İKİNCİ KESİM
BİR BÜTÜN OLARAK KAPİTALİST ÜRETİM SÜRECİ
Bölüm 29: Banka Sermayesinin Bileşenleri
Marx, bu bölümün başında, banka sermayesinin nelerden oluştuğuna daha yakından bakmak gerektiğini belirtir. Bir önceki bölümde üzerinde durulduğu üzere, Fullarton gibilerin sermaye konusunda yarattıkları karışıklıklara ek olarak, bir başka önemli nokta da para-sermayenin faiz getiren sermaye ile karıştırılmasıdır. Marx burada, aslen para-sermayenin diğer sermaye biçimlerinin (yani meta-sermaye ve üretken sermaye) aksine, daima ve yalnızca geçici bir sermaye biçimi olduğunu vurgular.
“Banka sermayesi, 1. nakit paradan, yani altından ya da banknotlardan, 2. değerli kâğıtlardan oluşur. Değerli kâğıtları da ikiye ayırabiliriz: dalgalanan, belirli zamanlarda vadeleri dolan ve iskonto edilmeleri bankerlerin asıl işi olan ticari senetler, poliçeler; ve devlet tahvilleri, hazine bonoları, her tür hisse senedi gibi halka açık değerli kâğıtlar, kısacası, faiz getiren, ama poliçelerle aralarında köklü farklar bulunan kâğıtlar. İpotekler de bunlara eklenebilir.” Bu nesnel bileşenlerden oluşan sermaye, ayrıca, bankerin kendisinin yatırım sermayesi ile onun bankacılık sermayesini oluşturan mevduata ayrılır. “Banknot ihraç eden bankalar söz konusu olduğunda bunlara banknotlar eklenir. Mevduatı ve banknotları şimdilik dikkate almayacağız. Şu kadarı açıktır ki, bu farklı öğelerin bankerin kendi sermayesini mi, yoksa mevduatı, yani başka insanların sermayesini mi temsil ettiği, banker sermayesinin gerçek bileşenleri (para, poliçeler, mevduata dayalı senetler) üzerinde hiçbir değişikliğe yol açmaz. İşini sadece kendi sermayesiyle de yürütse, sadece kendisine yatırılmış olan sermayeyle de yürütse, aynı bölünme söz konusu olurdu.”
Faiz getiren sermaye biçimi, bir sermayeden kaynaklanmasa bile her belirli ve düzenli parasal gelirin bir sermayenin faizi olarak görünmesi yanılgısını da beraberinde getirir. Diyelim gelir olarak harcanmayıp bankaya yatırılan herhangi bir değer tutarı da sanki bir anapara gibi görünür.
Örneğin İngiltere’de yıllık ortalama faiz oranının %5 olduğunu kabul edelim. Bu durumda 500 sterlinlik bir tutar faiz getirisi için bankaya yatırılsaydı, yılda 25 sterlin getirirdi. Dolayısıyla, 25 sterlinlik her sabit yıllık gelir 500 sterlinlik bir sermayenin faizi sayılırdı. Diğer bir örnek olarak devlet borcu üzerinde durulabilir. “Devlet, borç aldığı sermaye için alacaklılarına her yıl belirli bir tutarda faiz ödemek zorundadır. Burada alacaklı borçlusundan sermayesini geri isteyemez; bunun yerine, sadece, alacağını, bununla ilgili mülkiyet senedini satabilir. Sermayenin kendisi tüketilmiş, devlet tarafından harcanmıştır. Varlığı son bulmuştur.” Devletin alacaklısının sahip olduğu diyelim 100 sterlinlik bir devlet borçlanma senedidir, bu borç senedi ona devletin yıllık gelirleri üzerinde örneğin 5 sterlinlik ya da %5’lik bir hak kazandırır. Kişi isterse bu borç senedini başka kişilere satabilir vb. “Ama bu durumların tümünde, çocuğu (faiz) olarak devlet ödemelerini dünyaya getirdiği kabul edilen sermaye, hayali, fiktif sermaye olarak kalır.” Devlet borç senetleri üzerinden yürütülen işlemler ne kadar yinelenirse yinelensin, “devlet borcu sermayesi tümüyle hayali bir sermaye olarak kalır ve borç senetlerinin satılamaz duruma geleceği anda bu sermayenin hayali de ortadan kalkardı”. Ancak bu hayali sermayenin de kuşkusuz kendisine ait bir hareketi vardır.
Şimdi de emek gücü üzerinden konuyu irdeleyelim der Marx. “Burada ücret faiz olarak ve bu nedenle emek gücü de bu faizi getiren sermaye olarak kavranır. Örneğin bir yıllık ücret 50 sterline eşitse ve faiz oranı %5’se, yıllık emek gücü 1000 sterlinlik bir sermayeye eşit sayılır. Kapitalist düşünme tarzının zıvanadan çıkmışlığı burada zirve noktasına ulaşır, çünkü sermayenin değerlenmesi emek gücünün sömürülmesiyle açıklanacağına, tersi yapılır ve emek gücünün üretkenliği, emek gücünün kendisinin gizemli bir şey, faiz getiren sermaye olmasıyla açıklanır.” Marx bu yaklaşımın 17. yüzyılda örneğin İngiliz iktisatçısı William Petty tarafından çok sevilen bir düşünce olduğunu belirtir. Bu düşünce Marx’ın döneminde de kısmen vülger iktisatçılar, kısmen ve asıl olarak da Alman istatistikçiler tarafından olanca ciddiyetle kullanılmıştır. “Ne yazık ki bu ahmakça düşünceyi hoş olmayan bir şekilde boşa çıkaran iki olgu var; bunların birincisi, işçinin söz konusu faizi elde etmek için çalışmak zorunda olması, ikincisi de, emek gücünün sermaye değerini aktarım yoluyla paraya çevirmesinin olanaksızlığı. Aksine, onun emek gücünün yıllık değeri yıllık ücretine eşittir ve çalışması aracılığıyla alıcısı için yerine koyması gereken şeyler, bu değerin kendisi, artı, artık değer, yani söz konusu değere eklediği yeni değerdir. Kölelik sisteminde emekçinin bir sermaye değeri, yani satın alma fiyatı vardır. Ve kiraya verildiğinde, kiracının ilk olarak satış fiyatının faizini ödemesi ve buna ek olarak sermayenin yıllık aşınma ve yıpranmasını yerine koyması gerekir.”
Marx’ın işaret ettiği üzere, hayali sermaye oluşturmaya sermayeleştirme denir. Bu alicengiz oyununda, düzenli olarak yinelenen her gelir, ortalama faiz oranıyla ödünç verilen bir sermayeymiş gibi farz edilerek sermayeleştirilir. “Böylece sermayenin gerçek değerlenme süreciyle tüm bağlantılar en küçük izlerine kadar kaybolur ve sermayenin kendi kendisini değerlendiren bir otomat olduğu düşüncesi güçlenir.”
Bir borç senedi (değerli kâğıt), devlet borçlarında olduğu gibi tümüyle hayali sermayeyi temsil etmediğinde dahi onun sermaye değeri tümüyle hayalidir. Ayrıca, kredi sisteminin esasen birleşik sermaye ürettiği de hatırlanmalıdır. Değerli kâğıtlar, bu sermayeyi temsil eden mülkiyet senetleri sayılır. Demiryolu, madencilik, gemicilik vb. şirketlerinin hisse senetleri, gerçek sermayeyi, yani bu girişimlere yatırılmış ve iş görmekte olan sermayeyi ya da ortakların bu tür girişimlerde sermaye olarak harcanmak üzere yatırdıkları para tutarını temsil eder. Hisse senedi, söz konusu sermaye tarafından gerçekleştirilecek olan artı-değer üzerinde, orantılı olarak hak sağlayan bir mülkiyet senedinden başka bir şey değildir.
Devlet tahvilleri olsun hisse senetleri olsun, bu mülkiyet senetlerinin değerlerinin bağımsız hareketleri, bunların da gerçek sermayeler olduğu görüntüsünü destekler. Çünkü bu değerli kâğıtlar, fiyatları kendilerine özgü bir şekilde hareket eden metalar haline gelir. Bunların piyasa değerleri, gerçek sermayenin değeri değişmese de, üzerlerinde yazılı nominal değerlerinden farklı bir şekilde belirlenir. Temsil ettikleri girişimlerin getirileri yükselirse piyasada değerleri yükselir. Girişimin getirisi azaldığında ise tersi olur. “Bu kâğıtların piyasa değerleri kısmen spekülatiftir, çünkü gerçek gelirlere göre değil, beklenen, önceden hesaplanan gelirlere göre belirlenirler.” Şayet yıllık getirisi yasal olarak sabitlenmiş ve bunun dışında da yeterince güvenilir olduğu kabul edilmişse, bu değerli kâğıtların fiyatları faiz oranıyla ters orantılı olarak yükselir ve düşer. Para piyasasındaki sıkışıklık dönemlerinde bunların fiyatları iki ayrı nedenle düşer. Birinci neden faiz oranının yükselmesidir; ikinci neden ise paraya çevrilmeleri için piyasaya yığınsal olarak sürülmeleridir. “Fırtına geçer geçmez, bu değerli kâğıtlar, başarısızlığa uğramış ya da dolandırıcılık amacıyla kurulmuş girişimleri temsil etmiyorlarsa, yeniden eski düzeylerine yükselir. Bunalım sırasında değer yitirmeleri, parasal servetin merkezileşmesinin güçlü bir aracı olarak etkide bulunur.” Çünkü elinde büyük miktarda parası bulunanlar, piyasada değerleri alabildiğine düşmüş değerli kâğıtları satın alarak ilgili girişimlerin sahibi olarak sermayeyi merkezileştirirler.
“Bu kâğıtların değersizleşmesinin ya da değer kazanmasının, temsil ettikleri gerçek sermayenin değerinin hareketinden bağımsız olması ölçüsünde, bir ulusun serveti, değersizleşme ya da değer artışı öncesinde ne büyüklükteyse sonrasında da tam olarak o büyüklükte olur.” Marx çeşitli örneklerden hareketle, şayet değersizleşme söz konusu girişimlerden vazgeçilmesini veya sermayenin tümüyle değersiz girişimlerle çarçur edilmesini temsil etmediyse, kâğıtlar üzerinden oluşan para-sermaye sabun köpüğünün patlamasının ulusu bir kuruş yoksullaştırmadığını belirtir.
Tüm bu kâğıtlar, gerçekte, gelecekteki üretim üzerindeki birikmiş haklardan, hukuki senetlerden başka hiçbir şeyi temsil etmez. Kapitalist üretime dayanan tüm ülkelerde, değerli kâğıtlardan oluşan muazzam bir “faiz getiren sermaye” kütlesi bulunur. “Ve para-sermaye birikimi, büyük kısmıyla, üretim üzerindeki bu hakların birikiminden, söz konusu hakların piyasa fiyatlarının, hayali sermaye değerlerinin birikiminden başka bir şey değildir.”
Banker sermayesinin bir kısmı bu “faiz getiren kâğıtlara” yatırılmıştır ve bu gerçek bankacılık işinde kullanılmayan yedek sermayenin bir kısmını oluşturur. “Bu kâğıtların en önemli bölümü poliçelerden, yani sanayici kapitalistlerin ya da tüccarların ödeme taahhütlerinden oluşur. Para ödünç veren kişi için bu poliçeler faiz getiren kâğıtlardır; yani, bunları satın alırken, vadeleri dolana kadar geçecek olan sürenin faizini çıkarır. İskonto etmek denen şey budur. Dolayısıyla, poliçenin temsil ettiği tutardan yapılacak olan kesintinin büyüklüğü o andaki faiz oranına bağlıdır.”
Bankerin sermayesinin son kısmı ise, onun altın ya da banknot cinsinden para rezervinden oluşur. “Sözleşmeyle belirli bir süreliğine bağlanmamış olan mevduat, sahipleri tarafından her an çekilebilir. Mevduat miktarı sürekli olarak dalgalanır. Ama bir mevduat hesabından çekilen para bir başkasına yatırılan parayla yerine koyulur ve böylece genel ortalama tutar işlerin normal şekilde yürüdüğü dönemlerde az dalgalanır.”
Kapitalist üretimin gelişmiş olduğu ülkelerde bankaların sermayesinin en büyük kısmı tümüyle hayalidir; borç senetlerinden (poliçelerden), (geçmişteki sermayeyi temsil eden) devlet kâğıtlarından ve hisse senetlerinden (gelecekteki getirilerle ilgili ödeme emirlerinden) oluşur. Önemli nokta şudur ki, bankanın hayali sermayesinin büyük kısmı bankanın kendi sermayesini değil, faizli ya da faizsiz mevduat hesapları bulunan müşterilerinin sermayesini temsil eder.
“Mevduat her zaman parayla, yani altınla ya da banknotlarla, veya para ödeme emirleriyle oluşturulur.” Marx, mevduatın iki farklı rol oynadığını vurgular. Bir yandan, faiz getiren sermaye olarak birilerine ödünç verilir ve dolayısıyla bu kısım bankanın kasalarında bulunmaz; yalnızca bankanın hesaplarında mevduat sahiplerinin alacakları olarak görünür. Diğer yandan, mevduat sahiplerinin karşılıklı alacaklarının mevduat hesaplarına dayalı çeklerle denkleşmesi ve karşılıklı olarak silinmesi ölçüsünde, salt defter kayıtları olarak iş görürler.
Faiz getiren sermayenin ve kredi sisteminin gelişmesiyle birlikte, aynı sermayenin, hatta aynı borç senedinin farklı ellerde farklı biçimlerde görünmesi söz konusudur. Bunu sağlayan farklı yollarla, tüm sermaye iki katına, üç katına vb. çıkmış gibi görünür. İşte bu “para-sermaye”nin en büyük kısmı tümüyle hayalidir. Rezerv fonu dışında görünen tüm mevduat, banka hesaplarındaki karşılıklı alacaklardan başka bir şey değildir. Marx bu noktada A. Smith’in satırlarından aktarır: “Para, sanki, sahiplerinin bizzat kullanmak istemedikleri sermayeleri bir elden bir başkasına aktaran devir senedinden başka bir şey değildir. Aynı para parçaları art arda hem pek çok farklı alım hem de pek çok farklı borç verme işlemine hizmet edebildiğinden, söz konusu sermayeler, aktarılmalarına aracılık eden paranın miktarından neredeyse her oranda daha büyük olabilir.”
Dolaşımın hızına bağlı olarak, aynı para parçası farklı alımlar için kullanılabileceğinden, onun farklı borçlar için kullanılması da mümkündür. “Para, her satıcı için, metalarının dönüşmüş biçimini temsil eder; her değerin sermaye değeri olarak ifade edildiği günümüzde, farklı borç verme işlemlerinde, sırasıyla farklı sermayeleri temsil eder; bu da, sırasıyla farklı meta değerlerini gerçekleştirebileceği şeklindeki daha önce yazılan önermenin farklı bir ifadesinden başka bir şey değildir.” Para aynı zamanda, maddi sermayelerin bir elden bir başkasına aktarılmasını sağlamak için dolaşım aracı olarak iş görür. Fakat borç verme işlemlerinde, para bir elden bir başkasına dolaşım aracı olarak geçmez. “Borç veren kişinin elinde kaldığı sürece, onun elinde, dolaşım aracı değil, sermayesinin değer varlığıdır. Ve borç verme işleminde onu bu biçimde üçüncü bir kişiye aktarır.”
Aynı para parçaları, herhangi bir sayıda mevduat hesabının araçları olarak iş görebilir. Marx, bu nedenle ve kendi döneminden örneklemeyle, “İngiltere’deki tüm mevduatın onda dokuzunun, bankerlerin ayrı ayrı sorumlu oldukları defterlerindeki kayıtları dışında herhangi bir varlığa sahip olmaması mümkündür” der. Ayrıca, bu kredi sisteminde her şey nasıl kendisini iki ve üç katına çıkarıyor ve katıksız bir hayal ürününe dönüşüyorsa, sonunda sağlam bir şeyle karşılaşılacağı umudunu veren “rezerv fonu” için de aynısı geçerlidir. İngiltere’den hareketle toplam işleyişe bakılacak olursa, bankaların rezerv fonları aslında İngiltere Merkez Bankası’nın rezerv fonundan ibarettir. 1844 tarihli Banka Yasası, merkez bankasının dolaşımdaki banknotlara ek olarak ihraç edebileceği banknotlar için yasal bir üst sınır getirmiştir. Fakat 1857 yılında Londra’daki en büyük dört hisse senetli banka, bu yasanın askıya alınması için bir hükümet mektubunun çıkartılması baskısında bulunmuştur. Aksi halde, kendilerine ait tüm mevduatı çekerek İngiltere Merkez Bankası’nı iflasa sürükleyecekleri tehdidini savurmuştur. Marx’ın aktardığı bu husus bile, bir merkezi planlama ve iç ahenkten yoksun kapitalist sistemin nasıl her an krizlerle sarsılabileceğinin örneklerinden biridir.
(devam edecek)
link: Elif Çağlı, Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /27, 30 Ekim 2025, https://marksist.net/node/8629





