Navigation

Tarihsel TKP’nin Kuruluşunun 100. Yılı

Tarihsel TKP’nin kuruluşunun üzerinden tam 100 yıl geçmiş bulunuyor. Dönemin geri kapitalist ülkelerinde aynı dönemde kurulan diğer Komünist Partileri gibi TKP de, varlığını ve proleter bakış açısını yansıtan devrimci programını esasen Komünist Enternasyonal’e (Komintern) borçluydu. Komintern İkinci Kongresinde Bakû’de bir Doğu Halkları Kurultayı toplanması kararlaştırılmıştı. 1-8 Eylül 1920 tarihleri arasında, 38 farklı milliyetten, 1273’ü komünist olmak üzere toplam 1891 delegeyle toplanan bu kurultaya Mustafa Suphi de Türkiyeli komünistleri temsil eden bir delegasyonla katıldı ve kurultayın başkanlık divanına seçildi. Bu kurultayın hemen ardından, Türkiye Komünist Teşkilâtı, 10 Eylülde yine Bakû’de bir kongre toplayarak Türkiye Komünist Fırkasının (Partisinin) kuruluşunu ilan etti.

Dünya devrimi perspektifiyle yoğrulan ve partinin önüne Anadolu’da da “işçi ve rençber şûrâlar cumhuriyeti” için yorulmaksızın çalışma görevini koyan ilk TKP Programı, din, milliyet, eğitim, işçi hakları gibi meselelere de Bolşevik temelde yaklaşıyordu. Şûrâlara dayanan bir işçi-emekçi cumhuriyeti, bürokrasinin ve sürekli ordunun lağvedilerek yerine şûrâların ve emekçi milisinin geçirildiği bir devlet, Türkiye devriminin kaderinin dünya devrimiyle sımsıkı bağlı olarak kurgulandığı bir devrimci perspektif, ezilen uluslara özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkının tanınması (kültürel konularda tam özgürlük, ulusal ayrıcalıkların ilgası, federatif bir devlet, bir ulusun ayrılma isteğinin referandumla karara bağlanması)… Tüm bu programatik ilkeler bugün için bile son derece ilerici ve devrimci bir nitelik taşıyordu. Sonraki yıllarda TKP de dönemin tüm diğer KP’leri gibi Stalinizmin egemenliği altına girip bu Bolşevik çizginin dışına düşecekti. Üstelik Türkiye’de sanayi kapitalizminin 1960’lı yıllara kadar alabildiğine geri bir düzeyde kalmış oluşunun yarattığı nesnellik gerek programatik-ideolojik, gerek politik gerekse de örgütsel olarak küçük-burjuvalaşmayı güçlendirici ve kolaylaştırıcı bir rol oynamıştı.

Bugün TKP’nin mirası noktasında rekabet halinde olan grupların, TKP’nin kuruluşuna damgasını basan Bolşevik ruha değil, onun tasfiyesiyle ortaya çıkan Stalinist TKP’ye sahip çıktıkları biliniyor. Aşağıda, Mehmet Sinan’ın Proleter Sınıf Temelinden Yoksunluk başlığını taşıyan 2009 tarihli çalışmasından aldığımız bölüm, tarihsel TKP’nin programının olumlu yönlerini ve bunun Komintern’le bağını ortaya koyduğu gibi, sonrasında hangi nesnel ve öznel nedenlerle ve hangi süreçlerden geçilerek bu çizginin tasfiye edildiğini de ortaya koyuyor.

***

Türk burjuvazisi cumhuriyetin kurulduğu dönemden başlayarak, demokratikleşmeye karşı direncini yıllar yılı sürdürdüğü ve kendi üzerindeki demokratik görevleri dahi yerine getirmekten kaçtığı için, sonuçta Türkiye’de burjuva demokratik dönüşümlerin gerçekleştirilmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi için mücadele görevi de işçi ve emekçilerin, sosyalistlerin, ilerici-demokrat aydınların omuzlarına binecekti. Demokrasinin gelişmesinde ve özgürlük alanının genişlemesinde şüphesiz ortak yararı olan bu kesimler, burjuva cumhuriyetin kurulduğu tarihten itibaren “sosyalizm mücadelesi ile demokrasi mücadelesinin iç içe geçtiği” zorlu bir tarihsel süreci birlikte kat etmek zorunda kalacaklardı.

TC’nin kuruluşundan sonraki on yıllar boyunca da “azgelişmiş kapitalist ülke” konumundan yukarı çıkamayan Türkiye’de, demokrasi mücadelesi ile sosyalizm mücadelesinin böylesine iç içe yaşanması, bir yandan proleter sosyalistlerin görevlerini daha da ağırlaştırıp karmaşıklaştırırken, öte yandan Türkiye sosyalist hareketinin taşıdığı tüm küçük-burjuva zaafları da derinleştirdi. Tarihsel bir dönemleştirme yaparak söylersek, modern sınaî kapitalizmin yeterince gelişmediği 1960 öncesi dönemde sosyalist hareketin en önemli zaafı, gerçek bir proleter sınıf temeline sahip olamaması ve bu nedenle de işçi sınıfı içinde gerçek anlamda devrimci sosyalist bir gelenek yaratamamasıydı. O nedenle, Türkiye sosyalist hareketi uzun yılları kapsayan bir tarihsel dönemi (1920-60), proleter sınıf temelinden yoksun olarak geçirmiş ve bu dönemde örgütsel varlığını esas olarak küçük-burjuva unsurlara dayandırmak zorunda kalmıştı. Ama şurası çok açık bir gerçek ki, Türkiye sosyalist hareketinin bu zaafı, modern sınaî kapitalizmin geliştiği ve bir sanayi proletaryasının oluştuğu 1960 sonrası yıllarda da aynen devam edecek ve ne yazık ki bugünlere uzanacaktı.

Birinci döneme, yani 1920-60 arası yıllara dair bir değerlendirme yapacak olursak, sosyalist hareketin bu dönemde proleter sınıf temelinden yoksun oluşunun gene de anlaşılabilir nesnel ve öznel nedenleri bulunduğunu söyleyebiliriz. Bir kere o yıllarda Türkiye’de gerçek anlamda gelişmiş, büyük ölçekli bir modern kapitalist sanayinin olmadığını hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla, gelişmiş bir sanayi proletaryası ve bu temelde yükselen kitlesel bir işçi hareketi de bulunmamaktaydı. Öte yandan, Türk burjuva sınıfı cumhuriyetin kuruluşundan sonraki on yıllar boyunca gerçek anlamda demokratik dönüşümleri gerçekleştirmediği için, eski pre-kapitalist ilişkiler de (toprak ağalığı, aşiret ilişkileri, toprak sorunu vb.) tasfiye edilmemiş bir şekilde olduğu gibi devam etmekteydi. 1950’lere gelindiğinde bile, hem kentte hem de kırsal kesimde küçük üretim yaygın bir şekilde varlığını sürdürmekteydi. Bu bakımdan, bu yıllarda Türkiye her ne kadar kapitalist “kalkınma” yoluna girmişse de, bir “küçük-burjuva denizi” olma durumunu da hâlâ sürdürmekteydi. Kapitalist gelişmenin böylesine geciktiği bir sosyo-ekonomik yapıda, sosyalist hareket açısından en göze batıcı olumsuzluk, belli düzeyde eğitimli (hatta okur-yazar) ve örgütlenmeye açık işçilerin sayısının son derece sınırlı olmasıdır kuşkusuz. Nitekim yaklaşık 60’lara gelene kadar Türkiye’de işçi sınıfının durumu da aşağı yukarı böyleydi.

Gecikmiş bir kapitalizm, her şeyden önce sınıfsal ayrışmanın tam olarak gerçekleşmediği, başka bir deyişle sınıfsal eğilimlerin iç içe geçmiş bir vaziyette yaşandığı bir kapitalizm demektir. Kapitalistleşme sürecindeki bu tarihsel gecikmişlik nedeniyledir ki, Türkiye’de de işçi sınıfının kültürel, ideolojik, siyasal davranış ve eğilimleri, kır ve kent küçük-burjuvazisininkinden tam olarak ayrışamayacak ve bu durum yıllar yılı da hep böyle devam edecekti. Bu sosyolojik tablo, o dönemde sosyalist hareketin örgütsel yapısına bütünüyle yansımıştır. Nitekim Türkiye sosyalist hareketinde küçük-burjuva sosyalist eğilimler ile proleter sosyalist eğilimin tam olarak ayrışmamış olmaları ve hatta bu eğilimlerin aynı örgütsel yapılar içerisinde yıllarca iç içe yaşamalarında, kapitalizmin bu gecikmişliğinin büyük bir payı olduğu muhakkaktır.

Diğer taraftan, gecikmiş kapitalizm koşullarında burjuva gericiliğinin sosyalist hareket üzerinde uyguladığı baskı ve şiddetin yarattığı olumsuzluklar da (öznel etkenler) unutulmamalıdır. Nitekim Türk burjuva gericiliğinin, sosyalist hareketin bu birinci döneminde Türkiye’nin tek sosyalist partisi olan TKP üzerinde uyguladığı kesintisiz baskı ve şiddet, bunun en çarpıcı örneğini oluşturmaktadır. Burjuvazinin tek parti diktatörlüğü döneminde (1920-46) uyguladığı baskı ve şiddet, Türkiye’de sosyalist hareketin örgütlenme olanaklarını alabildiğine daraltan ve zorlaştıran öznel bir etken oluşturmuştur. Daha baştan Komünist Enternasyonal’in bir seksiyonu olarak kurulmuş olan TKP, örgütlenmesini işte bu son derece sınırlandırıcı nesnel ve öznel koşullar altında sürdürmek zorunda kalmıştır. Bu durumun yarattığı en önemli zaaf, TKP’nin işçi sınıfı içinde örgütlenme yapamaması ve daha çok, belli düzeyde eğitimli küçük-burjuva unsurlar ve aydınlar arasında örgütlenmeye yönelmesidir. Bu süreçte TKP belli sayıda bilinçli sosyalist işçiyi bünyesinde barındırıyor olsa bile, örgütsel bakımdan esas olarak küçük-burjuva aydınlara ve geniş çapta küçük-burjuvaziden gelen unsurlara dayanmak zorunda kalmıştır. Neticede, cumhuriyetin kuruluşundan 1950’ye kadar geçen zaman diliminde, Türkiye sosyalist hareketinin örgütsel yapısını ve ideolojik-siyasal çizgini belirleyen, asıl olarak TKP’nin bu küçük-burjuva aydın kadroları olmuştur. 1951 tevkifatı sonrasında TKP’nin örgütsel varlığı fiilen son bulunca, sosyalist hareketin Türkiye’deki etkinliği de 60’lı yıllara kadar fiilen son bulmuştur.

Türkiye sosyalist hareketinin ilk temsilcisi olan TKP, aslında Lenin önderliğindeki Komünist Enternasyonal’in bir seksiyonu olarak kuruldu. Büyük Ekim Sosyalist Devriminin etkisi altında toplanan TKP’nin 1. Kongresi (Kuruluş Kongresi), Anadolu’da, İstanbul’da ve Sovyet topraklarında faaliyet yürüten 15 komünist grup ve örgütü merkezi bir yönetim altında birleştirmeyi başarmıştı. Bu kongre, Komünist Enternasyonal’in ilkeleri doğrultusunda bir Program ve Tüzük kabul etmişti. TKP kuruluş bildirgesinde, işçilerin ve köylülerin partisi olduğunu ve bir burjuva cumhuriyetin kuruluşu için değil, “halkçılığın en yüksek biçimi olan işçi ve köylü şuraları (sovyetleri) cumhuriyetinin kurulması için” mücadele edeceğini çok net bir biçimde ilan ediyordu: “İşçi ve köylü şuralar cumhuriyeti, sınıfları ortadan kaldırarak, savaş ve çatışmaların her türlü sıkıntılarından kurtulmuş, aydınlık ve mutlu bir geleceğe doğru giden, kapitalizm ile komünizm arasındaki geçiş dönemine ait geçici bir yönetme biçimidir.”

TKP programı, içinden geçilen tarihsel dönemin bir “toplumsal devrim dönemi” olduğunu vurgulayarak, bunun dünya çapında bir mahiyet taşıdığına işaret ediyordu: “Türkiye İştirakiyun (Komünist) Partisi yukarda ortaya konan esaslara dayanarak içinden geçtiğimiz dönemin insanlık âlemine yeni ve tam anlamıyla özgür bir hayat vadeden toplumsal devrim dönemi olduğunu savunur. Her şeyden önce bir «işçi ve köylü» partisi olan Türkiye İştirakiyun (Komünist) Partisi, dünyanın diğer komünist partileriyle birlikte Üçüncü Enternasyonal’i oluşturur ve bu enternasyonalin yine enternasyonal olan burjuvazi ile savaşına aktif bir organ olarak katılır. … Toplumsal devrim de, devrimin burjuvaziyi yenerek zafere ulaşmasıyla başlayan komünizm uygulaması da, dünya çapında bir mahiyet taşır”.

Evet, Komünist Enternasyonal’in bir seksiyonu olarak örgütlenen TKP’nin ilk programında bunlar yazılıydı. TKP, Lenin’in sağlığında belirlenen Komünist Enternasyonal’in programatik ilkelerine, Lenin’in ölümüne kadar sadık kaldı ve bu programa açıkça ters düşen bir siyasal çizgi izlemedi. Ne var ki bu durum uzun sürmeyecekti. Lenin’in ölümünden sonra Stalinci bürokrasinin Sovyetler’de iktidarı ele geçirmesi ve Komünist Enternasyonal’de ideolojik hegemonyasını kurmasından sonra gidişat tamamen değişecekti. SBKP’de ve Komünist Enternasyonal’de dünya devrimi fikrinden tamamen uzaklaşılmış ve bunun yerine, Stalin’in geliştirdiği “tek ülkede sosyalizmin zaferi mümkündür” tezi savunulmaya başlanmıştı. Tek ülkede sosyalizmin zaferi mümkün olduğuna göre, bundan böyle artık sosyalizmin tek ülkede ve öncelikle de Rusya’da zaferi için çalışılmalıydı! Buna göre bütün KP’ler, proleter devrimin kalesi sayılan SSCB’nin çıkarlarını savunan bir siyasal pozisyon içinde olmalıydılar. Hatta SSCB’nin çıkarları gerektiriyorsa, KP’ler kendi ülkelerinde devrim yapmaktan bile vazgeçebilmeliydiler! Evet, Stalin’in liderliği altındaki uluslararası komünist harekette yeni “enternasyonalizm” algısı artık böyle şekilleniyordu. KP’lerin proletarya enternasyonalizmi ve dünya devrimi algılayışındaki bu muazzam yön değişikliğinden elbette ki TKP de nasibini almıştı!

TKP, bu yön değişikliğinden en çok etkilenen KP’lerden biri olmuştu. Stalin’in “aşamalı devrim” anlayışı uluslararası komünist harekette tek resmi teori haline gelince, TKP içinde de “milli burjuvazi” ile ilişkiler ve Kemalizme karşı tutum konusunda esaslı bir tartışma başlamıştı. Partinin en üst yönetici kadroları arasında yer alan küçük-burjuva aydınlardan bazıları, bu ayrışmada en uç noktaya kadar gittiler ve Kemalist burjuva iktidarın açık destekçileri haline geldiler. Bunlar, Türkiye’de devrimcilerin asıl görevinin, başlamış bulunan Kemalist “milli inkılâbı” ilerletmek ve yeni kurulan genç burjuva devleti (TC’yi) emperyalizm karşısında güçlü kılmak olduğunu savundular. Nitekim TKP’de bu görüşü en önde savunanlardan MK Genel Sekreteri Vedat Nedim Tör ile MK üyesi Şevket Süreyya Aydemir partiden de ayrılacaktılar. Bunlar, 1932 yılında CHP’lilerle birlikte çıkardıkları Kadro adlı dergide, Kemalizmi, sosyalizmden de kapitalizmden de farklı olan, milliyetçi-devrimci bir ideoloji olarak pazarlamaya başladılar.

Ne var ki, Kemalizme karşı yumuşak bir siyaset izlenmesi gerektiğini savunan sadece Vedat Nedimler değildi TKP’de. Dolayısıyla, Vedat Nedim ve Şevket Süreyya’nın gitmesi, Kemalizme karşı tutum konusunda TKP içindeki tartışmaları sona erdirmemişti. Parti yönetimini elinde tutan ve Kominternce de desteklenen diğer yöneticiler de (Şefik Hüsnü grubu) aslında Kemalist burjuvaziyle iyi geçinmekten yanaydılar. Ama bunlar, birinciler gibi açıktan Kemalizme angaje olmuş görünmek de istemiyorlardı. Fakat içinde bulunulan koşulları ileri sürerek, anti-kapitalist temelde sınıf mücadeleci bir siyasal çizginin öne çıkartılmamasını ve Kemalist burjuva iktidara karşı yumuşak bir siyasal çizgi izlenmesini istiyorlardı. Burjuva iktidarla uzlaşma anlamını taşıyan Şefik Hüsnü yönetiminin bu sağ çizgisi, parti içinde yeniden sert tartışmalara ve giderek bölünmeyle sonuçlanacak çok ciddi bir anlaşmazlığa yol açtı. Nazım Hikmet’in de içinde yer aldığı, “işçi muhalefeti” olarak adlandırılan sol muhalefet grubu, Kemalist burjuva iktidarla bir uzlaşmaya karşı çıkıyor ve partinin daha sol bir mücadele çizgisi izlemesinde ısrar ediyordu. Sol muhalefete mensup partililer, 1929’da İstanbul’da, Pavli adasında (Tuzla) bir kongre topladılar ve yeni bir merkez komitesi seçtiler. Fakat Komintern bu kongreyi ve seçilen yeni Merkez Komiteyi onaylamadı. Çünkü Komintern nezdinde makbul olan ve izlenmesi gereken çizgi, Şefik Hüsnülerin izlediği “Kemalist iktidarla yakınlaşma” çizgisiydi! Komintern’in bu kararından sonra, sol muhalefet içinde yer alan üyelerin bir kısmı geri döndüyse de, muhalif grubun çoğunluğu bu kararı tanımadı ve partiyi asıl kendilerinin temsil ettiğini söyleyerek faaliyetlerini sürdürdü.

Sol muhalefet bu dönemde Kemalist burjuva iktidara karşı partinin daha sert bir muhalefet yürütmesini ve “sınıfa karşı sınıf” taktiğini esas alan bir siyasal mücadele çizgisi izlemesi gerektiğini savunuyordu. Ne var ki sol muhalefetin savunduğu bu görüşün TKP içinde gelişip güçlenmesi ve partinin bütününü doğru bir çizgiye çekebilmesi pek mümkün değildi. Çünkü TKP o yıllarda daha çok küçük-burjuvaziden gelen unsurlar arasında örgütlüydü. Böyle bir örgütsel yapı ve üye bileşimi içerisinde devrimci işçi muhalefetinin sözünü dinletebilmesi de kolay bir iş değildi. Nitekim Nazım Hikmet’in de içinde yer aldığı işçi muhalefeti, Kemalist burjuva iktidara karşı daha mücadeleci bir siyasal çizgiyi savunduğu için, parti yönetimine egemen olan küçük-burjuva eğilim tarafından sekterlikle, “parti düşmanlığı” ile suçlanarak partiden atılacaktı. O tarihlerde Stalinist bürokrasinin denetimi altındaki Komintern dergisinde çıkan birkaç yazıda da, Nazım Hikmet ve işçi muhalefeti “Troçkist polis muhalefeti” olarak tanıtılarak aforoz edilecekti.

Aslında 1930’ların başı, başka birçok sosyalist hareket için olduğu gibi Türkiye sosyalist hareketi için de tarihsel bir dönüm noktası oluşturur. Proleter sınıf temeli bakımından zaten çok zayıf durumda bulunan sosyalist hareket, bir de Stalinist bürokrasinin Türkiye’deki kopyalarının hegemonyası altına girince iyice güçsüz düşecek ve hem siyasal etki ve eylem gücü, hem de düşünce üretimi bakımından çorak bir hareket haline gelecektir. Tabii bu olumsuz tablonun oluşmasında Kemalist devletin de büyük bir “katkısı” olmuştur. Kemalist devletin 1920’lerden başlayarak komünistlere karşı uyguladığı ağır baskıların, ardı arkası kesilmeyen tutuklamaların, işkencelerin ve uzun hapislik yıllarının bu çöküşte etkisi olduğunu da asla unutmamak gerekiyor.

Fakat burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, 1930’larda TKP içinde baş gösteren ideolojik ve siyasal ayrılıkların ve buna göre oluşan eğilimlerin, o dönemle sınırlı kalmayıp, yıllar sonra da Türkiye sosyalist hareketi içinde aynen devam etmiş olmasıdır. Öyle bir sürekliliktir ki bu, TKP içinde 1920’lerin sonlarında ortaya çıkan ideolojik-siyasal ayrılık noktaları ve bu temeldeki bölünmeler, 1960 sonrasının Türkiye sosyalist hareketi içinde de ana hatlarıyla aynen görülmüştür. Çok açık ve net olunmak gerekirse, bu ayrılık ve bölünmeler, esasen proleter sosyalist eğilimle, çeşitli versiyonları bulunan küçük-burjuva sosyalist eğilim arasında ve küçük-burjuva sosyalist eğilimin kendi içinde yaşanmıştır. Söz konusu temel ayrılık noktaları ise, başta örgütlenme anlayışı olmak üzere, sınıfa bakış, sınıf içinde çalışma, siyasal mücadele, devrim, demokrasi, sosyalizm, komünizm, enternasyonalizm ve bunlara bağlı alt konulardaki farklı yaklaşımları içermektedir.

TKP’de yönetimi elinde tutan küçük-burjuva aydın kadroların ayırt edici özelliği, bunların politik kimliklerinin Stalinci bürokrasinin yönlendirici etkisi altında biçimlenmiş olmasıydı. Lenin sonrası dönemde Stalinizmin ideolojik-siyasal yörüngesine giren TKP’nin bu yönetici kadroları, Stalinist “aşamalı devrim” stratejisini Türkiye’ye uyarlamakta hiç gecikmemişlerdi. Stalinist bürokrasinin icadı olan “aşamalı devrim” stratejisi ve “tek ülkede sosyalizm” anlayışı bu yıllarda zaten tüm KP’lerin resmi ideolojisi haline gelmiş bulunuyordu. Bu resmi ideoloji, sömürge ve yarı-sömürge ülkeler ile az ve orta gelişmiş kapitalist ülkelerde mücadele veren KP’lerin önüne, özünde burjuva demokratik nitelikte bir devrim anlayışının ötesine geçmeyen “ulusal demokratik devrim” perspektifini zorunlu bir stratejik aşama olarak dikiyordu. KP’ler bu stratejinin bir gereği olarak, kendi ülkelerinde öncelikle anti-emperyalist, demokratik devrimci bir mücadele yürütmek, başka bir deyişle “bağımsızlık ve demokrasi” mücadelesi vermek zorundaydılar. Ve tabii “esas olarak” yabancı emperyalizme karşı yürütülecek bu mücadelede KP’ler, kendi ülkelerinde yürütecekleri anti-kapitalist mücadeleyi biraz törpülemeli ve sınıf mücadelesini fazlaca kışkırtmamalıydılar! Dolayısıyla, KP’ler devrimin bu birinci aşamasında (emperyalizme karşı mücadelede) kendi “milli” burjuvalarıyla ittifak yapmanın yollarını aramalı ve “mutlaka” bulmalıydılar!

Azgelişmiş ülke KP’lerine Stalinizmin empoze ettiği bu aşamalı “devrim” stratejisinin bel kemiğini oluşturan “anti-emperyalist ulusal devrimci” mücadele, proleter sosyalist mücadelenin önüne geçmekle kalmıyor, aynı zamanda proletaryayı sosyalist iktidar için mücadele hedefinden de iyice uzaklaştırıyordu. Böylece, bu yıllarda devrimin birinci aşaması olarak koyulan bu “anti-emperyalist ulusal devrimci” mücadele, adeta kendi başına bir amaç haline getirilmiş oluyordu. Nitekim bu “aşamalı devrim” stratejisinin olumsuz siyasal sonuçları, ilerde daha bir açıklıkla görülecekti. Az gelişmiş ülkelerdeki Stalinist resmi KP’lerin, kendi ülkelerinde devlet mülkiyeti ağırlıklı kapitalist “ulusal kalkınma” stratejilerini desteklemeleri ve bunun bir gereği olarak kendi “milli” burjuvalarıyla ittifak yapmaları artık olağan hale gelmişti. Öte yandan, bu stratejiyi bütün resmi KP’lere dayatan Sovyet bürokrasisi, bazı azgelişmiş ülkelerde darbeyle iktidara gelen ve iktidara geldikten sonra SSCB ile ekonomik-siyasal yakınlaşma içine giren kimi “milli-devrimci” burjuva iktidarların devletçi ekonomik uygulamalarını da “az gelişmiş ülkelere özgü bir sosyalizm” modeli olarak kutsamaya başlayacaktı!

Stalinizmden kaynaklı bu sağ sapmanın uluslararası sosyalist hareket üzerindeki olumsuz etkileri özellikle azgelişmiş ülkelerdeki sosyalist örgütlenmelerde fazlasıyla görülmüştür. En başta gelen olumsuzluk, sosyalist faaliyetin esas olarak sınıfa dayanan ve sınıf mücadelesi temelinde yürütülmesi gereken devrimci bir faaliyet olduğunun büyük ölçüde unutulması ve sosyalist mücadelenin gerektirdiği sınıfa dayalı örgütsel-siyasal-ideolojik görevlerin giderek ikinci plana itilmesi olmuştur. Türkiye’deki sosyalist örgütlenmelerin bu olumsuzluktan fazlasıyla nasiplerini aldıklarını ve bu nedenle de ne duruma düştüklerini, bugün devrimci Marksistler çok iyi bilmektedirler. Sosyalist hareketteki bu tarihsel sağ sapmanın, Türkiye’de gerçek anlamda işçi sınıfı eksenli bir devrimci sosyalist hareketin oluşmasını ve gelişmesini yıllar yılı nasıl engellediğini hâlâ görememek gerçek bir körlüktür! İkinci bir önemli husus ise, kendilerini devrimci Marksist olarak tanımlayıp da, sıra sınıf içinde sabırlı ve kararlı bir çalışma yürütmeye gelince bundan yan çizenlerin konumudur!

[Mehmet Sinan’ın Proleter Sınıf Temelinden Yoksunluk yazısından alınmıştır]