Navigation

İranlı Emekçiler Yeniden Dünya İsyan Sahnesinde

İran’da 15 Kasımda benzine yapılan yüksek orandaki zam,[1] biriken toplumsal öfkenin yeniden patlamasına, emekçi kitlelerin isyan edip ayağa kalkmasına neden oldu. Zam protestoları Tahran, Tebriz, Meşhed, Şiraz, İsfahan, Kirmanşah, Ahvaz dâhil yüz kent ve kasabaya yayılarak molla rejimine karşı bir başkaldırıya dönüştü. Gençlerin önde olduğu gösterilerde emekçi kitlelerin bankaları, benzin istasyonlarını, polis karakollarını ve devlet dairelerini ateşe vermesi son derece anlamlıdır. Emekçi yığınlar, içinde bulundukları kahredici koşulların sorumlusu olarak molla rejimini görüyor, onun sembollerini ve kurumlarını hedef alıyorlar.

İsyanın patlamasıyla molla rejimi, çürümüş ve küflenmiş varlığını ayakta tutabilmek için acımasızca şiddet uygulamaya ve kitle hareketini bastırmaya girişti. Protestocuların yayınladığı videolarda da görüleceği gibi, polis doğrudan insanlara ateş açmaktan geri durmadı. Uluslararası Af Örgütünün açıklamasına göre, 21 kentte 143 kişi polis kurşunuyla katledildi. Zam protestolarının isyana dönüşmesi karşısında korkudan paçaları tutuşan molla rejimi, devlet şiddetiyle birlikte internet yasağını da devreye soktu. Ülke genelinde internet, sabit ve mobil hatların tamamında erişim engellendi. Böylece isyanın ülke genelinde bütünsel bir hal almasının ve daha fazla insanı cesaretlendirip etkilemesinin önüne geçildi. Halk iletişim ağlarını kullanamazken, rejim, tekelinde tuttuğu medyayı kullanarak emekçilerin isyanını karaladı ve dış mihrakların kışkırtması biçiminde propaganda etti, ediyor.

“Diktatöre ölüm” sloganını coşkuyla haykıran kitlelerin hedefinde, totaliter molla rejiminin en tepesinde tartışılmaz dini lider (velayet-i fakih)[2] olarak oturan Ayetullah Ali Hamaney de vardı. İki yıl önceki gibi bu isyanın da temel özelliklerinden biri, kitlelerin mollaları ve en önemlisi kutsal ve dokunulmaz olarak görülen velayet-i fakih Hamaney’i doğrudan hedef almasıdır. İşte bu Hamaney, “dostlar ve düşmanlar bilsin ki son günlerdeki güvenlik olaylarında askeri ve siyasi açıdan düşmanı püskürttük. Düşmanı birçok alanda yendiğimiz gibi ekonomik alanda da yeneceğiz” diyerek, emekçilerin dayanılmaz hayat şartlarına karşı isyanını askeri ve siyasi olarak püskürtülmesi gereken bir olay olarak değerlendirdi. Hamaney’e bakılırsa gösterilere halk değil, dış güçlerin denetiminde olan düşmanlar katılmış! Bütün diktatörler, toplumu manipüle etmek üzere gerçekleri kolayca çarpıtır ve yine kolayca yalan söylerler. Diktatörlere göre, itiraz eden, sorgulayan, baskıcı rejimi kabul etmeyerek isyan eden kitleler “halk” ve “millet” değildir. Ülkeler değişse de diktatörlük rejimlerinin ve diktatörlerin özellikleri pek değişmiyor. Molla rejiminin yöneticileri, sokaklara dökülen emekçileri “dış mihraklar” dedikleriyle özdeşleştirip düşman olarak göstermeye, toplumun harekete geçmemiş kesimlerinin bilincini felçleştirmeye, korkutmaya ve kitle hareketini pasifize etmeye çalışıyorlar. Hamaney’in denetimindeki Kayhan gazetesinin attığı “gözaltına alınanların hukuki ve dini cezası infazdır” manşeti, molla rejiminin kitle hareketine olan nefretinin ve onu pasifize etmeye dönük gözdağının çarpıcı bir ifadesidir.

İran’daki kitle hareketi şimdilik geri çekilmiştir ama çok uzun olmayan bir süre sonra tekrardan isyan sahnesine dönmesi kuvvetle muhtemeldir. Unutmamak lazım ki, toplumsal çelişkiler süreç içinde birikip keskinleşerek bir kırılma noktasına ilerler. Bu kırılma, Tunus’ta bir gencin yaşadığı hayata isyan edip kendini yakmasıyla ya da İran ve Şili’de olduğu gibi zamlara duyulan tepkiyle de olabilir. İran’da aralıklarla gelen toplumsal patlamaların nesnel zemini yerli yerinde duruyor; rejimin açmazları kapitalizmin kriz ve açmazlarıyla birleşerek daha fazla çelişki biriktiriyor. 1999’da Tahran Üniversitesinde öğrencilere yapılan polis saldırısı İran’da bir protesto dalgasının önünü açmıştı. Fakat toplumda biriken çelişkilerin ve rejime duyulan öfkenin bir patlamaya dönüşmesi için 2009’u beklemek gerekecekti. Molla rejimi, 21 kişiyi katlederek ve burjuva muhalefeti baskı altına alarak, 1979 devriminin ezilmesinden sonra ilk büyük toplamsal eylem dalgasını bastırmayı başardı. Ama siyasal ve toplumsal hoşnutsuzluk aylar sonra, devasa bir kitle gösterisine dönüşen muhalif Ayetullah Ali Montazeri’nin cenaze töreninde yeniden açığa çıktı. Tüm bu gelişmelere ilişkin yaptığımız değerlendirmelerde, İran’daki yüklü toplumsal çelişkilerin kaçınılmaz olarak yeni isyan hareketlerine yol açacağına dikkat çekmiştik.[3]

Nitekim 28 Aralık 2017’de, yüksek faiz vaadiyle aldatılıp paralarını bankerlere kaptıran halkın Meşhed’te başlattığı protesto, bir anda tüm ülkeyi saran bir isyana dönüştü. Günlerce süren ve 70’ten fazla kente yayılan kitle seferberliğinde, molla rejimi yüzlerce kişiyi gözaltına aldı, 20’den fazla kişiyi katletti. Devrimci siyasal önderlikten yoksun olan kitle hareketi, doğal olarak istim kaybederek geri çekildi. Fakat bu kez ortaya çıkan kitle hareketi, 2009’daki kitle hareketinden birçok yönden farklı bir sınıfsal bileşim ve karaktere sahipti. İlkinde kitle hareketinin başını çeken, doğrudan, kendini reformcu olarak adlandıran ve molla rejiminin bir parçası olan burjuva muhalefetti. Molla rejiminin egemen güçleri arasında yaşanan kapışma ve seçimlere hile karıştırılması, onyıllardır koyu bir diktatörlükle yönetilen toplumda birikmiş öfkenin patlamasına vesile olmuştu. Ancak Tahran merkezli gösterilere katılanlar daha ziyade rejimin muhalif kesimlerine mensup olanlar, kent küçük-burjuvazisi, öğrenciler ve işçi sınıfının beyaz yakalı mensuplarıydı. 2017’de ise durum büyük ölçüde değişmişti: Her şeyden önce isyan, Şiiler için kutsal sayılan ve molla rejiminin kaleleri olarak görülen kentlerin neredeyse tamamına yayılmış, bu kez daha ziyade işçi sınıfının işsiz, en yoksul, güvencesiz kesimleri ve çeşitli sektörlerde peşpeşe grevlere çıkarak vb. hakları için mücadeleyi sürdüren kesimleri sokaklara dökülmüştü. Zaten “Ayetullah’a ölüm”, “Halk yoksul, mollalar ise tanrı gibi yaşıyor”, “Yüksek fiyatlara ölüm”, “Siyasi tutuklular serbest bırakılsın” sloganları, kitle hareketindeki sınıfsal başkalaşmanın da bir ifadesiydi.

Bu bakımdan, son isyan dalgasına katılan kitlelerin sınıfsal tutum ve istemleri bir öncekiyle aynıdır. Dolayısıyla 15 Kasım isyanı 28 Aralık 2017’deki isyanın devamı niteliğindedir. İsyanın en önünde, yine işsizler, yoksullar, hakları için mücadeleyi sürdüren işçiler, öğrenciler, aynı zamanda ulusal haklarını talep eden Kürt emekçiler dâhil olmak üzere işçi sınıfının çeşitli kesimleri vardır. Dikkat çekici olan, molla rejimine karşı yoğunlaşan öfkenin bir kez daha “kutsal kent” Meşhed’de patlamasıdır. İki yıl önce muhafazakâr-statükocu kesimler, kendini reformcu olarak adlandıran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yi sıkıştırmak üzere, Meşhed’de rejim yanlısı bir kalabalığın protestosunun önünü açmıştı. Ne var ki kısa süre içinde olayların niteliği değişmiş, molla rejimine duyulan tepki patlamış ve gerçek protestocular sahteleriyle yer değiştirmişti. Bu deneyimden dolayı, 15 Kasım isyanı karşısında molla rejiminin tüm kesimleri domuz topu gibi birleşti. Durumun ciddiyetinin farkında olan Ali Hamaney, ilk kez hükümetin bir kararının sorumluluğunu üstlendi ve kitle hareketinin bastırılması yönünde çağrılar yaptı.

Bugün İran’daki ekonomik ve sınıfsal durum, isyanın ikinci kez Meşhed’den patlamasının bir tesadüf olmadığını ortaya koyuyor. Ortadoğu’da nüfuz mücadelesine giren ve emperyalist savaşın bir parçası olan molla rejimi, ABD’nin ağır ekonomik ve siyasi yaptırımları altında adeta nefessiz kalmış durumda. Petrol ve doğalgaz, sanayinin ve dolayısıyla ekonominin temelini oluşturuyor. Ne var ki dünya pazarında büyük ölçüde yalnızlaştırılan İran’ın petrol üretimi adeta dibe vurmuştur. Meselâ Şah döneminde petrol üretim kapasitesi günlük 6 milyon varilken, molla rejimi altında 3,8 milyon varile gerilemiştir. Bu yılın Ağustosunda ise ham petrol üretimi günlük 2,1 milyon varile düşmüştür. Bu üretim son 23 yılın en düşük seviyesindedir ve bunun yalnızca 300 bin varili ihraç edilebilmektedir. Bütçenin yüzde 60’ının petrol gelirlerinden oluştuğu düşünüldüğünde, ülke ekonomisindeki yıkımın boyutları daha net anlaşılır. Ancak İran ekonomisi çökme noktasına gelmesine rağmen, molla rejimi Ortadoğu’da sürdürdüğü nüfuz savaşına yüksek miktarlarda para akıtmaya devam ediyor. Ekonomik krizin bedelini ise işçi ve emekçiler ödüyor. Resmi enflasyon yüzde 51’i aşarken, emekçilerin alım gücü her geçen gün düşüyor. Doğru düzgün açıklanmayan işsizlik verilerine göre, gençlerin yüzde 23’ü işsiz. Toplam işsizlerin yüzde 43’ünü üniversite mezunları oluşturuyor. Protestoların ardından hükümetin, daha önce söz verdiği gibi 60 milyon kişiye doğrudan para yardımı yapacağını açıklaması, 20 milyon kişinin devlet yardımı alarak hayata tutunmaya çalışması, İran’daki yoksulluk tablosunun genişliğini ve derinliğini gözler önüne seriyor.

Emekçiler derin bir yoksulluğa mahkûm edilirken, mollalar devlet kaynaklarını kendilerine aktarıyor, zenginleşiyor ve şatafatlı bir yaşam sürüyorlar. Yolsuzluk, rüşvet ve çürüme molla rejimini dört bir taraftan sarmış durumda. Bir zamanlar Şah ve sermaye sahipleri şatafatlı bir yaşam sürerken, mollalar, yoksulluk içinde kıvranan emekçilere adaletin yerini bulacağını, yalın ayaklıların ve mazlumların yanında olacaklarını, toplumsal eşitsizliğin son bulacağını vaat ediyorlardı. Ancak mollaların 1979’da sosyalist hareketin öngörüsüzlüğü ve hatalarından yararlanıp devrimi bastırmasından sonra toplumsal eşitsizlik daha fazla büyüdü. Özellikle mollaların üst kesimleri devlet kaynaklarını ve işletmelerini kendi çıkarları temelinde yağmaladı, petrol gelirlerini aile şirketlerine transfer edip kapitalistleştiler. Devlet işletmeleri ve vakıflar aracılığıyla kontrol edilen büyük miktarlarda sermaye; devrim muhafızları, devlet bürokrasisi, burjuvalar ve benzerleri tarafından yağmalanmaya devam ediliyor. İşçi sınıfı ise kurulan totaliter rejim altında iliklerine kadar sömürüldü, sömürülüyor. Korkunç sömürü koşulları, açık sokak şiddeti, idamlar, kadınları toplumsal yaşamdan dışlayan yasak ve baskılar, milliyetçilik, din ve mezhepçilik temelinde meşru gösterilmeye çalışıldı. 40 yıldır süren diktatörlük rejiminin zorbalıkları, günlük hayatı belirleyen yasakları, işsizlik ve yoksullukla birleşerek emekçilerin yaşamını katlanılmaz kılıyor. Demokratik hak ve özgürlüklerin ayaklar altına alındığı ülkede, milyonlar kendilerini yarı açık cezaevinde sıkışmış ve çıkışsız hissediyorlar.

Molla rejimi, emekçi kitlelerin tepkisini yatıştırmak ve en azından bir bölümünü toplumsal tabanı olarak tutabilmek için yıllardır ihsan dağıtıyor. Benzini sübvanse ederek, fiyat kontrolü getirerek ve bilhassa rejimin destekçisi konumunda olan yoksul ailelere doğrudan yardım yaparak toplumsal patlamaların önüne geçmeye çalışıyor. Ancak molla rejimi bunu sürdürmekte giderek zorlanıyor, baskı ve zorbalıkla kitlelerin isyan etmesinin önüne geçemiyor. ABD yaptırımları ekonomiye ağır bir darbe vurduğu ve petrol gelirleri alabildiğine gerilediği için, molla rejimi toplumsal çelişkileri yumuşatacak, en azından denetiminde tuttuğu yoksullara ihsan dağıtacak olanağı da kaybediyor. Bu koşullarda, rejim kurumlarının tepesindekilerin ve burjuvazinin sefahat sürmesi, yolsuzluk ve rüşvetin ayyuka çıkması emekçi kitlelerin tepkisini alabildiğine arttırmaktadır. İşte bu tablo, isyanın neden Meşhed’de patladığını, neden hızla mollaların güçlü olduğu kentlere sıçradığını, mollaları hedef alan sloganların neden öne çıktığını da açıklamış oluyor.

Molla rejiminin varlığının yarattığı sorunlar, kapitalizmin tarihsel sistem kriziyle birleşerek İran’da mollalar ile emekçiler, sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki uçurumun derinliğini ve genişliğini alabildiğine büyütüyor. Öylesine patlamalı toplumsal koşullar ve uluslararası konjonktür oluşmuş durumda ki, İran burjuvazisi ve molla rejimi yeni isyanların sahneye çıkmasının önüne geçemez. Rejim, yıllardır kitleleri milliyetçilikle ve mezhepçilikle zehirlemeye çalışıyor ama aç karınları Amerikan karşıtlığı ve sahte anti-emperyalizm nutukları doyurmaz. Diğer taraftan dünyanın dört bir köşesinde ardı ardına gelen emekçi isyanlarının İranlı emekçileri etkilememesi ve cesaret vermemesi düşünülemez.

Birçok kez altını çizdiğimiz gibi, milenyum dönemecinden itibaren patlak veren, halkalar biçiminde birbirine eklenerek yükselen bir uluslararası isyan dalgası var. Kapitalizm toplumsal çelişkileri yumuşatacak kapasite ve imkânlarını kaybetmiştir. Burjuvazinin kârını yükseltmek üzere devreye soktuğu kemer sıkma programları toplumsal çelişkileri daha da keskinleştiriyor. İşte son olarak Kolombiya’da gördüğümüz üzere, bu durum yeni kitle hareketlerine ve isyanlara yol açıyor. Latin Amerika’dan Arap coğrafyasına kadar pek çok ülkede başlayan kitle isyanları devrimci durumlar yaratıyor ama ne yazık ki işçi sınıfı devrimci bir önderliğe sahip olamadığı için sermaye düzenini hedef alamadan geri çekiliyor. İran’ın Şiraz kentinde çocuğu polis tarafından katledilen bir annenin şu sözleri de işçi sınıfının önderliksiz oluşunu kahredici şekilde ortaya koyuyor: “Yıllardır çocuklarımız öldürülüyor, yine yılmadan sokaktalar fakat büyük sorunumuz alternatif sorunu. Çocuklar ne yapacaklarını kestiremiyorlar.” Neredeyse tüm ülkelerde burjuvazi, ne isyan hareketlerini ezip tam anlamıyla bastırabiliyor ne de toplumsal çelişkileri yumuşatıp kitlelerin öfkesini yatıştırabiliyor. Hiçbir toplumsal sorun çözülemediği ve tersine çelişkiler giderek dayanılmaz noktaya ilerlediği için, geri çekilen isyan dalgası yeniden sahne alıyor. İran ya da Latin Amerika’da birçok ülkede şahit olduğumuz üzere, isyan dalgalarının arasındaki süre de kısalıyor. Önümüzdeki dönemde emekçi isyanlarının şiddetinin daha fazla artacağını öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. Bugün asıl sorun işçi ve emekçi kitlelerin isyan edip ayağa kalkmaması değil; asıl sorun işçi sınıfına önderlik edecek devrimci önderliklerin olmamasının doğurduğu boşluktur.


[1] Ulusal Petrol Ürünleri Dağıtım Şirketinin yaptığı açıklamaya göre, devlet tarafından sübvanse edilen benzinin litresi, aylık 60 litreye kadar bin tümenden (50 kuruş) 1500 tümene (75 kuruş) yükseltildi. Araç başına bir ay içinde 60 litreden fazla benzin alınması halinde ise benzinin litre fiyatı 3 bin tümene (1,5 lira) çıkartıldı.

[2] Velayet-i fakih: Velayet yasal otorite, fakih ise şeriatın tüm bilgisine sahip bilgin anlamına geliyor. İran şeriat sisteminde anayasal bir kurum olan velayet-i fakih devletin tepesinde oturan, tartışılmaz dini ve siyasal otoritedir.

[3] Şu yazılarımıza bakılabilir: Utku Kızılok, Emperyalist Savaşın ve Toplumsal Çelişkilerin Kıskacındaki Ülke: İran; Akın Erensoy, İran’da Toplumsal Patlama; Utku Kızılok, İran Devrimi, Burjuva İç Kapışma ve Dersler; Kerem Dağlı, İran Halkı Değişim İstiyor.