Navigation

New Deal’ın Tarihsel Bağlamı ve Günümüz

Tarihsel sistem krizi içindeki kapitalizm insanlığı büyük bir kavşak noktasına getirmiş bulunuyor. Sistemin biriktirdiği çok yönlü sorunların ağırlığı genel bir çıkışsızlık ve tıkanıklık atmosferi yaratıyor. Bu durum bir yandan sistem karşıtı perspektiflere zemin hazırlarken, bir yandan da en gerici ve baskıcı tasavvurların beslenmesine yol açıyor. Ama kavşakta beliren arayışlar bunlardan ibaret değil. Bunların yanı sıra hem idareyi maslahat denebilecek “eski tas eski hamam” yaklaşımını sürdürenler olduğu gibi (elbette cazibesi ve gücü genel olarak zayıflamıştır) kapitalizmi kurtarmak adına “yeni arayışçılar” da peyda olmuştur. Marksist Tutum olarak da uzunca süredir hem bu krizin doğasını ve görünümlerini hem de bu görünümlerin bir parçası olarak söz konusu türden eğilimleri somut örnekleri üzerinden ele alıp sergilemeye çalışıyoruz.

Bu çerçevede, son dönemlerde Covid-19 salgını vesilesiyle de hız kazanan “yeni” burjuva eğilimlerin görünümlerini ve ne anlama geldiğini teşhir ediyoruz. Daha önceleri burunlarından kıl aldırmayan sistemin efendilerinin bir bölümünün son zamanlarda sistemde büyük sorunların olduğunu ve acilen büyük bir reform gerektiğini söylemeleri sadece bir ikiyüzlülük değildir. Daha önemlisi bunun sistemin çok derin bir kriz içinde olduğuna dair ilk elden itiraf olmasıdır. Marksizme karşı başından beri bir Haçlı seferi yürütmüş olan sistemin egemenleri şimdi bir bakıma onun üstün yöntemi ve büyük analiz gücüyle öngörüde bulunup tespit ettiği gerçekliği itiraf etmekle onu istemeden doğrulamış oluyorlar. İşçi sınıfı, elindeki devrimci silahın gücüyle ne denli gurur duysa azdır.

Daha önce krizden çıkış için debelenen burjuva arayışların çok duyulan bir versiyonu olan “Büyük Reset” programını ele almıştık.[1] Bu programın içeriği günümüzün burjuva reformcu programlarıyla önemli ölçüde benzeşmektedir. Hatta Büyük Reset’in, hepsinin bir tür sentezi ve en yüksek ifadesi olduğu bile söylenebilir. “Büyük Reset ana hatlarıyla toplumsal eşitsizlik ve yoksulluk sorununu, ekolojik krizi, sanayinin dönüşümü sorununu ve jeopolitik meselelerin çözümü bağlamında küresel siyasal sistemin yeniden yapılandırılması sorununu birlikte ele alarak, dünya burjuvazisinin hâkim kesimlerinin önüne özde neo-liberal dönemden çıkış anlamına gelen bir «program» koyuyor.” (age) Ama unutmayalım, emekçi kitleler açısından bunların reform vaatlerinin ardında yatan gerçeklik, yıkılmadığı sürece toplumsal eşitsizliği derinleştiren kapitalist sistemin sürdürülmesidir!

Bugünlerde de ABD’de başkanlık seçimini kazanan Biden’la birlikte ABD özelinde dile getirilmekte olan Yeşil Yeni Anlaşma (Green New Deal) programı tartışma gündeminde. Daha ziyade Demokrat Partinin sol kanadını oluşturanların uzun bir süredir dile getirdikleri temel taleplerin toplandığı bu program da aynı Büyük Reset’te olduğu gibi, küresel ısınmaya yol açan ve bununla birlikte bir ekolojik felâketi hazırlayan kirli teknolojilerin tasfiye edilmesini, bunların yerine çevre dostu ve genel olarak daha verimli, yüksek teknolojili araç ve sistemlerin devreye sokulmasını içeriyor. Bu dönüşüm çok büyük çaplı, kapsamlı bir dönüşüm olacağından, iddia sahiplerine göre aynı zamanda yeni istihdam yaratılmasına da hizmet edecekmiş. Yeşil Yeni Anlaşma Şubat 2019’da ABD’de Kongreye de sunulmuş ve bir tasarı niteliği kazanmış olmakla somut bir politik proje haline de gelmiş bulunuyor. Dahası bu proje esasen ABD’deki ilerici-sol gençlikten beslenen bir politik hareket de barındırıyor ardında. Zaten Kongredeki yasa tasarısını hazırlayıp gündeme getiren başlıca kişi de son dönemlerde Bernie Sanders’tan sonra adı sol ve sosyalizm namına en çok duyulan isim olan Alexandria Ocasio-Cortez. Geçen dönem milletvekilliği kazanan ve son seçimde bir kez daha seçilen Ocasio-Cortez Demokratik Sosyalistler hareketinin önde gelen simalarından birisi.

Yeşil Yeni Anlaşma ekonominin tüm kollarının baştan aşağı dönüştürülmesinden söz ediyor. Program, dev kapsama ulaşan kamu yatırımlarıyla gerçekleştirilecek dönüşüm faaliyeti ve sonucunda ortaya çıkacak yeni ekonomide tam istihdamın olacağını öngörüyor. Kimi projeksiyonlara göre on yıl içinde 20 milyon yeni “yeşil” iş yaratılacak. Buna göre çalışanlar “yaşanabilir” ücrete, sağlık hizmetine, eğitime, zorlanmadan konut sahibi olma hakkına kavuşacak, temiz su, temiz hava, sağlıklı gıdaya kavuşacak, işleri sendikalı işler olacak, “ırklar” ve cinsiyetler arasındaki ekonomik ayrımlar giderilecek. Ekonomik dönüşüm faaliyeti, ekolojik sorunlar söz konusu olduğunda ön plana çıkan enerji alanıyla sınırlı olmayacak, imalat, ulaştırma, inşaat, tarım ve konut gibi diğer alanları da kapsayacak. ABD’de özellikle hayli gerilemiş ve yıpranmış olan altyapı ve ulaşım bu çerçevede yenilenecek vb. Tüm bu işler için kaynak da en üst gelir grubundaki zenginlerin halen yüzde 37 olan gelir vergisi oranlarının 1960’lardaki yüzde 70’ler seviyesine çıkarılmasıyla sağlanacak.

Özünde olumlu bir tınısı olan bu hedeflerin kapitalizm altında, hele de günümüz kapitalizminde, ne ölçüde gerçekleştirilebilir olduğu sorununa ileride değineceğiz. İlan edilen dönüşümler her ne kadar programda pek somut plan ve projeler biçimini almış olmayıp büyük ölçüde hedef ve amaçlar olarak konulmuş olsa da içinde bulunulan çok boyutlu derin kriz ortamında ciddi bir yankı uyandırmıştır. İşçi sınıfının ve diğer emekçi katmanların tarihsel kazanımlarına yönelik uzun saldırı yıllarının ardından oluşan ağır tablo şartlarında, böylesi bir yankı anlaşılır bir sonuçtur hiç şüphesiz. Özellikle arayış içerisinde olan ve sola doğru meyleden geniş genç kesimler bu programa ilgi gösteriyorlar, onu sahipleniyorlar. Zira gençler hem uzun yıllardır konuşulup tartışılan iklim krizi konusunda hiçbir şey yapılmamasına hem de sistemin tarihsel tıkanmışlığı nedeniyle kendileri için bir gelecek hayal edemez duruma düşürülmüş olmalarına öfkeliler. 2000’lerin başlarından itibaren, özellikle de 2008 krizinin ardından, çeşitli vesilelerle bu öfkelerini eylem içinde ortaya koyuyorlar. Bugün ABD gibi tarihsel olarak sosyalizm/komünizm karşıtlığının hayli güçlü olduğu bir ülkede sosyalizm konusunun artık harcıâlem gündem maddelerinden birisi olması en çok bu dinamiğin bir ürünüdür. Gençliğin belirli kesimleri sıradan ve orta karar politik çizgilerden uzaklaşıyor, daha kapsamlı ve radikal değişimler vaat ettiğini düşündükleri politik yaklaşımlara daha çok kulak kabartıyorlar. Yeşil Yeni Anlaşma da bu bağlama oturmaktadır.

Biden somut olarak Yeşil Yeni Anlaşmanın bir savunucusu olmasa da önerdiği planların bununla örtüştüğü izlenimi verilmektedir. Ülkede işsizlik, yoksulluk ve geleceksizlik sorunlarını derinden hisseden gençlerin özellikle eğilim gösterdikleri sol çizgi, bilindiği gibi son yıllarda ciddi biçimde güçlenmiştir. Bu kesimlerin kontrol altında tutulabilmesi ve daha fazla radikalleşmemesi için Biden gibi Demokrat Parti kodamanları ister istemez bu kesimlerin de taleplerini bir biçimde dikkate aldıkları izlenimini vermeye çalışıyorlar. Ekonomiyi ayağa kaldırmak için uygulanacak planların, sol kanadın Yeşil Yeni Anlaşma gibi programlarıyla ortak ya da benzer görünen kimi hususlar taşıması, Amerika’nın Biden gibi egemenleri için bu bakımdan bir gereklilik. Nitekim 7 trilyon doları aşan bir hacme ulaşacağı söylenen Biden’ın teşvik planı “temiz enerji”, konut, sağlık, eğitim ve ekonomik adalet gibi başlıklara sahip. Bu kapsamda, örneğin, toplamda 2 trilyon dolara ulaşan “temiz enerji” projelerinin 10 milyon yeni iş yaratacağı ilan ediliyor. Biden’ın kaynak yaratmak için uzun yıllardır uygulanan sermayeye vergi indirimleri çizgisinden de kısmen çıkarak sermayeye ve zenginlere vergi artışları getireceği söylenmekte. Bunun ne kadar olacağı, planın Kongreden geçip geçmeyeceği ve nasıl uygulanacağı henüz belirsiz olsa da beklentiler yarattığı açıktır ve bu nedenle büyük yanılsamaları beslemektedir, besleyecektir.

Yeşil Yeni Anlaşma, adını, 1930’larda ABD’de başkan Roosevelt tarafından ilan edilip uygulamaya konan ve Yeni Anlaşma (New Deal) adıyla anılan programdan alıyor. Roosevelt 1930’lu yıllarda ABD’deki büyük buhranın etkilerini bertaraf etmek üzere bu programı başlatmıştı. New Deal esas olarak sermaye düzenini koruyabilmek için açlık, işsizlik ve yoksulluğu azaltmayı hedefleyen bir dizi alt program ve kurumlardan oluşuyordu. Bu kapsamda özellikle dikkat çeken uygulamalar istihdam yaratan türde çeşitli kamu yatırımları, büyük altyapı projeleri vb. idi. Roosevelt ve New Deal tarihsel olarak ABD toplumunda çoğunlukla olumlu bir algılamaya sahip. O nedenle özellikle Demokrat Partinin sol kanadı bu sembol ve kavramlara son dönemde daha çok vurgu yapıyor.

Roosevelt’in New Deal’ının gündeme geldiği 1930’lu yıllarda da derin bir ekonomik kriz, devasa bir işsizleşme ve yoksullaşma dalgası vardı; krizden çıkış ve işsizliği, yoksulluğu dizginlemek için büyük kamu kaynaklarının kullanılması, büyük kamusal projeler, altyapı yatırımları bir çare olarak görülüyordu. Keza zenginlere yüksek vergiler bu işler için kaynak sağlamanın yollarından biri olarak kullanılıyordu. Öte yandan genel olarak o yıllardaki gibi örgütlü bir işçi hareketi tarzında olmasa da şimdi de toplumsal mücadelelerde belirgin bir artış var ve bu mücadeleler (dış görünümleri zaman zaman farklı olabilse de) derininde sınıf dinamiği sergiliyorlar. Mücadelelerde, taleplerde ve hedeflerde sınıf boyutu artan ölçüde öne çıkıyor ve belirleyici oluyor. Geçmişin New Deal’ının en temel hedeflerinden birisi nasıl o dönemki sınıf mücadelesini yatıştırmak, bertaraf etmek idiyse, bugünkü plan ve projeler de yükselen toplumsal öfke ve mücadeleleri savuşturmayı temel bir amaç olarak güdüyor. O halde kriz, savaş, faşizm gibi başlıkların yanı sıra tarihte günümüzle ilgili olan bu kesiti de hatırlamak yararlı olacaktır.

New Deal’a doğru

New Deal olarak adlandırılan politika ve uygulamaları da dönemi de belirleyen hiç kuşkusuz Büyük Buhran olarak da adlandırılan derin krizdi. 1929’da ABD’deki borsa çöküşüyle patlayan kriz birkaç yıl içinde sadece ABD’de değil kapitalist dünyanın genelinde büyük bir ekonomik küçülme, işsizlik ve yoksullaşma dalgası yarattı. “Çöküş’ün en kötü döneminde (1932-33) İngiliz ve Belçikalı işgücünün %22-23’ü, İsveçlilerin %24’ü, ABD’lilerin %27’si, Avusturyalıların %29’u, Norveçlilerin %3l’i, Danimarkalıların %32’si ve Alman işçilerinin yaklaşık %44’ü işsiz kaldı. 1933’ten sonraki iyileşme sırasında bile, l930’lardaki ortalama işsizliğin Britanya ve İsveç’te %16-17’nin ya da İskandinavya, Avusturya ve ABD’de %20’nin altına düşmediğini de belirtmek gerekir. İşsizliği ortadan kaldırmayı başaran yegâne Batılı devlet, 1933 ile 1938 arasında Nazi Almanyası oldu. Emekçilerin hayatında bu kadar büyük bir ekonomik felaket daha önce görülmemişti.” [2]

ABD’de sanayi üretimi 1929’dan 1931’e kadar üçte bir oranında azaldı, 1933’e gelindiğinde yarıya indi (103 milyar dolardan 55 milyar dolara). Krizin patlak verişinden önce yüzde 3 düzeyinde olan işsizlik 1933’e gelindiğinde yüzde 25’e çıktı, işi olanların ücretleri düştü. Evsizlerin sayısı 2 milyona çıktı. Meta fiyatları da üçte bir oranında düştü, tarım ürünlerininki ise genel olarak yüzde 60 düştü. Hatta ülkede açlık kol gezerken, düşen et fiyatlarını yükseltmek için üreticilerin 6 milyon domuzu itlaf etmesi vakasında olduğu gibi, kapitalizmin acımasız yüzünü ortaya koyan nice kasıtlı ürün tahribatı yaşandı. Bir yandan batan krediler, bir yandan da insanların bankalara akın edip paralarını çekmeye başlaması banka iflaslarının sağanak halde gelmesine yol açtı. Binlerce bankanın olduğu ABD’de krizle birlikte yılda iflas eden banka sayısı binlere ulaşmış, 1933’te bu sayı rekor düzeye çıkarak 4004 olmuştu. Sözde kriz karşısında yerli üretimi koruma sevdasıyla dış ticaretin kısıtlanmasıyla sonuç daha da ağır hale geldi. Diğer ülkelerin buna karşılık vermesiyle uluslararası ticaret yüzde 66 oranında geriledi.

Diğer yandan kriz ve ekonomik yıkım tablosu ülkede solun ve işçi hareketinin de yükselişini beraberinde getirmişti. Birbiri ardına gelen geniş ve güçlü grevler, sol partilerin sendikalarda ve genelde artan etkinliği, işsizlerin, evsizlerin ve açların artan tepki ve eylemleri genel bir yükseliş sürecini somutluyordu. Bu süreç tüm 30’lı yılları kapsayan ve pabuç pahalı olduğu için Amerikan egemen sınıfının da tavizler vermesini sağlayan bir süreçti.[3]

ABD’de kriz patlak verdiğinde başkan henüz bir yılını doldurmamış Herbert Hoover’dı. Hoover’ın izlediği politikalar, yukarıdaki tablodan da görülebileceği gibi, krizi atlatmaya ya da yatıştırmaya yaramadı, kriz derinleşti. Hoover her ne kadar ekonomide bazı politika değişiklikleri yapsa da bunlar özde eski tas eski hamam görünümünü bile değiştirmeye yetecek düzeyde değişiklikler değildi. Hoover ve şürekâsı esasen eski klasik liberal burjuva iktisadi düşüncesinin etkisi altında krizi küçümsüyor, kısa sürede sistemin kendi mekanizmalarıyla rayına oturacağını düşünüyordu (Hoover “60 gün” diyordu). Ancak burjuvazinin giderek büyüyen bir kesimi bu yaklaşımın sürdürülmesinin mümkün olmadığı fikrine yönelmeye başlamıştı. Nitekim Cumhuriyetçi Parti içinde bile Hoover’a karşı hoşnutsuzluk arttığı gibi “ekonomiye devlet müdahalesi olmaz” liberal tabusunda da gedik açılmaya başlamıştı. Başlangıçta krize Federal düzeyde müdahaleye ve Federal kaynakların kullanılmasına karşı olan Hoover, çok geçmeden batan şirketlerin ve özellikle de çiftçilerin kurtarılması için kullanılmak üzere fon oluşturdu. 1933’te görev süresi dolana kadar yapılan harcamalarla kamu borcu 16 milyar dolardan 19 milyar dolara çıktı.

Ancak derinleşmeye devam eden kriz 1932 Kasımındaki seçimde Hoover’ı götürdü. Biriken hoşnutsuzluk ve tepki sonunda Demokrat Partili Roosevelt büyük farkla ve eyaletlerin neredeyse tamamını kazanarak başkan seçildi. Roosevelt seçilmişti seçilmesine ama seçimde kullandığı New Deal sözünün somut bir içeriği yoktu. Hatta kullandığı söylem, sonradan somutlaştığı haliyle New Deal’ın özüne zıt yönde hususlar içeriyordu. Hoover’ın harcama yaparak bütçe açığını arttırmasını eleştirip, denk bütçeyi övüyor, büyük kamu harcamalarına karşı çıkıyordu. Ama koltuğa oturduktan kısa süre sonra New Deal ile özdeşleşen devlet müdahalesi ve kamu harcamaları yöntemini geniş ölçüde uygulamaya başladı. Esnek bir burjuva politikacı olan Roosevelt Cumhuriyetçi Parti içinden de destek alarak Kongreden birçok tasarı geçirdi. Birçoğu kamu harcamaları içeren bu tasarılarla bir yandan kapitalist ekonominin işleyişinin çökmemesini, batan şirketlerin, çiftçilerin kurtarılmasını ya da ayağa kaldırılmasını sağlamaya çalışıyor, ama öte yandan da yükselen işçi hareketini yatıştırmak için kitlelerin mücadeleleriyle kazanmayı dayattıkları reformları devreye sokmak zorunda kalıyordu. Böylece New Deal kervanı yolda düzüldü denebilir. Öte yandan şunu da belirtmek gerekir ki, New Deal süreci içinde getirilen işçi hakları ve sosyal reformları bir kenara koyacak olursak, daha Keynes meşhur teorisinin yer aldığı kitabını yayınlamadan Keynesçilik uygulanmaya başlamıştır.

New Deal

New Deal kapsamında neler yapıldığına geçmeden önce şunu belirtmek gerekir ki Roosevelt tarzı ve icraatıyla halkta geniş bir destek kazanmayı başardı. Yaptığı işin hayati önemde olduğuna inanan Roosevelt bu uğurda Amerikan politik sisteminde önemli bir teamül olan iki dönemden fazla aday olmama teamülünü çiğneyip, öldüğü güne kadar 4 kez art arda seçilmiş ve başkanlık koltuğunda oturmuştur. Bir ulusal seferberlik duygusu yaratmayı politikalarının başarısı için temel bir unsur olarak gören Roosevelt bunda başarılı oldu. Kâh ateşleyici söylevler kâh samimi sohbet havasında yapılan konuşmalarla ABD tarihinde ilk kez radyodan düzenli olarak halka seslenip, işçi-emekçi kitleleri kandıran ve mücadeleden geri çeken bir birlik duygusu oluşturmaya uğraştı.

Roosevelt’in ilk el attığı alan bankacılık ve para alanı oldu. Koltuğa oturduğu ilk birkaç gün içinde, bankalardan mevduat kaçışını engellemek ve sallantılı bankaları devre dışı bırakmak için hemen banka tatili ilan etti. Üç gün sonra bu bankaların sadece bir bölümünün yeniden açılmasına izin verildi. Bir ay sonra altın standardını lağvedip altını olanların altınlarını dolar karşılığı devlete teslim etmesini zorunlu kıldı. New Deal programlarında kullanılacak kaynak yaratmak için, hükümet ve ordudaki maaşlarda yüzde 15 indirime giderek federal gideri 1 milyar dolar azalttı. Uzun süredir devam eden içki yasağını kaldırarak vergi gelirlerine önemli bir kalem ekledi. Daha sonra bir kısım riskli işlemlerin önünü alan başka yasalar çıkarılıp bankacılık ve borsa alanlarına kısıtlamalar da getirildi. (Şirketlerin bilgilendirme yapmadan hisse senedi çıkarmalarının yasaklanması, yatırım bankacılığıyla ticari bankacılığın ayrıştırılıp ticari bankaların FED’e bağlanmaları vb.). Yine bu kapsamda olmak üzere, artık tümüyle devletin elinde olan altının sabit olan dolar fiyatı sürekli değiştirilerek bir gece nihayet devlet kararıyla tekrar sabitlendi. Böylece yüz yıl boyunca 20 dolar olan fiyat bu kararla 35 dolara çıkarıldı.

Bu adımlar bir yana, ilerleyen aylar ve yıllar içinde toplam üç dalga halinde onlarca plan ve proje başlatıldı. Bunların hiçbirinin önceden planlanmadığını belirtelim. 1933’teki ilk New Deal’ın ardından ikinci New Deal 1935’te, üçüncüsü 1937’de geldi. New Deal programları çerçevesinde atılan adımlar ya da girişilen planlar İngilizcedeki haliyle 3R olarak anılan hedeflere sahipti: destek/yardım (relief), reform ve ekonomik toparlanma (recovery). Bazı plan ve projeler bu hedeflerden birisine hizmet ederken bazıları birden fazlasına hizmet ediyordu. Kamu yatırımı projeleri, mali reformlar ve düzenlemeler içeren bu geniş program Kongreden geçirilen çeşitli yasaların yanı sıra başkan kararnameleri yoluyla da hayata geçirilmeye çalışıldı; sayısız komisyonlar, kurumlar, ajanslar oluşturuldu.

Kamu kaynakları kullanılarak köprüler, karayolları, havalimanları, enerji santralleri, barajlar, kamu binaları inşasından tutun, parklar ve ağaçlandırma çalışmalarına kadar geniş bir yelpazede ekonomiyi canlandırma, kapitalistleri kurtarma ve istihdam yaratma amaçlı bayındırlık projeleri başlatıldı. Çiftçilere hacze uğramamaları için kaynak aktarıldı. Ev hacizlerinin önlenmesi için ev kredilerinin yeniden yapılandırılmasını sağlamaya dönük bir kamu şirketi kuruldu, ev kredisi veren banka ve finans kuruluşlarına sermaye takviyesi sağlandı. 1933’te kurulup 35’te sonlandırılan bu kurumla tüm kentsel ev kredilerinin yüzde 20’sini oluşturan 1 milyon evin kredisi yeniden yapılandırıldı. Bunların yanı sıra, işsizlik ve yoksulluk sorunlarından nasibini alan beyaz yakalıların ve sanatçıların da iş ve gelir sahibi olmasını sağlayan kamu binalarının dekorasyonu, sanat projeleri, eğitim projeleri gibi alanlarda da projeler yürütüldü.

Bu tür projeler kapitalist düzenin krizi aşıp yükselişe geçmesini sağlayamasa da çöküşün en ağır etkilerini törpülemeye, işsizlik, açlık, yoksulluk gibi sorunları hafifletmeye ve dolayısıyla düzenin ayakta kalmasına yardımcı oldu. Ancak bu uğurda asıl önemli olan adımlar işçi hakları alanında atıldı. İşsizlik sigortası, yaşlılık ve malûllük maaşı, 40 saatlik iş haftası, çocuk emeğinin yasaklanması, asgari ücret, toplu sözleşme hakkı, işyeri sendika temsilciliği gibi birçok hak bu dönemde işçi sınıfının verdiği dişli mücadelelerle kabul ettirildi. Sınıf hareketinin bilinç ve örgütlülük düzeyinin ciddi ilerlemeler kaydetmesinden endişeye kapılmış olan Amerikan burjuvazisi, cin fikirli Roosevelt’in öncülüğünde ve New Deal kılığı altında esneklik gösterip bu ve benzeri başka adımları atarak düzenin hayatiyetini sağladılar.

1933-34’teki ilk New Deal sürecinde toplam yaklaşık 8 milyar dolar kamu harcaması ile işsizlik fırlamış olduğu yüzde 25’ler düzeyinden yüzde 20’ler düzeyine geriledi. Daralma yavaşladı, büyümeye geçildi. Ancak bu sonuç kimsenin derdine derman olmaya yetecek düzeyde bir sonuç değildi. Zaten harekete geçmiş ve yükselişteki işçi hareketi açısından atılan adımlar yetersiz olduğu gibi, burjuvazinin daha gerici kanatları da “memlekete komünizm geliyor” yaygarası koparıyorlardı. Nitekim program kapsamında oluşturulan kurumlardan birisi, Yüksek Mahkeme tarafından anayasaya aykırı bulunarak kapatıldı.[4] Bu kurumun işlevlerinden birisi, sanayideki anlaşmazlıklarda işçilerin de temsil edildiği kurullar oluşturmasıydı. İşçi hareketinin “kendi işini kendin gör” şiarı altında öz örgütlenmelerini yaratması ve çeşitli örneklerde işçilerin üretimi belirlemeye başlamaları karşısında alınan bir önlemdi bu. Hareketi daha fazla yayılmadan güvenli kanallara çekmeyi amaçlıyordu. Ama burjuvazinin gerici kanatları bu kurulları “sovyetizasyon yaşanıyor” diyerek topa tutuyordu.

Sonuçların zayıflığı ve engelleme girişimlerinin süreci tümüyle boşa çıkarması ihtimali karşısında yeniden harekete geçen Roosevelt 1935’te benzer nitelikte adımları içeren ikinci New Deal’ı başlattı. Yaşlılara, malûllere ve muhtaç çocuklara gelir sağlayan sosyal güvenlik düzenlemeleri ile işçilerin sendikal güvencelerini sağlamlaştıran düzenlemeler bu ikinci dalganın bir parçasıydı. Keza yeni büyük bayındırlık projeleri ile sanatçıların istihdam edildiği projeler oluşturuldu ve bu kapsamda süreç içinde çoğu geçici olan 8,5 milyon iş yaratıldı. Sermaye ve zenginlerin vergilerinde artışa gidilirken, çiftçilere ve çiftçi kooperatiflerine muhtelif yollarla destekler arttırıldı. Bu hamlelerle 2 yıl içinde büyüme sürdürüldü ve işsizlik de yüzde 15’ler düzeyine indi. Roosevelt yeni seçimlere aylar kala yeni bir hamleyle en üst gelir grubunun vergi oranını yüzde 79 gibi rekor bir düzeye çıkardı.[5] Bu gidişatın görece olumlu atmosferi sayesinde Roosevelt 1936 sonundaki seçimlerde bir önceki seçime göre daha büyük farkla seçimi kazandı.[6]

Bir yandan işlerin yoluna girdiği hissiyle bir yandan da artan borç ve açıkları frenleme kaygısıyla Roosevelt bu ikinci başkanlık döneminde kamu harcamalarını kısmaya girişti. 1937’de başlattığı üçüncü New Deal programına bu nedenle öncekiler kadar kaynak sarf edilmedi. Ancak kriz, derinliği konusunda şakaya izin vermeyeceğini çok geçmeden hatırlattı. 1937’de yarıdan fazla düşen büyüme rakamı 1938’de daha da fazla düşerek yüzde 3,3 daralma şeklinde gerçekleşti. Yüzde 15’lere düşmüş işsizlik de bu süreçte tekrar yüzde 20’lere yükseldi. Bu ikinci çöküşün ardından Roosevelt telaş içinde Kongreden 5 milyar dolarlık yardım paketi istedi. New Deal programları dolayısıyla elbette kamu borcu ve bütçe açıkları arttı. 1933’ten itibaren, ABD’nin savaşla ilgili harcamalara başladığı 1939 yılına kadar kamu borcu her yıl değişen büyüklüklerde toplamda 20 milyar dolardan fazla artmış oldu.

1939 yılı ABD’nin savaş hazırlıklarına ve silahlanma harcamalarına başladığı yıldı. Ekonomideki asıl toparlanma da işsizlikteki asıl azalma da bu yıldan itibaren başlayan ve 1941’de ABD’nin savaşa bilfiil girmesiyle mahmuzlanan silahlanma ve savaş harcamalarıyla sağlandı. Aradaki farkı anlamak için rakamlara başvurabiliriz. New Deal programlarıyla geçen 6 yıl içinde kamu borcu 20 milyar dolar dolayında artmışken, sonraki 6 yıl içinde 220 milyar dolar artmıştır. Böylece 1945 sonunda kamu borcu 260 milyar dolar düzeyine varmıştı. Gene işsizlik de ancak bu son 6 yıl içinde hızlı biçimde düşmeye başlamış ve savaş sonunda yüzde 2’ler düzeyine gelmişti.

New Deal’ın tarihsel bağlamı ve günümüz

New Deal o zamanlar olduğu gibi sonrasında da tartışma konusu olmuştur. İşe yarayıp yaramadığı, ekonomiye zarar verip vermediği gibi konular gündemde olmuştur. Yine de işin aslı New Deal (ve Keynesçilik) savaş bitiminden itibaren 70’li yıllara kadar genelde baş tacı edilmiştir. Ne zaman ki kapitalizm 70’lerde yeniden krize girmiştir, o zaman bunlar tukaka ilan edilmeye başlanmıştır. New Deal’ın en önemli yönü hiç kuşkusuz derin ekonomik krizden istim alarak yükselişe geçen işçi sınıfı militanlığının yatıştırılmasıydı. Yani New Deal kapsamında işçi sınıfı lehine birtakım gecikmiş düzenlemelerin gelmesi Roosevelt’in inayetiyle olmamış, aksine işçi sınıfının kitleselliği giderek artan, çeşitlenen, sarsıcı mücadeleleri sonucu olmuştur. Stalinist karşı-devrimle yaralanmış olsa da Ekim Devriminin güçlü ruhunun Amerikan işçi sınıfını ele geçirmesi korkusunun burada önemli bir rol oynadığını uzun boylu anlatmaya gerek yoktur. Troçki 1938’deki bir değerlendirmesinde Roosevelt’in “kapitalist sistemi kurtarmak için gerekli olduğu kadarıyla emekçilerin durumunu iyileştirmeyi arzu ettiğini” söylüyordu.[7]

Gerçekten de New Deal’ın yapmayı başardığı şey düzeni işçi sınıfının hışmından kurtarmaya yetiyordu ancak, abat olmaya değil. Sonunda bir ekonomik yükseliş geldi ama bu esas olarak New Deal programlarının sonucunda olmadı. Savaş, yıkım, devasa askeri harcamalar, silahlanma programları sonucunda yeni bir düzleme gelindi. 1937’de ikinci New Deal sonrasında yaşanan ikinci çöküş günlerindeki bir değerlendirmesinde Troçki, ekonomik toparlanmanın silahlanma programlarıyla bağlantısına da değiniyordu: “Ekonomide [yukarı yönlü] zikzaklar ile krizler taban tabana zıtlık oluşturmaz. Bu sarsıntıdan sonra ekonomi eğrisi yukarı çıkabilir ama sağlam bir çizgi olamaz, yalnızca tereddütlü bir çizgi olabilir. Ardından yeni bir feci kriz gelir, 1929 krizinden daha feci bir kriz. Tüm bunların silahlanma programlarıyla bağlantısı vardır. Avrupa’da, Japonya’da ve bir dereceye kadar ABD’de yeni refah yeniden silahlanma programına dayanır. ABD’de Roosevelt de New Deal yöntemleriyle silahlanma programını konjonktürel amaçlarla kullanmayı deneme olanağına sahiptir.”[8]

Keynesçi programlar esasen savaşın “düzlediği” zemin üzerinde iş görerek dünya geneline yaygınlaşmış ve güçlü bir büyümeyle görece bir istikrar sağlamışlardır. Diğer taraftan bunların, SSCB’nin varlığı koşullarında ve bunun işçi ve emekçi kitleler açısından bir sempati kaynağı olmasının kapitalist sisteme bindirdiği basınç altında yürürlükte tutulduğunu unutmak en önemli unsurlardan birini gözden kaçırmak olur. Esasen bu politikalar bir yıkımın ardından toparlanmanın zorunlu kıldığı koruyucu yaklaşımlardı. Olağan kapitalist işleyişin ilânihaye bu tür bir çerçeve içinde sürmesi söz konusu değildir. Nitekim 1960’ların sonunda barut tükenmiştir. Sonuç olarak Keynesçiliğin şaşaası hepi topu 30 yıl sürebilmiştir. 1940’lı, 50’li yıllarda burjuva iktisatçılar cenahında Keynesçilik aleyhine konuşmak aforoza yol açabilirken, 1970’lere gelindiğinde rüzgâr tersine dönmeye başlamış, giderek aksini yapmak imkânsız hale gelmiştir.

Şimdilerde eski güzel Keynesçi günlere dönmeyi hayal eden söylemler kabul görmeye başlamıştır. Piyasanın kendi haline bırakılamayacağı, devlet müdahalesinin şart olduğu, kitlelerin alım gücünün yükseltilmesi gerektiği, bunun için devletin devreye girmesi gerektiği vb. söylenmekte ya da hiç söylenmeden bu tür müdahaleler bilfiil yapılmaktadır. Özellikle 2008 krizinden bu yana devletler tarafından dünya çapında trilyonlarca doların piyasa sürülmesi (bankalara ve şirketlere aktarılması), aslında batak durumdaki devasa şirketlerin kurtarılması, bazı ülkelerde pandemi dolayısıyla kısmen emekçilere de küçük kırıntıların dağıtılmaya başlanması, “evrensel temel gelir” gibi formüllerin daha sık telaffuz edilmesi, hava değişiminin belirtilerinden bazılarını oluşturuyor.

Ancak günümüz kapitalizmi altında kapsamlı reform ve dönüşümler, bir “Yeşil Yeni Anlaşma” ne derece mümkün? Başta Elif Çağlı’nın çözümlemeleri olmak üzere daha önce Marksist Tutum’da döne döne ifade edildiği gibi, sermaye günümüzde kapsamlı bir dönüşüm yapmaya yeteneksizdir. Sermayenin bazı kesimleri gidişatın kötü olduğunu görüp kendi özgül çıkarlarıyla da uyumlu biçimde emekçi sınıfların en yakıcı dertlerinin de yatıştırıldığı bazı kapsamlı dönüşümler yoluna gidilmesini savunuyor olabilirler. Bunlar mevcut şartlarda sermayenin daha dinamik kesimleri de olabilir. Ama bunlar kapitalizmin bir bütün olarak içinde bulunduğu durumu aşmaya yetecek bir mucizevî reçeteye sahip değildirler. Kapitalizmin çelişkileri o raddeye varmıştır ki, az çok kapsamlı reform girişimleri bile bu çelişkilerin üzerine yeni çelişki ve gerilimleri ekleyip çöküşü hızlandırabilir. Dahası hesapta olmayan nice dinamikleri harekete geçirebilir. O nedenle bu tür planlar çoğu zaman hayata geçirilemezler ya da bu doğrultuda adımlar atılmaya başlandığında ortaya çıkan riskler karşısında işler yarım yamalak ve çarpık bir hal alır, iş tavsar vs.

Bu noktada, kendisine büyük ümitler bağlanmış olan ve büyük bir popülaritesi olan Obama’nın 2008 krizinden sonra neden bir Roosevelt gibi hareket etmemiş olduğunu sormak anlamlıdır. Bunun cevabı çetrefilli değildir: köprünün altından çok sular akmış, devir değişmiştir; dolayısıyla o zaman Roosevelt için mümkün olan şey Obama için mümkün değildi. Ve Obama için mümkün olmayan şey bugün Biden için de mümkün değildir. Bunun şimdiden birçok emaresi vardır.

Biden’ın kampanya sırasında ilan ettiği planların vergilerle ilgili yönlerinin 10 yıl içinde 3,7 trilyon yeni vergi geliri yaratacağına dair hesaplamalar yapılıyor. Bu hesabın ne derece doğru olduğundan bağımsız olarak şunu belirtmek gerekir ki bu soyut sonuç bile New Deal döneminin ve İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin vergi düzeylerinin uzağındadır. O dönemin çoğu bölümünde devletin vergi gelirlerinin Gayri Safi Yurtiçi Hasılaya oranı yüzde 15-20 düzeylerinde iken, Biden’ın getireceği söylenen yeni vergi gelirleriyle en iyi durumda bu aralığın alt sınırlarına yaklaşılabilmektedir. Ama işlerin o noktaya kadar gelmesinin bile ne derece gerçekçi bir beklenti olduğu tartışmalıdır. Bu kadarcık vergi artışının bile sermaye cephesinde ciddi direnişlerle karşılaşacağı, Kongre ve lobi mahfillerinde nelerin döneceği belirsizdir. Zenginlerin vergilerinin arttırılması başlangıçta kulağa hoş gelse de ayrıntılara bakıldığında Biden’ın ilan edilmiş planlarında yıllık vergilendirilebilir geliri 400 bin doların üstünde olanlar için artık gelir vergisi indirimleri olmayacağı, en zengin dilim için ise üç puanı bile bulmayan bir artışın öngörüldüğü görülüyor (şu anda yüzde 37).

Şu günlerde ABD’de büyük bankalar başta sallantılı ev kredileri olmak üzere şişmiş krediler nedeniyle durumları riskli olduğu için kasada mümkün olduğu ölçüde para tutmaları gerektiği halde, hissedarlarına milyarlarca dolarlık temettü dağıtıyorlar. 2008 günlerinde çöküş raddesine geldikleri sırada da aynı böyle yapmışlardı. Sermayenin “ders almak” gibi bir meselesinin olmadığını çarpıcı biçimde gösteriyor bu durum. Bizzat Demokrat Parti bağlantılı bazı sermaye kesimleri (sigorta şirketleri) kamusal bir sağlık sigortası sistemi getirilmemesi için çalışmalar yürütüyorlar. Milyonlarca doları bu doğrultuda bir kamuoyu oluşturabilmek için reklam ve promosyon çalışmalarına döküyorlar. Biden’ın yaptığı bazı yeni atamalar da örneğin enerji konusunda hayli aydınlatıcı. Petrol ve gaz şirketleri ve lobilerinin bilinen adamlarından birisi Biden tarafından Beyaz Saray kadrosuna alınmış durumda. Keza iklim politikası konusundaki danışman kadrolarına da fosil yakıtçılardan unsurlar dahil ediliyor. Dahası Biden’ın “yenilenebilir enerji” kavramı yerine “temiz enerji”den söz etmesi ayrıca anlamlıdır. Biden’ın karbon salımını azaltmak üzere nükleer enerjiden yararlanma niyetini ortaya koyuyor bu terminolojik titizlik.

Yeşil Yeni Anlaşma taraftarlarının ortaya koyduğu taleplerin önemlice bir bölümü üretici güçlerin ve insanlığın tarihsel gelişiminin mümkün ve mecbur kıldığı dönüşümleri ifade ediyor. Hatta bırakalım mümkün ve mecbur olmayı, gecikmiş dönüşümlerdir. Böyle olmasına rağmen bunların hâlâ gerçekleşmemiş olmasının bir nedeni, bir “olağan şüphelisi” var. Kapitalizmin ta kendisi! Yeşil Yeni Anlaşmacıların ana eğilimi kendisine Demokratik Sosyalist dese de önerilerinde sistemin temellerine dokunmuyorlar. Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet sistemini ortadan kaldırmadan, egemen kapitalist sınıfı mülksüzleştirip iktidarsızlaştırmadan, esas olarak zenginlere yüksek vergiler getirmek suretiyle bu dönüşümü sağlamayı öneriyorlar. Oysa kapsamlı dönüşüm ancak sistemin bütününü hedef alan bir mücadele perspektifi içinde gerçekleşebilir. Aksi durumda düzen hem bir şeyler yapıyormuş gibi bir görüntü çizmeye çalışacak, ama işin özüne dokunmayacak, anlamlı/kapsamlı/tutarlı bir dönüşüme kalkışmayacaktır. Sonuç olsa olsa birtakım yarım yamalak adımlar olarak kaşımıza çıkacaktır. Doğru yaklaşım yeşil hedeflerin kapitalizmin yıkılması anlamına gelen sosyalist işçi devrimiyle gerçekleşebileceğini savunmak ve işçi sınıfı temelli bir mücadele anlayışıyla bunu zorlamaktır.


[1] bkz. Levent Toprak, “Büyük Reset”, marksist.com

[2] Eric J. Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl, Everest Yay., 2011, s122

[3] bkz. İlkay Meriç, 1929 Krizinde Amerikan İşçi Sınıfı: “Mücadele Et, Açlıktan Ölme”, marksist.com

[4] Roosevelt daha sonra Yüksek Mahkemenin sonraki olası engellemelerini bertaraf etmek için “demokratik” teamülleri hiçe sayarak “court-packing” olarak bilinen adımı attı. Court-packing Yüksek Mahkeme üyelerinin sayısını arttırıp mahkemeye kendisine yandaş yeni isimler atamaya deniyor.

[5] Ancak unutmamak gerekir ki kendisinden önceki başkan Hoover zıt anlayışa sahip olmasına ve bu temelde inadına rağmen görevdeki son yılında (1932) bu oranı yüzde 25’ten yüzde 64’e çıkarmıştı.

[6] 1936’daki ikinci seçimde katılım da, oylar da öncekine göre yükseldi, fark açıldı. Kazanılamayan eyalet sayısı önceki seçimde 6 iken bu seçimde 2’ye indi.

[7] Writings of Leon Trotsky - Supplement (1934-1940), Pathfinder, 1979, s.779

[8] Writings of Leon Trotsky 1936-37, “Answers to Questions”, Pathfinder, 1978, s.469