Navigation

Lübnan’daki Felâket Ne Anlatıyor?

4 Ağustosta Lübnan’ın Beyrut limanında meydana gelen patlama öylesine büyük ve öylesine yıkıcıydı ki, ortaya çıkan görüntü kaçınılmaz olarak akıllara tam da ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’de kullandığı atom bombasını getirdi. Lübnan’ın adeta nefes borusu anlamına gelen liman ve Beyrut’un tarihi bölgesi dâhil kentin yarısı tahrip oldu. Yüzlerce kişinin ölmesi, binlerce kişinin yaralanması ve 300 bin kişinin evsiz kalması yıkımın ne kadar ağır olduğunu gösteriyor. Dış ticaretin merkez üssü olan, elektrik üretiminde kullanılan yakıttan diğer ihtiyaç maddelerine kadar tüm ürünlerin geldiği liman, aynı zamanda ülkenin buğday ambarlarına da ev sahipliği yapıyordu. Patlamayla birlikte tonlarca buğday da yok oldu. Patlama, zaten derin bir krizde olan ülke ekonomisine ağır darbe vururken, krizin yükü altında ezilen emekçilerin durumunu daha da kötüleştirip çekilmez hale getirdi. 

Lübnan’daki patlama, kapitalizmin insanlığa nasıl büyük felâketler yaşatabileceğinin, bu sistemin bağrında nasıl yıkıcı güçlerin olduğunun yeni ve çarpıcı bir örneğidir. Patlamanın büyüklüğü, şiddeti ve kapsadığı alanın genişliği, mini bir nükleer patlamanın yaratabileceği anlık tahripkâr sonuçlarla hemen hemen aynıdır. Lübnan’daki felâket burjuva rasyonalitesinin nasıl yok olduğunu, kapitalist rekabetin şekillendirdiği siyasal aklın nasıl burjuva çıkarlara odaklanıp körleştiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Keza kapitalist düzenin nasıl çürüyüp döküldüğünü, burjuva siyasetinin nasıl yozlaşıp vurdumduymaz hale geldiğini de.

Beyrut limanındaki patlamanın alabildiğine yıkıcı olmasının nedeninin, liman depolarında tutulan 2 bin 750 ton amonyum nitrat olduğu söyleniyor. Açıklandığına göre, Gürcistan’dan Mozambik’e amonyum nitrat taşıyan bir gemi, 2013 Kasımında çeşitli nedenlerle Beyrut’ta bağlanmış ve daha sonra içindeki yük indirilerek liman depolarına taşınmıştı. Yine açıklandığına göre, 2 bin 750 ton amonyum nitrat o günden patlama anına kadar ülkenin buğday ambarlarının olduğu, yerleşim alanlarıyla iç içe geçmiş, üstelik havai fişek depolarının da bulunduğu limanda tutuluyordu. Lübnan bölgedeki emperyalist nüfuz mücadelesinin alanlarından biridir. Bu nedenle, hem iç siyasal dengeleri değiştirmek hem de bölgeye dönük emellerini hayata geçirmek isteyen güçlerin sabotaj ihtimali dışlanamaz. Şu anda patlamanın bir sabotaj sonucu olup olmadığı bilinmiyor ama ülkedeki genel siyasi-ekonomik durum ve karmaşa, zaten böylesi bir patlama için tüm koşulların oluşturulduğunu gösteriyor. Ülkedeki karmaşanın ve dolayısıyla felâketin sorumlusu elbette Lübnan egemen sınıfı ile egemen sınıf kesimlerinin dış bağlaşıklıkları, yani emperyalist ve bölgesel kapitalist güçlerdir. Lübnan’da demokratik ve istikrarlı bir burjuva devlet işleyişinden söz etmek güçtür. Egemen sınıf birkaç düşman kampa bölünmüş, siyasal arena bu temelde şekillenmiş ve bu bölünme aynen devlet işleyişine de hâkim olmuştur. Egemen sınıf kesimleri arasındaki çekişme en basit gündelik toplumsal sorunların bile çözülmesini engellemiştir, engellemektedir.

Esasında bir devlet olarak Lübnan, daha en baştan din ve mezhepler temelinde şekillendirilmiş ve bu bölünmüşlük halka büyük acılar yaşatmıştır. Birinci Dünya Savaşının ardından Suriye’de bir manda yönetimi kuran Fransa, ilerleyen yıllarda Lübnan’ı ondan kopartacak ve Lübnan 1943’te ayrı bir devlet olarak kurulacaktı. Hazırlanan anayasaya göre, cumhurbaşkanı ve genelkurmay başkanı Hıristiyan Marunî, başbakan Sünni ve meclis başkanı her yıl seçilmek kaydıyla Şii olmak zorundaydı. 1975-1990 arasında 150 bin insanın canını alan iç savaşı bitiren Taif Anlaşması da din ve mezhep esaslı yönetimi bitirmedi, hatta sağlamlaştırdı. Bu anlaşmayla, Lübnan’ın kuruluşunda Hıristiyan nüfusa tanınan 6’ya 5 oransal üstünlük kaldırılmış, Hıristiyan ve Müslümanların parlamentodaki temsiliyet oranı eşitlenmiş, meclis başkanının görev süresi 4 yıla çıkartılırken cumhurbaşkanının yetkileri kısıtlanarak başbakana aktarılmıştır. Mezhepçiliği esas alan bu yönetim ne laik ne de demokratiktir. Bu yapıya göre, hangi parti ne kadar oy alırsa alsın söz konusu makamlara oturacak kişiler daima aynı din ve mezheplerden olmak zorundadır. Böylece toplum din ve mezhep cenderesine hapsedilmekte, bu temelde bölünmüşlük ve düşmanlıklar yeniden üretilerek emekçiler egemen sınıf kesimlerinin arkasına takılmaktadır. 

Lübnan’daki demografik yapı yıllar içinde değişmesine rağmen, din ve mezhepçi yapının saçmalığı görülmesin, en azından resmi düzeyde teşhir olmasın diye 1932’den beri nüfus sayımı yapılmıyor. Fakat yıllar içinde Hıristiyan nüfus göç ederken, Müslüman nüfusun sayısı artmıştır. Tahminlere göre, hâlihazırda Müslüman (Şii, Sünni, Alevi, Dürzî) nüfus yüzde 60, Hıristiyan (Ermeni, Rum, Marunî, Katolik, Ortodoks) nüfus ise yüzde 40 düzeyindedir. Müslüman nüfus içinde ağırlığı Şiiler, Hıristiyan nüfus içinde ise Marunîler oluşturmaktadır. Hem Müslümanların hem de Hıristiyanların birçok parçaya bölünmesi, emperyalist ve bölgedeki kapitalist devletlerin müdahaleleri Lübnan’daki siyasal ve toplumsal durumu daha da karmaşık hale getirmektedir. Ayrıntıları geçip genel düzlemde koyarsak; Batılı güçler Hıristiyanlar, Şii İran Hizbullah ve Suudi Arabistan ile Körfez ülkeleri ise Sünniler dolayımıyla Lübnan’daki toplumsal ve siyasal süreci şekillendirmeye çalışıyor. 

ABD emperyalizminin Irak’ı işgal edip Ortadoğu’daki siyasal dengeleri kendi lehine değiştirmek üzere harekete geçmesi, Lübnan’daki nüfuz mücadelesini ve egemen sınıf kesimleri arasındaki gerilimi alabildiğine yükseltmiştir. Sünni başbakan Refik Hariri, 14 Şubat 2005’te bir suikast sonucunda öldürülürken; ABD, İsrail ve Suudi Arabistan bloku, suikastın arkasında Suriye ve İran’ın olduğunu iddia ederek, Hariri’nin öldürülmesini kendi hamleleri için bir fırsata, kaldıraca dönüştürdüler. Amaç Suriye ordusunu Lübnan’dan çıkartmak, Hizbullah’ı silahsızlandırıp İran’ın etkisini kırmaktı. İç savaşın başlamasıyla, 1976’da Lübnan’a Suriye ordusunun ağırlıkta olduğu bir Arap askeri gücü gönderilmiş ve fakat iç savaştan sonra Suriye askeri varlığını koruyarak Lübnan’da belirleyici bir güç haline gelmişti. Hariri suikastı Suriye’nin nüfuzuna ağır bir darbe indirdi. Nitekim İran ve Suriye karşıtı kesimlerin çağrısıyla büyük gösteriler düzenlenmeye başlanacak ve Suriye tutunamayacaktı. Hatırlanacağı üzere ABD, emperyalist müdahaleyi ve rejim değişikliklerini meşrulaştırmak için egemen sınıf kesimleri tarafından örgütlenen bu gösterileri, “renkli devrim” olarak adlandırıyordu. Böylece gösterilerin halkın kendiliğinden eylemi olduğu, halkın sistem değişikliği istediği görüntüsü yaratılmaya çalışılıyordu. Gürcistan ve Ukrayna’dan sonra, Lübnan’da da güya “sedir devrimi” yaşanıyordu!

Hariri suikastının ardından Lübnan egemen sınıfı arasındaki bölünme ve siyasi kriz keskinleşti. Hizbullah, Şii Emel Hareketi, şimdiki cumhurbaşkanı Marunî kökenli Michel Aoun’un Özgür Vatansever Partisi, ayrıca Dürzî, Sünni, Ermeni ve Alevi kimi küçük partiler 8 Mart Bloku etrafında toplanırken; Sünni Müstakbel Hareketi, Marunî Lübnan Güçleri, Dürzî lider Velid Canbolad’ın İlerici Sosyalist Partisi, yine irili ufaklı birçok Ermeni, Hıristiyan ve Müslüman parti 14 Mart Bloku etrafında bir araya geldi. 14 Mart cephesinin örgütlediği gösterilere ABD, Avrupa ve Arap ülkelerinin bindirdiği basınç eşlik etti ve daha fazla direnemeyen Suriye, tüm askeri güçlerini Lübnan’dan çekti. Fakat İran’ın etkisi kırılamadı ve hatta silahsızlandırılmak istenen Hizbullah, İsrail ile giriştiği 2006’daki savaştan daha da güçlenerek çıktı, etkisini arttırdı. İç savaştan çıkılırken, Taif Anlaşması ile silah bulundurma hakkı tanınan tek örgüt Hizbullah’tı. Bu da kaçınılmaz olarak Hizbullah’ın resmi ordudan bağımsız askeri bir güç olarak yükselmesini, devlet içinde devlet haline gelmesini sağlamıştır.

Zaten din ve mezhepçilik üzerinde yükselen Lübnan devleti, Ortadoğu’da yoğunlaşan Üçüncü Dünya Savaşının sert rüzgârları altında daha fazla bölünmüş, burjuva siyaseti uzlaşmaz şekilde kutuplaşmış, devlet bürokrasisi işlemez hale gelmiştir. Öyle ki 2009’da yapılması gereken seçimler ancak 2018’de yapılabilmiş, hükümet kurma süreci 9 ayı bulmuştur. Bölünme ve kutuplaşmadan dolayı merkezi işleyiş tıkanırken ve devlet bürokrasisi doğru düzgün işlemezken; yozlaşma, kendi adamını kayırma, rüşvet ve yolsuzluk arşa yükselmiştir. Her burjuva blok ve kesim devlet ve bürokraside tuttuğu mevzileri koruma ve devlet eliyle kendisine kaynak aktarma peşindedir. Emekçiler işsizlik ve yoksulluktan kıvranırken, bunun sonucunda son dönemde intihar edenlerin sayısı artarken, toplumu din ve mezhep ekseninde bölüp parçalayan burjuva asalaklar palazlandıkça palazlanmıştır. İşte yaşanan patlamanın ardında bu bölünme, kapitalist açgözlülük, burjuva siyasetindeki yozlaşma, bunun doğurduğu vurdumduymazlık, rüşvet ve yolsuzluk düzeni vardır.

Patlama Lübnan ekonomisine ağır bir darbe indirmiş, böylece emperyalist ve bölgesel güçlerin yeni müdahalelerine de imkân yaratmıştır. Nitekim emperyalist ve kapitalist devletler “insani yardım” kılığı altında leş kargaları gibi derhal Lübnan’ın üzerine üşüştüler. Patlamanın ikinci günü, henüz daha limandan koyu dumanlar yükselirken Fransız Cumhurbaşkanı Macron, soluğu Beyrut’ta alarak Lübnan’ın kurtarıcısı rolüne soyunmuştur. Fransa, Lübnan ile olan tarihsel arka planını, Hıristiyan ya da seküler nüfusun ve entelijansiyanın Fransa’yla içli dışlı olmasını bir avantaja dönüştürmek istiyor. Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yataklarından pay almak üzere bölgedeki etkinliğini arttıran Fransa için, bir Doğu Akdeniz ülkesi olan Lübnan son derece önemlidir. Macron Lübnan’a koşar da Türkiye’nin egemenleri geri kalır mı? Yandaş medya derhal Macron’u bölgenin şımarık çocuğu ilan ederken, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ve cumhurbaşkanı yardımcısı apar topar Lübnan’a giderek Türkiye’nin dost elini uzattılar! Ne de olsa Lübnan eskiden Osmanlı toprağıydı, Batılılar daima çıkarlarının peşinden koşuyorlardı, oysa Türkiye kardeşlik duygularıyla doluydu! Elbette kapitalist düzende burjuva devletler için dostluk ve kardeşlik karşılıksız olamayacağına göre, Türkiye derhal tahrip olan limanın yeniden inşasına talip oldu. Liman tekrar faaliyete geçene kadar da Mersin limanını kullanabilirlerdi! Bu arada ise, Lübnan’ı daha fazla karıştırmaktan başka bir anlama gelmeyecek şekilde, Dışişleri Bakanı ağzından bu ülkedeki Türkmenlere Türkiye vatandaşlığı verileceğini vaat etti!

17 Ekim 2019’da sokaklara dökülen Lübnan halkı, WhatsApp uygulamasına vergi getirilmesini, benzine ve tütüne ek vergi konmasını protesto etmeye başlamıştı. Ekonomik istemleri demokratik istemler izlerken, emekçiler mezhepçiliğe dayalı siyasal düzenin değişmesini istiyor ve meydanlardan “devrim” sloganı yükseliyordu. Gösterilerin milyonları bulması ve süreklileşmesi üzerine başbakan Saad Hariri istifa etmek zorunda kaldı. Bölünme ve siyasi krizden dolayı yeni hükümet ancak iki buçuk ay sonra kurulabildi. Fakat 14 Mart Bloku, besbelli ki emekçilerin tepkisinin hedefi olmamak ve aynı zamanda kitle hareketini yönlendirmek için yeni hükümette yer almadı. Şimdi 14 Mart Blokundaki kesimler, sanki yıllar boyunca hükümette ve karar mekanizmalarında onlar yer almamışlar gibi, patlamanın suçunu karşı cepheye yıkmaya, patlamanın öfkesiyle sokaklara dökülen kitleleri kendi çıkarları temelinde manipüle etmeye çalışıyorlar. Doğal olarak karşı cephe de onları hedef alıp emperyalistlerin oyuncağı olmakla suçluyor. Yani emekçi kitleler şok ve dehşet duygusu yaşarken ve ağır ekonomik sorunlarla boğuşurken, egemen sınıf kesimleri yine hesap vermemek için suçu birbirlerinin sırtına yıkmakla, birbirlerini gözden düşürmeye çalışmakla meşguller.

Ortadoğu’daki emperyalist savaşın yeni cephesi haline getirilen Lübnan bölünmüş, parçalanmış ve bir çıkışsızlığa itilmiştir. Koronavirüs salgınıyla kesintiye uğrayan kitle gösterilerinin temel arzusu mezhepçiliğe dayalı siyasal düzenin değişmesiydi. Emekçiler bölünme ve parçalanmanın son bulmasını, ülkeye barış ve istikrar gelmesini istiyor. Ne var ki burjuva güçlerin bugünkü mezhepçi yapıya, onunla birlikte yolsuzluğa ve rüşvete son vermesi, laik ve demokratik bir işleyişin önünü açması mümkün değildir. Bunu yalnızca işçi sınıfı yapabilir ve bunu yaptığında aslında kapitalist düzene de son verecek, bugünkü sorunların kaynağını kökten ortadan kaldırmış olacaktır. Bunun için de işçi sınıfı bağımsız bir sınıf olarak örgütlenip siyaset sahnesine çıkmak, bölgedeki diğer ülkelerin işçi sınıflarıyla gücünü birleştirmek zorundadır. Emperyalist savaşın, sömürünün, işsizlik ve yoksulluğun, mezhepçi düzenin ve gerici siyasal rejimlerin son bulmasının yolu Ortadoğu proleter devriminden geçiyor. Tüm bölgenin kaderi ortaktır.