tanımlıyordu: “Sovyetin, geçici devrimci hükümetin tohumu olarak kabulü gerekir.” Lenin, sovyetin kendisini kısa zamanda bütün Rusya geçici devrimci hükümeti olarak ilan etmek zorunda olduğunu söylüyordu.[9] Ne var ki kalıpçı düşüncelerden kendilerini kurtaramayan Rusya’daki Bolşevik yöneticiler, sınırlı bilgisine rağmen henüz ilk evresindeki sovyet olgusunu son derece isabetli şekilde tanımlayan Lenin’in makalesini yayınlamayı reddettiler. Benzeri bir durum, 1917 Şubat devrimiyle başlayan süreçte Uzaktan Mektuplar’ın da başına gelecekti.

Değişen koşulların kavranamaması ve bir dönem için geçerli olan güncel politik çizginin amaç haline getirilmesi, özellikle Duma’ya karşı takınılacak tavır konusunda başlayan tartışmalarda ciddi ihtilaflara yol açtı; devrimci yükselişin geri çekilmesinin de etkisiyle parti hiziplere bölündü ve güç kaybetti. Devrimci yükselişi durdurmak ve kitleleri oyalamak isteyen Çar, Ağustos başında bir ferman yayınlayarak meclis oluşturulacağını duyurdu: Duma. Ne var ki bu meclis, yasama yetkisi olmayan ve esas olarak toprak sahiplerinden ve büyük burjuvaziden müteşekkil bir istişare kurumu olacaktı. Nitekim işçi ve köylülerin seçimlere katılmasının önüne pek çok engel konurken, mülk sahibi sınıflara ayrıcalıklar tanınıyordu. Çar’ın önerisi, burjuva demokratik devrim kapsamında olan ve tüm halk kesimlerinin eşit ve gizli oyuyla seçilmesi gereken Kurucu Meclis talebinden fersah fersah uzaktı. İçişleri Bakanı Buligin’in ismiyle anılan Duma’ya karşı nasıl bir tutum almak gerektiği tartışmaları, liberal burjuvaziyi ve sosyalistleri ikiye böldü. Menşevikler, fiili bir durum yaratmak ve böylece Kurucu Meclisin toplanmasını sağlamak amacıyla bir kampanyayı savunup, doğrudan boykotu gündemlerine almazlarken, Bolşevikler aktif boykotu ve bunun bir parçası olarak silahlı ayaklanmayı benimsediler. Liberal burjuvazinin sol kanadı da –özellikle aydınlar– istişareden öteye geçmeyecek bu Duma’yı boykot etmeye karar verdi.

Lenin, Buligin Duması’nı Boykot ve Ayaklanma başlığıyla bir makale yazarak Bolşeviklerin görüşlerini dile getirdi. Lenin, Çarlığın, göstermelik bir meclisle ve otokrasiye zarar vermeyecek sahte bir anayasayla emekçi kitleleri uyutmak, toprak sahipleri ve burjuvaziyle anlaşmak istediğini belirtiyordu. Burjuvazinin de bu anlaşmadan geri durmayacağını, en azından bir kesiminin buna tav olacağını dile getiriyordu. Fakat diyordu “proletarya partisinin görevi, anlaşma anını mümkün olduğunca geciktirmek, burjuvaziyi mümkün olduğunca bölmek, burjuvazinin halka yaptığı geçici çağrılardan devrim için mümkün olduğunca fazla yarar sağlamak ve bu dönem içinde devrimci halkın (proletarya ve köylülüğün) güçlerini otokrasiyi şiddet yoluyla yıkmak ve hain burjuvaziyi bir tarafa itmek-tarafsızlaştırmak üzere birleştirmektir.” Lenin, burjuvazinin otokrasiye karşı giriştiği tahripkâr faaliyetten mutlaka yararlanmak ve bu kapsamda boykotu bir ajitasyon aracı olarak kullanmak gerektiğine dikkat çekiyordu. İşçi sınıfının, politik ajitasyonun genişletilmesi ve keskinleştirilmesi için, burjuva demokrasisinin devrimci kesimini desteklemeye ilgisiz kalamayacağını söylüyordu. Boykot taktiğinin nesnel zemininin nasıl güçlü olduğunu şöyle anlatıyordu: “Duma’yı boykot, burjuvazinin halka yaptığı şiddetli bir çağrıdır, ajitasyonun gelişmesi demektir, bizim ajitasyonumuz için fırsatların çoğalması ve politik krizin, yani devrimci hareketin kaynağının derinleşmesi demektir.” Aksi durumu ise şöyle ifade ediyordu: “Liberal burjuvazinin Duma’ya katılması ise andaki ajitasyonun zayıflaması demektir, halktan çok Çarlığa hitap etmesi ve burjuvaziyle Çarlık arasında karşı-devrimci bir anlaşmanın oluşmaya başlaması demektir.”

Lenin’e göre burjuvazinin sol kanadı Duma’yı boykot ederken, kendileri bundan geri duramazdı ve bu nedenle boykota omuz verilmeliydi. En geniş ajitasyonla boykotun aktif boykota dönüştürülmesi ve kitlelerin devrimci mücadeleye çekilmesi gerektiğini söylüyordu. Şiarları silahlı ayaklanma, hedefleri ise otokrasinin yıkılması ve demokratik devrimin hayata geçirilmesiydi. Ancak Ekim ayında tüm toplumu sarsan devrimci yükseliş, Buligin Duması’nı ıskartaya çıkardı. Çar, bu kez daha fazla taviz vermek zorunda kaldı ve İçişleri Bakanlığına getirilen Witte eliyle bir “özgürlükler” bildirisi yayınladı. Seçme hakkı genişletiliyor, Duma’ya yasama hakkı tanınıyor ve anayasa vaat ediliyordu. Lakin Çarlık yerli yerinde duruyordu ve devrimci işçi sınıfı getirilen güdük reformlarla yetinmek istemiyordu. Devrimci yükseliş ve işçi sınıfının iktidar odağı haline gelen sovyetler, burjuvaziyi derinden sarsmış ve korkutmuştu. Proletaryanın kendisini de süpüreceğinden korkan burjuvazi ve onun liberal kesimleri, otokrasiyle anlaşma yoluna gitti ve yasama hakkı tanınan Duma’yı boykottan vazgeçti.

Yeni değişikliklerle birlikte Duma seçimleri 1906’nın baharında yapılacaktı ve dolayısıyla bir kez daha sosyalistlerin gündemine geldi. 1905 Aralığının ortasında Finlandiya’da toplanan Bolşevik konferansta mesele yeniden ele alındı. Bu konferansta Lenin, önce Duma’nın boykot edilmesine karşı çıktıysa da, daha sonra bu fikrinden vazgeçti. İlerleyen bir dönemde (1920) Lenin’in yaşgününde bu konuyu açan Stalin, şunları aktarmaktadır: “O zaman bizim şaştığımız, hepimiz konuşmalarımızı yaptıktan sonra, Lenin’in müdahale etmesi ve kendisinin seçimlere girmekten yana düşündüğünü açıklaması oldu.”[10] Konferans ile Moskova ayaklanması neredeyse aynı günlere denk gelmişti. Devrimci kitleler, vaat edilen reformları hem yetersiz buluyor, hem de Çar’ın bildirisinin gereğinin yerine getirileceğine inanmıyorlardı. Troçki’nin ifadesiyle işçi sınıfı, anayasanın parşömen kâğıdına sarılmış bir kırbaç istemediği için mücadeleyi sürdürüyordu. Otokrasinin yıkılarak devrimin ileriye taşınmasının gündemde olması, Lenin’in geri adım atmasına neden olmuştu. Belli ki bir başka etmen, tam da böylesi bir siyasal eşikte parti içi yeni bir krizin patlak vermesinin önüne geçmekti. Konferansta Duma konusunda alınan kararı Lenin, Ocak 1906’da yazdığı Devlet Duması’nı Boykot Etmeli mi adlı kısa makalesinde savundu.[11]

Ne var ki, bu makale yazıldığında işçi sınıfı Aralık barikatlarından yenilerek çıkmış, sovyetler dağıtılmış, önderleri tutuklanmış ve devrimci yükseliş darbe almıştı. Siyasal tablo ve koşullar değişmişti. Lenin ilkbaharda, boykot konusundaki fikrini kesin olarak değiştirdi. Menşevik ve Bolşeviklerin yeniden birleştiği Stockholm’deki Birlik Kongresi’nde, Menşevik önerge yönünde oy kullandı ve Duma seçimlerine katılmayı destekledi. Bir kez daha Bolşevik yoldaşlarını karşısına almıştı. Kongre kararının uygulanması için şöyle yazıyordu: “Kongre, nerede bir seçim varsa, orada hepimizin oy kullanması gerektiğini kararlaştırmıştır. Seçimler sırasında, bu seçime katılma konusu tartışılmayacaktır. Proletaryanın eylemi birleştirilmelidir.”[12] Son baharda Boykot Üzerine başlıklı yazdığı makalede, aslında tutumunu neden değiştirdiğini de anlatmaktaydı. Boykot konusunun yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini söylüyor ve şöyle diyordu: “Bu yapılırken, bizim bu sorunu daima somut, o günkü politik duruma bağımlı olarak ele aldığımız göz önünde tutulmalıdır.” Çok açık ki, boykotu gerektiren toplumsal ve siyasal koşullar ortadan kalkmıştı; şimdi sınıf kitlelerini başka bir halkadan yakalamak için çalışmaları günün koşullarına uygun şekilde yürütmek gerekiyordu. Bu nedenle diyordu “gerçeklere gözünü kapamak gülünçtür. Tam da şimdi, devrimci sosyal demokratların boykotçuluğu bir yana bırakmak zorunda oldukları zaman gelmiştir.”

Devrimci yükselişin geri çekilmesi göz önüne alınarak, Duma seçimleri ve parlamento kürsüsü mütevazı bir ajitasyon aracı olarak kullanılmalıydı. Lenin’in boykot tavrından vazgeçmesinde bir başka etmen ise, yoksul köylülüğün hareketlenmesi, özellikle seçimlerde toprak sorununu gündeme getiren köylü partisine, bağımsız sosyalist ve ilerici adaylara yoğun şekilde oy vermesiydi. Adı geçen yazıda Lenin, köylülüğün partisiyle (Trudovikler) seçim ittifakı yapmak istediklerini de açıklıyordu. Böylece Çarlığa karşı işçilerin ve köylülerin ittifakı sağlanacak, köylü partisi sola çekilecek, Duma’nın iş göremeyeceği gösterilecek ve bir Kurucu Meclis’in gerekli olduğu kanıtlanmış olunacaktı.[13]

Lakin Bolşevikler içinde tartışma yatışmadığı gibi alevlendi. Öyle ki Lenin’in karşı çıkmasına rağmen, seçimlerin yaptırılmaması ve bunun için ne gerekiyorsa yapılması yönünde bir karar bile aldılar. Lenin, 1907’nin yazında, bu kez de Boykota Karşı adıyla bir yazı daha yazmak zorunda kaldı. Burada, boykotun hangi koşullar için geçerli olduğunu, 1905’te neden bu taktiği savunduklarını açıklıyor ve şöyle diyordu: “Bütün çağrıların kitlelerde bir cevap bulmadığı, devrimin uyuşukluk” döneminde boykot savunulamaz.[14] Gericilik yılları başlamıştı. Bu dönemde Lenin, çeşitli araçlar üzerinden işçi kitlelerine seslenilmesi ve bağlar kurulması için, parlamento kürsüsü dâhil yasal alanın mutlakla kullanılması gerektiğini savunuyordu. Duma, geniş kitlelere seslenmek için bir ajitasyon kürsüsü haline getirilmeliydi. Fakat devrimci dalganın geri çekildiğini ve koşulların değiştiğini anlamayan boykotçular, tutumlarında ısrar ettiler. Parti içinde bir hizip haline gelen ve “ültimatomcular” olarak da adlandırılan bu grup, partinin Duma’dan kopmasını ve yalnızca gizli çalışmalara yönelmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Lenin, hem boykotçulara hem de Duma’yı alabildiğine fazladan abartan ve işçi sınıfı nezdinde yanılsamalar üreten Menşeviklere karşı mücadele etti. Parlamento kürsüsü kullanılmalıydı, ama bir ajitasyon aracı olarak ve kitlelerin politik bilincinin gelişmesine hizmet ettiği ölçüde.

Yıllar sonra Lenin, iki devrimin birikimine ve dünya işçi hareketinin örneklerine yaslanarak boykot meselesine yeniden geri döndü. III. Enternasyonal içinde sol sekter eğilimlerin sendikalarda çalışmayı ve burjuva parlamentoları kullanmayı reddetmelerini eleştirdiği Sol Komünizm-Bir Çocukluk Hastalığı adlı kitabında, 1905 ve 1906’daki tutumlarına da açıklık getiriyordu. Lenin, 1905’teki boykot kararını hatırlatarak şöyle diyordu: “O tarihte, bu boykot kararı, gerici parlamentolara katılmamanın genel olarak doğru bir davranış olduğu için değil, yığın grevlerinin siyasi greve ve sonra da devrimci greve ve en sonunda da Çarlığa karşı ayaklanmaya doğru hızla dönüştüğü nesnel durumun doğru olarak hesap edilmiş olmasından ötürü verilmişti.” Ancak bir yıl sonra benzeri bir durum yoktu ve koşullar değişmiş olmasına rağmen eski politik çizgi sürdürülemezdi. Lenin, açık yüreklilikle 1906’daki boykot kararının bir hata olduğunu kabul ediyordu: “Zaten Bolşeviklerin 1906’da Duma’yı boykot etmeleri, pek önemli olmasa da ve kolayca onarılsa da, gene de yanlış olmuştur.” Gericilik döneminin başladığı 1907’den sonra ise, boykot fikrinin savunulmasının vahim ve onarılması zor bir yanılgı olduğunu belirtiyordu. “1906’da yanlış yaptık” ifadesinin bulunduğu yere bir dipnot ekleyen Lenin, daima örnek alınması gereken şu sözleri sarf ediyordu: “Akıllı adam, yanlış yapmayan adam değildir. Böylesi yoktur ve olamaz. Akıllı adam odur ki, pek vahim olmayan yanlışlar yapar ve onları kolayca ve çabuk düzeltir.”[15]



[1] Lenin, “Rusya’da Devrimin Başlangıcı”, Seçme Eserler, İnter Yay., c.3, s.271, düzeltilmiş çeviri

[2] Lenin, Seçme Eserler, c.3, s.406

[3] akt. Marcel Liebman, Lenin Döneminde Leninizm, c.1, Belge Yay., s. 99-100

[4] akt. Krupskaya, Lenin’den Anılar, c.1, s.110

[5] akt. Krupskaya, age, s.110

[6] Lenin, “Partinin Reorganizasyonu Üzerine”, Seçme Eserler, c.3, s.429

[7] Lenin, age, s. 432

[8] akt. Marcel Liebman, age, s. 46

[9] Lenin, “Görevlerimiz ve İşçi Delegeleri Sovyeti”, İşçi Sınıfı Partisi Üzerine içinde, Sol Yay., s.248 ve 253

[10] akt. Bertram D. Wolfe, Devrimi Yapan Üç Adam, c.2,, s.43

[11] Lenin, Seçme Eserler, s.342

[12] akt. Krupskaya, age, s.130

[13] Lenin, Seçme Eserler, s.370

[14] Lenin, Seçme Eserler, s.390

[15] Lenin, age, Sol Yay., s.26-27

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 98, Mayıs 2013