Navigation

ABD Kongresine Baskının Anlamı

Trump’ın 3 Kasım seçim sonuçlarını kabul etmemesi ve kışkırttığı faşist kitlenin 6 Ocakta ABD Kongre binasını basması, içinden geçtiğimiz dönemin olağanüstü karakterinin yeni bir tezahürü oldu. Her şeyden önce görülmesi gereken şey, ABD’de cereyan eden olayların tarihsel nitelikte olduğudur. Bu baskın, hâlâ emperyalist sistemin hegemonu konumunda olan, liberal demokrasinin tecelli etmiş hâli olarak kitlelere yutturulmaya çalışılan ABD’de gerçekleşti. Amerikan egemen sınıfı içindeki çatışma ve yarılma, bu yarılmanın Kongre binasının (Kapitol) basılmasını doğurması, kuşku yok ki ABD’nin hegemonyasının hızlanan aşınmasının ve eski konumunu kaybetmesinin bir sonucudur. Emperyalist sistemin merkezindeki bir ülkede işlerin bu noktaya gelmesi, kapitalizmin nasıl bir açmaza düştüğünün çarpıcı bir göstergesidir. Sistemin yarattığı devasa sorunlar her alanda patlıyor ve büyük krizlere yol açıyor. Kapitalizmin yüz yüze geldiği açmazları aşması mümkün değildir. Dolayısıyla önümüzdeki dönem siyasal ve toplumsal fırtınanın şiddetini artırmasına tanıklık edeceğiz.

6 Ocakta ne oldu?

6 Ocak günü ne olduğuna geçmeden önce, ABD’deki seçim sistemi hakkında kısaca bilgi verelim. ABD’de halk başkanı doğrudan seçmiyor, başkanı seçecek delegelere oy veriyor. Herhangi bir eyalette en yüksek oyu alan parti, o eyaletin tüm delegelerini kazanmış oluyor. Seçimler tamamlandıktan belirli bir süre sonra, eyaletleri temsil eden delegelerden oluşan Seçiciler Kurulu (Electoral College), başkanı seçiyor. Genellikle her partinin delegesi kendi başkan adayına oy veriyor ve ülke genelinde en çok delegeyi çıkartan partinin başkan adayı bu kurulda çoğunluğun oylarıyla “başkan” olarak onaylanıyor. Ancak süreç bu noktada da tamamlanmıyor. Temsilciler Meclisi ve Senato’dan oluşan ABD Kongresi birlikte toplanarak Seçiciler Kurulu’nun kararını tasdik ediyor ve böylece başkanın seçilmesi tam anlamıyla resmiyete kavuşuyor.

Trump, 6 Ocakta toplanan Kongre’nin Seçiciler Kurulu’nun kararı doğrultusunda Biden’ın başkanlığını resmileştirmesini engellemek istiyordu. Seçim sonuçlarını tanımayan ve başkanlığını sürdürmek üzere her türlü dolabı çeviren Trump, birçok arayışının suya düşmesi nedeniyle, Kongre’deki oturumu yönetecek başkan yardımcısı Mike Pence’in öne çıkarak devreye girmesini istedi. Buna göre Pence, seçimlere hile karıştırıldığını ve Seçiciler Kurulu kararının geçersiz olduğunu söyleyerek reddedecek, Kongre’ye oylama yaptırmayacak, seçim sonuçlarının yeniden gözden geçirilmesi için eyalet yönetimlerinin devreye girmesini isteyecek, böylece Biden’ın başkanlık yolu bir şekilde kapatılacaktı. Esasında “hükümet darbesi” anlamına gelebilecek bu önerinin hayata geçirilmesi mevcut güç dengeleri açısından imkânsız, anayasal açıdan da gayrimeşruydu. Ama Trump, hem karşı cepheyi baskı altına almak hem de peşine taktığı kitlelerde seçimlerin kendilerinden çalındığı duygusunu pekiştirmek amacıyla bu düşünce doğrultusunda hareket etti.

Trump, Pazartesi günü Georgia eyaletindeki mitingde, Pence’in, Seçiciler Kurulu kararını reddetme yetkisi olduğunu söyledi. “Büyük adam” diyerek onu övdü ve çağrıda bulundu: “Yap bunu Mike. Bu, olağanüstü cesaret gerektiren bir zamandır.” Trump, bir taraftan ardı ardına tweet atarak Pence’i baskı altında tutarken, öte taraftan da 6 Ocakta çoğunluğunu faşist ve lümpenlerin oluşturduğu kitleyi Beyaz Saray önüne topladı. Amerika’yı Kurtar Yürüyüşü adını verdiği mitingdeki konuşmasında asla vazgeçmeyeceklerini, sonucu kabullenmeyeceklerini söyledi. Seçimlerin çalınmasını durduracaklarını ve Pence’in doğru kararı uygulamasıyla başkanlığı kazanacaklarını açıkladı. Zaten eyalet yönetimleri de seçim sonuçları hakkında yanlış bilgi verdiklerini kabul etmişlerdi ve hatalarını düzeltmeye hazırlardı! “Gücünüzü göstermek ve güçlü olmak zorundasınız” diye seslendiği ırkçı ve lümpen kitleye, başkanlığı yeniden aldıklarında Kapitol’e doğru yürüyeceklerini ve kendisinin de onlarla birlikte olacağını söylemekten çekinmedi.[1]

Kongre toplanırken Trump destekçisi kitleler de Kapitol’ün önüne yığılmış ve sayıları 30 bini bulmuştu. Fakat Pence, Trump’ın iddia ettiğinin aksine hareket etti ve kendisinin “tek taraflı” hareket ederek Seçiciler Kurulu’nun kararını reddetme gibi bir yetkisinin olmadığını açıkladı. Zaten Pence’in bu doğrultuda hareket edeceği basına yansımıştı ve Trump da eğer istediklerini yapmazsa onun gözden düşeceğini söylüyordu. Nitekim Pence’in Kongre’deki konuşmasından hemen sonra Trump, ülkenin ve anayasanın korunması konusunda onun korkak ve cesaretten yoksun hareket ettiğini ilan etti. Bu açıklamadan kısa bir süre sonra Kapitol önünde toplanan kitlenin bir kısmı, Kongre binasına doğru harekete geçti. Kimileri açılan kapılardan kimileri de camları kırarak Kongre binasına daldı. Trump ve kızı, bu sırada da peş peşe tweet atarak Kongre’yi basanları vatansever ilan ettiler. “Seçimleri biz kazandık ve onu bizden çaldılar” açıklaması yapan Trump, “ezici çoğunlukla kazandığımız kutsal seçim zaferi yurtseverlerden çalınırsa böyle şeyler olur” diyerek baskını meşrulaştırmaya çalıştı. Böylece, Trump baskını ve Kapitol etrafındaki kuşatmayı kendi gücünün ifadesi olarak kullanmak istedi. Öyle anlaşılıyor ki Trump, Pence üzerinden oynamak istediği oyun başarılı olamayınca faşist baskınla sonuç almak istedi. Nitekim baskınla birlikte Kongre’deki oturum dağılmış ve birkaç saatlik bir belirsizlik oluşmuştu. Fakat Trump, gücünüzü gösterin diyerek kitleleri Kapitol’ün önüne çağırmasına rağmen, bu kışkırtıcı tutumunu sürdüremedi. Demokratlar ve Cumhuriyetçilerin ağırlıklı kesimi ortak tutum aldı ve Trump, üzerindeki baskının yoğunlaşmasının ardından görüntülü olarak “eve dönün” mesajı yayınlamak zorunda kaldı, çok geçmeden tümüyle geri adım atarak baskıncıların hesap vereceğini açıkladı.

Çok açık ki, eğer istenseydi önceden Kongre binasının etrafı polis tarafından çepeçevre kuşatılır ve lümpen kitlenin yaklaşmasına izin verilmezdi. Mesela George Floyd’un öldürülmesiyle başlayan “nefes alamıyoruz” eylemleri sırasında, ulusal muhafız Kapitol etrafına yığınak yapmıştı. Fakat 6 Ocakta ortada doğru düzgün polis yoktu ve üstelik genlerine ırkçılık işlemiş Amerikan polisi, kendilerine “gururlu çocuklar” (Proud Boys) diyen faşistlere son derece nazik davrandı. Kongre’nin toplandığı güne kadar Trump’ın orduyu devreye sokmak istediğinin konuşulduğu, on eski savunma bakanının bildiri yayınlayarak ordunun sürece müdahil olmaması çağrısı yaptığı, Trump’ın faşist kitleyi kışkırttığı bir gün ve ortamda neler yaşanabileceğinin öngörülmemesi düşünülemez. ABD emperyalizmi, Kongre binasına düzenlenen baskın benzeri olayları başka ülkelerde kullanarak rejim değiştirmede son derece tecrübelidir. Öyle anlaşılıyor ki, son derece tarihi bir günde Kongre binası önündeki polis gücü zayıf tutularak adeta baskının gerçekleşmesi istenmiştir!

Burada görülmesi gereken önemli nokta, ABD egemen sınıfı içindeki yarılmanın Kapitol baskınını doğuracak düzeye yükselmiş olmasıdır. ABD tarihinde ilk kez, otoriter bir rejim kurma özlemiyle yanıp tutuşan, her türlü yalanı bağıra bağıra söyleyen megaloman bir başkan, seçim sonuçlarını kabul etmiyor. Bu doğrultuda devlet mekanizmasını zorluyor; ırkçı, beyaz üstünlükçü ve faşist bir kitleye yaslanarak sonuç almaya çalışıyor. Ama unutmamak lazım ki siyaset arenası güç, karşılıklı hamleler ve taktikler alanıdır. Bir tarafın hamlesinin başarısızlığı ya da bizzat hamlenin kendisi karşı taraf için muazzam fırsatlar doğurabilir. Nitekim Biden cephesi, Kapitol baskınını derhal bir darbe ve iç terör olarak nitelendirerek Trump’ın siyasi kariyerini sona erdirmek üzere harekete geçmiştir.

Kapitol baskınına giden süreç

Bir kapitalist, bir yalancı ve megaloman olan Trump, siyaset sahnesine çıktığı zaman pek de önemsenmemişti. Oysa Trump, hem Cumhuriyetçi Parti içindeki yarışta hem de başkanlık yarışında ipi göğüsleyen kişi olacaktı. 2016’daki seçimlerde Hillary Clinton’ın başkanlığı beklenir ve ona yatırım yapılırken, Trump ile karşı karşıya kalındı. Bir kapitalist olmasına rağmen Trump, emekçi kitleleri aldatıp arkasına takmak için müesses nizama karşı olduğunu söylüyordu. İşçi sınıfından, işsizlikten, ülkenin zengin elitler tarafından yok edilmesinden, Çin ve benzeri ülkelere giden sermayeyi geri getireceğinden, ekonomiyi büyüteceğinden söz ediyordu. Demokratlar ve elitler ülkenin daha fazla kozmopolitleşmesinin önünü açarak Amerika’nın asıl sahipleri olan işçilerin ve çiftçilerin ezilmesine neden oluyorlardı! “İlk önce Amerika” ve “Amerika’yı yeniden büyük yap” sloganıyla, işsizliğin ve yoksulluğun kaynağını göçmenlerde arayan, kendi ülkesinde yabancılar tarafından ezildiğini düşünen kitlelerin duygularına yanıt vermiş oluyordu. Trump ilerleyen süreçte bu söylemine yeni unsurlar katacak ve faşist çizgisini daha fazla belirginleştirecekti. Sonuçta özellikle “paslı bölgeler” denen eski sanayi kentlerindeki beyaz işçi sınıfı da dâhil yaşam standartları gerilemiş tepkili kitlelerden, seçkinlerin ve geleneksel yapının temsilcisi olarak görülen Clinton’a karşı Trump’a önemli oranda oy gitti. Kuşkusuz Trump’ın asıl kazanmasını sağlayan ABD’deki seçim sistemiydi ama bu, yukarıdaki gerçekliği değiştirmiyor.

Trump’ın iktidarda kaldığı süre boyunca toplumsal hoşnutsuzluk ve egemen sınıf içindeki gerilim büyüdü. Fakat kapitalizmin 2020’ye tarihinde benzeri olmayan bir krizle ve onu daha da ağırlaştıran salgınla girmesi, egemen sınıf içindeki gerilimi alabildiğine keskinleştirdi. Ekonomik çarkların durmasının işsizliği ve yoksulluğu besleyeceğini ve bunun da seçimleri kaybetmesine yol açacağını hesaplayan Trump, salgın sürecinde kapatmaya karşı çıktı. Salgına karşı gerçek anlamda önlem almazken, kamuoyu önünde sürekli yalan söylemekten, bilim insanlarını aşağılamaktan, insanların vücutlarına dezenfektan enjekte etmesi gibi şaklabanca öneriler sunmaktan geri durmadı. O günlerde ABD’de müesses nizamın temsilcileri gidişattan memnun olmadıklarını dile getiriyorlardı. Henry Kissinger 3 Nisanda yazdığı yazıda şöyle diyordu: “Şu anda, bölünmüş bir ülkede, benzeri görülmemiş bir önem ve küresel boyuttaki bir engelin üstesinden gelmek için etkili ve ileri görüşlü bir hükümet gerekmektedir.” Fakat ABD uluslararası alanda geleneksel rolünü oynayamazken, Trump içeride Demokratların ülkeyi batırmak istediğini söyledi, karşı tarafı aşağıladı ve toplumsal gerilimi körükledi.

Cumhuriyetçi Parti tabanının bir kısmı sokaklara dökülüp salgın kapsamında alınan önlemleri protesto ederken, Trump ile Demokrat Partili eyalet valileri arasındaki gerilim hızla bir yetki tartışmasına dönüştü ve hatta Kaliforniya valisi bağımsız devlet olmaktan söz etmeye başladı. Derken Trump, “Michigan’a, Minnesota’ya, Virginia’ya özgürlük” çağrısı yaptı. Egemen sınıfın diğer tarafı ve hatta Cumhuriyetçi Partinin bir kesimi açısından bu açıklama düpedüz delilikti, zira bu tür açıklamaların tetikleyeceği olayların nerede duracağı belli değildi. Nitekim ağır silahlar kuşanmış faşistler, bu çağırıyı cevapsız bırakmayarak 1 Mayıs’ta Michigan Eyalet Meclis Binasını bastılar. Bir zamanlar Türkiye’de faşist çetelerin katliamları hakkında konuşan ve “bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” diyen Demirel gibi, Trump da “Bunlar çok iyi insanlar, ama kızgınlar. Onlar hayatlarını geri istiyorlar, güvenli bir şekilde” demekten geri durmadı.

ABD’nin tepesinde oturan kişinin açıktan faşistleri destekleyip taltif etmesi ve faşistlerin silahlı bir şekilde sokaklarda gövde gösteri yapması önceki dönemlerde görülmüş şey değildi. Aslında Trump’ın genel ırkçı söyleminin ötesine geçerek faşist gruplara sahip çıkması 2017’deki Charlottesville olaylarına rastlar. Köleci Konfederasyon liderlerinin heykellerinin kaldırılmasını engellemek üzere bu kente akan ve terör estiren faşistleri eleştirmek yerine, ırkçı bir söylem tutturdu, onların içinde çok iyi insanlar olduğunu söyledi. Elbette bu şekilde konuşması sebepsiz değildi. Çünkü onun yükselişi ile bu faşist grupların derlenip toparlanması arasında doğrudan bir bağ vardı. O günkü gelişmeleri ele alırken şu değerlendirmede bulunmuştuk: “Trump, izlemek istediği politikalar için mevcut haliyle Cumhuriyetçi Partinin yeterli olmadığının farkındadır ve sağda kendisine bağlı yeni ve bağımsız bir hareket yaratmak istemektedir. Bunun için daha sağ, faşist eğilimleri çeşitli yollarla beslemekte ve kendi arkasına takmaya çalışmaktadır. Son yıllarda genel bir sıfatla «alternatif sağ» diye adlandırılan eğilimin ortaya çıkışı bu süreçle ilişkilidir. Her ne kadar net bir tarifi yapılmış değilse de, «alternatif sağ»ın anlamı, her şeyden önce mevcut ana-akım sağdan (ABD’de müesses nizam partisi olarak Cumhuriyetçi Parti) farklı ve ona alternatif bir sağ olduğudur.”[2] Trump’ın amacı, seferber edebileceği ve kullanabileceği bir gücü yedeğinde tutmaktı. Bu, hem Cumhuriyetçi Parti içindeki ağırlığının artması hem de karşı cephe üzerinde basınç oluşturması bakımından gerekliydi.

Sonbahar biterken, ABD’deki toplumsal/sınıfsal çelişkiler ve egemen sınıf içindeki gerilim yeni bir aşamaya yükseldi. 25 Mayısta ırkçı polisin siyah bir emekçi olan George Floyd’u işkence ederek öldürmesi, emekçi kitlelerde biriken öfkenin patlamasına yol açtı. Irkçılığı ve kapitalizmin yarattığı sorunları protesto eden emekçi kitleler yoğun polis terörüyle karşılaştı. Özellikle merkezinde ırkçılık olan böylesi öfke patlamaları sırasında ABD başkanlarının kullandığı diplomatik ve yatıştırıcı dilin aksine, Trump, göstericilere sürekli hakaret etti ve toplumsal gerilimi körükledi. Öyle ki kimi marketlerin yağmalanmasını bahane ederek, “yağma başladığı zaman ateş de başlar” diyerek katliam tehditleri savurdu. Trump’ın hedefi, “yasa ve düzen”in sağlanması bahanesiyle orduyu olayların odağına çekmekti. Böylece protestoları ezerken, ortaya çıkacak olağanüstü durum ve baskı dalgasından iktidarını garanti altına almak için yararlanabilecekti. Ama savunma bakanı Mark Esper ve genelkurmayın direnmesiyle bu planı suya düştü.

4 Temmuz Bağımsızlık Gününde örgütlediği törenlerini, Amerika’nın değerlerinin yok edildiğini söyleyerek Demokrat Partinin sol kanadına, sosyalistlere ve anarşistlere karşı saldırıya dönüştürdü: “Ülkemizde tarihimizin silinmesi, kahramanlarımızın adının kötüye çıkarılması, değerlerimizin yok edilmesi ve çocuklarımızın beyninin yıkanması için acımasız bir kampanya yürütülüyor. Öfkeli çeteler kurucularımızın heykellerini yıkıyor, en kutsal anıtlarımızı parçalıyor şehirlerimizde şiddet dalgaları yayıyorlar. Okullarımızda, haber merkezlerimizde ve hatta şirketlerimizde tam anlamıyla katılım talep eden yeni bir tür aşırı solcu faşizm var. Aklınızdan çıkartmayın bu solcu kültürel devrim, Amerikan Devrimini ortadan kaldırmak için dizayn edilmiştir. Bizi susturmak istiyorlar, ancak biz susmayacağız.” Böylece Trump, Güneyin köleci egemenlerinin ırkçı ideolojik geleneğini açıktan sahiplenerek, kendisine tarihsel bir dayanak noktası yaratmış oluyordu. Onun bu konuşmasıyla, Yahudilerin ve komünistlerin Alman kültürünü yok ettiğini söyleyen Hitler’in söylemi arasındaki benzerlik, tüm faşist liderlerin aynı demagojilere başvurduğunu gözler önüne seriyor.

Aynı günlerde, Trump’ın seçimleri kaybetmesi durumunda bunu kabul etmeyeceği, koltuğu bırakmayacağı ve bu doğrultuda ön hazırlık yaptığı tartışmaları ayyuka çıktı. Fox News’a konuşurken, seçim sonuçlarını tanıyıp tanımayacağına dair soruyu belirsiz bıraktı. Trump’ın etrafındaki kesimler, milyonlarca dolarlık bir kampanya eşliğinde, “postayla oy verildiğinde büyük hileler olacak” propagandası başlattılar. Yine bu sıralarda, eski üst rütbeli askerlerden oluşan bir grubun “beyin fırtınası” toplantıları kapsamında, Trump’ın kaybetmesi ama gitmemesi durumunda ordunun nasıl müdahale edeceğinin tartışıldığı basına sızdırıldı. Cumhuriyetçi Parti kongresi, lümpen ve faşistlerin boy gösterdiği bir sahneye dönüşürken, Trump, Biden’ın karanlığı ve kaosu temsil ettiğini, seçimlerde hile yapılacağını ve Demokratların ülkeyi Çin’e satacağını yineledi. İşte özellikle yaz ve sonbaharda seçim süreci bu tartışmalar, egemen sınıf içinde çeşitli boyutlar alan gerilimlerle şekillendi. Neticede toplumsal gerilim ve kutuplaşma ortamında ABD tarihinin en yoğun katılımlı seçimi yaşanırken; Biden 81, Trump ise 74 milyon oy aldı.

Ne var ki seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz Trump ve Cumhuriyetçi Parti, seçim gününden sonra seçim kuruluna ulaşan postayla gönderilmiş oyların sayılmasına itiraz etti, konuyu mahkemelere taşıdı. Birçok eyalette sayımların durdurulması ve oyların yeniden sayılması için davalar açtı. Fakat önce yerel mahkemeler sonra da Anayasa Mahkemesi Trump’ın açtığı davaları 12 Aralıkta reddetti. İki gün sonra ise Seçiciler Kurulu Biden’ın başkanlığını onayladı. Bu süreçte Cumhuriyetçi Parti genel olarak Trump’ın iddialarını destekledi. Ancak yasal süreç tamamlanmasına rağmen Trump seçimlerin çalındığını ve sonuçları tanımayacağını söylemeye devam etti. İşte bu andan itibaren Cumhuriyetçi Partinin önemli kesimi Trump’tan desteğini çekti. Mesela bu partinin Senato’daki grubunun sözcüsü Mitch McConnell, seçimlerden hemen sonra “seçim sonuçlarını sorgulamak Trump’ın hakkı” derken, resmi sonuçlar açıklandıktan sonra ABD’nin meşru başkanının Biden olduğunu söyleyip onu tebrik etti. Trump’ı da seçim sonuçlarını tanımaya çağırdı.

Fakat Trump, “nefes alamıyoruz” protestolarında ordunun devreye sokulmasına direnen Savunma Bakanı Esper dâhil bürokrasiden birçok ismi görevden aldı, onların yerine kendisine daha yakın gördüğü kişileri atayarak yeni bir hamle yaptı. Gerçekte Trump’ın ordu içindeki nüfuzunun belirli sınırları vardı. Diğer taraftan ordunun sürece müdahil olması yönünde kurduğu baskı, ABD’nin geleneksel kurumlarını sarsıp güvensizlik yarattığı için egemenleri derin endişeye sürükledi. Ordunun müdahalesi ve olağanüstü hâl ilanı vb. tartışılırken, iş öyle bir noktaya vardı ki, o güne kadar Trump’ı destekleyen New York Post gazetesi, ön sayfasının tamamını kaplayacak şekilde şu manşeti attı: “Bu deliliği durdur.” Kapitol baskınından iki gün önce ise, on eski savunma bakanı genelkurmay başkanını muhatap alan bir bildiri yayınladı. Seçim sürecinin tamamlandığını ve ordunun seçim ihtilafına müdahale etmesinin onu yasadışı ve anayasaya aykırı zemine sürükleyeceğini, ülkenin tehlikeli bir sürece gireceğini dile getirdiler.

Trump iktidara geldiğinde, bir taraftan Cumhuriyetçi Partiye tam hâkim olmak, öte taraftan da devlet bürokrasisini dönüştürmek, etrafına topladığı kadroları karar alma mekanizmalarının başına geçirmek ve devlet gücünü istediği gibi kullanmak istiyordu. Cumhuriyetçi Partide önemli oranda ipleri eline geçirdi ve faşist tabanı sayesinde kontrol alanını genişletti ama Kongre’ye ve devlet mekanizmalarına hâkim olamadı. Daha başkanlığa adım attığı haftadan itibaren Trump ile etrafındaki kadrolar arasında anlaşmazlıklar patlak verdi. Trump bizzat ABD hegemonyası altında kurulmuş uluslararası kurumları paspasa çevirip terk ederken, Çin’le birlikte AB’ye karşı da “ticaret savaşı” açarken sorun çıkmaması düşünülemezdi. Trump’ın ülkeyi yönetme biçimi, diktatörlük özlemi, toplumu geren ırkçı açıklamaları vb. Cumhuriyetçi Partideki gerilimi büyüttü. Öyle ki bizzat Trump kabinesinde Savunma Bakanlığı yapan Mattis gibi birçok isim seçimlerde Biden’ı destekleyeceğini açıkladı.

Yani hem son dört yıllık sürecin çeşitli aşamalarında hem de seçimlerin bitmesinden Kapitol baskınına gelene kadar, Trump etrafındaki kadrolar büyük ölçüde onu terk ettiler. “Hükümet darbesi” anlamına gelebilecek arayışlara girmesi, Cumhuriyetçi Parti içindeki çeşitli kesimler ile Trump arasındaki çelişkiyi büyüttü. Mesela “nefes alamıyoruz” eylemlerinde “Trump’ın azılı köpeği” lakabı takılan ve Beyaz Saray önünde polisin emekçilere vahşice saldırması emrini veren Adalet Bakanı William Barr bile yasal süreç tamamlanıp son düzlüğe girilirken istifa etti. Kongre, Seçiciler Kurulu’nun kararını onaylamak üzere toplanırken, Temsilciler Meclisinden 100 vekil, Senato’dan ise 10 senatör Trump’ın Pence üzerinden oynamak istediği oyuna destek veriyordu. Fakat Kapitol baskınıyla durum tamamen değişti. Baskından sonra çözülme oldukça hızlanmış, Cumhuriyetçi Partinin Trump’ı savunma zemini ortadan kalkmış, birçok bakan istifa etmiş, Trump’ın sosyal medya hesapları askıya alınmış ve başkanlıktan acilen el çektirilmesi ve hatta yargılanması gündeme getirilmiştir.

Kuşku yok ki Kapitol baskını, önümüzdeki günlerde demokrasiye ve Amerikan değerlerine saldırı teması üzerinden daha fazla gündemde tutulacaktır. Nitekim Demokratlar, elde ettikleri üstünlükten yararlanarak bizzat başkan yardımcısı Pence’in Trump’ı görevden alması için baskı uyguluyorlar. Aynı zamanda, “ABD hükümetine karşı kasten şiddete teşvik” suçlamasıyla azil sürecini başlatan Demokratlar, Trump’ın başkanlığını tamamlamasına bir gün kalsa bile onu görevden alarak ibretlik bir ders vermek, itibarsızlaştırmak ve gelecek dönem için önünü kapatmak istiyorlar.

Kapitol baskınını doğuran nesnel zemin

Bugünkü gibi tüm sistemi derinden sarsan kriz dönemleri, toplumsal alanda büyük bir hoşnutsuzluk yaratırken ve sınıf mücadelesinin nesnel zeminini güçlendirirken, aynı zamanda egemen sınıf içinde de derin çatlakların oluşmasına neden olur. Olağandan farklı olarak bu dönemler, burjuvazinin gerici kesimlerinin siyasal doğasını daha fazla açığa çıkartır. Onların üzerinde yürüdüğü nesnel zemini güçlendirir. Nitekim Trump gibi birisinin bu dönemde yükselmesi, Cumhuriyetçi Parti içindeki faşist eğilimin giderek güçlenmesi ve faşist bir hareketin oluşması tesadüf değil.

Bir zamanlar ABD, emperyalist sisteme ideolojik, siyasal, kültürel, bilimsel gelişmeler alanında öncülük ediyordu. Fakat hegemonyasının sarsılıp aşınmasına koşut olarak dünya üzerindeki eski ağırlığını kaybetmeye başladı. Kapitalizmin tarihsel krizi en sert biçimde kendini ABD’de dışa vurdu, vuruyor. Zira ABD yalnızca sistemin merkezindeki bir ülke değil, aynı zamanda sınıfsal çelişkilerin alabildiğine yoğunlaştığı bir ülkedir. Dolayısıyla bıraktık ABD’nin emperyalist sisteme öncülük etmesini, kendi içinde giderek yeni boyutlar alan krizlerle boğuşuyor. Kapitol baskını da bu kriz halkasına daha büyük bir sorun olarak eklenmiştir.

ABD’nin 2001 dönemeciyle emperyalist savaşı harlaması ve ön alarak rakiplerine çelme takmaya girişmesi onun hegemonyasının aşınmasını durduramadı. Amerikan hegemonyasının zayıflaması, sürüp giden emperyalist savaş, toplumsal eşitsizliğin akıl sınırlarını zorlaması, işsizlik ve yoksulluğun toplumsal hoşnutsuzluğu büyütmesi sistemin bağrındaki çelişkileri alabildiğine büyütüp keskinleştirdi. İşte Trump’ın “Amerika’yı yeniden büyük yap” sloganı ve programı, ABD’nin güç yitirmesine ve gerilemesine bir tepki olarak ortaya çıktı. Trump, ABD’nin uluslararası sistemin öncüsü konumunda izlediği siyasetin ülkeyi giderek etkisizleştirdiğini, buna karşılık Çin’in hızla yükselmesini sağladığını söylüyor. Yüksek kâr peşindeki sermayenin Çin ve benzeri ülkelere kaymasının, devasa sanayi kentlerinin viraneye dönüşmesinin, işsizliğin ve yaşam standartlarının gerilemesinin sorumlusu olarak küreselleşmeyi gösteriyor. Esasında Trump’ın küreselleşme olarak kodladığı şey, bizzat ABD öncülüğünde sermayenin, ticaretin ve malların dolaşımının önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Fakat bir zamanlar ABD’nin çıkarları doğrultusunda şekillenen ve aslında kapitalizmin geldiği aşamanın da zorunlu bir sonucu olan bu durum, ilerleyen yıllarda Çin’in lehine döndü. Nitekim Trump’ın başlattığı ticaret savaşının amacı, Çin’in Amerikan pazarındaki üstünlüğünü kırmak, ABD’li şirketlerin rekabet gücünü arttırmak ve bu arada dışarıdaki sermayeyi ülkeye geri çekmekti. Ancak Trump’ın ortaya koyduğu program ve siyaset, üstelik de bunu son derece kaba bir şekilde hayata geçirmeye çalışması ve yerleşik kuralları iplememesi, onun ırkçı tutumu ve şaklabanlıklarıyla da birleşerek teknoloji şirketleri dâhil tekelci sermayenin belirli kesiminin çıkarlarıyla çatışmaya başladı.[3] Tüm bunlardan dolayı sermaye sınıfının kimi kesimleri Trump’tan desteklerini çektiler. Belirli sınırlar içinde ona tahammül eden kesim açısından da durum sürdürülemez noktaya geldi ve dolayısıyla önü kesildi.

Kapitalizmin tarihsel sistem kriziyle yüz yüze geldiği milenyum dönemeciyle birlikte, burjuva siyasetindeki gericileşme hızlanmış, dünya ölçeğinde bir otoriterleşme dalgası yaşanmaya başlanmış ve burjuva demokrasisi gerçek anlamda kabuğa dönüşmüştür. Kapitalizmin yol açtığı açmazlar, derinleşen kriz, emperyalist savaş ve ortaya çıkan olağanüstü koşullar ABD’den Türkiye’ye egemen sınıf içindeki gerilimi ve çatışmayı arttırırken, Trump benzeri liderler totaliter bir rejim kurarak ve devlet gücünü kullanarak kendi siyasetlerini hâkim kılmak istiyorlar. Bu süreç kaç zaman önce Türkiye’de totaliter bir rejimle sonuçlanırken, Hindistan’dan Brezilya’ya birçok ülkede faşist liderler bu doğrultuda bir dönüşümü zorluyorlar. Trump, ABD’deki siyasal sistemin getirdiği mekanizmaları devre dışı bırakarak ve meşruiyet alanını çiğneyerek kendisini egemen pozisyonda tutmak istemişse de başarılı olamamıştır.

Ne var ki ABD’deki akıl almaz toplumsal eşitsizlik ve çelişkiler yerinde durmaktadır. Kriz ve salgından dolayı milyonlarca kişi işsizliğe itilirken, Amerikan işçi sınıfının yoksulluğu derinleşip gıda kuyruklarına girenlerin sayısı sıçramalı olarak artarken, aynı süreçte süper zenginler toplam servetlerine 650 milyar dolar daha eklemişlerdir. Üç kişinin toplam servetinin toplumun yarısının toplam zenginliğine eşit olduğu bir ülkede toplumsal ve siyasal krizlerin bitmesi imkânsızdır. Ancak isyan patlamaları yaşanmasına rağmen işçi sınıfı örgütsüz ve sosyalist hareket güçsüzdür. Üstelik burjuvazi, Sanders’ın sosyal demokrat programına bile tahammül edememektedir. İşte bu koşullarda emekçi kitlelerin düzene duyduğu haklı tepki yanlış kanallarda dışa vuruyor. Trump gibi yalancı, ırkçı ve emek düşmanı birisinin geçen döneme göre oylarını arttırarak 74 milyona çıkartması, bu tepkinin ifadesidir. ABD müesses nizamının iddia ettiği gibi Kongre binası demokrasinin mabedi değil, Marx’ın ifadesiyle burjuvazinin ahırıdır. Ancak o ahıra giren kitleler, Trump gibi kapitalist ve sosyalizm düşmanı faşist bir liderin hesaplarının parçası olarak bunu yapıyorlar. Şüphe yok ki bir gün Amerikan işçi sınıfı devrimci tarzda ayağa kalktığında, burjuvazinin mabedine yani o Kongre binasına da girecektir. Ama devrimci önderliğini izleyerek, kapitalist sömürü düzenini yıkıp kendi iktidarını kurmak ve sınıfsız bir toplumun yolunu açmak üzere!