Navigation

MESS’e Karşı Metal İşçilerinin Öfkesi Büyüyor

Düşük ücret, yoksulluk, ağır çalışma koşulları ve MESS dayatmalarından dolayı metal işçilerinin öfkesi büyüyor. Ancak metal işçileri ve özellikle öncü işçiler, karşılarında son derece örgütlü bir patron örgütü, bir bütün olarak sermaye sınıfı, sermayenin hizmetinde olan siyasi iktidar ve mücadeleden uzak duran bir sendikal anlayış olduğunu asla unutmamalılar. Metal işçilerinin taban örgütlülüğü güçlendirilmedikçe, bilinç ve örgütlülük düzeyi ilerletilmedikçe gerçek ve kalıcı kazanımlar elde edilemez, sermayenin dayatmaları püskürtülemez.

Metal işkolunda 130 bin işçiyi kapsayan grup toplu iş sözleşmesi görüşmeleri tıkandı ve işçi sendikaları grev kararı aldı. Birleşik Metal-İş 5 Şubatta greve çıkacağını açıklarken, Türk Metal herhangi bir tarih açıklamış değil. Sendikaların bu kararı üzerine metal patronlarının örgütü MESS lokavt ilan etti. MESS, metal işçilerine gözdağı vermek, kararlı duruşlarını zayıflatıp geri adım attırmak ve dayatmalarını hayata geçirmek istiyor. Ama bu patron örgütünün amacı aynı zamanda grevin yasaklanmasına dönük bir zemin yaratmaktır. İktidara geldiği günden beri işçi grevlerini yasaklayan AKP hükümeti, ayrıca metal işkolunda birçok grevi de “milli güvenliği zedeleyeceği” gerekçesiyle engelledi. Sermaye sınıfı ne zaman sıkışsa, AKP iktidarı derhal onun imdadına yetişmektedir. Bu durumun verdiği güven ve pervasızlıkla MESS sözcüleri, daha toplu sözleşme süreci devam ederken grevin yasaklanacağını ilan etmekten ve sendikalar üzerinde basınç oluşturmaktan geri durmadılar.

Şimdi lokavt ilan eden MESS, sermaye hükümetinin elini rahatlatmak istiyor. Sermaye sınıfının emirlerini yerine getiren siyasi iktidar, olası bir grev ertelemesinde, “ekonomik kriz, ülke çıkarları, milli güvenlik vb.” dedikten sonra, sadece grevleri değil lokavtı da askıya aldığını açıklayarak “tarafsızlık” görüntüsü çizmeye çalışacaktır! Oysa ortada “eşit” taraflar yoktur. Grev, emek gücünü satmaktan başka çaresi olmayan işçi sınıfının ekonomik ve demokratik haklarını geliştirmek için başvurduğu bir mücadele aracıdır. Çetin mücadelelerle kazanılmıştır. Buna karşılık lokavtın amacı işçi sınıfına daha kötü çalışma ve yaşam koşullarını dayatmaktır. Dolayısıyla grev demokratik ve meşrudur, lokavt ise anti-demokratiktir, meşru değildir! Grevlerin yasaklanması da, işçi sınıfının bu demokratik ve meşru hakkının gasp edilmesidir.

Grevlerin yasaklanmasıyla, toplu sözleşmenin bağıtlanmasını Yüksek Hakem Kurulu üstlenmektedir. Ancak sermayenin ve siyasi iktidarın denetimi altında oluşturulmuş bu kuruldan bugüne kadar işçi sınıfı lehine bir karar çıkmamıştır. Zaten MESS’in genel sekreteri de buna güvenerek şöyle diyor: “Konu yüksek hakeme kadar gidecek, yüksek hakemdeki sonuç da belli; yüksek hakemde sözleşmeler enflasyonla ya da enflasyonun altında bağıtlanıyor.” Böylece metal işçisinin mücadele kararlılığı karşısında MESS, sırtını sermaye devletine yaslayarak dayatmalarını hayata geçirmeyi amaçlıyor. Bu gerçeklik, kapitalist toplumda devletin kimin devleti olduğunu ve kime hizmet ettiğini de bir kez daha ortaya koyuyor.

MESS, toplu sözleşme görüşmelerine yüzde 6 zam, 3 yıllık sözleşme, esnek çalışma, deneme süresinin 4 aya çıkartılması ve ikramiyelerin performansa göre verilmesi dayatmasıyla başlamıştı. Fakat bu pervasız dayatmalar, doğal olarak metal işçileri arasında öfkeye yol açtı. Nitekim toplu sözleşme görüşmelerinin tıkandığına dair uzlaşmazlık zabtı tutulmasının ardından, metal işçileri eylemlerle öfkelerini dile getirmeye giriştiler. Eylemlerin büyümesi ve grev kararının alınmasının ardından MESS, ilk altı ay için ücret zammını yüzde 10’a çektiğini açıkladı. Bunu yaparken de, sanki lütufta bulunuyormuş gibi bir açıklama yaptı, yüksek orandaki işsizliği göstererek işçileri tehdit etti.

MESS genel sekreteri, “son bir yıldır 1 milyonu aşkın yeni işsiz var Türkiye’de, işsizlik oranı yüzde 14’ü bulmuş durumda” diyor ve buna göre bir sözleşme talep edilmesi gerektiğini buyuruyor! Yani işsizlik sopasını göstererek, metal işçilerinin sermayenin dayatmaları karşısında yelkenleri suya indirmesini istiyor. Kriz dönemleri, reel ücretlerin verili düzeyinden aşağıya çekilerek emek maliyetlerinin daha da azaltılması ve işsizlik sopasıyla işçi sınıfının çalışan kesimlerinin aşırı çalışmaya zorlanarak sömürü oranlarının yükseltilmesi için bir fırsattır. MESS, sözleşme görüşmeleri başlarken yaptığı açıklamada; “Daha fazla iş, daha fazla üretim, daha fazla ihracat için metal sanayiinin rekabet gücünü geliştirmek önem taşıyor” diyordu. Oysa “daha fazla iş, daha fazla istihdam” söylemi su katılmamış palavradır. Asıl amacın emek maliyetlerini olabildiğince düşürüp artı-değer kitlesini ve kârı büyütmek olduğu ise tartışmasızdır.

Şu hususun altını çizmek lazım: MESS sıradan bir sermaye örgütü değildir. Sanayinin kalbi metal sektöründe en büyük işletmeleri bir araya getiren bu sermaye örgütü, geçmişten günümüze işçi sınıfının örgütlülüğünü dağıtıp iradesini kırarak ağır sömürü koşulları yaratmaya çalışıyor. MESS, on binlerce işçiyi kapsayan toplu sözleşme sürecinde sınıf mücadelesinin yükseldiğini ve yükseleceğini bilerek hazırlanmakta ve savaş meydanına çıkar gibi işçi sınıfının karşısına çıkmaktadır.[1] İşyerlerinde işçilerin bilincinin bulandırılmasından tutun da, medya aracılığıyla toplumda metal işçileri hakkında olumsuz algı yaratmaya kadar birçok çalışma yapmaktadır. Bu, 1980 öncesinde olduğu gibi bugün de değişmemiştir. Mesela son toplu sözleşme süreci başlarken işyerlerinde anket yapan MESS’in, 2 yıllık sözleşmeyi kargaşa, düzensizlik ve işçiler için olumsuzluk olarak sunması, keza performansa göre ikramiye konusunu gündeme getirerek işçilerin arasına nifak sokmak istemesi dikkat çekicidir.

Yani MESS, ideolojik ve sınıfsal bir tutum alarak sendikaların ve metal işçilerinin karşısına çıkmaktadır. Son derece tavizsiz bir imaj çizerken, toplumda kendisi lehine algı yaratarak metal işçileri ve sendikalar üzerinde basınç kurmaktadır. MESS, ardı ardına yaptığı açıklamalarında şöyle diyor: “Toplu iş sözleşmesi sürecine ulusal sorumluluk bilinciyle yaklaşıyoruz. Uzlaşı için attığımız adımlar ve masada anlaşma çabamıza rağmen işçi sendikalarının aldığı grev kararlarını doğru bulmuyoruz. Masadaki tarafların da ülkemizin de kazanacağı bir sözleşme üzerinde uzlaşı sağlanması gerektiğine inanıyoruz.” Esnek çalışma ile istihdam arasında bir ilişki olduğu algısı yaratmaya çalışan MESS, işçi sınıfının farklı kesimlerini birbirine karşı kışkırtmaktan da geri durmuyor: “İşçi sendikaları yüzde 26’dan yüzde 34’e varan ücret zamları talep ediyor. Bu oran, enflasyon artışına ek olarak yüzde 20 ile 28 arasında artış yapılması anlamına geliyor. Kamu zamlarının 10 katı, 6 aylık enflasyonun ise 5 katı oranında ücret zammı isteniyor. Bu tekliflerin ülke gerçekleriyle uyuşmadığını görüyoruz. İşçi sendikalarının bu gerçekleri değerlendirerek tekliflerini gözden geçirmeleri gerektiğini düşünüyoruz.” Böylece MESS ülkeyi düşünen taraf, metal işçileri ve sendikalar ise ülke çıkarlarını düşünmeyen sorumsuzlar oluyor! Elbette her sınıf bilinçli işçi MESS’in “ülke çıkarı” diyerek sermayenin çıkarını kast ettiğini, bunun da işçi sınıfının daha fazla sömürülmesi anlamına geldiğini bilir ve ona göre tutum alır.

MESS patronları, kendi çıkarları için düşük enflasyon yalanına inanmamızı bekliyor. Gerçekte emekçilerin ezici çoğunluğu siyasi iktidarın istatistik verilerine taklalar attırdığını ve enflasyonu düşük gösterdiğini biliyor. MESS patronlarının da bu gerçeği bilmiyor olması imkânsızdır ama işçi sınıfının sefalet koşullarında yaşaması onların umurunda değildir. Zaten kapitalist düzenin en temel çelişkisi ve açmazı bu değil midir? Sermayenin ve servetin bir avuç asalağın elinde toplanması, milyonların sefaleti sayesinde mümkün olabiliyor. Sermayenin sonsuz birikim arzusundan ve doymayan kâr iştahından dolayı işçi sınıfı daha fazla yoksullaşıyor ve yaşam koşulları kötüye gidiyor. Son patlayan krizle birlikte işçi ücretleri hayat pahalılığı karşısında hızla erimiş ve reel ücretler düşmüştür. Nitekim metal işçilerinin ortak tepkisinin “geçinemiyoruz” ifadesinde sembolize olması tesadüf değildir. İşçi sınıfının tüm kesimleri gibi metal işçilerinin alım gücü düşmüş ve yaşam koşulları kötüleşmiştir. MESS patronları ise kâr rekorları kırmaktadır.

Metal işçileri bu gerçeğin farkındadır. Eylemlerde “grev” sloganının bir meydan okuma olarak coşkuyla haykırılması, kuşku yok ki MESS’in kibirli, umursamaz tutum ve dayatmalarına verilmiş bir cevaptır. Eylemler genellikle sanayi siteleri ve işyerleri içinde kalsa da, metal işçileri disiplinli, kararlı ve coşkulu bir şekilde hareket ediyor. Tabanda kendini açığa vuran öfke ve mücadele arzusu, sendikaların merkezi yönetimlerini de daha ileriye itiyor. İşkolunda örgütlü olan Türk Metal’in Bursa’da, Birleşik Metal-İş’in ise Gebze’de 19 Ocakta düzenlediği mitingler, metal işçisinin tabandan gelen basıncından bağımsız düşünülemez. Her iki miting alanına da metal işçilerinin “grev” çağrısı damgasını basmıştır. Gebze’de kürsünün grev kararını açıklamakta gecikmesi üzerine metal işçilerinin, “metal işçisi grev istiyor” ve “başkan bizi greve götür” sloganlarıyla tepki göstermesi ve sendika yönetimine basınç bindirmesi anlamlıdır.

Bursa’daki mitinge on binlerce metal işçisinin katılması ve Türk Metal yönetiminin bu mitingi örgütlemek zorunda kalması da tabandan gelen basıncın ifadesidir. Hatırlanacağı gibi 2014’ün Ağustosunda başlayan toplu sözleşme sürecinin sonunda Türk Metal yönetimi sefalet zammına ve üstelik de üç yıllık sözleşmeye imza atmıştı. Bu satış sözleşmesi tabanda muazzam bir tepkiye yol açmış ve nitekim biriken öfke 2015’in Nisanında patlamıştı. “Metal fırtına” olarak adlandırılan bu süreçte 40 bin işçi Türk Metal’den istifa etmiş ve MESS’i hedef almıştı. Fakat ne yazık ki mücadeleye atılan işçiler, geçmişin mücadele deneyimlerinden yoksundular; sermaye sınıfının oyunlarına ve saldırılarına karşı duracak bir örgütlülüğe ve hazırlığa sahip değildiler. Bundan dolayı MESS, Türk Metal ve AKP hükümeti metal işçilerinin mücadelesini bastırabildi.[2] Ne var ki Türk Metal’in tabanında işçilerin öfkesi canlıdır, MESS’in dayatmaları özellikle genç işçilerde daha fazla tepkiye neden olmaktadır. İşte Türk Metal yönetimini bugün mücadeleden yana gözükür bir noktaya iten de “metal fırtına” ve tabandaki bu öfkedir.

Bir sermaye örgütü olan MESS’in dayatma ve kibirli tutumuna karşı grev ve mücadele arzusunu ortaya koyan metal işçilerindeki sınıf bilinci kıvılcımları görmezden gelinemez. Ancak ekonomik alanda kendini gösteren bu bilinç, ekonomik ve siyasal alan arasındaki bağ kurulamadığı için ilksel olmaktan öteye geçemiyor, daha ileri basamaklara sıçrayamıyor. Kuşkusuz “kolektif eylemler, işçilerin tek tek bireysel düşüncelerini ve niyetlerini aşıp geçerek onları egemenlerin karşısına bir sınıf olarak çıkartır. Marx’ın belirttiği üzere, işçiler ister bilincinde olsunlar ister olmasınlar, onların hareketi kolektif bir eyleme dönüşerek burjuvazinin karşısına bir sınıf savaşımı olarak dikilir ve genelleşmiş talepler etrafında örülen her sınıf savaşımı aynı zamanda politik bir savaşımdır. Meselenin bu boyutu gerçekten önemlidir: Zira çoğu zaman işçilerin eylemlerinin niteliği ile bilinçleri arasında önemli bir mesafe oluşabilmektedir. Sınıf geleneğinden, örgütlülükten ve sınıf bilincinden yoksun işçi kitleleri, eylemlerinin mahiyetini ve sonuçlarını tam olarak kavrayamazlar; böylece sermaye karşısında hazırlıksız ve güçsüz konuma düşerek yenilirler. Eylemleri ile bilinçleri arasındaki açı farkı, onları naif bir şekilde düşünmeye iter. (…) Bir taraftan üretimi durdurup ve hatta işyerlerini işgal edip egemenlere karşı bir sınıf savaşımı başlatırken, öte taraftan da devlete, iktidara, polise güvenmeye ve onlardan yardım istemeye devam ederler.”[3] Zaten “metal fırtına” sürecinde işçileri yenilgiye sürükleyen de buydu. Mücadelenin karşısında MESS gibi bir sermaye örgütü, siyasi iktidar ve devlet ile iç içe geçmiş Türk Metal örgütlenmesi olmasına rağmen, işçiler bu durumu gerçek anlamda bilince çıkartabilmiş değillerdi.

Ne yazık işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyi zayıftır. İşte tam da bu noktada sendikaların kilit rolü kendini açığa vuruyor. 1980 öncesinde işçi sınıfı, DİSK/Maden-İş’in önderliğinde MESS’i defalarca dize getirebilmişti. Çünkü Maden-İş’e mücadeleci sınıf sendikacılığı anlayışı hâkimdi ve sendikal liderlik karşı cephede sermaye sınıfı olduğu bilinciyle metal işçilerini mücadeleye hazırlıyordu. Fakat bugün özellikle sendikaların genel merkez yönetimlerine hâkim olan anlayış şudur: Var olan statükoyu koru, aidat akışını ve koltuğu garanti altına al! Bu anlayışla hareket edenlerin işçilerin mücadelesini daha ileri taşıma, bilinç ve örgütlülük düzeylerini geliştirip yükseltme gibi bir derdi yoktur, olamaz. Dolayısıyla bürokrat sendikacıların işçilerin karşısında yüksek perdeden konuşması asla aldatıcı olmamalıdır.

Düşük ücret, yoksulluk, ağır çalışma koşulları ve MESS dayatmalarından dolayı metal işçilerinin öfkesi büyüyor. Ancak metal işçileri ve özellikle öncü işçiler, karşılarında son derece örgütlü bir patron örgütü, bir bütün olarak sermaye sınıfı, sermayenin hizmetinde olan siyasi iktidar ve mücadeleden uzak duran bir sendikal anlayış olduğunu asla unutmamalılar. Metal işçilerinin taban örgütlülüğü güçlendirilmedikçe, bilinç ve örgütlülük düzeyi ilerletilmedikçe gerçek ve kalıcı kazanımlar elde edilemez, sermayenin dayatmaları püskürtülemez.


[1] Bkz. Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar/XII, marksist.com

[2] Utku Kızılok, Metal İşçilerinin Mücadelesinin Gösterdikleri, marksist.com

[3] Utku Kızılok, Dağılan Osmanlı’da Parçalanan İşçi Sınıfı, marksist.com