Gerçekler Ortada!


Kapitalist sistem 21. yüzyılın başlangıcından bu yana kriz ve savaşlar eşliğinde yol alıyor. Kapitalizm ekonomik ve siyasal bunalımlarına çare üretemediği ölçüde, dünya genelindeki otoriterleşme ve savaş yangını da büyüyor. Burjuva düzen aygıtları, yaydıkları çeşitli yalanlarla kitleleri manipüle etmeye çalışsa da nafile. Zira, derin ve tarihsel bir sistem krizinin içinde debelenen ve bunalımını Üçüncü Dünya Savaşı ile aşmaya çalışan bu kapitalist dünyada gerçekler ortada! Devrimci Marksizmin ışığında yol alan Marksist Tutum, uzun süredir kapitalist dünyanın yakıcı gerçeklerine dikkat çekiyor ve peş peşe yaşanan gelişmeler değerlendirmelerimizi doğruluyor.


Kapitalist sistem 21. yüzyılın başlangıcından bu yana kriz ve savaşlar eşliğinde yol alıyor. Kapitalizm ekonomik ve siyasal bunalımlarına çare üretemediği ölçüde, dünya genelindeki otoriterleşme ve savaş yangını da büyüyor. Burjuva düzen aygıtları, yaydıkları çeşitli yalanlarla kitleleri manipüle etmeye çalışsa da nafile. Zira, derin ve tarihsel bir sistem krizinin içinde debelenen ve bunalımını Üçüncü Dünya Savaşı ile aşmaya çalışan bu kapitalist dünyada gerçekler ortada! Devrimci Marksizmin ışığında yol alan Marksist Tutum, uzun süredir kapitalist dünyanın yakıcı gerçeklerine dikkat çekiyor ve peş peşe yaşanan gelişmeler değerlendirmelerimizi doğruluyor. Burjuva ideolojik saldırıların kitlelerde hafıza bırakmadığı günümüz koşullarında, işçi sınıfının devrimci mücadelesini doğrudan ilgilendiren bu değerlendirmelerimizi bıkmadan ve usanmadan yinelemekte büyük yarar var.

Sistem krizi derinleşiyor

Kapitalist sistem krizine ilişkin yazılarımızda üzerinde durduğumuz bazı temel noktaları hatırlayalım. Kapitalizm artık tarihsel bir gerileme ve durgunluk eğilimi içine girmiştir. Bu eğilim, kapitalist ekonomideki kısa dönemli iniş çıkış döngülerinin çok ötesine geçen uzun dönemli bir düşüş dalgası yaratmıştır. Kapitalist işleyişin olağan periyodik krizlerinden ayırt etmek ve çarpıcı biçimde ifade etmek gerekirse, bu, kapitalizmin tarihsel bir sistem krizidir. Bugün dünyanın içinde bulunduğu durum, bu tespitimizin doğruluğunu açıkça gözler önüne seriyor. 2000’li yılların başından bu yana, ekonomik göstergeler burjuva iktisatçıları küresel kriz ve küresel durgunluk konusunda her geçen gün daha da ciddi endişelere sürüklüyor. Kapitalist kriz koşullarının yarattığı kötümserlik burjuva sınıfın ideologlarını da sarmış durumda. Hristiyan aleminin Papa’sından bilim dünyasının ünlü ismi Stephan Hawking’e uzanan bir yelpazede, bizzat burjuva düzen içinden kapitalizmin korkutuculuğuna dair sesler yükseliyor.

Kapitalist sistemin orta ve az düzeyde gelişmiş ülkelerini bir yana bıraktık, ABD’den AB’ye, Japonya’ya ve yeni yükselen emperyalist güçler olarak Rusya’ya, Çin’e dek tüm kapitalist ülkeler derinleşen bir kriz sarmalı içindedirler. Nereden bakarsak bakalım, mevcut istikrarsızlık koşulları Birinci ve İkinci Dünya Savaşları dönemlerini hatırlatıyor. Geçmişteki bu iki büyük savaş dönemine, kapitalizmin birinci ve ikinci büyük krizi olarak adlandırılan koşullar eşlik etmişti. Günümüzde de, kapitalizmin üçüncü büyük krizinden kaynaklı Üçüncü Dünya Savaşının içindeyiz. Kapitalist ülkelerde alabildiğine tırmandırılan militaristleşme ve muazzam boyutlara ulaşan silahlanma harcamaları, kapitalizmin büyük bunalımıyla emperyalist savaşların yaygınlaşma eğilimi arasındaki ilişkiyi çarpıcı biçimde ifşa ediyor.

Bünyesinde pek çok çatışmalı yön barındıran kapitalist üretim tarzı, genişleyen üretim ile kitlelerin daralan satın alma gücü arasındaki çelişki temelinde yol alır. Marx’ın altını çizerek belirttiği gibi, bütün gerçek bunalımların nihai nedeni kitlelerin yoksulluğu ve sınırlı tüketimidir. Kapitalizm ekonomik büyümenin yaratıcısı olan işçi sınıfını devasa büyütür, ama bu sınıfın iş bulabilen bölümünü ve sınıfın kapitalist bölüşümden aldığı payı küçültür. Kapitalistler daha yüksek kârlar elde etmek için, çalıştırdıkları işçiler üzerindeki sömürü derecesini yoğunlaştırırlar. Ne var ki, bu noktada bile kapitalist ekonominin sınırlandırıcı yasaları işler ve ortalama kâr oranı düşme eğilimi sergiler.

Kâr için üreten ve plansız bir karaktere sahip olan kapitalist üretim tarzı, aşırı üretim krizlerinden yakasını kurtaramaz ve bu durum kesin bir yasa hükmündedir. Kredi sistemi de kapitalist üretim ve dolaşım süreçlerinde hızlandırıcı rol oynar ve aşırı üretim krizlerini büsbütün derinleştirip kızıştırır. Yükseliş dönemlerinde alınan krediler bunalım dönemlerinde geri ödenemez ve bu da kapitalist finans kuruluşlarını, kapitalist devletleri bir türlü içinden çıkamadıkları devasa bir borç sorunuyla yüz yüze getirir. Günümüzde bütün kapitalist ülkelerde özel sektör ve devlet borçları, bütçe açıkları büyümekte, kamu kaynaklarının büyük tekel ve bankaları kurtarma operasyonlarına tahsis edilmesi nedeniyle sosyal harcama fonları kırpıldıkça kırpılmaktadır.

İçinden çıkılamayan durgunluk eğilimine karşı yatırımları canlı tutma çabası, özellikle konut sektöründe kredi balonunun alabildiğine şişirilmesinde somutlanmaktadır. Bu durum bankacılık sisteminde ve çeşitli borsalarda yaşanan istikrarsız ve kırılgan koşulları yaratmaktadır. İstikrarsızlık eğiliminin ortadan kalkmaması, tersine daha da ciddi boyutlara ulaşması, sanayide yatırım arzusunu baltalayan ve sermayeyi kısa dönemli, yüksek getirili para oyunlarına yönelten bir faktördür. Ancak, yaratılan toplam artı-değerde reel artış sağlanmadan paradan para kazanma hırsının kumardan başka bir şey olmadığı da açıktır. Dünya işçi sınıfının ürettiği toplam artı-değer kümesinin kâr, faiz veya rant biçimindeki paylaşımı için yürüyen çekişme, muazzam bir spekülasyon kaynağı oluşturmaktadır. Para oyunları peşinde dünya borsalarında gezinen sıcak paralar temelinde ekonomiye dair rakamlar sanal olarak büyür. Ne var ki spekülasyonla şişen rakamlar, balon patladığında kendi gerçekliklerine dönerler.

Kitlesel borçlandırmayla yani tüketici kredileri yoluyla eksik tüketimin ürkütücü sonuçlarından kaçmaya çalışan kapitalizm, bunu yapmakla aslında içinden çıkılmaz bir “geri ödenemeyen borçlar” sorunu yaratmıştır. Bu sorun kapitalistlerin karşısına içinden çıkılamaz krizler şeklinde dikilmektedir. Bu durumun işçi sınıfına getirdiği ise, düşen ücretler, kesintiye uğrayan sosyal fonlar, kaybedilen işler, iptal edilen kredi kartları ve netice olarak neredeyse tümden yitirilen satın alma gücü olmaktadır. Ayrıca kredi sistemi işçiler ve işçi aileleri açısından pek çok yıkıcı sonuç yaratmaktadır. Dahası, onların kapitalist düzen konusunda tehlikeli yanılgılara sürüklenmelerine ve bu düzene karşı mücadeleci bir sınıf tutumu alamamalarına yol açmaktadır.

Kapitalist sistem, içsel işleyiş yasalarının ürünü olan ekonomik tıkanıklıklar ve dünya ölçeğinde sınıf savaşlarını tetikleyen köklü sosyal çelişkiler nedeniyle büyük bir çıkmaz içindedir. Bu çıkmazın en çarpıcı örneklerinden biri, bir zamanlar kapitalizme can veren kredi mekanizmasının artık krize çare olamayan durumudur. Kapitalizm için eşsiz bir kurtarıcı addedilen kredi mekanizması, giderek yeni krizleri mayalayan bir canavara dönüşmüştür. Ancak ne kapitalizm kredi mekanizmasından vazgeçebilir ne de kredi mekanizması kapitalizme ölümsüz bir yaşam vadedebilir. Modern kapitalist işleyişin en önemli unsuru olan kredi sistemi, kapitalizmin çelişkilerini bu düzenin yıkılmasını zorunlu kılacak derecede olgunlaştırmaktadır.

Globalleşen kapitalizm, merkez emperyalist ülkelerin krizlerin yıkıcı etkilerini periferi ülkelere ihraç ederek rahatlamaları bakımından da geçmişe oranla olanaklarını büyük ölçüde tüketmiştir. Tüm bu gerçekler, kapitalizmin günümüzde yaşadığı büyük kriz döneminin yaratacağı yıkıcı sonuçlara işaret ediyor. Bu sistem, artık tarihsel çöküntü eğiliminin her geçen gün daha da ağır basmakta olduğu bir tıknefeslilik dönemine girmiştir. Kapitalizm, zengin ve yoksul arasındaki uçurumu inanılmaz ölçeklerde derinleştiren işleyişiyle bir “meçhule” doğru dörtnala sürükleniyor. Emperyalist paylaşım savaşları işçi-emekçi kitlelerin yaşamlarını cehenneme çeviriyor; çoluk çocuğuyla, kadınıyla erkeğiyle evlerini barklarını terk edip soğuk denizlerde son bulan “umut yolculuklarına” koyulan göçmen sürüleri, Jack London’ın Uçurum İnsanları’nı hatırlatıyor.

Üçüncü Dünya Savaşı yayılıyor

2000’li yılların başlarından bu yana vurguladığımız gibi, kapitalizmin pek çok yönden derinleşen sistem krizine, ABD, AB, Rusya, Çin gibi büyük güçler arasında kızışan ve geleceği belirsiz hegemonya mücadelesi eşlik etmektedir. Çeşitli kapitalist ülkeler arasında tırmanan rekabet ve gerginlikler nedeniyle gelişen bölgesel sorunlar diplomasi masalarından siperlere taşınıyor, emperyalist savaşların alanı genişliyor. Günümüz tam anlamıyla sıcak savaşlar dönemidir. Tarihin bu son kesitinde zincirleme biçimde yaşanmakta olan emperyalist savaşlar, yeni tipten bir “Dünya” savaşının parçalarıdırlar. Üçüncü Dünya Savaşı aslında Sovyetler Birliği’nin çöküşünü takiben Balkanlar’da yürüyen paylaşım savaşıyla başlamıştır. ABD emperyalizminin Afganistan ve Irak işgalleri ile devam etmiştir ve emperyalist güçlerin kozlarını paylaştıkları çeşitli bölgeleri ateşe vermeleriyle savaş yayılmıştır, yayılmaktadır.

Bu savaş alanının ne şekilde genişleyeceği konusunda fal açamayız ama bilinen bir gerçek var ki, dönemin yükselen emperyalist güçleri Rusya ve Çin de paylaşım bölgelerindeki çatışmalara giderek daha çok müdahil olacaklardır. Hegemonya için yarışan güçler arasındaki çekişmeler, yeni emperyalist blokların oluşumunu ve bu bloklar arasında dozu yükselen çatışmaları gündeme getirecektir. Açık ki, birbirine eklemlenmiş bölgesel yeniden paylaşım savaşlarıyla bütünsel bir zincir oluşturan ve yeni savaş gereçleri ve teknikleriyle sürdürülen bir Üçüncü Dünya Savaşı döneminin içinden geçmekteyiz. Avrupa ile Asya arasında bir köprü olması nedeniyle önemli bir jeostratejik konuma sahip bulunan Türkiye, emperyalist çatışma alanının tam orta yerinde bulunmaktadır.

Tehlike son derece ciddidir ve tehdit alanına giren tüm ülkelerdeki halkları doğrudan ilgilendirmektedir. 25 Mart 2003 tarihli yazımızdaki tespitimizi yineleyelim. “Türkiye bu emperyalist savaşın içindedir. Türk egemenleri, büyük sermaye çevreleriyle, genelkurmayıyla, hükümetiyle, … ganimetten pay kapmak için pazarlıklar yürütüyor. ABD ve İngiliz emperyalistlerinin savaş koalisyonu karşısında elleri pek güçlü görünmüyorsa da, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme girişimleri karşısında ne denli zalim kesilecekleri asla unutulmamalı! Kürt ulusunun en doğal hakkı olan «ayrılma ve kendi devletini kurma» konusu gündeme geldiğinde, Türk işçi ve emekçilerini kanlı maceralara sürüklemekten çekinmeyecekler. Türkiye toprakları hem Türk egemenlerin çıkar hesapları hem de ABD emperyalizminin dayatmaları nedeniyle Orta Doğu’daki savaş alanının bir parçası olacak.” (Elif Çağlı, Emperyalist Savaşa ve Kapitalizme Karşı Görev Başına) Türkiye’ye ilişkin geçmişteki bu satırlarımız sanki bugünü anlatıyor.

Çok açık ki, artık tüm insanlık, tam anlamıyla yıkıcı bir canavara dönüşmüş olan kapitalizmin tehdidi altında bulunuyor. Silahlanmanın günümüzde ulaştığı nicel ve özellikle nitel boyut düşünülürse, Üçüncü Dünya Savaşı büyük emperyalist savaşlar zincirinin son halkası olacak gibi görünüyor. Zira ya kapitalizm insan soyunun mahvına neden olacak, ya da örgütlü ve devrimci proletarya kapitalizmi dünyamızdan süpürerek insanlığı kurtaracak.

BOP hâlâ gündemde

Geçmiş yıllarda yaptığımız değerlendirmelerde, ABD’nin Irak’a müdahalesinin gelgeç bir olay olmadığını ve Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’dan Kafkaslar’a, Asya’dan Afrika’ya engin bir coğrafyayı kapsayan Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) bir parçasını teşkil ettiğini belirtiyorduk. Amerikan savaş kurmayları daha sonra başlatacakları “Büyük Ortadoğu” saldırısının ön hazırlığı olmak üzere, dağılan Sovyetler Birliği topraklarından Afganistan’a dek yeni askeri üsler tesis edip, tahkim etmişlerdi. Bu emperyalist yeniden paylaşımın ideolojik hazırlığı, ABD emperyalist zirvesinin küresel jeopolitik amaçlarına hizmet etmek üzere emre amade bekleyen burjuva yazarların biçimlendirdikleri ideolojik ürünlerle yürütülmüştü. Samuel P. Huntington tarafından bu çerçevede kaleme alınan “Medeniyetler Çatışması”, ABD’nin yeniden paylaşım savaşı başlatmak istediği bölgelerde, etnik ve dinsel farklılıkları kaşıyarak savaşa hazır bir ortamı nasıl yarattığını çarpıcı biçimde örnekliyordu. Dünya üzerindeki tüm önemli nüfuz alanlarının Amerikan emperyalizminin hegemonyası altına sokulmasının amaçlandığı, Bush yönetimi tarafından Eylül 2002 yılında yayınlanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi” ile ilan edilmişti. Bu stratejinin en önemli unsurlarından biri de, Hollywood senaryoları imal eder gibi peş peşe korku ve dehşet senaryoları yaratmak ve böylece emperyalist müdahaleler ve devlet terörü için gerekçeler oluşturmaktı. Yaratılan korkular üzerinden siyaset yürütmek, 11 Eylül 2001 sonrası dönemde yalnızca Amerika’da değil tüm kapitalist ülkelerde sermayenin egemen düsturu oldu.

ABD’nin Irak’ı işgal edip Saddam rejimini yıktığı dönemde, biz sürekli olarak Ortadoğu’daki emperyalist savaşın yayılma tehlikesine dikkat çektik. Reformistler ve Avrupalı sosyalist çevreler ise, bir noktadan sonra Irak’ta işlerin tam ABD’nin istediği gibi gitmediği hususunu abartmaya koyuldular. Bu çevreler, ABD’nin Irak’ta batağa saplandığını ve dolayısıyla BOP’un yürümediğini yazıp çizmeye başladılar. Enternasyonal alanda siyaset yapanları da dahil, reformist sol çevreler emperyalist savaş tehlikesinin boyutlarını küçümsediler. Amerika’nın Irak’ta başarısızlığa uğradığını ve tası tarağı toplayıp bölgeden çekileceğini propaganda eden görüşler yaydılar.

2003 yılını takiben BOP alanında emperyalist savaşın alevleri büyürken, pek çok Avrupalı sosyalist (veya Türkiye’deki benzerleri) kendilerini Latin Amerika’da esen sol rüzgârlara kaptırıp avutmaya koyulmuşlardı. Bilumum tatlı su sosyalistleri, Latin Amerika’da aslında işçi-emekçi kitlelerin devrimini engelleyen reformist sol iktidarları “devrimci iktidar” diye göklere çıkartıyorlardı. O dönem kaleme aldığımız yazılarımızda, karşı karşıya bulunulan tehlikenin ciddiyetini küçümseyip işçi sınıfını rehavete sürükleyen yaklaşımların devrimci mücadeleyi felce uğrattığını belirttik. Rakip emperyalist güçlerin dünyanın belirli bölgelerini açıkça kana buladığı bir dönemde, bu bölgelerdeki yakıcı gerçekleri ikinci plana atıp, savaş alanından uzak görünen Latin Amerika’nın vb. sol rüzgârlarıyla avunmaya çalışmanın düpedüz bir kaçış eğilimi olduğunu vurguladık.

Emperyalist savaşa ilişkin yazılarımızda sürekli olarak, sonuçta kimin gücü neye yeter bir yana, kapitalizmin bu tarihsel sistem krizi döneminde BOP’un (ya da adı GOP-Genişletilmiş Ortadoğu Projesi vb. her ne olursa olsun aynı mahiyetteki bir savaş projesinin) stratejik bir plan olduğuna ve dolayısıyla taktik başarısızlıkların bu planı hepten geçersiz kılmayacağına dikkat çekmeye çalıştık. O dönemdeki yazılarımız ortadadır ve olaylar dikkat çektiğimiz doğrultuda gerçekleşmiştir, birkaç çarpıcı örneği hatırlatalım. ABD 2003 Martında Irak’ı işgal ettiğinde, bu cüretkârlığının başına türlü belâlar açacağını ve Irak’ta çeşitli direniş hareketleriyle yüz yüze geleceğini pekâlâ biliyordu. Fakat bu tip gerçekler onu çılgınca maceralara atılmaktan alıkoymadı. “Irak Savaşı ve Irak’ın işgali, saldırgan Amerikan tekellerinin hazırladığı dehşet senaryoları eşliğinde sahneye konan «oyun»un ilk bölümüydü. Şimdi sahne, işgal edilmiş Irak’ta yeniden yapılanma adı altında yürüyecek olan emperyalist paylaşım kavgasının aktörlerine açılıyor. … Emperyalist güçler için Ortadoğu, yalnızca silah ve petrol tekellerinin çıkarları bakımından değil, bunun da ötesinde kapitalist sistemin durgunluktan çıkartılabilmesi için genelde yeniden biçimlendirilmesi gereken bir alandır.” (Elif Çağlı, Emperyalist Paylaşım Savaşı Devam Ediyor, 11 Mayıs 2003)

“Unutulmasın ki yeni pazarlara yayılma itkisiyle saldırganlaşan bir emperyalist ülke, militarist serüvenlere, her şey tereyağından kıl çekercesine kolay olacak beklentisiyle girmez. Kendini yeterince güçlü hisseden, hegemon konumundan emin olan emperyalist güç etrafa çılgınca saldırma ihtiyacı hissetmez. Emperyalist güçler kimi savaş alanlarında bataklığa sürüklendikleri hissine kapılsalar da, bu onları uysallaştırmaz daha da saldırganlaştırır. Emperyalist güçler arasındaki hegemonya mücadelesi, dünyamızın bütünündeki gelişmeleri doğrudan etkileyecek düzeyde ciddileşen, kızışan, derinleşen yönlere sahip. Bugün bu çekişmeler Ortadoğu’da emperyalist sıcak savaş biçimine bürünüyorsa, Latin Amerika ülkeleri genel tehlikeden muaf olarak adeta başka bir gezegende yaşıyor veya yaşayacak değil. Yalnızca Türk, Kürt veya Arap halkları değil, tüm dünyada halk kitleleri artan militarizmin, tırmanan emperyalist çatışmaların, yükselen faşizm tehdidinin altında bulunuyor. Dünya genelinde işçi-emekçi kitlelere karşı saldırıları tırmandıran karşı-devrimci güçler, Latin Amerika söz konusu olduğunda da pusuya yatmış uygun fırsatlar kollamaktadır. Yani özetle vurgulayacak olursak, dünyada bahar rüzgârları esmiyor, tehlikenin ortasındayız.” (Elif Çağlı, Tehlikenin Ortasında, 28 Mayıs 2006)

AB kendi derdinde

Hatırlansın, 3 Kasım 2002 seçimleri sonrasında kurulan AKP hükümetiyle birlikte iyimser beklentiler geliştiren burjuvazi, Türkiye’nin mağrur bir edayla Avrupa kapısından içeri gireceğini umuyordu. Ortadoğu’daki paylaşım kavgasından pay kapma hesabıyla hem ABD desteğini arkasına almaya çalışan hem de AB’ye göz kırparak bir taşla iki kuş vuracağını uman Türkiye burjuvazisi, o dönemden bu yana kendini AB’nin dış kapısında buluverdi. Oysa liberal yazarlara bakılacak olursa, Avrupa Birliği’nin genişleme süreci önemli bir engelle karşılaşmaksızın “Avrupa Birleşik Devletleri”nin inşasına doğru ilerleyecek, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’ın AB üyeliği kısa sürede gerçekleşecek, Kürt sorunu, Filistin sorunu gibi kangrenleşmiş ulusal sorunlar barışçı yoldan, masa başında çözümlenebilecekti! Liberaller eliyle yaratılan hayallere karşı, o dönemden beri yazılarımızda, aslında kapitalizmin tarihsel krizine bağlı olarak Avrupa Birliği’nin çatırdamakta olduğuna işaret ediyorduk.

Kapitalist sistemin gerçekleri, kapitalist Avrupa Birliği’nin giderek ulusal sınırları ortadan kaldıran bir Avrupa Birleşik Devletleri’ne dönüşeceği iddiasını tuzla buz etti. Yanlış anlaşılmasın, AB örneğinde olduğu gibi kimi ulus-devletler bir ekonomik birlik çatısı altında biraraya gelebilirler. Fakat şurası bir gerçek ki, bu tür birlikler geri dönüşsüz bir siyasal bütünleşmeyi asla sağlayamamakta, birliği oluşturan ulus-devletler arasındaki rekabet ve çatışma olasılığını ortadan kaldırmamaktadır. Emperyalist kapitalizm altında büyük çıkar ortaklıkları mahiyetinde ekonomik paktlar her zaman oluşabilir. Fakat, oluşan emperyalist birlik veya paktlar son tahlilde geçicidir ve kararlı bir denge durumu arz etmezler. Büyük güçler arasında yeni biçimler altında devam edecek rekabet ve buradan kaynaklanacak yeni çıkar ilişkileri, var olan emperyalist birlikleri parçalar ve yenilerinin oluşumunu teşvik etmeyi sürdürür.

Liberallerin, Türkiye’nin yakın zamanda AB’ye üye olacağını ve AB’nin Türkiye’ye demokrasi getireceğini propaganda ettikleri bir dönemde kaleme aldığımız broşürümüzde yazdıklarımız hatırlansın. “Kapitalist «Avrupa Birleşik Devletleri» yolunda yürüyeceği farz olunan Avrupa Birliği bakalım bugünkü düzeyinde bir «birlik» olarak bile kalabilecek mi? Saldırgan ABD karşısında kapitalist Avrupa’nın savaş karşıtı, demokratik bir seçenek olabileceği iddiası bir kez daha gümbürdeyerek çökecek.” (Elif Çağlı, Avrupa Birliği Sorununda Marksist Tutum, 12 Nisan 2003) Bugün AB, içerdiği ulus-devletler arasındaki rekabet temelinde bölünmüş, akıbeti meçhul bir kapitalist birliktir; ekonomik bir birlik olarak bile parçalanmaya yüz tutmuş durumdadır. Nitekim, onun en önde gelen büyük ortaklarından İngiltere’nin her an AB’den çıkabilecek olan sallantılı durumu bunu açıkça kanıtlıyor. Türkiye’yi demokratikleştireceği söylenen AB, bugün kendi sınırlarını zorlayan göçmen dalgalarına karşı anti-demokratik Erdoğan iktidarıyla en kirli pazarlıkları yürütebiliyor!

Alt-emperyalist ülke kırılgandır

Pek çok sol çevre Türkiye’deki kapitalist gelişmenin boyutunu küçümser ve emperyalizme bağımlılık olgusunu neredeyse sömürgecilik dönemindekine benzer şekilde yanlış değerlendirirken, biz uzun yıllardır Türkiye’nin bir alt-emperyalist ülke olduğu gerçeğine dikkat çekiyoruz. Kısaca bir hatırlatma yapalım. “Alt-emperyalizm kavramı, emperyalist hiyerarşi piramidinde en üst basamakta yer alan emperyalist ülkelerin altındaki bir konumu anlatır. Bu konumdaki bir kapitalist ülke henüz üsttekiler gibi bir ekonomik güce ve dünya gündemini belirlemekte aynı derecede etkiye sahip olmasa da, kendi bölgesinde ve büyük emperyalist güçlerin eşliğinde artık doğrudan yayılmacı ilişkiler yürütür. İşte orta derecede gelişkin kapitalist ülkeler basamağı kapsamında yukarılara tırmanarak bu düzeye ulaşan ülkeler, bu gibi nedenlerle alt-emperyalist diye nitelenirler.

“Alt-emperyalist bir ülkenin emperyalist ülkelere bağımlılığında, henüz bu düzeye ulaşmamış kapitalist ülkelere kıyasla belirli ölçüde bir gevşemenin gerçekleştiği açıktır. Artık bir bölge gücü düzeyine yükselen kapitalist ülkeler, kendi çıkarları doğrultusunda daha bir bağımsız davranabilmek için gerektiğinde büyük güçlere kafa tutabilmektedirler. Büyük emperyalist güçlerle ilişkilerinin biçimi ve niteliği zamanla kendileri lehine bir değişim kaydetmektedir. Örneğin, bir zamanlar bölgelerinde büyük güçlerin basit bir jandarması rolünü üstlenirlerken, artık büyük güçlerle birlikte hareket etmeyi kendi yayılmacı iştahlarını tatmin için arzulamaktadırlar.” (Elif Çağlı, Alt-Emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye, 2008)

Ancak bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, kapitalist ülkeler ekonomik güçleri temelinde hiyerarşik bir piramit oluşturmaktadırlar. Türkiye’nin bir alt-emperyalist ülke konumuna yükselmesi onu hiç de büyük emperyalist güçlerle aynı kudrete sahip kılmaz. Adından da anlaşılacağı gibi, bir “alt” güç olmakla bir “üst” güç olmak arasında, bir küresel güç olmakla bir bölge gücü olmak arasında çok önemli farklar mevcuttur. Üstelik bu durum yalnızca ekonomik açıdan değil, siyasal, sosyal, askeri ve dış politikadaki güç açısından da geçerlidir. Alt-emperyalist ülke son tahlilde büyük emperyalist güçlere kıyasla kırılgandır.

2002 yılında kurulan AKP iktidarıyla birlikte Türkiye’nin bir alt-emperyalist ülke konumuna yükseldiği iyice belirginleşirken, bu durum burjuva cephede pek çok abartılı algıya da neden olmuştu. Türkiye burjuvazisi o dönemde yaşanan gelişmeler nedeniyle gücünü abartmakta ve geleceğe yönelik mesnetsiz bir iyimserliğe sürüklenmekteydi. Oysa kapitalist sistemin katı yasaları, işin gerçeğinde bir alt-emperyalist ülke olan Türkiye’nin büyük emperyalist güçler karşısındaki kırılgan konumuna işaret etmekteydi. Fakat Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarının iddiaları büyüktü. Ancak bu burjuva iktidarın, Türkiye’nin bir bölge gücü olarak büyük emperyalist ülkelerden bağımsız planlar yapıp yürütebileceği konusundaki hayalleri ergeç kapitalist dünyanın gerçekler duvarına çarpıp parçalanmaya da mahkûmdu. Ne var ki, Türkiye’yi bir alt-emperyalist ülke konumuna yükselten kapitalist gelişmenin AKP iktidarının 2011 dönemecine uzanan ilk diliminde hummalı bir şekilde devam etmesi, bu hakikatin algılanmasını geciktirdi.

Bu yaşananlar, yedi yıl önceki bir yazımızda dile getirdiğimiz hususları teyit etmektedir. “Türkiye gibi bir alt-emperyalist ülkede egemen kesimler (askeriyle-siviliyle), bölgesel düzeyde boru öttüren bir güç düzeyine yükselmeyi uzun süredir büyük bir iştahla arzuluyorlar. Durum bu olsa bile, bu «alt»ların «üst»lerinden icazet almaksızın kolay kolay at oynatamamaları emperyalizmin bir hareket yasasıdır. Nitekim AKP hükümeti veya Genelkurmay, bölgede diyelim Kürt sorunu veya İran eksenli siyasetler bağlamında bazen farklı eğilimler sergileseler de, neticede ABD onayı dışında bir yol izleyememektedirler. Emperyalist güçlerin, hegemonya tesis ettikleri Ortadoğu benzeri bölgelerde, Türkiye ya da İran gibi görece yayılma potansiyeli taşıyan ülkelerin kendi başlarına işler çevirmesine asla tahammülleri yoktur. Nitekim bugün ABD egemenlerinin gözü Türkiye ve İran’ın üzerindedir.” (Elif Çağlı, Kapitalizmin Hal ve Gidişatı, 25 Mart 2008)

Diğer yandan, bir alt-emperyalist ülke olarak Türkiye, üst-emperyalist ülkelere rağmen kendi bölgesinde çeşitli yayılmacı serüvenlere imza atmak istemektedir. “TC, uluslararası siyaset arenasında kendini haklı göstermek amacıyla «PKK terörü» bahanesini kullanıyor. Gerçekte ise, Irak’ın Musul ve Kerkük gibi petrol zengini bölgelerine duyduğu tarihsel iştahını tatmin yolunda fırsatlar denemeye kalkışmaktadır. Hiçbir gerekçe TC’nin bu ve benzeri askeri operasyonlarının haksız, kirli ve emperyalist niteliğini değiştiremez. Türk ve Kürt işçi-emekçi kitlelerin toplumsal çıkarları, Kürt sorununun demokratik çözümünü artık bir saniye bile ertelenmemesi gereken yakıcılıkta dayatmıştır. Kürt halkı TC’nin emperyalist maceralarının kurbanı kılınmak istenmektedir.” (age) Bu satırların yazılmasının üzerinden epeyce zaman geçmiş olsa da, değerlendirmelerimiz günümüz gerçeğine aynen ışık tutuyor.

Demokrasi hayallerinden otoriterleşmeye

Dünden bugüne uzanan yazılarımız bağlamında hatırlanması gereken noktalardan biri de, büyük bir emperyalist savaş döneminde Türkiye’nin içinde bulunduğu gerçek duruma ilişkin açılımlarımızdır. Örneğin 2002 tarihli bir yazımızda olası gelişmelere dikkat çekiyorduk: “Avrupa ile Asya arasında bir köprü olduğu için önemli bir jeostratejik konuma sahip olduğu söylenen Türkiye, aslında ABD, AB ve yükselen yeni emperyalist güçler olarak Rusya ve Çin gibi güç odakları arasındaki çıkar çatışmaları alanının ortasında yer almaktadır. Türkiye burjuvazisi, bu durumdan kendi adına büyük bir pay çıkararak güçlü olduğunu kanıtlama hevesine kapılmışsa da, bu hevesin tatmininin sanıldığı kadar kolay ve hele hele diplomasi masasında çözümlenebilecek bir iş olmadığı bellidir. Emperyalist güç odakları arasındaki çekişmelerin derinleştiği bir dönemde, Türkiye hegemonya savaşlarının tam orta yerinde kalıveren bir cenk alanına dönüşmüş durumdadır.

“ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik saldırı planları çerçevesinde Türkiye daha nice pazarlıkların konusu olacaktır. Nasıl ki AB Kıbrıs sorununun çözümünü Türkiye’ye karşı elinde bir pazarlık kozu olarak tutuyorsa, ABD de Türkiye’ye Kuzey Irak’taki Musul ve Kerkük gibi petrol bölgelerini ve Kürt sorunu kartını göstermektedir. Türkiye burjuvazisi, bir yandan Osmanlı İmparatorluğu döneminde kendi egemenlik alanında kalan bu petrol bölgelerinde yeniden hak iddia edebilmenin tatlı hayalini kuruyor. Fakat diğer yandan, Irak’taki olası savaşa bağlı olarak çok sıcak bir şekilde gündeme gelecek olan Kürt sorunu uykularını kaçırıyor. Bugüne dek Türk yetkilileri, federe bir Kürt devletinin kurulmasının bir savaş nedeni sayılacağını tekrarlayıp durdular. ABD Türkiye’yi yatıştırabilmek amacıyla, Kuzey Irak’taki Kürt liderleri Talabani ve Barzani’ye, «bağımsız Kürt devleti istemiyoruz, Irak’ın toprak bütünlüğü içinde federasyon istiyoruz» dedirtti. Fakat paylaşım savaşı başladığında yarın ne olacağı belli mi olur?” (Elif Çağlı, Savaş Tamtamları Çalınırken, 31 Aralık 2002)

Biz bu satırları yazdığımızda AKP daha çiçeği burnunda bir iktidardı ve unutulmasın o dönemde burjuvazi Türkiye’de tek parti iktidarına dayanan bir istikrar dönemi açıldı diye geleceğe dair pembe tablolar çizmeye koyulmuştu. Ardından gelen 2003 Irak savaşı iyimser hayalleri biraz gölgeler gibi olduysa da, 2008 yılında Obama’nın ABD devlet başkanı seçilmesiyle birlikte, liberal yazarlar onun dünyaya istikrarlı bir demokrasi ve barış getireceği yolunda görüşler geliştirdiler. Liberal demokratlara bakılırsa, kapitalizm altında küreselleşme sınırları ve çatışmaları ortadan kaldıracak yeni bir kapitalizm çağı yaratmaktaydı. Oysa küreselleşmenin ulusal sınırları ortadan kaldırmadığı ve tersine küresel ölçekte kızışan kapitalist rekabetin ulusal çatışma ve sürtüşmeleri büsbütün yoğunlaştırdığı aşikârdı.

Türkiye’de liberal sol yazarların önde gelenlerinden biri olan Ahmet Altan, o dönemde yeni ABD Başkanı olan Obama’yı “yepyeni çağ”da büyük dönüşümlere imza atacak büyük bir lider olarak selamlamıştı. Fakat defalarca yinelediğimiz gibi, ABD emperyalizminin başlattığı yeniden paylaşım savaşlarının Bush ekibine has bir sorun olmadığı, başkanlık koltuğuna kim oturursa otursun esasen Amerikan finans kapitalinin ve savaş kurmaylarının halkların başına ördüğü çorap olduğu belliydi. Liberal demokrat yazarlar, Türkiye’deki siyasal rejim konusunda da nice hayaller yaydılar. Güya Türkiye’deki ekonomik gelişim kimi tarihsel sorunları kendiliğinden çözecek, AKP askeri vesayet rejimini tamamen tasfiye edip demokrasiyi geliştirecek, memlekette adeta bir demokrasi devrimi yaşanacaktı! Liberaller AKP’nin sağlık alanında gerçekleştirdiği bazı iyileştirmeleri gerekçe yapıp, bu burjuva hükümete hak etmediği noktalarda nice destekler sundular. Ahmet Altan Başbakan Erdoğan’ı, “yeni bir sistem”, “yeni bir ülke” yaratacak büyük bir değişimin mimarı diye lanse ediyordu.

Evet, 2002 yılı Türkiye’de ülkeye demokrasi ve ekonomik istikrar getirmeyi vaat eden AKP dönemini başlatmıştı. AKP iktidarının 2002’den 2011 dönemecine uzanan dilimi, pek çok konuda geri dönüşsüz reformların yapılacağı, ekonomik krizin ülkeye teğet geçeceği, askeri vesayet rejiminin tarihe gömüleceği, Kürt sorununda çözüme ulaşılacağı ve ülkeye daha çok demokrasi sağlayacak yeni bir anayasanın yapılacağı vaatleriyle ilerliyordu. Oysa dünya genelinde ise, burjuva reform hayallerini tuzla buz eden derin bir ekonomik kriz ve savaş ortamı alabildiğine olgunlaşmaktaydı. O nedenle, bu dönem boyunca liberal yazarların çizdiği pembe tablolarla kesinkes uyuşmayan bir dünya söz konusuydu. Fakat daha da önemlisi, Türkiye içinde atılabilecek olan ve atılması da gereken demokratik adımlar konusunda AKP’nin ve asıl olarak da onun lideri Erdoğan’ın gerçek niyetlerinin ne olduğuydu.

Aradan geçen yıllar, hem genel siyasal kültürünü oluşturan milliyetçi ve Kürt düşmanı arka planıyla hem de kendi özeline ilişkin planlarıyla, Erdoğan’ın asli karakterini ortaya koydu. AKP liderinin demokratik bir anayasa ve Kürt sorununda çözüm gibi konulardaki vaatlerinin, kendisini Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığına ve oradan da mümkünse Başkanlığa tırmandırma propagandası olduğu açığa çıktı. 2002’den 2011’e ilerleyen süreçte AKP ve Erdoğan önce mazlum rolündeydi, sanki kendilerine yönelik darbe tehditlerini liberallerin de desteğini alarak savuşturmaya çalışıyorlardı. Erdoğan ve AKP’nin askeri vesayeti ortadan kaldırma sözüne, Balyoz ve Ergenekon davaları ve tutuklamaları eşlik etmişti. Bu ortam, burjuva içi iktidar kapışmasında Erdoğan’ın üniformalı burjuvaziyi hizaya getirerek askeri vesayet rejimine esaslı bir darbe indirdiği izlenimini doğurmuştu.

Fakat 17 Aralık 2013 yolsuzluk skandalının patlak vermesinin ardından, Erdoğan AKP’nin Gülenci kanadına karşı “Paralelciler” adlı huruç harekâtını başlattı ve kendisini o noktaya kadar desteklemiş olan liberal sol yazarlara sırtını dönmeye koyuldu. Bu yeni dönemin en çarpıcı yönü, askeri vesayet rejimini tasfiye edeceği söylenen Erdoğan’ın bizzat ordu üst kurmaylarıyla anlaşarak (ya da onların darbe girişimleriyle kabul ettirmeye çalıştıkları hususları kendi çıkarına bir pazarlıkla kabul ederek) askeri vesayet rejiminin kırmızı çizgilerini bizzat kendisinin üstlenmesi oldu. Kuşkusuz Başbakan Erdoğan için asıl önemli olan Cumhurbaşkanı seçilmesiydi ve nihayet 10 Ağustos 2014’de ilk turda halk oyuyla Cumhurbaşkanı seçilmesi yeni dönemin bir üst halkasını oluşturdu. Erdoğan, başta Kürt sorunu olmak üzere demokratik sorunlarda çözümsüzlüğü ve Kürtlerin “barış” teklifine karşı kanlı bir imha savaşını savunan siyasal kimliğiyle Ak Saray’a yerleşti. Bu adımlar boyunca Bonapartlaşan Erdoğan liderliğinde, Türkiye’de otoriter bir siyasal rejim biçimlendirildi. Liberaller AKP ve Erdoğan’dan demokrasi beklerken, memlekete gelen otokrasi oldu.

Bugün yaşanan süreç, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığından Başkanlığa tırmanış çabalarına eşlik eden ağır baskılarda, gözaltı ve tutuklamalarda, Kürt halkına karşı yürütülen insafsız saldırı ve katliamlarda somutlanıyor. “Yeni Osmanlı” hayalleriyle Ortadoğu’da emperyal maceralara girişen, komşularıyla “sıfır sorun”dan “sıfır komşu” noktasına sürüklenen bir Türkiye’de somutlanıyor. En önemlisi de bu Türkiye, alevleri büyüyerek gelişen ve bu aşamasında da en çok Ortadoğu ülkelerini altüst eden bir Üçüncü Dünya Savaşının tam ortasında yer alıyor. Üstelik 2007 tarihli Çürüyen Kapitalizm adlı yazımızda belirttiğimiz gibi, “Günümüz dünyasının değişen koşulları altında, küresel ölçekteki hegemonya savaşlarının sona ermesi geçmiştekinin basit bir tekrarı biçiminde olmayacaktır. Yenişememek, bitmeyen çekişmeler vb., çok uzun sürecek kaotik bir duruma yol açabilir.” Dünyayı bir yangın yerine çeviren ve insanlığı yokoluşa sürükleyen bu kaotik durumdan tek bir çıkış yolu var: Devrim!