Navigation

İran Seçimleri: Rejimin İstikrarı mı, Yeni Krizler mi?

İran’da 21 Şubatta parlamento seçimleri yapıldı. ABD yaptırımlarının ağırlaştırıcı etkisiyle ekonominin iyice dibe vurduğu, emekçi kitlelerin ve öğrenci gençliğin birkaç ay önce sokaklara aktığı ve Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmesinin henüz sıcaklığını koruduğu bir atmosferde gidilen bu seçimlere damgasını vuran şey, molla rejimi kurulduğundan bu yana görülen en düşük katılımın yaşanması oldu. Daha önceki seçimlerde %60-70 arasında seyreden katılım oranı bu seçimde %42’ye düştü. Üstelik Tahran’da bu oran %25’in altına indi. Ne var ki, dini lider Ayetullah Ali Hamaney önderliğindeki köktenci kanat, bu katılımın seçimlerin meşruiyetine gölge düşürmediğini savunuyor. Çünkü bu kanada yakın isimler, henüz resmi sonuçlar açıklanmamakla birlikte parlamentoda üçte ikilik bir çoğunluk elde etmiş görünüyorlar.

Bu seçimlerde eski cumhurbaşkanı Ahmedinejat’a yakın 14 milletvekilinin de parlamentoya girmesi bekleniyor. Bir önceki seçimde yaklaşık 150 milletvekiliyle temsil edilen Ruhani destekçilerinin sandalye sayısının ise 20’nin altına ineceği görülüyor. Bu “şaşırtıcı” sonuç aslında egemen sınıfın köktenci kanadının zaferine değil, tersine muhalefetin başarısına işaret ediyor. Zira gerek sol muhalefet gerekse de “reformcular”dan oluşan burjuva muhalefet seçimleri boykot çağrısı yapmıştı ve görünen o ki bu çağrı kitlelerde karşılık bulmuştur. Düzen muhalefetinin boykot çağrısı, rejimin dümenini elinde tutan köktencilerin anti-demokratik girişimlerine bir tepki olarak gündeme gelmiştir. Hamaney’in egemenliğindeki Anayasayı Koruyucular Konseyi, bu seçimler öncesinde adaylık için başvuran 16 bin kişinin yarıya yakınının adaylığını onaylamayarak seçimlere girmelerini engellemişti. Böylece çoğunluğunu ılımlı ya da “reformcu” denenlerin oluşturduğu bu adaylar baştan elenerek, “muhafazakârlar” açısından risk azaltılmıştı. Bunlar arasında halen milletvekili olan 92 kişi de bulunuyordu. Diğerleri bir yana, parlamentoyu oluşturan 290 milletvekilinin üçte birine vize vermeme anlamına gelen bu açık saldırının ardından, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’ye yakın olan pek çok “reformcu”, seçimleri boykot edeceklerini ilan etmişti.

Bununla birlikte, boykotun bu denli yüksek olmasına yol açan tepkinin yalnızca bu faktörden kaynaklanmayıp bizzat Ruhani’ye de yöneldiği görülüyor. Bunda, ekonomik iyileşme ve siyasal reform vaatleriyle cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Ruhani’nin bu vaatlerinin hiçbirini yerine getirmemesi temel rol oynuyor. Ruhani’nin iddialarının aksine bu dönemde ABD yaptırımlarının yıkıma uğrattığı ekonomi düzeltilemedi ve molla rejiminin faşizan uygulamaları devam etti. Son iki yıl içinde İran’da yüz binlerce emekçi hem teokratik diktatörlüğe hem de onun milyonları yoksulluğa mahkûm eden politikalarına karşı defalarca sokağa döküldü. Molla rejimi bu eylemleri her seferinde azgın bir devlet terörüyle bastırmaya çalıştı ve yüzlerce insanı katletti. Emekçiler son olarak Kasım ayında, benzin zamları nedeniyle harekete geçmişlerdi. Ne var ki bu sadece bardağı taşıran son damlaydı. Emekçilerin, hayatı çekilmez hale getiren ekonomik koşulların yanı sıra, rejimin İran’ı daha büyük bir açmazın içine çeken mezhepçi politikalarına ve yayılmacı heveslerine de tepkisi had safhadaydı. Zira İran’ın Ortadoğu’da yürüyen emperyalist savaşa (Suriye, Irak ve Yemen’de) aktif şekilde katılmasının, insanlar yoksulluktan kırılırken milyarlarca doların egemenlerin çıkarları uğruna savaşa akıtılması anlamına geldiğini görüyorlardı.

Protestolara katılımın doruk noktasına ulaştığı o günlerde dini lider Ayetullah Ali Hamaney, ayağa kalkan emekçileri “dış güçlerin oyuncağı olan düşmanlar” olarak nitelendiriyor, onları askeri ve siyasi açıdan püskürtmekle övünerek katliamı meşrulaştırmaya ve hareketi pasifize etmeye çalışıyordu.[1] Onun sağ kolu olarak görülen general Kasım Süleymani’nin 3 Ocakta ABD tarafından öldürülmesi, Hamaney liderliğindeki rejim güçlerinin eline büyük bir fırsat sunmuş oldu.[2] “Muhafazakâr” olarak kodlanan bu güçler, Süleymani’yi kahramanlaştırarak ve ABD’ye karşı milliyetçiliği körükleyerek muhalefeti etkisiz hale getirmeye giriştiler. Her ne kadar aynı gün İran’ın bir Ukrayna yolcu uçağını füzeyle vurarak çoğunluğunu İranlıların oluşturduğu 176 kişinin ölümüne yol açmasına duyulan tepki kitle gösterilerini yeniden tetikler gibi olsa da, rejim bunu bastırmayı başardı. Seçimlere de işte bu koşullar altında gidildi. Ne var ki Hamaney oy kullanmanın “dini bir görev” olduğunu söyleyip kitleleri sandığa çekmeye çalışsa da başarılı olamadı ve katılım %42’de kaldı.

Son yıllarda tüm baskılara rağmen engellenemeyen isyanların katlanarak kitleselleşmesi, politik taleplerin giderek radikalleşip doğrudan teokratik diktatörlüğü hedef alır hale gelmesi ve nihayetinde seçimlerin %60’a yaklaşan bir çoğunlukla boykot edilmesi, İran’da politik krizin derinleştiğini ve rejimin altındaki zeminin daha güçlü biçimde sarsılmaya başladığını gösteriyor. Kuşkusuz mollalar buna ellerindeki tüm olanakları kullanarak direniyorlar. Bu noktada başvurulan politik silahların başında ise Şii milliyetçiliğinin ve ABD karşıtlığının körüklenmesi geliyor. Süleymani suikastının ardından yaptığımız değerlendirmede, yükseltilen milliyetçilik zehrinin İran’daki muhalefet üzerinde de boğucu bir etki yaratmasının hedeflendiğini belirtmiştik. Ancak şunu da eklemiştik: “… unutmamak gerekiyor ki, kısa vadede egemenlere zaman kazandırıp manevra alanını genişletse de, milliyetçilik zehri kapitalizmin yarattığı çelişkileri ilânihaye ortadan kaldırmaya yetemez. Bastırılan toplumsal çelişkiler eninde sonunda tekrar su yüzüne çıkarlar. 1979’da mollaların iktidarı zaptetmesinin ardından ABD’yle yaşanmaya başlayan gerginlikte ve takiben İran-Irak savaşı sırasında milliyetçilik rejimin elindeki en büyük kozdu. Ama ne denli yanılsamalı olsa da geniş kitleleri o dönemde saran «devrim coşkusu»ndan bugün geriye pek bir şey kalmamıştır. 40 yıllık totaliter diktatörlük lime lime dökülmektedir ve kitlelerdeki bıkkınlık had safhadadır. İnsanların dini duygularının tepe tepe kullanılması, dini söylemlere karşı da tepkinin yayılmasını beraberinde getirmektedir.”[3]

Bu koşullarda gerçekleştirilen 21 Şubat seçimlerinin ardından oluşturulan hükümete ve parlamentoya molla rejiminin en gerici unsurlarının damgasını basması, egemenlerin beklentilerinin aksine çelişkileri daha da derinleştirecektir. Burjuva muhalefetin bile parlamentodan alabildiğine dışlandığı böylesi bir bileşim, aynı zamanda, gerginliğin ve politik krizin parlamento dışına, yani sokağa taşınma potansiyelinin artması anlamına gelmektedir. Ekonominin can çekişmesi emekçi kitleleri zaten barut fıçısına döndürmüşken, buna egemen sınıf içinde derinleşen bir politik krizin de eklenmesinin İran’ı önümüzdeki dönemde sıkça devrimci durumlarla yüz yüze getirmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Unutulmamalı ki, eğer bir toplum patlamaya hazır haldeyse, hiç beklenmedik olaylar kıvılcım etkisi yaratabilir.

2011’de tüm bölgeyi etkisi altına alan Arap isyanları dalgasını, Tunuslu bir gencin kendini yakması tetiklemişti. Akaryakıt zamları, yeni vergiler ve saldırı paketleri ise geçtiğimiz yıl ikinci büyük isyan dalgasını tetikledi ve Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya pek çok ülkede milyonlarca işçi ayağa kalktı. Bugün Lübnan ve Cezayir hâlâ ayakta, Irak kaynıyor, Sudan’da ise görünenin aksine toplumsal basınç halen son derece yüksek. Bu devrimci yükseliş, İran işçi sınıfının mücadelesi açısından da güçlü bir zemin yaratıyor. Bu güçlü zeminde, depremden koronavirüse, politik baskılardan ekonomik krize her türlü sorun, molla rejimini yıkacak bir hareketin kıvılcımını çakabilir. Onun yerine ne geçeceğini belirleyecek olansa sınıfsal güç dengeleri ve elbette işçi sınıfının devrimci örgütlülük düzeyi olacaktır. Bu yüzden, işçi sınıfının yüz yüze olduğu öznel zafiyetin giderilmesi yolunda kat edilecek mesafe, sadece İran’da değil diğer ülkelerde de her şeyden çok daha fazla belirleyicidir.


[1] Utku Kızılok, İranlı Emekçiler Yeniden Dünya İsyan Sahnesinde, 28 Kasım 2019, marksist.com

[2] Oktay Baran, Süleymani Suikastı ve Tırmanan ABD-İran Gerilimi, 8 Ocak 2020, marksist.com

[3] Oktay Baran, agm