Bölüm 36: Kapitalist İlişkilerin Öncesi (devam)
Marx, faiz getiren sermayeyi tefeci sermayesinden ayıran unsura işaret eder: “Kapitalist üretim tarzının temel bir öğesini oluşturduğu kadarıyla faiz getiren sermayeyi tefeci sermayesinden ayıran şey, hiçbir şekilde, bu sermayenin kendisinin doğası ya da karakteri değil, altlarında iş gördüğü koşulların farklılaşması ve bu yüzden, aynı zamanda, borç para veren kişinin karşısına çıkan borçlanıcının tümüyle dönüşmüş olan karakteridir. Serveti bulunmayan bir adamın bir sanayici ya da tüccar olarak kredi elde ettiği durumda bile, bu, kapitalist olarak faaliyet göstereceğine ve ödünç aldığı sermayeyle karşılığı ödenmemiş emeğe el koyacağına duyulan güven sayesinde gerçekleşir. Ona, potansiyel kapitalist olması nedeniyle kredi verilir.”
Serveti bulunmayan ama enerjisi, güvenilirliği, yeteneği ve iş bilgisi bulunan bir kişinin kendisini bu yolla bir kapitaliste dönüştürebilecek olması, kapitalizm savunucusu iktisatçıların hayran kaldığı bir durumdur. Marx bu durumun ne anlama geldiğini açıklar. Bu durum, “mevcut bireysel kapitalistlerin karşısına durmadan çok sayıda istenmeyen yeni talih şövalyesini rakipler olarak çıkarsa bile, sermayenin kendi egemenliğini sağlamlaştırır, onun temelini genişletir ve toplumun alt katmanından sürekli olarak yeni güçleri emrinin altına almasını mümkün kılar”. “Aynı şekilde, Katolik Kilisesinin Orta Çağ’da kendi hiyerarşisini toplumsal konumlarından, soylarından ve servetlerinden bağımsız olarak halkın en zeki bireyleriyle oluşturması da, papazların egemenliğini sağlamlaştırmanın ve papaz olmayanları ezmenin başlıca araçlarından biriydi.” Ve Marx’ın dünden bugüne hükmünü sürdüren bir gerçekliğe işaret eden şu satırları ne kadar önemlidir: “Bir egemen sınıf, hükmedilen sınıfların en önemli kişilerini kendi içine almak konusunda ne kadar başarılı olursa, bu sınıfın egemenliği o kadar sağlamlaşır ve tehlikelileşir.”
Marx, eski dönemlerde yoksulları koruma adına tefeciliğe karşı yöneltilen tepkilerin, faiz getiren sermayeyi nasıl kredi sistemine doğru dönüştürdüğünü açıklar. “Modern kredi sisteminin başlatıcılarının çıkış noktası, genel olarak faiz getiren sermaye hakkındaki aforoz kararı değil, tersine, onun açıkça kabul edilmesidir.” Bu konudaki örneklerden biri, İngiltere’de tefeciliğe karşı sözde mücadele temelinde neredeyse %100 faizle çalışan rehinci dükkânlarının ortaya çıkışıdır. Bu tür rehinci dükkânları 14-16. yüzyıllarda İtalya’da ve Fransa’da da, tefeciliğe karşı mücadele sırasında biçimlenmiştir. “Bunların kurucuları, bunların, yoksulları tefecilikten korumak için onlara rehin karşılığında küçük krediler sağlayan yardım kuruluşları olmasını amaçlıyordu. Ama pratikte bu amaç tersine döndü ve tefecilik işleri yaptı.”
“12. ve 14. yüzyıllarda Venedik’te ve Cenova’da kurulan kredi birliklerinin kökeninde, deniz ticaretini ve ona dayalı olan toptan ticareti, eski moda tefeciliğin ve para ticaretini tekelleri altına alanların egemenliğinden kurtarma gereksinimi vardı. Eğer bu şehir devletlerinde kurulan gerçek bankalar, aynı zamanda, devletin gelecekteki vergiler karşılığında öndelik elde ettiği kamusal kredi kuruluşları şeklini aldıysa, unutulmamalıdır ki, söz konusu birlikleri kuran tüccarlar, ilgili devletlerin önde gelen kişileriydi ve kendilerini olduğu gibi hükümetlerini de tefecilikten kurtarmayı ve aynı zamanda bu yolla devleti kendilerine daha fazla ve daha güvenli bir şekilde bağımlı kılmayı aynı derecede istiyorlardı.” Marx, kapitalizmin gelişmesinde erken örneklerden olan Hollanda’da daha 17. yüzyıldaki duruma işaret eder. “Hollanda’da ticaretle ve imalatçılıkla birlikte ticari kredi ve para ticareti de gelişmişti ve faiz getiren sermaye, gelişimin kendi seyri aracılığıyla, sanayi sermayesine ve ticaret sermayesine bağımlı hale gelmişti. Faiz oranının düşüklüğü bile bunu gösteriyordu. … Eski moda tefeciliğin yoksulluğa dayanan tekeli orada kendiliğinden son bulmuştu.”
Marx geçmiş yüzyıllardan örneklediği gelişmelerden hareketle bankacılık sistemi hakkında önemli bir tespitte bulunur. “Tefeciliğe karşı yürütülen bu şiddetli savaş, faiz getiren sermayenin sanayi sermayesine bağımlı kılınmasına yönelik bu talep, sadece, kapitalist üretimin bu ön koşullarını modern bankacılık sistemi içinde ortaya çıkaran organik yaratıkların habercisidir; bankacılık sistemi, bir yandan, atıl duran tüm para rezervlerini bir araya getirerek ve para piyasasına sürerek tefeci sermayesini tekelinden yoksun bırakır, diğer yandan, kredi parasını yaratarak, değerli metalin kendi tekelini sınırlandırır.”
“İngiltere’deki modern kredi sisteminin oluşumuna teorik olarak eşlik eden ve onu teşvik eden söz konusu eserlerin yalnızca gerçek içeriklerine bakılacak olursa, bunların içinde, faiz getiren sermayenin ve genel olarak ödünç verilebilir üretim araçlarının, kapitalist üretim tarzının gereklerine uygun bir şekilde, kapitalist üretim tarzına bağımlı kılınması talebinden başka bir şey bulunamayacaktır.” Marx bu noktada Fransa’dan hareketle, feodal topluma karşı modern burjuva toplumunu ya da Napolyon döneminin mareşallerine ve hukuki yasa imalatçılarına karşı sanayicileri ve bankerleri yücelten Saint-Simon örneğini hatırlatır. Saint-Simon, burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf karşıtlığının henüz keskinleşmediği bir dönemde kendini sanki işçi sınıfının temsilcisi gibi göstermiştir. Onun eserlerinde geçen “travailleur” (çalışan) sözcüğü aslında işçi anlamına değil, sınaî ve ticari kapitalist anlamına gelmektedir. Engels’in eklediği not konuyu daha da açıklığa kavuşturur. “Saint-Simon’un erken dönem eserlerinde burjuvazi ile Fransa’da henüz yeni ortaya çıkmakta olan proletarya arasındaki karşıtlığı ihmal etmesi, burjuvazinin üretimde faal olan kısmını travailleur’lere dahil etmesi, sermaye ile emeği barıştırmak isteyen Fourier’nin kavrayışına karşılık gelir ve dönemin Fransa’sının iktisadi ve siyasal durumuyla açıklanabilir. Owen’ın daha uzak görüşlü olmasının nedeni, farklı bir ortamda, sanayi devriminin ve daha o zaman akut bir şekilde keskinleşen sınıf karşıtlığının ortasında yaşamış olmasıydı.”
Saint-Simoncu okulun, bankerleri sanayici kapitalistlerle aylak zenginlerin aracısı olarak niteleyen yaklaşımlarını eleştiren Marx şöyle der: “Modern bankacılığın emri altında bulunan araçları sadece aylakların araçları olarak ele almak yanlıştır. Bunlar, birincisi, sermayenin, sanayiciler ve tüccarlar tarafından geçici olarak atıl para biçiminde, para rezervi ya da henüz yatırılmayı bekleyen sermaye şeklinde tutulan kısmından; yani aylakların sermayesinden değil aylak sermayeden oluşur. İkincisi, tüm gelir ve tasarrufların, kalıcı ya da geçici olarak birikime ayrılan kısmından oluşurlar. Ve her ikisi de banka sisteminin karakteri açısından temel bir önem taşır.”
“Ama hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, birincisi, (değerli metaller biçimindeki) para, kredi sisteminin konunun doğası gereği hiçbir zaman kurtulamayacağı temel olarak kalır. İkincisi, kredi sisteminin ön şartı, toplumsal üretim araçlarının (sermaye ve toprak mülkiyeti biçiminde) bireylerin tekelinde bulunmasıdır ve bu sistemin kendisi, bir yandan kapitalist üretim tarzına içkin olan bir biçimdir ve diğer yandan da kapitalist üretim tarzının en yüksek ve olası en son biçimine doğru gelişmesinin itici bir gücüdür.”
Marx’ın belirttiği üzere, banka sistemi, biçimsel örgütlenme ve merkezileşme açısından bakıldığında, kapitalist üretim tarzının ortaya çıkardığı en yapay ve en gelişkin üründür. Nitekim İngiltere Bankası gibi bir kurumun, ticaret ve sanayi üzerinde muazzam bir güce sahip olmasının nedeni budur. “Kuşkusuz, banka sistemi, genel bir muhasebenin ve üretim araçlarının toplumsal ölçekte dağıtılmasının biçimini oluşturur; ama yalnızca biçimini. Tek bir kapitalistin ya da her bir ayrı sermayenin ortalama kârının, söz konusu sermayenin doğrudan doğruya el koyduğu artık emekle değil, toplam sermayenin el koyduğu ve her bir ayrı sermayenin sadece toplam sermayenin orantılı bir parçası olarak kendi kâr paylarını çektiği toplam artık emek miktarıyla belirlendiğini görmüştük. Sermayenin bu toplumsal karakteri, ancak kredi ve banka sisteminin eksiksiz gelişmesi sayesinde ortaya çıkarılır ve tam olarak hayata geçirilir. Diğer yandan bu süreç daha da öteye gider. Kredi ve banka sistemi, toplumun tüm kullanılabilir ve hatta potansiyel, henüz aktif olarak kullanılmayan sermayesini sınai ve ticari kapitalistlerin emrine sunar ve böylece, bu sermayeyi ödünç veren de onu kullanan da, onun sahibi ya da üreticisi olmaz. Böylece sermayenin özel karakterini ortadan kaldırır ve böylece, özünde, ama yalnızca özünde, sermayenin kendisinin ortadan kaldırılmasını barındırır. Bankacılık aracılığıyla, özel bir iş olarak, toplumsal bir işlev olarak sermaye dağıtımı, bireysel kapitalistlerin ve tefecilerin ellerinden alınmıştır. Ama böylece, banka ve kredi, aynı zamanda, kapitalist üretimi kendi sınırlarının ötesine sürüklemenin en güçlü aracı ve bunalımların ve dolandırıcılığın en etkili araçlarından biri olur.”
“Banka sistemi ayrıca, dolaşımda bulunan farklı kredi biçimlerini paranın yerine koyarak, paranın, aslında, emeğin ve onun ürünlerinin toplumsal karakterinin özel bir ifadesinden başka bir şey olmadığını, ama kendisini, son çözümlemede, her zaman, özel üretimin temeline karşıtlık oluşturacak şekilde, bir şey olarak, diğer metaların yanındaki özel bir meta olarak ortaya koymak zorunda olduğunu gösterir.”
Marx’ın kredi sisteminin tarihsel rolü hakkındaki tespiti ne kadar önemlidir. “Son olarak, hiç kuşku yok ki, kredi sistemi, kapitalist üretim tarzından birleşik emeğin üretim tarzına geçiş sırasında güçlü bir kaldıraç olarak iş görecektir; ne var ki, bunu, sadece, üretim tarzının kendisindeki başka büyük organik devrimlerle bağlantılı bir öğe olarak yapacaktır. Buna karşılık, kredi ve bankacılık sisteminin sosyalist anlamdaki mucizevî etkilere sahip gücü hakkındaki yanılsamalar, kapitalist üretim tarzı ve onun biçimlerinden biri olarak kredi sistemi hakkındaki mutlak bilgisizlikten kaynaklanır. Üretim araçları sermayeye dönüşmeyi bırakır bırakmaz (bu, özel toprak mülkiyetinin ortadan kaldırılmasını da içerir), Saint-Simon’cuların bile anlamış oldukları üzere, kredinin kendisinin herhangi bir anlamı kalmaz. Diğer yandan, kapitalist üretim tarzı ayakta kaldığı sürece, faiz getiren sermaye de onun biçimlerinden biri olarak varlığını sürdürür ve gerçekten de onun kredi sisteminin temelini oluşturur. Sadece, meta üretimini devam ettirip parayı ortadan kaldırmak istemiş olan sansasyon yazarı Proudhon, küçük burjuva bakış açısının ulaşılamaz hayalinin sözde gerçekleştirilmesi anlamına gelen bir credit gratuit (faizsiz kredi) ucubesini hayal edebilmişti.”
“Tüccar sermayesinin ve faiz getiren sermayenin, sermayenin en eski biçimleri olduklarını görmüştük. Ama faiz getiren sermayenin, halkın gözünde, türünün en iyi örneği olan [par excellence] sermayenin biçimi olması, konunun doğasında vardır. Tüccar sermayesinde, ister aldatma, ister emek, isterse başka bir şey olarak açıklansın, bir aracılık etkinliği gerçekleşir. Buna karşılık, faiz getiren sermayede, sermayenin kendi kendisini yeniden üretme karakteri, kendi kendisini değerlendiren değer, artık değerin üretimi, tümüyle gizemli bir nitelik olarak görünür.”
“Özellikle Fransa gibi sanayi sermayesinin henüz tam olarak gelişmemiş olduğu ülkelerde, politik iktisatçıların bir bölümünün bile, faiz getiren sermayeyi sermayenin temel biçimi saymaya devam etmelerinin ve örneğin toprak rantını, burada da ödünç verme biçimi baskın olduğundan, sadece bunun başka bir biçimi olarak kavramalarının nedeni de budur. Böylece, kapitalist üretim tarzının iç örgütlenmesi tümüyle yanlış anlaşılır ve hem toprağın hem de sermayenin yalnızca kapitalistlere ödünç verildiği tümüyle göz ardı edilir. Kuşkusuz, para yerine, makineler, işyeri binaları vb. üretim araçları ayni olarak ödünç verilebilir. Ama bu durumda bunlar belirli bir para tutarını temsil eder ve faiz dışında aşınma ve yıpranma için belirli bir ödemenin yapılması, bu sermaye öğelerinin kullanım değerlerinden, yani özgül doğal biçimlerinden kaynaklanır. Burada belirleyici olan şey, yine, bunların, dolaysız üreticiye mi ödünç verildikleri (bunun ön şartı, en azından gerçekleştiği alanda kapitalist üretim tarzının var olmamasıdır); yoksa sanayici kapitaliste mi ödünç verildikleridir (kapitalist üretim tarzının ön şartı tam da budur). Daha da uygunsuz ve anlamsız olan şey, evlerin vb. bireysel tüketim için ödünç verilmesini bu tartışmaya dahil etmektir. İşçi sınıfının bu biçim altında da, üstelik çok büyük ölçekte dolandırıldığı, açık bir gerçektir; ama bu sınıfa geçim araçlarını tedarik eden perakendeci tüccarlar da aynı şeyi yapar. Bu, üretim sürecinin kendisinde dolaysız bir şekilde gerçekleşen birincil sömürünün yanında yürüyen ikincil bir sömürüdür. Satış ile ödünç verme arasındaki fark, burada, daha önce gösterilmiş olduğu üzere, sadece gerçek bağlam hakkında tümüyle bilgisiz olanlara önemli görünen, tümüyle önemsiz ve biçimsel bir farktır.”
Marx, tefeciliğin tarihte oynadığı iki yönlü role dikkat çeker. “Hem tefecilik hem de ticaret, verili bir üretim tarzını sömürür; onu yaratmaz, onunla dışsal bir ilişki içinde bulunurlar. Tefecilik, onu durmadan yeniden sömürebilmek için, üretim tarzını doğrudan doğruya korumaya çalışır; tutucudur ve üretim tarzını yalnızca daha da sefilleştirir. Üretim öğelerinin üretim sürecine metalar olarak girmesiyle ve ondan metalar olarak çıkmasıyla ne ölçüde daha az karşılaşılırsa, bunların paraya dayalı olarak üretilmesi, o ölçüde daha çok, özel bir eylem olarak görünür. Dolaşımın toplumsal yeniden üretimde oynadığı rol ne kadar önemsiz olursa, tefecilik o kadar serpilir.”
“Özel bir servet türü olarak parasal servetin gelişmesi, tefeci sermayesiyle ilişkili olarak, bunun tüm alacaklarının parasal alacaklar biçimine sahip olması anlamına gelir. Bir ülkede üretimin ağırlıklı bölümünün ayni olarak sağlanan hizmetlerle vb., yani kullanım değerleriyle sınırlı kalması ölçüsünde, tefeci sermayesi o kadar fazla gelişir.”
“Tefecilik, ikili bir rol oynaması, yani, birincisi, tüccar sınıfının yanında bağımsız bir parasal servet oluşturması, ikincisi, çalışmanın koşullarına el koyması, yani çalışmanın eski koşullarının sahiplerini yıkıma sürüklemesi ölçüsünde, sanayi sermayesinin ön koşullarının oluşturulmasında rol oynayan güçlü bir kaldıraçtır.”
Orta Çağ’da Faiz
Marx bu konuyu örnekleyerek açıklamak üzere çeşitli yazarlardan alıntılar yapar. Bu bağlamda iki örneği aktaralım. “Orta Çağ’da nüfus tümüyle tarımsaldı. Feodal sistemdeki gibi bir yönetim altında yalnızca sınırlı bir alışveriş ve dolayısıyla da sadece sınırlı bir kâr olabilirdi. Bu nedenle, Orta Çağ’daki tefecilik karşıtı yasalar haklı görülüyordu. Ayrıca, bir tarım ülkesinde, herhangi bir kişi, yoksullaşmadıkça ya da sıkıntıya düşmedikçe kolay kolay para borçlanmak istemez. ... O dönemlerde, borç verenler... gerçekten de, yasal olmasa bile fiili bir tekele sahipti ve bu nedenle, diğer tekelciler gibi sınırlamalara tabi tutulmaları gerekliydi. Günümüzde, faiz oranı, kâr oranı tarafından düzenleniyor. O dönemlerde, kâr oranı, faiz oranı tarafından düzenleniyordu. Borç para veren kişi tüccardan yüksek bir faiz oranı aldığında, tüccar, mallarına daha yüksek bir kâr oranı eklemek zorundaydı. Bu nedenle, borç para veren kişilerin ceplerine koyulmak üzere, alıcıların ceplerinden büyük bir para tutarı alınıyordu.” (Gilbert, History and Princ. of Banking, s. 164, 165.)
“Venedik’teki örnek” (bir bankanın kurulması) “böylece hızlı bir şekilde taklit edildi; deniz kıyısındaki tüm şehirler ve genel olarak bağımsızlıklarıyla ve ticaretleriyle ün kazanmış olan bütün şehirler ilk bankalarını kurdu. Gemilerinin sıklıkla çok uzun zaman alan geri dönüş yolculukları kaçınılmaz olarak kredi verme alışkanlığına yol açtı. Amerika’nın keşfi ve ardından bu kıtayla yapılan ticaret bunu daha da güçlendirdi.” (Bu önemli bir noktadır.) “Gemilerin kiralanması, büyük öndelikleri gerekli kıldı; bu, eski Atina’da ve Yunanistan’da da böyleydi. 1308’de Hansa şehri Brügge’nin bir sigorta şirketi vardı.” (M. Augier, l.c. s. 202, 203.)
Marx, toprak sahiplerine ve böylece genel olarak haz düşkünü zenginlere borç verilmesinin İngiltere’de bile 17. yüzyılın son üçte birlik kısmında, yani modern kredi sisteminin gelişmesinden önce ne kadar ağır bastığının Sir Dudley North’un eserlerinden anlaşılabileceğini belirtir. North, yalnızca ilk İngiliz tüccarlarından biri değil, aynı zamanda zamanının en önemli teorik iktisatçılarından biridir ve şu tespitte bulunur: “Bu ülkede faize yatırılan paraların, işlerini yürütmeleri için iş adamlarına verilen kısmı, bu paraların onda birine bile yaklaşmaz; ama bunların büyük bir kısmı lüks mallar için ve büyük toprak sahipleri olmalarına karşın topraklarının getirdiklerinden daha hızlı harcayan kişilerin harcamalarını desteklemek için ödünç alınır; taşınmazlarını satmak istemediklerinden, onları ipotek ettirmeyi tercih ederler.” (Discourses upon Trade, London 1691, s. 6, 7.)
Faiz Yasağının Kiliseye Sağladığı Yararlar
Marx, faiz yasağının kiliseye sağladığı yararlar konusunu Kapital birinci ciltte ele almıştır ve oradan aktarır: “Kilise faiz almayı yasaklamıştı; ama zor durumlardan kurtulmak için mülk satmayı yasaklamamıştı; ve bir mülkü, belirli bir süreliğine ve yeniden ödeme yapılmasına dek borç para veren kişiye bırakmak ve böylece, borç para veren kişinin, bu mülkü elinde bulundurduğu sürece, bir güvenceye sahip olmanın ötesinde, borç verdiği paranın karşılığı olarak onu kullanmasını sağlamak bile yasaklanmamıştı. Kilisenin kendisi ya da ona bağlı olan belediyeler ve pia corpora [dinsel kurumlar], özellikle Haçlı Seferleri sırasında bundan büyük yararlar sağladı. Bu, özellikle de bu kadar sabit rehinlerin mülkiyeti gizlenemediği için Yahudi bu yolla tefecilik yapamadığından, ulusal servetin çok büyük bir kısmını, «elden çıkarılamaz mülk»leri elde bulundurma yetkisine dönüştürdü. Faiz yasağı olmasaydı kiliseler ve manastırlar hiçbir zaman bu kadar zenginleşemezdi.”
(devam edecek)
link: Elif Çağlı, Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /34, 31 Mayıs 2026, https://marksist.net/node/8777



