Navigation

Lenin’i Anlamak

4. Bölüm

1917 Devrimi

Rusya’daki 1917 devrim süreci öylesine muazzam toplumsal altüst oluşlara yol açmış, öylesine baş döndürücü bir hızla gelişmiş ve siyasal arenadaki sınıfsal güç dengelerini öylesine ani ve keskin bir değişime uğratmıştır ki, şu ana değin tarih, benzeri bir durumu daha sayfalarına kaydetmemiştir. Şubatın sonunda Çarlık monarşisini yıkarak zafere ulaşan devrim; en temelde ezen ile ezilenlerin, burjuvazi ile işçi sınıfının, toprak sahipleriyle yoksul köylülüğün, proletaryanın devrimci partisiyle küçük-burjuva akımların çeşitli partilerinin açıktan karşı karşıya gelmesine ve iktidar mücadelesine sahne olmuştur. Olayların iç içe geçerek gelişimi, kitlelerin bilinç dönüşümü ve politik arenadaki güç değişimi o denli sıçramalıdır ki, Temmuzda karşı-devrimci terör altında ricat etmek zorunda kalan Bolşevikler, yalnızca iki ay sonra, Eylülün başında geniş kitlelerin desteğini alarak iktidarı ele geçirmeye hazır hale gelebilmişlerdir. Bir vesileyle Engels, devrim dönemlerinde her bir günün tekdüze geçen 20 yıla bedel olduğunu söylemişti. Hakikaten de 1917 devrim süreci Engels’i her açıdan haklı çıkarmıştır. İşte böylesi bir devrimci tufanda, bakış açısının ve siyasal taktiklerin sürekli değişmesi gerektiği bu anda, sürece ayak uydurabilen tek güç Bolşevik Parti’ydi. Ancak bu ayak uydurma ve süreci yakalama, bitip tükenmeyen bir iç tartışma ve daha da önemlisi Lenin’in aman vermeyen müdahaleleri ve mücadelesiyle mümkün olabilmiştir.

Şubat devrimi başarıya ulaştıktan on gün sonra, ilk yazısını İsviçre’den Uzaktan Mektuplar başlığıyla kaleme alan Lenin, Rusya’daki Bolşevik liderlerden tümüyle farklı bir siyasal perspektif ortaya koyuyordu. Aslında Lenin bu yazısında, izlenmesi gereken devrimci programı ve gereklerini temel yönleriyle ortaya koymuş, daha sonra ise bunu geliştirip zenginleştirmiştir. Lenin öncelikle, devrimin bir mucize eseri gerçekleşmediğini söyleyerek gelecek günlerde ne yapılması gerektiğine de işaret etmiş oluyordu: “Doğada ve tarihte mucize yoktur, fakat her devrim, tarihin her ani dönemeci gibi öyle zengin bir içeriğe sahiptir, mücadele biçimlerinin ve mücadele eden güçlerin karşılıklı ilişkisinin kendine özgü bileşimlerini o kadar beklenmedik biçimde ortaya çıkartır ki, birçok şey dar kafalı beyinlerde mucize olarak görünmek zorundadır.”[1] İşçi sınıfının devrimci yaklaşımını ve siyasal hedefini ortaya koyabilmek için Lenin, devrimin hangi koşulların ürünü olduğunu, toplumsal kesimlerin ve elbette uluslararası güçlerin bu devrimde nasıl bir yer tuttuklarını anlamaya çalışır. Meseleye bu şekilde yaklaşmak oldukça önemlidir; zira olguyu anlamak ve hadiseye tanı koymak ne yapılması gerektiğini de belirler. Lenin, sınıf bakışlı analiziyle gerçekleri gözler önüne sermek, bir dönem için geçerli olan Bolşevik formüllerin artık eskidiğini, 1905’te burjuva demokratik devrim kapsamında gündeme getirilen “proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü” sloganının geçersizleştiğini anlatmak ister.

Lenin, Çarlık monarşisinin birkaç gün içinde yıkılması için, dünya ölçeğinde tarihsel öneme sahip bir dizi koşulun iç içe geçmesi gerekmiştir demekteydi. Tamamen farklı akım ve farklı sınıf çıkarlarının orijinal bir tarihsel durum sayesinde birleşmeleri ve “toplu” olarak ortaya çıkmaları sayesinde devrim zafer kazanmıştır. Lenin, devrimin koşullarını olgunlaştıran en temel faktörün uluslararası ölçekte ekonomik ve siyasal krizi derinleştiren emperyalist savaş olduğunu, emperyalist dünya savaşının adeta tüm sorunları birleştiren bir “rejisör” işlevi gördüğünü belirtir. Lenin’in sözünü ettiği gerekli bir dizi koşulun içinde Rus egemen güçleri arasındaki çelişki ve çatışma da vardır. Çar ve etrafındaki kesimler Almanya ile bağımsız bir barış anlaşması yapmak isterken, İngiltere ve Fransa ile kader birliği yapmış ve Osmanlı’nın paylaşımından pay kapmayı önüne koymuş burjuvazi ve kapitalist toprak sahipleri kesinlikle buna karşıydılar. İngiltere ve Fransa, Çar’ın tahtından indirilerek emperyalist savaşın sürdürülmesini garanti altına alacak bir burjuva hükümetin kurulmasını istemekte, bu yönde baskı yapmakta ve komplolar çevirmekteydi. Bu nedenle, devrim başladığında burjuvazi kendi planlarını hayata geçirmek, Çar’ın yerine söz dinleyen bir kukla geçirmek ve olayları kontrol altına almak istedi. Ne var ki savaştan bitap düşen ezilen ve sömürülen kitleler, yüzyılların birikiminin de itkisiyle Çarlık monarşisini yerle bir ettiler. Devrimci dinamik o denli güçlüydü ki, tüm beklentileri aşan bir toplumsal ve siyasal durum ortaya çıktı.

İşçiler, yoksullar ve asker kıyafeti içindeki köylüler kendi çıkarları temelinde devrimi belirlemeye başladılar. Lenin’in de vurguladığı gibi aslında tüm iktidar, kısa zamanda ortaya çıkan İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyeti’nin eline geçti. Lakin sovyetlerde çoğunluğu oluşturan Menşevikler ve Sosyal-Devrimciler, iktidarı burjuvaziye teslim ettiler. Zira onlara göre sosyalist devrime henüz sıra gelmemişti, öncelikle burjuva demokratik devrimin tamamlanması ve bu nedenle iktidarın burjuvaziye verilmesi gerekmekteydi. Ancak bu politik aptallığa rağmen burjuvazi ve egemen güçler gerçek anlamda iktidar olamadılar. Devrimin yarattığı durumdan kaynaklı sovyetler, işçilerin ve köylülerin temsilcisi bir devrimci iktidar olarak yükseldi. Böylece bir tarafta burjuva Geçici Hükümet, öte tarafta ise İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyeti’nin oluşturduğu ikili bir iktidar çıktı ortaya. Çarlık monarşisini yerle yeksan eden devrimci kitlelerin şimdi en temel ve acil isteği barış, ekmek ve topraktı.

Bu tablo, emperyalist savaşın sürdürülmesini ve devrimin kontrol altına alınmasını isteyen egemen güçler koalisyonu ile işçi sınıfı ve yoksul köylülüğü tümüyle farklı, uzlaşılması mümkün olmayan yönlere sevk ediyordu. İşte bu nedenle Lenin, olayların gelişiminin ve sınıfların devrimden beklentilerinin tüm çıplaklığıyla görülmesi gerektiğini belirtir: “Gerçeklerden korkmayan, devrimde toplumsal güçler dengesini serinkanlılıkla tartan, her politik durumu yalnızca onun tüm verili, o anki özellikleri bakış açısıyla değil, aksine daha derindeki itici güçleri, Rusya’da ve bütün dünyada proletaryanın ve burjuvazinin çıkarlarının daha derin karşılıklı ilişkisi bakış açısıyla değerlendiren bir politikacı başka türlü değil, böyle karar vermek zorundadır.”[2] Biz Marksistler gerçeğin gözünün içine soğukkanlılıkla bakmalıyız diyen Lenin, şu gerçeği tüm çıplaklığıyla görüyordu: Birincisi, gericileşen ve iktidara yükselen burjuvazi, demokratik devrimin hiçbir temel sorununu çözemez. İkincisi, emperyalist savaşın devam ettirilmesinden yana olan burjuvazi, emekçi kitlelerin barış talebini karşılayamaz; derin bir şekilde bağlandığı İngiliz ve Fransız mali sermayesi de buna izin vermez. Üçüncüsü, iktidarını sağlamlaştırmak ve planlarını hayata geçirmek için burjuvazi, kitleleri oyalayarak devrimi kontrol altına alacak, pörsütecek ve ezecektir. Dolayısıyla geniş emekçi kitlelerin sorunları ancak işçi sınıfı iktidarı altında bir çözüme kavuşabilir.

Emperyalist savaşın yarattığı yıkım, Avrupa’da da devrimin koşullarını hızla olgunlaştırmaktaydı. Rusya’da işçi sınıfının iktidara gelmesi, uluslararası devrim kıvılcımının çakılması anlamına geliyordu. Lenin, proletaryanın devrimci taktiğinin olgular temelinde inşa edilmesi gerektiğini söyler. Bu taktik, devrimin ikinci bir iktidar olarak ortaya çıkardığı sovyet gerçeğine dayanmalıydı. Şöyle diyordu: “Proletaryanın, kent ve kır nüfusunun yoksul kesiminin tümünün çıkarlarını dile getiren yeni, gayri-resmi, henüz gelişmemiş, henüz nispeten zayıf bir işçi hükümeti ortaya çıkmıştır. Bu, Petersburg’daki İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyeti’dir.” Buradan hareketle Lenin, devrimin birinci aşamasından ikinci aşamasına geçilmesi için işçi sınıfına çağrı yapar.

Ne var ki o günlerde Bolşevik Merkez Komitesi’nde belirleyici konumda olan Kamanev ve Stalin’in başını çektiği ekip, Lenin’den farklı düşünüyordu. Bolşevik kadroların büyük çoğunluğu, devrimle birlikte tarih sahnesine çıkan olağanüstü durumu ve uluslararası siyasal konjonktürü hiçbir şekilde dikkat almadan o bildik eski görüşleri tekrar ediyor, Menşeviklerin çizgisinde hareket ediyorlardı: Devrim, bir burjuva devrimidir ve sosyalist devrime henüz sıra gelmiş değildir. Bu aşamacı anlayışı savunanlar, doğal olarak günün politik çizgisini burjuvazinin desteklenmesi olarak belirliyor ve Lenin’in düşüncelerini “sapma” olarak değerlendiriyorlardı. Bundan ötürü Lenin’in, işçi sınıfının sovyetler aracılığıyla iktidarı ele alması, eski devlet mekanizmasını parçalayarak ordu ve polisin yerine silahlı milisleri geçirmesi gerektiğini dile getirdiği diğer mektupları, Stalin ve Kamanev ikilisinin egemen olduğu Pravda gazetesinde yayınlanmadı.

Şurası açık ki, Lenin’in çizgisine karşı çıkan o günkü Bolşevik Parti liderliği, bağımsız politik bir hat geliştirememiş, eski formüllere saplanıp kalmıştı. Nitekim bu eğilim, iki partinin birleşmesi yönünde karar alınmasında ve burjuva hükümet karşısında takınılacak tutumda kendini açıkça dışa vuruyordu. Meselâ Petersburg Komitesi, “Eylemleri proletaryanın ve geniş demokratik halk kitlelerinin çıkarıyla çakıştığı sürece” hükümete saldırmama yönünde karar almıştı. Liderlerden birisi burjuva devrimin henüz tamamlanmadığından ve monarşiye birlikte vurmak gerektiğinden dem vuruyordu. Kamanev, olayları hızlandırmamak gerektiğini belirtip, özgür bir halkın ordusunun silahlarını bırakmasını istemenin aptalca bir politika olduğunu söylüyordu. Stalin ise, Geçici Hükümetin “aslında devrimci halkın kazanımlarını sağlamlaştırıcı bir rol üstlendiğini” ileri sürebilmekteydi.[3] Buna mukabil parti tabanındaki işçi kitlesi, gerçeği, körleşen bu liderlikten çok daha açık ve net bir şekilde görüyordu. Burjuvazinin savaşı sürdürdüğünü ve emekçi kitleleri umursamadığını gören işçi militanlar, Stalin ve Kamanev’in çizgisinden rahatsızdılar ve kovulmalarını istemişlerdi.

Lenin, işçi sınıfının muazzam bir küçük-burjuva dalga tarafından etki altına alındığını yazmıştı. Hiç kuşkusuz bu satırları yazarken, Menşevik ve Sosyal-Devrimci odaklı küçük-burjuva dalganın kendi partisini de nasıl etkilediğini görüyordu. 4 Nisanda Rusya’ya döndüğünde, “eski Bolşevikler” olarak adlandırdığı Menşevik eğilimli kesime karşı şiddetli bir mücadele başlattı. Lenin’in öncelikle hedefi, partisine, burjuva devrimin bittiğini ve proleter devrime yürümek gerektiğini teorik, siyasal ve programatik düzlemde kabul ettirmekti. Bugünkü Devrimde Proletaryanın Görevleri adlı makalesinde ileri sürdüğü tezlerinde, Geçici Hükümetin asla desteklenmemesi gerektiğini söylüyor ve devrimin ikinci aşamasına nasıl geçileceği üzerinde duruyordu. Lenin, Paris Komünü tipinde bir devlet istediklerini, parlamenter cumhuriyet istemediklerini, devrimci halkın doğrudan demokrasi organları olarak yükselen sovyetlerden sonra bunu dillendirmenin bir geriye gidiş olacağının altını çiziyordu. İleriyi gösteriyordu: Tüm ülkede tepeden tırnağa bir İşçi, Kır İşçisi ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri Cumhuriyeti.

Lenin peş peşe yazdığı makalelerde devrimin özgünlüğünü, derinliğini ve uluslararası boyutunu ortaya koymaktaydı. Döne dolaşa, ezberlenmiş formüllerle yol alınamayacağını, canlı devrimci sürecin öngörülenden bambaşka, son derece renkli ve orijinal bir durum ortaya çıkardığını ifade eder. Lenin, burjuvazinin siyasal iktidarı ele geçirmesiyle birlikte Rusya’da burjuva devrimin sona erdiğini özellikle belirtir. Bu noktada Lenin’in karşısına, birbirine bağlı iki dogma çıkartılmaktaydı: Birincisi, burjuva devrimin tamamlanmadığı ve proleter devrime sıra gelmediği ve ikincisi, burjuva demokratik devrimin proletarya ve köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğüyle son bulması gerektiği ve bunun henüz ortaya çıkmadığı. Kamanev, sanki devrimin yarattığı ikili iktidar gerçeği yokmuş ve devrim teorik öngörüleri aşıp geçen yepyeni durumlar yaratmamış gibi, olguların karşısına şemaları geçirmeye çalışıyordu. Ona göre Paris Komünü’ne gelebilmek için öncelikle 1789 ve daha sonra da 1848 örneklerinin yaşanması gerekliydi. Pravda editörlerinin ve Merkez Komitesi bürosunun Lenin’in görüşlerini kabul etmediğini belirttiği bir başyazıda Kamanev şöyle demekteydi. “Lenin’in genel şemaları, burjuva demokratik devrimin bittiği varsayımından yola çıktığı ve o devrimin hemen sosyalist devrime çevrilmesine bel bağladığı sürece, bize kabul edilemez geliyor.”[4]

Aslında burjuva demokratik devrim konusunda Lenin’in görüşlerinin değişmesinde emperyalist savaş büyük bir rol oynamıştır. Emperyalist savaş dünyada büyük bir gericilik dalgası başlattı ve korkunç bir yıkıma yol açtı. II. Enternasyonal önderliğinin ihanetiyle uluslararası işçi sınıfı, “anayurdu savunma” sloganıyla savaşta kendi ülke burjuvazisinin peşinden sürüklendi. Lenin, daha sonra kapsamlı bir şekilde inceleyeceği emperyalizmin kapitalizmin üst aşaması olduğunu, savaşın kapitalizmin doğasından kaynaklandığını ve bu nedenle işçi sınıfının “anayurdu savunma” yalanına kanmadan savaşı iç savaşa çevirmesi gerektiğini dile getirdi. Lenin’e göre savaşın yarattığı yıkımdan başka çıkış yolu yoktu; tek çıkış yolu işçi sınıfının silahları kendi burjuvazisine çevirmesiydi. Bu şiar, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bir proleter devrimi öngörüyordu. Dolayısıyla Rusya’da günün görevi burjuva devriminin gerçekleştirilmesi değil, işçi sınıfının iktidarı ele geçirerek kendi egemenliği altında demokratik sorunları çözmesiydi. Silahlarını burjuvaziye çeviren ve onu alaşağı eden işçi sınıfının, tekrardan burjuvaziyi demokratik devrimini tamamlamaya çağırması gibi saçma bir düşünce zaten olamazdı. Kaldı ki, demokratik devrimin görevleri, emperyalist savaş makinesinin bir parçası olan burjuvazinin umurunda değildi. Toplumsal ve siyasal koşulların savaşla birlikte değiştiğini gören Lenin, proletaryanın hedefinin ve taktiğinin de değişmesi gerektiğini açıkça kavrıyordu. Nisan 1917’de kaleme aldığı bir yazıda proleter devrimin zorunluluğunu şöyle anlatmıştı: “Emperyalizme gelişmiş olan kapitalizm, zorunlu olarak emperyalist savaşı üretti. Savaş bütün insanlığı uçurumun kenarına, bütün uygarlığın çökmesi, daha milyonlarca ve on milyonlarca insanın vahşileşmesi ve mahvolması tehlikesinin eşiğine getirdi. Proletaryanın devrimi dışında hiçbir çıkış yolu yoktur.”[5]

Lakin “eski Bolşevikler”, emperyalist savaşla birlikte gündeme gelen “savaşı iç savaşa çevir” sloganını mantıksal sonuçlarıyla hiçbir zaman kavramamış gözüküyorlardı. Onlar zamandan ve mekândan bağımsız olarak, gerçekleri şemaların dünyasına tâbi kılmak istiyorlardı. Oysa emperyalist savaş bir taraftan korkunç bir yıkıma yol açarken, Çarlık monarşisi karşısında burjuvazinin siyasal rolünü pekiştirmişti. Lenin, Uzaktan Mektuplar’da, proleter devrimin gündemde olmadığını düşünen “eski Bolşevikleri” ikna edebilmek için burjuva devrimin aslında tamamlandığını vurgularken, özellikle 1905’ten başlayarak burjuvazinin iktidarı ele geçirdiğine dikkat çekiyordu. Burjuva Geçici Hükümetin bileşimini ele alırken şöyle yazıyordu: “Bunlar, Rusya’da politik iktidara yükselen yeni bir sınıfın, ülkemize uzun bir süredir iktisaden egemen olan ve gerek 1905-1907 Devrim yıllarında gerekse de 1907-1914 karşı-devrim yıllarında ve nihayet –hem de özel bir hızla– 1914-1917 savaş yılları sırasında, yerel özyönetim organlarını ve halk eğitimi alanını, çeşitli türde kongreleri, Ulusal Duma’yı, Savaş Sanayii Komiteleri’ni vs. ele geçirerek olağanüstü bir hızla politik olarak örgütlenen kapitalist toprak sahipleri ve burjuva sınıfının temsilcileridir. Bu yeni sınıf daha 1917 yılında [Şubattan öncesi kast ediliyor-UK] «neredeyse tümüyle» iktidardaydı; bu yüzden Çarlığı devirmek ve burjuvaziye yol açmak için çok hafif bir darbe gerekliydi.”

Proleter devrimin gündeme girmesiyle o eski formül, yani “proletaryanın ve köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğü” formülü de kendiliğinden düşmüş oluyordu. Kısaca hatırlatalım: 1905’te sosyalistler arasında, devrimin karakteri ve nasıl yol alacağı konusunda üç temel görüş vardı. Menşeviklere göre devrim bir burjuva devrimiydi ve bu aşamanın tamamlanması için işçi sınıfı burjuvaziyi desteklemeliydi. Diğer iki görüşün sahibi Lenin ve Troçki de devrimin burjuva demokratik karakterini kabul ediyorlardı. İkisi de, gericileşen ve işçi sınıfından korkan burjuvazinin devrimin demokratik görevlerini yerine getiremeyeceğini tespit ediyordu. Ayrılık bundan sonra başlıyordu. Troçki, koşulların zorunlu olarak işçi sınıfını iktidara iteceğini, köylülüğün de desteğini alan işçi sınıfının iktidarı eline alması ve kendi egemenliği altında demokratik görevleri yerine getirmesi gerektiğini söylerken, Lenin buna karşı çıkıyordu. Lenin’e göre, burjuva devrimin görevleri “proletaryanın ve köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğü” sağlanarak yerine getirilmeliydi. Ancak Lenin’in yaklaşımında henüz aşamadığı bir bulanıklık vardı.

Fakat 1917’de yaşanan deneyimle birlikte iktidar sorununu daha net ifade etmeye başladı. Eski formülün aşıldığını anlatırken, formülün karşılıklı sınıf ilişkisini öngördüğünü, ortak etkinliği gerçekleştirecek somut politik kurumu kapsamadığını söylüyordu. Sonra da ekliyordu: İşte sovyetler, işte size yaşamın çoktan gerçekleştirmiş olduğu işçilerin ve köylülerin demokratik diktatörlüğü! Petersburg’da iktidarın fiilen işçilerin ve askerlerin elinde olduğunu, devrimin Komün tipi bir devlet yarattığını ve bu olgunun eski şemaların içine sıkıştırılamayacağını özellikle vurguluyordu. Lenin, “bu formül artık aşılmıştır. Yaşam onu formüller diyarından gerçeklik diyarına getirdi, ete kemiğe büründürdü, onu somutlaştırdı ve böylece onu değişikliğe uğrattı” (abç) demekteydi. Son derece açık konuşuyordu: Somut olarak olaylar benim ya da başka birinin bekleyebileceğinden başka biçimde şekillenmiştir.[6] Lenin defalarca bu mevzu üzerinde durur, Bolşevizmin eski formüllerini düzeltmek gerektiğini belirtir.

Bolşevik yönetici kadroların büyük çoğunluğu Lenin’in söylediklerini şaşkınlıkla karşılamış ve uzun bir süre tam olarak ne demek istediğini kavrayamamışlardı. Nisan başında katıldığı bir toplantıda Lenin’i dinleyen Menşevik önde gelenlerden Suhanov, hem kendisinin hem de Bolşevik kadroların şaşkınlığını şöyle betimler: “Yalnız beni değil, bütün gerçek inananları da şaşırtıp hayretler içinde bırakan o gök gürlemesini andırır konuşmayı hiç unutmayacağım. Eminim öyle bir şeyi kimse beklemiyordu.”[7] Bolşevik liderlerden Kalinin, Lenin’in kendisini afallattığını söylüyordu. Fakat Lenin durmadı; Menşeviklerle birleşme çabalarını aptalca buluyor ve sosyalizme ihanet olarak görüyordu. Bir an önce bundan ve ayrıca hükümete güven tutumundan vazgeçilmezse, yollarını ayıracağını ilan ediyordu. Lakin parti içinde haftalarca süren çetin mücadeleyi Lenin kazandı. Tartışmalar devam ederken, hükümetin savaştan yana tavır açıklaması üzerine 20-21 Nisanda kitlelerin iki gün boyunca ayaklanma havasına bürünmesi, hem Lenin’in elini güçlendirdi hem de öngörülerini haklı çıkardı. Lenin, tüm yüklü ve acil sorunlar ortada dururken ikili iktidarın aynı şekilde devam edemeyeceğini, çok kısa zamanda iktidarın ya tümden burjuvaziye ya da işçi sınıfına geçeceğini dile getiriyordu.

Partinin, proletaryanın iktidarı çizgisine çekilmesinden sonra, şimdi bu hedefe nasıl varılacağının ortaya konması gerekiyordu. Lenin, yeni hedefe nasıl varılacağını belirlerken, sınıflar arası ilişkilerin tahlilinde gerçek zeminden kopulamayacağının altını çizer. Zira gerçekte kitle çoğunluğu henüz Bolşeviklerden yana değildi. Buna binaen devrimci taktik istekler üzerine değil, somut durum üzerine inşa edilmeliydi. Lenin, Rusya’nın bir küçük-burjuva deryası olduğunu, bunun toplumsal ve siyasal arenada kendini oldukça baskın bir şekilde ifade ettiğini dile getiriyordu: “Muazzam küçük-burjuva dalga her yeri istila etti, sınıf bilinçli proletaryayı yalnızca siyasal güçleriyle değil, ideolojik olarak da ezdi, yani çok geniş işçi çevrelerini kendisiyle birlikte sürükledi ve onlara küçük-burjuva politik görüşleri bulaştırdı.”[8] Hiç kuşkusuz bu küçük-burjuva görüşlerin politik odak noktası köylü partisi Sosyal-Devrimciler ve işçi sınıfı içindeki Menşeviklerdi. Bu iki parti sovyetlerde çoğunluğu oluşturmakta ve burjuva hükümete destek vermekteydiler. Böylece devrimci kitleler bu partiler aracılığıyla sovyetleri desteklemekte, sovyetler ise geçici burjuva hükümeti ayakta tutmaktaydı. Lenin, bu durumu şöyle anlatıyordu: “Fevkalade orijinal, bu biçimiyle tarihte asla eşi görülmedik durum, iki diktatörlüğü birbiriyle bir bütün halinde iç içe geçirmiştir.” Elbette bu hal sürdürülemezdi, ancak bunun somut her gelişme üzerinden kitlelere gösterilmesi, küçük-burjuva dalgaya karşı mücadele edilmesi ve kitlelerin çoğunluğunun kazanılması gerekiyordu.

Lenin, çok önemli bir hususun altını çiziyordu: “Sınıf bilinçli işçiler bir erk olabilmek için çoğunluğu kendilerine kazanmak zorundadırlar… Biz Blanquist değiliz, iktidarın bir azınlık tarafından ele geçirilmesi yandaşı değiliz.”[9] Bu satırlar, geniş yığınların desteğini alan ve Ekimde iktidarı ele geçiren Bolşevikleri “darbeci” olarak niteleyen küçük-burjuva sosyalistlerine de bir yanıttır aynı zamanda. Lenin, geniş işçi ve köylü kitlelerinin desteği olmadan harekete geçmek ve iktidarı almak gerektiğini hiçbir zaman düşünmemiş, bunu defalarca ifade etmiştir. Şubattan Ekime yürüyen süreçte Lenin’in politik çizgisi çok nettir: Bekleyebiliriz, kitleler bize gelecek ve o zaman güçler dengesi değişecek! Üstelik Lenin, Temmuza kadar devrimde barışçıl yolların dışına çıkılmaması gerektiğini söylemiş ve ilk dönem Bolşevik taktiği bu yaklaşım üzerine oturtmuştur. Lenin’e göre sovyetlerin iktidarı alarak burjuvaziyi bir kenara itmesiyle, devrimin ikinci aşamasına barışçıl bir geçiş mümkündü. Zira sınıfsal güç dengeleri, gerçekte işçi sınıfından yana ağır basıyordu. Bolşevikler, kitlelerin kazanılması için yoğun bir çalışma yürütmüşlerdir. Lenin, kitlelere açıklamak, kavratmak ve ikna etmek gerektiğini durmaksızın tekrar ediyordu: Sloganlar açık, basit, anlaşılır ve ikna edici olmalıdır!

Bolşevikler, ileri sürdükleri taleplerle bir taraftan burjuvaziyi, öte taraftan da sovyetlerde çoğunluğu oluşturan partileri sıkıştırarak kitlelerin gözünde teşhir etmekteydiler. Lenin, burjuvazinin devrimi pörsütmek için sabotajlar yaptığını ve bu nedenle üretimin ve paylaşımın işçiler tarafından denetlenmesi gerektiğini ifade ediyordu. Ayrıca bankalar, tekeller ve toprak derhal devletleştirilmeli, 8 saat çalışma hayata geçirilmeli, hükümet savaştan çekildiğini açıklayarak ilhaksız ve tazminatsız bir barış için hemen görüşmelere başlamalı ve kitlelere ekmek verilmesi garanti altına alınmalıydı! Böylece Bolşevikler, kitlelerin canını yakan ve bir an önce çözülmesini talep ettikleri sorunlar üzerinden burjuva hükümetin maskesini düşürürken, beri taraftan da “bütün iktidar sovyetlere” sloganını yükseltiyorlardı. Zaten devrimci kitlelerin gözünde meşru olan bu slogan, burjuvazinin sorunları çözmede ayak diremesiyle daha fazla kabul görüyordu. Sovyetlerde çoğunluğu oluşturan Menşevik ve Sosyal-Devrimcilerin iktidarı almamaları ve burjuva hükümeti desteklemeye devam etmeleri, yığınları her geçen gün daha fazla kızdırıyor ve arayışa itiyordu. Bu partilerin, Mayısın başında patlak veren hükümet krizini sovyetlerin iktidarıyla neticelendirecek şekilde kullanmamaları, üstelik tam tersi yönde hareket ederek Geçici Hükümete katılmaları ve böylelikle burjuva düzenin payandası haline gelmeleri, kitlelerin hoşnutsuzluğunu arttırdı.

Fakat asıl değişim, 18 Haziranda yapılan mitingde ortaya çıktı. Sovyetlerin Menşevik ve Sosyal-Devrimci çoğunluğu bir hafta önce Bolşeviklerin yapmak istediği gösteriyi yasaklamış, sonra da gücünü ispatlamak amacıyla kendisi bir miting örgütlemeye karar vermişti. Ancak yaklaşık 500 bin işçi ve askerin katıldığı devasa miting, tam anlamıyla Bolşevik bir gösteriye dönüştü. “Kahrolsun on kapitalist bakan” ve “bütün iktidar sovyetlere” gibi Bolşevik sloganların yükseldiği miting, kitlelerin nasıl da sola kaydığının bir ifadesi oldu. Lenin, kitlelerin kendiliğinden inisiyatif aldığını, devrimin hangi yönde ilerlemesi gerektiğini belirlediklerini, devrime yön gösteren devrimci politikayı sahiplendiklerini ifade ediyordu. Günün anlamını şöyle açıklıyordu: “18 Haziran, öyle ya da böyle Rus devrim tarihine bir dönüm noktası anlamına gelen günlerden biri olarak geçecektir.”[10]



[1] Lenin, “Uzaktan Mektuplar”, Seçme Eserler, cilt 6, İnter Yay., s.17

[2] Lenin, age, s.22

[3] akt: Marcel Liebman, Lenin Döneminde Leninizm, Belge Yay, s.47-51

[4] Liebman, age, s.161-62

[5] Lenin, “Partimizin Adı Ne Olmalıdır?”, Seçme Eserler, cilt 6, s.129-30

[6] Lenin, “Taktik Üzerine Mektuplar”, Seçme Eserler, c.6, s.46-47

[7] akt: Liebman, age, s.157

[8] Lenin, “Devrimimizde Proletaryanın Görevleri”, Seçme Eserler, c.6, s.62

[9] Lenin, “İkili İktidar Üzerine”, Seçme Eserler, c.6, s.42

[10] Lenin, “Onsekiz Haziran”, Seçme Eserler, c.6, s.173

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, Haziran 2013, no: 99