Navigation

Ekim 1917: Dünyayı Sarsan Kızıl Fırtına

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

“Devrimciler öldü, yaşasın devrim!”

SSCB’nin tarih sahnesini terk etmesiyle birlikte burjuvazi, işçi hareketi saflarında yaşanan kargaşadan yararlanmak ve bilimsel sosyalizme karalar çalmak üzere pervasız bir şekilde harekete geçti. Burjuva ideologları hep bir ağızdan “komünizm öldü” türküsü çığırıyorlardı. Bu yalancılar şürekasına göre, “sınıf mücadelesi bitmiş” ve “tarihin sonu gelmişti”! Adeta Olimpos’a kurulmuş Tanrılar gibi, her şeye muktedirdi onlar; sosyalizme ölüm cezası verirken, kapitalizme ebedi yaşam iksiri içiriyorlardı. Onlara göre sosyalizm baskıcı ve totaliter bir rejimdi, eşitliği sağlamadığı gibi, tersine, bireyi ezmiş ve eşitsizlikler üretmişti. İnsanlık yeni devrimlerin peşinden koşmayacaktı artık. Zaten Marksizm yanlış bir doktrindi ve yanlışlığı pratikte ispatlanmıştı. Kuşkusuz bu zırvalar hâlâ sürüp gidiyor; ancak bilcümle egemen sınıf, yaktığı tütsülere ve okuttuğu onca dualara karşın öldü ilan ettiği Marksizmin ruhunu kovabilmiş değil.

Devrimci işçi hareketine ve onun bilimsel ideolojisi olan Marksizme dönük ideolojik saldırılar her zaman yaşanmaktadır. Fakat işçi hareketinin ağır darbeler aldığı ve devrimci öncüden yoksun olduğu gericilik koşullarında burjuva ideolojisi emekçi kitleler üzerinde daha bir etkili olur. Böyle dönemlerde öylesine bir atmosfer yaratılır ki, sanki kapitalizm ezelden beri mevcuttur ve hep böyle sürüp gidecektir! Devrim ve sosyalizm beyhude şeylerdir ve beyhude bir çaba içinde olmak ahmaklıktır!

Burjuva ideologları tarihi sınıflar üstü bir süreç olarak sunarlar. Elbette bunu maksatlı yaparlar; amaçları tarihin itici gücü olan sınıf mücadelelerini yok saymak, bu temel faktörü unutturmak ve burjuvazinin geçici zaferini kitlelerin bilincinde ebedi kılmaktır. Fakat bu nafile bir çabadır. Zira sınıf savaşımlarına ve devrimlere yol açan şey, kapitalist toplumun sınıflar temelinde bölünmüş bulunması ve bağrında derin ve uzlaşmaz çelişkiler taşıyan bir toplum olmasıdır. Geldiğimiz aşamada, toplumsal çelişkiler geçmişe göre kat be kat artmış ve sınıflar arasındaki uçurum alabildiğine derinleşmiştir. Yüz milyonlarca insanın işsizlik ve açlıkla boğuştuğu, milyonlarcasının tedavi edilebilir basit hastalıklardan öldüğü, nüfusun yarısının yoksul olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bununla birlikte, yeni bir emperyalist savaş insanlığın tüm birikimlerini ve doğayı tehdit ediyor. İnsanlığı kapitalizmin ürettiği savaşlardan ve diğer toplumsal yıkımlarından kurtaracak olan bir proleter devrimdir. Kapitalizmin bağrında biriken çelişkilerin nerede, ne şekilde ve ne zaman patlayacağı belli olmasa da, bu çelişkilerin proleter bir devrime zemin döşediği tarihsel bir gerçektir.

Kapitalizmin yenilmez olduğu, devrim ve sosyalizmin beyhude bir çaba olduğu görüşü bellek kaybına tutulmuşların zırvalamalarından öte bir anlam ifade etmiyor. Kapitalizmin iki yüzyıllık tarihi boyunca işçi sınıfı sayısız kez burjuvaziye karşı ayaklandı. Kapitalizmin tarihi, yenilgilerle olduğu kadar siyasi grevler, direnişler, barikat savaşları ve devrimlerle de örülüdür. Tüm çabalara rağmen, burjuvazi ne devrim fikrini öldürebilmiş ne de sömürülen kitlelerin sınıfsız toplum özlemi olan komünizm için verdiği mücadelenin önüne geçebilmiştir. İşçi sınıfı tüm yenilgilere, örgütlü güçlerinin dağıtılmasına ve yaşanan moral çöküntüsüne rağmen, her defasında gücünü yeniden toplayarak kapitalizme başkaldırmıştır. Geriye çekilen devrim, gerekli koşullar oluştuğunda yeniden ileriye atılmıştır. İşçi sınıfı giriştiği her savaşımda sayısız üyesini ve devrimci öncüsünü yitirmesine rağmen, şöyle haykırmaktan geri durmamıştır: “devrimciler öldü, yaşasın devrim!”

Son iki yüzyıllık tarihi inceleyen herkes görecektir ki, işçi sınıfı devrim yapmaya muktedirdir. Bu devrimlerin en meşhuru ve muzaffer olanı bilindiği üzere 1917 Ekim Devrimidir. Tarihin hiçbir döneminde, Ekim Devriminin yarattığı boyutta toplumsal bir altüst oluş yaşanmamıştır. Ekim Devrimiyle birlikte işçi sınıfı tarihin yelelerini eline geçirmiş, tarih nehrinin yatağını değiştirmiştir. 89 yıl önce Rusya’da devrimin muzaffer olması, buna karşın Avrupa’da başlayan devrimlerin yenilmesi tek bir gerçeğe işaret ediyor: Proleter devrimin başarısı için Bolşevik bir önderlik şarttır. Yani sorun öznel faktördür. Toplumsal çelişkilerin patlamalı bir şekilde kendini açığa vurduğu ve devrimci durumların yaşandığı günümüzde de, işçi sınıfı devrimci bir önderliğe sahip olması durumunda kapitalizmi alaşağı etmekten geri durmayacaktır. İşte o vakit tarihin gidişi tamamen değişecektir.

Devrimin saati var mı?

Moral bozukluğunun ve karamsarlığın hüküm sürdüğü gericilik yıllarında işçi-emekçi kitleler, kapitalizmin yıkılabileceği gerçeğine kuşkuyla yaklaşırlar. Böyle dönemlerde devrim kitlelere, kafdağının ardı kadar uzak ve erişilmez görünür. Bu durum, çeşitli biçimlerde bulur yansımasını. Devrimden ve sosyalizmden söz edildiğinde devrimin olup olamayacağı, olacaksa ne zaman olacağı sorusu, sıkça sorulan soruların başında gelir. Kuşkusuz bu karamsar şüpheciliğin başlıca nedeni kitlelerin örgütsüz, dahası önderliksiz olmaları ve devrimci bilinçten bütünüyle yoksun kalmalarıdır. Devrimin iradi bir mesele olmadığını bugüne kadarki devrimler ayan beyan ortaya koyuyor. Devrimci süreçlerin gelişimine baktığımızda iki temel etmenin öne çıktığını görüyoruz: yönetenlerin eskisi gibi yönetememesi ve yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istememesi. Kuşkusuz bu durum, toplumun bağrında oluşan çelişkilerin giderek keskinleştiği, ulusal ve uluslararası düzeydeki ekonomik ve siyasal gelişmelerin çelişkileri daha da derinleştirdiği süreçlerin ürünüdür. Yaşanan tam bir toplumsal krizdir ve krizin ne zaman, ne şekilde patlak vereceği belli olmasa da, çelişkilerin bir yerden patlayacağı açıktır. Devrim, “birden bire”, ani patlamalar eşliğinde, çoğu kez egemen sınıfları ve işçi sınıfının önderlerini bile şaşırtarak tarih sahnesine çıkıverir.

Çarlık otokrasisinin yerle yeksan olduğu 1917 Şubat Devrimine günler kala, Çariçe şunları yazıyordu: “saltanat dönemi için büyük, parlak bir çağ başlıyor. Oysa bu dönemde tüm Rusya ölçeğinde, kentlerde, köylerde ve cephelerde müthiş bir hareketlilik söz konusuydu. Savaş, Çarlık otokrasinin bağrında biriken tüm çelişkileri açığa çıkartmış ve kitleleri değişim anaforunun kucağına itmişti. 15 milyon köylünün durgun ve içe kapalı yaşam tarzından kopartılarak asker kaputları içinde savaş cephelerine sürülmesi dikkate alınırsa, savaşın toplumsal yaşama ne denli etki ettiği daha iyi kavranacaktır. Üstelik daha 1916’nın başlarına gelindiğinde 5 milyon asker ya ölmüş ya da sakat kalmıştı. Savaş canavarı, cephelere yeni insan, silah, yiyecek ve giyecek gönderilmesi için bastırıyordu. Cephelerden gelen ölülerin ve sakatların oluşturduğu manzarayı, açlık, yoksulluk ve Rusya’nın dayanılmaz kış koşulları tamamlıyordu. Kitleler savaşın ağır yükü altında eziliyorlardı. Savaş başlarken söylenen coşkun yurtseverlik türküleri artık terk edilmiş bulunuyordu ve yığınlar eskisi gibi yönetilmek istemiyordu.

Tüm bunlar olurken, egemen sınıflar arasında da bir kaynama ve çatışma sürüp gitmekteydi. Özellikle savaşın kötü yönetilmesi burjuvazinin tepkisini çekmekteydi. Egemen sınıflar arasındaki çelişkiler savaşın uzamasıyla ve toplumsal gelişmelerin etkisiyle daha da artıyordu. 1915’te Savaş Bakanı şöyle diyordu: “Yalnızca toplumla bir uzlaşma politikası vaziyeti düzeltebilir. Bugün varolan eğreti kanallar bir felâketi önleyemez.” İçişleri Bakanı meseleyi daha da ileriye götürüyordu: “Biz hepimiz bugünkü koşullarda Rusya’yı yönetmekten aciziz. Ya bir diktatörlük ya da bir uzlaşma politikası gerek”. Çarı perde arkasından yöneten Çariçe ise, “Rusya kırbaçla okşanmaktan hoşlanır. Bu adamların doğası böyle” diye buyuruyordu. Çelişkiler toplumsal çatışmayı keskinleştiriyor ve egemen sınıflar arasındaki yarılma genişliyordu; artık eskisi gibi yönetemiyorlardı.

1917’ye gelindiğinde Rusya’da durum genel olarak buydu ve çelişkilerin bir devrim biçiminde patlak vermesi için sadece bir kıvılcım gerekiyordu. Ancak devrimci partiler bunun tümüyle bilincinde değillerdi. Örneğin Emekçi Kadınlar Günü kutlamaları tartışılırken greve gidilmesi gündeme geldiğinde Bolşevikler bile durumu yeterince olgunlaşmış görmüyorlardı. Bolşevik Partinin Viborg ilçe komitesine göre ne parti henüz yeterince güçlüydü ne işçilerle askerler arasında ilişkiler yeterli düzeydeydi. Lakin devrim, öncü partinin ne denli güçlü olduğuna ve kitlelerle yeterli düzeyde bağ kurup kurmadığına bakmaz; toplumsal çelişkiler dayanılmaz bir düzeye yükseldiğinde, en küçük bir vuruş bile devrimci patlamanın önünü açabilir. Nitekim tüm uyarılara rağmen 23 Şubat (8 Mart) sabahı kadın tekstil işçileri kutlamalar sırasında iş bırakıp greve gittiler. Kıvılcım çakılmıştı.

İş bırakan kadın işçiler, grevi desteklemeleri için metalürji işçilerine temsilciler gönderdiler. Başta Putilov olmak üzere metal işkolundaki işçiler greve destek verdiler. İlk gün greve gidenlerin sayısı 90 bin olmasına rağmen, kimse devrimden söz etmiyordu. Ancak hareket durulmadı ve yürüyüşler ertesi gün de devam etti. Fakat esas değişim kitlelerin ruhsal dünyasında ve bilinçlerinde yaşanmaktaydı. “Ekmek isteriz!” sloganı gitmiş, onun yerini “Kahrolsun otokrasi!” ve “Kahrolsun savaş!” sloganları almıştı. Ayın 25’inde grevcilerin sayısı 240 bine çıkarken, grev, Çarlık düzenine karşı siyasal bir başkaldırıya dönüşmüştü. Artık kitlelerin ne yapacaklarını bilmez halleri ortadan kalkmış ve hareket kesin olarak bir devrime dönüşmüştü: Çarlık gitmeli!

Kitleler bu iki gün boyunca, rejimin kendilerine karşı koyamayacağını sergiledikleri pratikle bilince çıkardılar. Daha ilk günden başlayarak, Kazakların kamçılarına ve polisin kurşununa aldırmadan çatışmanın içine dalıyorlardı. Polis raporu ayın 26’sındaki olayları şöyle anlatıyordu: “Karışıklıklar sırasında, genel olarak, isyancı kalabalıkların askerî birliklere karşı tavrının son derece kışkırtıcı olduğu, kalabalığın kurşunlara, kaldırımlardan söktükleri taş ve buzlarla karşılık verdiği gözlendi. Birlikler uyarı niteliğinde havaya ateş açtığında, kalabalık kaçışmak bir yana, salvolara kahkahalarla karşılık verdi”. Rus emekçileri yüzlerce yıldır baskı ve zorbalıkla, kamçı gücüyle yönetilmelerinin intikamını alıyorlardı adeta. Diplerde biriken yüzlerce yıllık öfke meydanlarda cesarete dönüşüp düşmanın üzerine yürüyordu. Kitleler büyük bir güç ve inançla kavgaya atılmış ve düşman üzerinde psikolojik üstünlük kurmuşlardı.

Bu üstünlüğün kurulmasında ve askerlerin devrim saflarına geçmesinde kadın işçilerin belirleyici bir önemi vardır. Kadın işçiler askerlerin arasına dalış yapıyor, namlulara sarılıyor, yalvarıyor ve yeri geldiğinde de emrediyorlardı: “süngülerinizi çıkartın, bize katılın!” Askerlerin kitlelerin safına geçmesi demek, devrimin kazanılması demekti ve öyle de oldu. Askerler, “kardeşlerinize ateş mi açacaksınız?” sözünde ifade bulan derin sitem ve yargılama karşısında önce bocalıyor ve kitlelerin yönlendirmesiyle devrimin safına geçiyorlardı. İşte devrim hiçbir zaman adı sanı belli olmayan kadın ve erkek işçiler ve en kritik noktada asker kitlelerini devrimin safına çeken öncü askerlerin üzerinde böyle yükseldi. Ayın 27’sine gelindiğinde askerler devrimin safına geçmiş, işçiler silahlanmış, kurdukları sovyetler aracılığıyla tüm devlet binalarını ele geçirmişlerdi. Dört gün önce başlayan toplumsal fırtına Çarlık hanedanlığını ebediyete intikal ettirmiş ve devrim zafer kazanmıştı.

Devrim ve kitlelerdeki köklü dönüşüm

Devrimin toplumu köklü bir dönüşüme uğrattığını ve kitlelerin bilincinde sıçramalı bir değişim yaşandığını vurgulayan Engels’e göre, devrimler, yirmi yıla yayılan olayların tek bir güne sığdığı olağanüstü süreçlerdir. Toplumsal değişim kopuşlar ve sıçramalarla ilerler. Her yönden bastırılan, tutucu bir yaşamın içine itilen, sanat, edebiyat, felsefe, bilim ve politikadan uzaklaştırılan emekçi yığınlar, devrim fırtınası esmeye başladığında kör karanlığın toprağını silkeleyip atarlar ve müthiş bir hızla öğrenmeye başlarlar. Toplumsal ilişkiler, alışkanlıklar, sınıflar arası hiyerarşi ve bunun sonucu olarak gelişen tutumlar kökten bir değişime uğrar ve devrimin alevleri içinden yepyeni ilişki ve alışkanlıklar fışkırır.

Rusya’da yaşananlar da tastamam bu yöndeydi. Devrim, kelimenin gerçek anlamında toplumu sarsmış, eski toplumsal ilişkilerle modern kapitalist ilişkilerin çelişkili birliğini bağrında taşıyan Rusya köklerinden sarsılmıştı. Yüzlerce yıldır baskı ve zorbalıkla yönetilen Rus yoksul kitleleri, kendilerini devrim çalkantısının içine atmışlardı. Her düzeyde, her kesimde bir kaynama yaşanıyordu. İşçiler, köylüler ve askerler politikayla kendi aralarına konan duvarları yıkıyor, örgütler kuruyor ve politikaya doğrudan katılıyorlardı. Her yerde mahalle komiteleri, köylü komiteleri, asker komiteleri, fabrika komiteleri, subay komiteleri, asker ve işçi sovyetleri kuruluyordu. Örgütlenme öylesine bir düzeye varmıştı ki, durumu çarpıcı biçimde anlatmak isteyenler Rusya’nın örgütlenme hastalığına yakalandığını söylüyorlardı. Örneğin Belçikalı bir diplomat, trenle Moskova’ya giderken yolculuk yaptığı kompartımanda hemen bir “yolculuk komitesi” kurulduğunu anlatır.

Yaşanan büyük altüst oluştan kaçınmak mümkün değildi. Devrim eski toplumsal alışkanlıkları ve ilişki kalıplarını paramparça etti. Örneğin, lokantaların duvarlarında şöyle şeyler yazıyordu: “Bir insanın bir masaya bakarak geçimini sağlaması, onu bahşiş vererek tahkir etmek için bir neden olamaz!” Keza Rus ordusunun katlanılmaz kuralları ve otoritesi tuzla buz olmuştu. Sovyetlerin yayınladığı bir genelgeye göre, askerler komitelere ve sovyetlere temsilcilerini gönderebilecek, silahlar bölük ve tabur komitelerinin emrine verilecekti. Asker selamı ve hiyerarşik rütbelerle birlikte ölüm cezası da kaldırılıyordu. Subayların erlere kaba davranması, onlara sen diye hitap edilmesi yasaklanıyordu. Rus ordusunun devrimcileşmesini sağlayan meşhur “Bir Numaralı Karar”, doğrudan askerlerin inisiyatifinin ürünüydü. Askerler bu kararı kendiliğinden, Duma koridorlarında yakaladıkları Menşevik lider Sokolov’a yazdırmış ve o sırada Menşeviklerin çoğunlukta olduğu sovyete kabul ettirmişlerdi.

Rusya’nın bozkırlarından Sibirya’nın unutulmuş köşelerine kadar her yerde politika konuşuluyordu. Politikanın kitlelerin yaşamının merkezine oturduğunu Krupskaya anılarında şöyle tasvir ediyor: “Yaşadığımız ev bir avluya bakıyordu, orada bile, geceleyin pencereyi açarsanız hararetli bir tartışma dinleyebilirdiniz. Orda oturan bir asker hiç dinleyicisiz kalmazdı, genellikle yan evlerdeki aşçı ve hizmetçiler, genç insanlar gelirdi. Gece yarısından sonra konuşmalar arasında «Bolşevikler, Menşevikler…» sözlerini seçebilirdiniz. Sabah üçte «Milyukov, Bolşevikler…» sözleri gene gelirdi. Beşte bile aynı sokak köşesinde politikadan vb. konuşulurdu. Petrograd’ın beyaz geceleri aklıma hep bu gece boyu süren politik tartışmalarla birlikte gelir.”

Hemen tüm kentlerde, köylerde ve cephelerde toplantılar ve tartışmalar yapılıyordu. Dünyayı Sarsan On Gün adlı eserinde John Reed, şu sahneyi aktarıyor: “Sosyal Demokratları, Sosyalist Devrimcileri, Anarşistleri, söyleyecek sözü olan herkesi ve konuştukları sürece dinlemek üzere kırk bin kişilik Putilov fabrikasının akın akın geldiğini görmek: ne muhteşem bir manzara!” Buna karşın burjuvazi ateş püskürüyordu: “Bu korkunç savaşın göbeğinde, ülke büyük bir tartışma derneğine, büyük bir festivale dönüyor.” Lakin kitlelerin burjuvazinin sözlerine kulak asacakları yoktu; sanki karanlık bir dünyadan geliyorlardı ve yüzlerce yıldır ne olup bittiğinden habersiz, öğrenme tutkusuyla her şeyin üzerine atlıyorlardı. Öğrenmeye, kavramaya ve dönüştürmeye bu denli susamışlık tarihte görülmüş müdür?

Cephede tanık olduğu bir manzarayı Reed şöyle aktarıyor: “Siperlerde ayaklarında ayakkabı olmayan sıska insanlar gördük. Onlar bizi görünce ayağa kalktılar. Istıraplı yüzleri, yırtık pırtık elbiselerinin içinde mavileşen derileriyle, sabırsızlıkla üzerimize atıldılar: «okuyacak bir şey getirdiniz mi?»” Oysa her gün tonlarca dergi, gazete ve kitap trenlerle ülkenin dört bir yanına dağıtılmaya başlanmıştı. “Rusya her okunacak şeyi kızgın toprağın suyu emmesi gibi emiyor, bir türlü suya doymuyordu. Dağıtılan bu şeyler masal, yalan yanlış tarih, halk için din, ya da insanları dejenere eden ucuz cinsten romanlar değildi. Bunlar sosyal, ekonomik kuramlar üzerine, felsefe üzerine yazılmış kitaplardı. Tolstoy’un, Gogol’un ve Gorki’nin eserleriydi.”

Karnını doyurma, üzerine yeni elbiseler giyme ve sıcak bir damın altına başını sokma talepleri genişlemiş, bunlara başka toplumsal ihtiyaçlar da eklenmişti. Sovyet oturumunda konuşan bir asker, Bolşevik gazetelere el koydukları ve sözcülerini tutukladıkları için Menşevikleri ve Sosyal Devrimcileri kıyasıya eleştirirken, bir başka asker yerinden fırlayarak şöyle itiraz ediyordu: “Neden ekmek yokluğunu anlatmıyorsun?” Verilen cevap manidardı: “İnsanlar yalnız ekmekle yaşamaz”. Evet, insanlar sadece ekmekle yaşamazlar; insan yaşamı sanattan edebiyata, bilimden felsefeye, toplumsal gelişmelerin seyrine müdahale demek olan siyaset gibi bir dizi unsurdan beslenir. Devrim, sadece ekmekle yaşanmayacağını kitlelerin bilincine çıkartmış, onların önünde yepyeni ufuklar açmış, düşünce dünyalarını alabildiğine genişletmişti.

Devrim netleştirir!

Şubat Devrimiyle birlikte, gerçekte tüm iktidar doğrudan işçi ve asker sovyetlerine geçmişti. Ancak sovyetlerde çoğunlukta olan Menşevikler ve Sosyal Devrimciler, sosyalist devrimin koşullarının oluşmadığını ileri sürerek burjuvaziyi iktidara çağırdılar. Böylece önünde sonunda çözüme kavuşması gereken bir ikili iktidar süreci başlıyordu. Bir tarafta kitlelerin fiili devrimci iktidarı sovyetler, öte tarafta ise resmi burjuva hükümeti vardı. Burjuva hükümetin gerçekte hiçbir gücü yoktu; ona güç veren, kol kanat olan Menşevikler ve Sosyal Devrimcilerdi. İlerleyen aylarda bu iki parti bizzat burjuva hükümetine katılarak sınıf işbirliği çizgisini bir adım öteye taşıdılar ve kitlelere ihanet ettiler.

Burjuva hükümet kitlelerin yakıcı ihtiyaçlarına cevap vermiyor, devrimi soğutmaya çalışıyordu. En acil ihtiyaçların başında gelen açlığın önlenmesi, köylülere toprak verilmesi ve savaşa son verilerek barışın sağlanması yönünde tek bir adım atılmamıştı. Tersine, emperyalist savaşa devam kararı alınmıştı. Menşevik bakanlar, söz konusu taleplerin savaş sürerken yerine getirilemeyeceğini, önce savaşın kazanılması gerektiğini ileri sürüyorlardı. Tüm bu süreçte işçi ve köylüleri anlayan ve onların çıkarını temsil edenler sadece Bolşeviklerdi. Lenin, sürgünden döner dönmez, Rus emekçi kitlelerin dünya devriminin yolunu açtığını ilan etmiş ve “bütün iktidar sovyetlere” şiarını yükseltmişti. Lenin ve Bolşevikler, bütün iktidarın sovyetlere geçmesi ve böylece burjuvazinin alaşağı edilmesi, toprağın köylülere dağıtılması ve savaşan ülke halklarına hemen barış çağrısı yapılması çağrısında bulunuyorlardı.

Şubattan Ekime yürüyen süreçte, işçi ve köylü yığınlar Menşeviklerin ve Sosyal Devrimcilerin kendi çıkarlarını temsil etmediğini pratikte yaşayarak öğrendiler. Bolşevikler tüm olaylarda kitlelerin sınavından geçmiş, onların güvenini ve önderliğini kazanmayı başarmıştı. Bu her düzeyde kendini açığa vuruyordu. Kendine sosyalist diyen bir öğrenci, tartıştığı bir askere Lenin’in Alman casusu olduğunu, Bolşeviklerin peşinden gitmemeleri gerektiğini anlatmaktaydı. Asker gayet sakin, “bak kardeş, iki sınıf var, proletarya ile burjuvazi, Lenin benim gibi basit insanların istediği şeyleri söylüyor. Bak, iki sınıf var, bir yandan olmayan öte yandandır” diye yanıtlıyordu. Her şey bu kadar açık ve netti. Kitleler ya devrimi ilerletecekler ve böylece burjuvaziyi alaşağı edeceklerdi ya da burjuvazi kitlelerle birlikte devrimi ve sovyetleri de ezecekti. Bu kesin olarak kavranmıştı. 23 Ekim gecesi Lenin ve Troçki’nin ayaklanma önerisi Bolşevik Merkez Komitesi tarafından reddedilince bir işçi sahneye fırlamıştı: “Petrograd proletaryası adına konuşuyorum, biz ayaklanmadan yanayız. Ne yaparsanız yapın, bilmem, ama size şunu söylüyorum ki, eğer sovyetlerin ortadan kalkmasına göz yumacak olursanız sizinle ilişkimizi keseriz”. Bu konuşmayla birlikte ayaklanma önerisi kabul edildi. Ve Şubatta açılan süreç, Bolşeviklerin önderliğinde Ekimde işçi sınıfının iktidarıyla taçlandı.

Ekim 1917: dünyayı sarsan kızıl fırtına

Ekimle kurulan proletarya iktidarı en yakıcı ihtiyaç olan savaşın durdurulması başta olmak üzere, köylülere toprak dağıtılması ve ezilen halklara kendi kaderlerini tayin hakkının tanınması gibi bir dizi köklü sorunu ivedi olarak çözmeye girişti. Sovyet iktidarı derhal emperyalist savaştan çekildiğini açıkladı ve savaşan ülke halklarına barış çağrısında bulundu. Gizli diplomasiye son verilirken, Çarlık devletinin emperyalistlerle yapmış olduğu tüm gizli anlaşmalar ifşa edildi. Rusya’da işçi sınıfının iktidara gelmesi ve savaştan çekilmesi dünyada büyük bir yankı uyandırdı ve savaşan ülkelerin emekçileri nezdinde sempati yarattı. Devrimin kendi ülkelerine sıçramasını önlemek isteyen emperyalist güçler, dünyanın yeniden paylaşımı sorunu henüz çözüme bağlanmamış olmasına rağmen savaşa son vermek zorunda kaldılar. Fakat tüm çabalarına rağmen Ekim Devriminin dünyayı sarsan kızıl bir fırtınaya dönüşmesini engelleyemediler. Avrupa, başta Almanya ve İtalya olmak üzere, tez zamanda devrimlerle sarsılırken, Doğu’nun ezilen hakları emperyalistleri sömürgelerden kovmak için ayağa kalktılar.

Yüzlerce yıldır savaşla yoğrulan ve savaştan bitap düşen Doğu halkları, savaşı durduran, halklara özgürlüklerini tanıyan ve köylülere toprak dağıtan Ekim Devrimini büyük bir coşkuyla karşılamışlardı. Anadolu da dahil Doğu’nun genelinde devrim ve onun önderi Lenin kitleler nezdinde efsaneleşmişti. Dido Sotiriyu’nun Benden Selam Söyle Anadolu’ya adlı eserinde devrimin Anadolu’daki askerler arasında sevinçle karşılandığını betimleyen sahneleri, Doğu’nun devrime bakışını yansıtması bakımından önemli. Askerlerden biri şöyle konuşur: “Bir sakallı varmış orda, başa geçmiş. Başa geçer geçmez de, savaş bitecek demiş. Ve savaş da bitmiş işte… Başka işler de görmüş o sakallı: ‘bundan böyle zengin de yok, fakir de…’ demiş. Herkes birmiş Rusya’da… Bütün tımar ve hasları alıp bölüştürmüş, saraylardan dışarı dehlemiş bütün prenslerle paşaları.”

Ekim Devrimi dünyadaki emekçi kitleler nezdinde büyük bir sempatiyle karşılanırken, burjuva âlem devrime nefret kusuyordu. Devrim o kutsallık halesiyle örtülen özel mülkiyeti ayaklar altına almış, burjuva devlet aygıtını parçalayarak onun yerine doğrudan demokrasinin organları olan işçi sovyetlerini geçirmişti. Egemen sınıflar öylesine şaşkınlığa düşmüşlerdi ki, işçi sınıfının iktidar olabileceğine ve tüm yaşananların gerçekliğine şüpheyle yaklaşıyorlardı. Çarlık generallerinden Zaleski derin bir hayal kırıklığıyla şöyle diyordu: “Kim inanır bir hademe ya da bekçinin, birdenbire bir baş yargıç; bir hastane bakıcısının, bir hastane müdürü; bir berberin, bir devlet memuru; bir onbaşının, bir baş kumandan; bir gündelik işçinin, bir belediye başkanı; bir çilingirin, bir fabrika müdürü olacağına?” Lakin burjuvazi inanmakta zorluk çekse de gerçeklik buydu. İşçi sınıfı bilinçlendiğinde ve başında devrimci bir önderlik bulduğunda neler yapmaya muktedir olduğunu ve tarihin akışını değiştirebileceğini Ekim Devrimiyle ortaya koydu. Kapitalizm belâsına son veren Ekim Devrimi, üretici güçlerin toplumun yararına sunulmasıyla sınıfsız toplum yolunda büyük bir değişimin yaşanabileceğini somut olarak kanıtladı. Kimse bunu tarihten söküp atamaz!

Üretici güçlerin geriliğine ve uzun iç savaşın toplumsal düzeyde yarattığı yıkıma rağmen Rusya’da devrim, beş yüz yıl öncesinden miras kalan geri toplumsal ilişkilere son verdi. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti ortadan kaldıran devrim, maddi ve zihinsel tüm imkânları toplumun gelişimine sundu ve muazzam bir toplumsal ve kültürel dönüşümün önünü açtı; sanat, edebiyat, müzik, mimari vb. alanlarda yaratıcılık patlaması yaşandı. Eğer Ekim proleter devrimi olmasaydı, Rusya gibi geri bir ülkede, kitleleri geçmişin boyunduruğundan kurtarmak, her alanda bir dönüşümün ve yaratıcı bir gelişmenin önünü açmak o kadar kısa bir sürede asla kapitalizmin harcı olamazdı. Proletarya iktidarı ilerleyen yıllarda içten yürüyen bürokratik bir karşı-devrimle son bulmuşsa da, gerçek budur. Bu gerçek tarihin altın sayfalarından hiç silinmeyecek!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no.20, Kasım 2006