Navigation

12 Eylül’ün 40. Yılında Yine İşçi Sınıfı Hedefte

12 Eylül askeri faşist darbesinin 40. yılında Türkiye işçi sınıfı darbeyle hesaplaşamamanın ağır sonuçlarını yaşamaya devam ediyor. Türkiye’de 1960-1980 arasındaki dönem işçi sınıfının bir sınıf olarak varlık gösterdiği, sendikal ve siyasal örgütlerinin oluştuğu ve güçlendiği yıllardı. Özellikle 70’lerin ikinci yarısından itibaren sınıf hareketi yükselmiş ve ülke bir devrimci durum noktasına gelmişti. 12 Eylül darbesi sadece bu yükselişi durdurmakla kalmadı, aynı zamanda sınıfın sendikal ve siyasal örgütlerini paramparça ederek, işkence, hapis ve infazlarla, örgütlü mücadeleye karşı yıllarca kaybolmayacak derin korkular yaratarak işçi sınıfını tam anlamıyla atomize etti. Darbenin yarattığı etki öyle büyük oldu ki, işçi sınıfının tarihsel hafızası adeta yok edildi. O güne kadar biriktirdiği sendikal ve siyasal kazanımları kaybettiği gibi deneyimlerini de sonraki kuşaklara aktaramadı. Bugün Türkiye işçi sınıfı hem ağır bir ekonomik krizin hem de totaliter bir rejimin baskısı altında bulunuyor. Bunun yarattığı bir öfke birikimi olmasına rağmen bu birikimin kitlesel olarak açığa çıkamamasının nedeni elbette örgütsüz oluşudur. Ancak örgütsüzlüğün arka planına baktığımızda, 12 Eylül darbesiyle ağır yara alan işçi sınıfının ve devrimci hareketin henüz yaralarını saramadan başka bir fırtınaya tutulmuş olmasını görürüz.

Aslında dünya genelinde de Türkiye’dekine benzer bir durum yaşanıyor. Kapitalizmin tarihsel sistem kriziyle sarsılan dünyada faşizm güçleniyor, giderek yükselen bir otoriterleşme dalgası yaşanıyor. Keza bu koşullarda yaşanan ekonomik kriz tüm dünyada işçi sınıfına ağır bedeller ödetiyor. Ancak bu olumsuz tablonun karşısında sevindirici olan şey pek çok ülkede işçi sınıfının krizin faturasını ödemeyi reddetmesi, ekonomik ve demokratik hakları için ayağa kalkması, kitlesel protestoların ve isyan dalgasının giderek yayılıyor olmasıdır. Her vesileyle vurguladığımız gibi yaşadığımız topraklarda bugün içinde bulunduğumuz duruma bakarak karamsarlığa kapılmak yanlış olur. Türkiye dâhil hiçbir ülke dünyadaki gelişmelerden ve kapitalizmin tarihsel kriz koşullarının yarattığı kaçınılmaz sonuçlardan muaf değildir. Ancak elbette Türkiye’deki durumu kendine özgü tarihi, nesnel ve öznel koşullarıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor.[1] Bu nedenle bugün içinde bulunduğumuz durumu ve buradan çıkış yolunu görebilmek için dünyaya bakmak ne kadar gerekliyse, geçmişe dönerek 12 Eylül darbesini ve etkilerini doğru değerlendirmek de o kadar gereklidir.

12 Eylül’e giden süreç

60’lı yıllar hem sermayenin hem de işçi sınıfının yaşadığı dönüşüm süreci açısından belirleyicidir. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra sanayi burjuvazisinin önü açılmış, özel sektör büyürken kaçınılmaz olarak işçi sınıfı da büyümüştür. On yıllık büyüme sürecini şu cümlelerle özetliyor Elif Çağlı: “Katlamalı biçimde yaygınlaşan sanayi kuruluşları, köyün kente akması, işçi sınıfının büyümesi, onun ürettiği ve sermayenin el koyduğu artı-değer kitlesinin eski dönemlere oranla muazzam miktarlara varması ve nihayet kapitalist gelişmeye koşut olarak gelişen iç pazarın kâr realizasyonuna fırsat vermesi sayesinde, Türkiye kapitalizmi 60’lardan 70’lere koşar adımlarla bir üst gelişme halkasına doğru ilerliyordu.”[2] Bu yıllarda işçi sınıfı sadece nicelik olarak büyümedi, sosyalist hareketin de büyümesiyle aynı zamanda niteliksel bir değişim yaşadı. “Bu dönemde işçi sınıfı, önceki yıllarla kıyaslanmayacak ölçüde militan bir sendikal örgütlülük ve eylemlilik içine girmiş bulunuyordu. İşçi sınıfının bu eylemliliğini, 60’ların ikinci yarısından itibaren üniversite gençliğinin yükselen eylemleri izleyecekti… Önemli bir diğer gelişme ise, Türkiye’de uzun yıllardan beri bastırılmış ve yeraltına itilmiş olan sosyalizm düşüncesinin de bu hareketli dönemde yeniden gün yüzüne çıkması ve işçi sınıfı ile aydınlar ve öğrenci gençlik arasında hızla yayılmaya başlamasıydı. Nitekim bu gelişmelerin bir sonucu olarak, bu dönemde örgütlü sosyalist hareket de hızla gelişmeye başlayacak ve elle tutulur bir siyasal güç düzeyine yükselecekti. Bu yıllarda sola ve sosyalizme artan ilgi, o dönemde tek legal sosyalist parti olan Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) gelişiminde ifadesini bulacaktı.”[3] 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişi ise Türkiye işçi sınıfının 60’larda yükselmeye başlayan mücadelesinin doruk noktası olmuştu.

70’lere gelindiğinde hızla büyüyen büyük sermaye bir üst evreye sıçrayarak finans kapital sentezine ulaşmış, ekonomi ve siyasette artık belirleyici güç olmuştu. Ancak çok istese de henüz dışarı açılabileceği bir sermaye birikimine sahip değildi. Bunun için içeride sömürüyü yoğunlaştırması, yani işçi sınıfını daha uzun saatler, daha düşük ücretlerle çalıştırması gerekiyordu. Ancak değil bu arzusunu gerçekleştirmek, 15-16 Haziran direnişinde öyle büyük bir korku yaşamıştı ki, İstanbul’u ve hatta ülkeyi terk etmişti burjuvalar! Emellerine ulaşamayacağını anlayan finans kapital çareyi orduyu göreve çağırmakta buldu. Yükselen sınıf hareketini bastırmak, devrimci örgütlenmenin önüne geçmek, diğer taraftan ordu içindeki sol eğilimi tasfiye etmek amacıyla 12 Mart 1971 darbesi yapıldı. TİP ve sosyalist örgütler kapatıldı, DİSK’in faaliyetleri durduruldu. Devrimci gençlik hareketinin üç lideri asılarak idam edildi. Böylece bir süreliğine de olsa işçi sınıfı ve devrimci hareket bastırılarak kapitalistlerin rahat bir nefes alması sağlandı. Büyük sermaye hegemonyasını pekiştirecek adımlar attı. Örneğin darbeden bir ay sonra TÜSİAD kuruldu. Yabancı sermayeyle ortak yatırımlar arttı. Ancak burjuva siyasal partilerin kapatılmaması, sendikal hareketin ve toplu sözleşme sürecinin tam anlamıyla yasaklanmaması, 1961 anayasasının hepten değiştirilemeyerek sadece bazı yönlerinin kırpılması onu 12 Eylül darbesinden ayırıyordu. “Büyük sermaye, işçi hareketinin ve devrimci örgütlenmelerin ezilip uzun süreliğine felç edilmesi bakımından da 12 Eylül’de olduğu biçimde muradına eremedi. 12 Mart yarı-askeri diktatörlük dönemi, neticede iki olağan parlamenter işleyiş arasına sıkışmış bir faşizm provası oldu. Nitekim etkisi de 12 Eylül askeri rejimi gibi uzun sürmedi. 1973’te yapılan parlamento seçimleri döneminde kabaran sol dalganın üzerine binen ve askeri rejime muhalif pozlarla seçimi kazanan CHP lideri Ecevit hükümetiyle birlikte, burjuva düzen tekrar olağan parlamenter işleyiş biçimine döndü.”[4]

Kendini “ortanın solu” olarak tanımlayan Ecevit hükümeti, finans kapitalin işçi sınıfı hareketini burjuva düzen sınırları içerisinde tutmak amacıyla ortaya koyduğu bir projeydi ancak başarılı olamadı. Yaklaşık üç yıllık bir kesintinin ardından sosyalist hareket ve işçi sınıfının mücadelesi yeniden yükselmeye başladı. 1973 seçimlerinden sonra bir süreliğine de olsa CHP’nin etkisine giren DİSK, TKP’nin DİSK içinde örgütlenmesiyle birlikte bu etkiden çıkarak mücadeleci, militan bir sınıf sendikacılığı anlayışına yönelmişti. İşçi sınıfının yükselen mücadelesi ve sosyalist hareketin güçlenmesi toplumun tüm kesimlerini politikleştirmiş, adeta bir örgütlenme seferberliği yaşanır olmuştu. “İşçi sınıfı hareketindeki bu devrimci yükseliş, toplumun her kesimini etkilemişti. Devrimci gençlik hareketini temsil eden örgütlerin on binlerce üyesi ve taraftarı vardı. Gençler gözünü budaktan sakınmaksızın atılıyorlardı devrimci mücadeleye. Tabii aynı şekilde, kendi kitle örgütlerini yaratmış on binlerce öğretmen, mühendis, sağlık çalışanı, memur ve emekçi kadın, işçi sınıfıyla omuz omuza yer alıyorlardı dünyayı değiştirme mücadelesinde. Öte yandan kırsal kesimde de tarım işçilerinin ve emekçi köylülerin örgütlü mücadelesi yükseliş halindeydi. Özetle, sınıf mücadelesinin keskinleşmesi ve toplumsal mücadelelerdeki bu kitlesellik ve devrimci kabarış, önceki yıllarla kıyaslanamayacak bir durum arz ediyordu.”[5]

Sınıf mücadelesi cephesinde tablo buyken, dünyada ve Türkiye’de egemen sınıf cephesinde başka bir tablo yaşanıyordu. Yerli finans kapital için dışarıya açılma ihtiyacı artık yapısal bunalım halini almış, yükselen sınıf mücadelesi hem bu bunalımın aşılmasını engelleyen hem de burjuva düzeni tehdit eden bir düzeye ulaşmıştı. Yapısal reformların hayata geçirilebilmesi için öncelikle işçi sınıfının haklarının gasp edilmesi gerekiyordu. Sermayenin ihtiyaç duyduğu kredileri alabilmesi için IMF’nin ön şartı neo-liberal ekonomi politikalarının hayata geçirilmesiydi. Ama sermaye ve dönemin hükümeti bunların hiçbirini yapabilecek durumda değildi. İşçi sınıfı hem sendikal hem de siyasal anlamda gücünün doruğundaydı. Dışarıda ise İran’da Mollaların iktidara gelmesi, Sovyetler’in Afganistan’ı işgal etmesi gibi gelişmeler nedeniyle bölgedeki tek müttefiki olarak kalan Türkiye’deki gelişmeler ABD’yi daha fazla endişelendirir olmuştu. Bu gidişe dur demek gerekiyordu. Böylece yerli finans kapital ve emperyalist güçlerin işbirliğiyle faşist terör süreci başlatıldı. Toplumu terörize ederek korkutup sindirmenin yanı sıra tepkileri ölçmek ve bir kaos ortamı yaratarak darbenin koşullarını oluşturmak amacıyla harekete geçildi. “Bu süreçte mezhep çatışmaları körüklendi, nice kitlesel katliamlar gerçekleştirildi, beş bine yakın insan öldürüldü. ABD emperyalizminin darbe tezgâhçısı CIA ajanlarının desteğiyle ve Türk devletinin kontr-gerilla türü Gladio uzantısı gizli örgütlerinin marifetiyle yürütülen 1 Mayıs 1977 katliamı, işçi sınıfını ve geniş kitleleri terörize edip sindirmeyi amaçlıyordu. İşte 12 Eylül darbesi öncesinde, faşist bir rejime giden yol adım adım böyle döşendi. O dönemde işçi sınıfının öncü unsurları savaşa atılıp geride duranları mücadeleye çekmek istediler, fakat oportünist-reformist liderlikler tarafından engellendiler.”[6]

Oportünist-reformist liderliklerin işçi sınıfının yenilgi ruh haline girmesindeki rolünü 22 Temmuz 1980’de Kemal Türkler’in öldürülmesinden sonra yaşananlar üzerinden şöyle anlatıyor Mehmet Sinan: “Ne var ki, bir faşist darbe tehdidinin önüne sadece gösterilerle geçilemezdi! Onlarca kez yaşanan acı deneylerle kanıtlanmış bir gerçeklikti bu. Yığınların faşizme duyduğu tepkiyi büyük kitle grevleriyle daha da büyütmeksizin ve bu örgütlü tepkiyi asıl düşmana, yani emperyalist-kapitalist sistemin kendisine yöneltmeksizin, faşist darbe tehdidi savuşturulamazdı. Öfkeyle dolu olan işçi sınıfının bu öfkesini, düzene karşı devrimci bir başkaldırıya dönüştürmek ise, elbette ki işçi sınıfının devrimci politik öncüsünün göreviydi. Ne var ki Türkiye işçi sınıfı hareketinin zaafı da tam burada başlıyordu. Türkiye işçi sınıfı hareketi, kelimenin gerçek anlamında proleter devrimci, komünist bir politik öncüden yoksundu darbe öncesi dönemde. Sol politik örgütlerin çoğu işçi sınıfına dayanmıyordu. İşçi sınıfı içinde görece daha yaygın bir biçimde örgütlenmiş olan illegal TKP ise, izlediği reformist ve oportünist siyaset nedeniyle işçi sınıfının öncü kesimlerini devrimci çizgiden uzaklaştırıp, uzlaşmacı-pasif bir siyasal mücadele zeminine çekmiş bulunuyordu. Kemal Türkler’in öldürülmesinin işçilerde yarattığı öfke ve başkaldırı duygusu, TKP’nin ve DİSK yöneticilerinin izlediği uzlaşmacı ve pasif tutum nedeniyle bir süre sonra hayal kırıklığına ve umutsuzluğa dönüşerek sönüp gitti.” Devrim ve karşı-devrim güçlerinin çatıştığı üç yıllık dönemin sonunda Kemal Türkler’in öldürülmesi, karşı-devrim güçlerinin “zafere” giden yolda attığı son adım oldu. İşçi sınıfının ve sol hareketin tepkilerini ölçen finans kapital ve ABD emperyalizmi artık darbe koşullarının hazır olduğuna karar vererek darbe tarihini 12 Eylül olarak belirlemişti.

12 Eylül darbesi ve etkileri

12 Eylül askeri faşist darbesi ile birlikte burjuva demokrasisinin tüm kurumları lağvedildi. Meclis kapatıldı, belediye başkanlarından ilçe kaymakamlarına kadar yerel yöneticiler görevlerinden alındı ve yerlerine askeri atamalar yapıldı. Darbe günü grevde olan 54 bin işçinin grev çadırları dağıtıldı ve tüm grevler yasaklandı. Türk-İş hariç tüm sendikalar kapatıldı, binlerce sendika temsilcisi ve yöneticisi gözaltına alındı. DİSK’in mal varlığına el konuldu. Tüm siyasi partiler ve dernekler kapatıldı. On binlerce devrimci ve öncü işçi gözaltına alındı, işkence gördü, idam cezasıyla yargılandı, yıllarca hapis yattı. Yüzlerce insan işkencede öldürüldü. Binlerce işçi işten atıldı ve kara listeler oluşturuldu. Sendikalar Kanunu değiştirilerek sendikalaşmanın önüne engeller dikildi. Kıdem ve ihbar tazminatı kaldırılmasa da kırpıldı. Yıllık izinler düşürüldü, ikramiyelere son verildi. Tonlarca kitap ve gazete yakıldı, yüzlerce film yasaklandı.

Böylece işçi sınıfını ve devrimci hareketi bir silindir gibi ezip geçen 12 Eylül askeri faşist darbesi sermayenin önündeki tüm engelleri temizlemiş oluyordu. Artık finans kapital dilediği gibi sömürüyü yoğunlaştırarak şaha kalkabilirdi! “12 Eylül faşizmini izleyen sekiz yıllık süreçte, ücretlerin süngü zoruyla bastırılması sonucunda reel ücretlerde kesintisiz bir düşüş yaşanacak, buna mukabil emek verimliliğinde (birim zamanda yapılan üretim miktarı) %50’lik bir artış sağlanacaktı. 12 Eylül’ün yolunu açtığı neo-liberal ekonomi politikalarıyla, burjuvazi daha sonraki yıllarda da sömürüyü yoğunlaştırarak işçi sınıfını adeta limon gibi sıkacaktı. Bunun bir sonucu olarak, tarım dışı sermayenin milli gelirden aldığı pay 1980 yılında %49,5 iken, bu oran 1990’da %71’e fırlayacaktı. Aynı dönemde reel ücretler dörtte bir oranında düşerken, ücretlilerin milli gelirden aldıkları pay %26,7’den %13,9’a gerileyecek, yani yarı yarıya azalacaktı.”[7]

7 Kasım 1982’de faşist cuntanın çizmeleri altında yapılan sözde halk oylamasıyla darbe anayasası kabul ettirildi. Ardından 1983 yılında yapılan parlamento seçimleriyle faşist diktatörlük yerini Özal’ın başbakanlığındaki Bonapartist bir rejime bıraktı. Özal iktidarı, ekonomide büyük sermayenin arzuladığı yapısal dönüşümü gerçekleştirecek neo-liberal ekonomi politikalarını hayata geçirdi. Böylece ekonomide liberal rüzgârlar eserken, toplumsal ve siyasal yaşamda gerici, baskıcı ve yasakçı uygulamalar devam etti. Elif Çağlı, 1983’ten 2002’ye uzanan süreci, 12 Eylül rejimi olarak adlandırmak gerektiğini söyler. Çünkü “burjuva devletin faşist iktidar biçimi ortadan kalkmış olsa dahi, faşist iktidarın siyasal ve toplumsal yaşamda yarattığı altüstlüğün uzantı ve kalıntıları devam etmiştir.”[8] Ancak unutulmamalıdır ki bu süreç faşizmin tasfiye dönemidir. Faşizmin iktidara tırmandığı dönemi, iktidarda olduğu dönemi ve tasfiye dönemini ayırt etmek hayati önemdedir. Her ne kadar bunlar bir bütünün parçaları olsalar da “her bir evrenin kendine özgü anlamını ve sınıf mücadelesinin potansiyelleri açısından taşıdıkları farklılıkları asla göz ardı edemeyiz.” Şayet bu evreler doğru okunamazsa politik mücadelede izlenecek yol da doğru olmayacaktır. Ne yazık ki, hem 12 Eylül döneminde hem de günümüzde Türkiye sol hareketi faşizm konusundaki hatalı değerlendirmelerinin bedelini ağır ödemiştir.

2002’den günümüze

“Türkiye’de faşizmin son buluşu, bir zamanlar İspanya, Yunanistan, Portekiz ya da kimi Latin Amerika ülkelerinde yaşanan sürece benzemedi. Bu ülkelerde kaydedildiği üzere, faşist diktatörlüğün artık gücünü yitirdiği bir süreçte onu alttan gelen bir darbeyle çökerten bir gelişme Türkiye’de yaşanmadı. Keza, yine söz konusu örneklerde gözlemlenen işçi-emekçi kitle hareketi, devrimci ayaklanmalar ve bu yükselişi devrim yolundan geri döndürmek amacıyla burjuva demokrasisinin yeniden inşası yönünde yürütülen hararetli seferberlikler Türkiye’de yer almadı.”[9] İşçi sınıfının ve devrimci hareketin bir türlü toparlanamaması, geçen yıllar içinde sendikal ve siyasal örgütlülüğün daha da zayıflaması hem faşizmin tepeden kontrollü bir şekilde çözülmesi hem de burjuvaziye iyice palazlanması fırsatını verdi. 2002 yılına gelindiğinde halen örgütsüz ve dağınık durumda olan emekçi kitleler, yaşanan ekonomik krizin ve 20 yıldan uzun süren ağır baskı ve gericilik döneminin sorumlusu olarak gördükleri burjuva partileri sandıktan silerek AKP’yi iktidara getirdiler. Artık iktidarda AB yanlısı, demokratikleşmeden yana olduğunu söyleyen bir parti vardı. Böylece faşizmin tasfiye dönemi tamamlanmış ve artık olağan bir yönetim biçimine geçilmişti.

Ancak AKP’nin iktidara gelişi burjuvazinin statükocu kanadını fazlasıyla rahatsız etmişti. Bundan sonraki dönem AB yanlısı ve değişimden yana olan büyük sermaye ile statükocu kesimler arasındaki iktidar kapışmasına sahne olacaktı. Hem kendi iktidarını ayakta tutabilmek hem de büyük sermayenin arzu ettiği AB’yle bütünleşme planlarını hayata geçirmek isteyen AKP iktidarı “demokratikleşme” adımlarını atmaya başladı. Haliyle bu adımlar işçi sınıfından gelen bir basınçla değil, burjuvazinin iki kanadı arasında yürüyen iktidar kavgasının bir ayağı olarak atılacaktı. Elif Çağlı henüz “demokrasi” rüzgârlarının estiği 2004 yılında şu uyarıyı yapmıştı: “AB ve ABD arasındaki rekabetten yararlanarak, AB kodamanlarından olumlu vaatler kopartan Türkiye’nin artık AB yolundan çıkmasının, bugün yaratılan iklimde zor göründüğü düşünülüyor. Ama yarın bir yol kazası olmayacağını kim garanti edebilir? Emperyalist güçler arasında kızışan çıkar çatışmalarıyla ısınan ve bu güçlerin yeniden paylaşım savaşlarıyla adeta bir cehennem yerine dönen günümüz kapitalist dünyasında, hele ki Türkiye gibi «sürprizlere» açık bir ülkede her şey olabilir!”[10]

Nitekim öyle de oldu. Burjuvazinin iki kanadı arasındaki kapışmanın ürünü olan demokrasi balonu çabuk söndü. Tüm dünyayı sarsan ekonomik kriz, emperyalist savaşta pay kapmaya yönelik emperyal hevesler ve bunun dışarıda yarattığı gerilim, Kürt sorununda geleneksel devlet refleksinin yeniden zuhur etmesi, içeride başka bir boyut kazanan iktidar kapışmasının etkisiyle AKP ve Erdoğan dümeni “demokratikleşme” yolundan otoriterleşme yoluna kırdı. Ardından yaşanan gelişmeler iktidarı geri dönemeyeceği bir totaliterleşme yoluna soktu. Böylece 12 Eylül askeri faşizminin çizmeleri altında paramparça olan işçi sınıfı ve sosyalist hareket henüz belini doğrultamadan, 2015’ten sonra sivil bir totaliter rejimin sultası altında buldu kendini. Emekçiler iktidarın kutuplaştırma politikalarıyla Erdoğan ve karşıtları olarak ikiye bölündü. Toplumun dokusu bozuldu. Bütün bunlar olurken “demokrasi” sevdalısı büyük sermaye, iktidarın işçi sınıfının haklarına yönelik saldırıları (sendikaların korporatif örgütler haline getirilmesi, grevlerin yasaklanması, işsizlik fonunun yağmalanması vb.) ve sermayenin önünü açan politikaları karşısında, tam da ihtiyacına uygun olduğu için “sessiz” kalarak bu sürece onay vermiş oldu.

Bugün giderek derinleşen ekonomik krizin etkileri çok daha fazla hissediliyor. İçeride ekonomik krizin dışarıda ise emperyalist savaşın iyice köşeye sıkıştırdığı iktidar, koronavirüs bahanesiyle ekonomik haklara saldırıyor, siyasal baskıyı arttırıyor. İşsizlik, düşük ücretler, ücretsiz izinler, hayat pahalılığıyla birlikte emekçilerin beli her geçen gün daha fazla bükülüyor. Her ne kadar mevcut örgütsüzlük koşullarında kitlesel bir kalkışma yaşanmasa da işçi sınıfının gidişata yönelik hoşnutsuzluğu da giderek artıyor. Başta kendi tabanı olmak üzere kitlelerin dikkatini başka yönlere çekerek sıkışıklığını aşmaya çalışan iktidar Ayasofya’dan doğalgaz müjdesine, hatta ülkeyi Yunanistan’la sıcak savaşın eşiğine getirecek gerilimlere kadar her yolu deniyor. Ancak bu girişimlerin geçim derdine düşen emekçiler üzerindeki etkisi sabun köpüğü gibi sönüp gidiyor. Normal şartlarda gelinen durumun kitleleri “sandık” seçeneği dışında başka protesto yollarına sevk etmesi beklenirdi. Ancak yukarıda özetlediğimiz 40 yıllık sürecin ağırlığını halen üzerinde taşıyan örgütsüz emekçilerin bir anda silkinip ayağa kalkmasını beklemek hayalcilik olur. Öte yandan açık ki, hem 12 Eylül’ün hem de bugünün totaliter rejiminin hesabının sorulması ancak işçi sınıfı saflarında sabır ve kararlılıkla yürütülecek devrimci mücadele ile mümkün olabilecektir.


[1] TC’nin kuruluşundan bugüne kadarki tarihi hakkında bütünsel bir fikir sahibi olmak için Mehmet Sinan’ın Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar başlığıyla yayınlanan 15 bölümlük yazı dizisine bakılmalıdır.

[2] Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay., s. 247

[3] Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar, marksist.com

[4] Elif Çağlı, age, s.252

[5] Mehmet Sinan, age

[6] Elif Çağlı, age, s.256

[7] İlkay Meriç, 12 Eylül Faşizmi ve Hedefindeki İşçi Sınıfı, marksist.com

[8] Elif Çağlı, age, s.263

[9] Elif Çağlı, age, s.267

[10] Elif Çağlı, age, s.272