Burjuva siyasetçilerin söylemlerini veri kabul ederek yapılan yorumların birçok konuda nasıl hızla boşa çıktığını yakın zamanda yaşanan birçok olayda görmek mümkün. Zira daha birkaç ay önce Trump’ın açıkladığı gümrük tarifeleriyle birlikte, küreselleşmenin bittiği yönünde ileri sürülen zırvalıklar, yalnızca burjuva basında değil, bir o kadar da sosyalist basında tekrarlanıp durmuştu. Biz ise bu yöndeki değerlendirmeleri reddetmiş, Trump’ın şantaj ve blöflerle rakiplerine istediği anlaşmaları dikte etmeye çalıştığına işaret etmiştik. Varılan anlaşmalar ve halen uzlaşılamayan noktalarla bu pazarlık süreci devam ediyor.
Aynı yanlış yaklaşım ve yöntemler, günümüzde yürüyen savaş, emperyalist ittifaklar ve NATO tartışmaları konusunda da son derece yaygındır. Gerek burjuva yorumcular gerekse de kendilerini gazeteciliğe veren kimi sosyalistler, burjuva liderlerin günlük açıklamalarını baz alarak yorum yapmaktan çekinmiyorlar. Oysa görünenin kendisi ile altta yatan gerçeklik arasında, hele de burjuva siyaset alanında, kocaman bir açı bulunuyor. Birçok durumda burjuva politikacılar niyetlerinin tam tersini beyan etmekten hiç geri durmuyorlar. O nedenle her söylenene kulak vermek yerine, dönemin genel karakterini temel alarak eğer varsa atılan somut adımları o çerçevede değerlendirmek en doğru yaklaşım olacaktır. Aksi her durumda yalnızca yanılmakla kalınmaz, burjuva siyasetçilerin aldatma ve manipülasyon operasyonlarının aracı haline de gelinmiş olunur.
Aslında Trump daha ilk başkanlık döneminde NATO ülkelerine rest çekmiş, takiben de “NATO bitti”, “Atlantik İttifakı sona erdi” gibi yorumlar sarmıştı ortalığı. Sonra Biden döneminde bu tartışmaların hükmü kalmadı, Avrupa’yla ilişkiler tekrar güçlendirildi, başlayan Ukrayna-Rusya savaşı AB’li güçlerin ABD arkasında daha da güçlü hizalanmasını sağladı. Trump’ın başkanlık koltuğuna ikinci kez oturmasının ardından kendisinin ve yardımcısının, bu kez Ukrayna’daki savaşla da bağını kurarak, Avrupa’nın güvenliği ve NATO hakkında tekrarladığı beyanatlar, Avrupalı NATO üyeleri tarafından panikle karşılandı. Bu yılın başından beri AB liderleri yeni bir güvenlik şemsiyesini nasıl oluşturacakları üzerine birçok kez bir araya geldiler. Yaptıkları açıklamalar ABD’ye duydukları güvensizliği açıkça ifade ediyordu. Bunun üzerine birçok burjuva yorumcu ve akademisyen de bir kez daha, ABD-AB işbirliği ve ittifakının sonunun geldiğini, NATO’nun bittiğini vb. yazıp çizmeye başladılar. Yani yukarıda eleştirdiğimiz yöntem yine ortalığın toza bulanmasına yol açtı. Gazeteci/yorumcuların mesleki kaygılarla bilinçli olarak yaptıkları bu abartılı, aceleci ve sansasyonel yorumlar, akla ünlü Amerikalı yazar Mark Twain’in sözlerini getiriyor; hastalığından kaynaklı çıkan dedikodulara kızıp, “öldüğüme dair haberler aşırı abartılı” diyerek basını tiye almıştı.
Haziran ayı sonunda yapılan NATO zirvesiyle birlikte, bu tür yorumların ne denli aceleci olduğu da ortaya çıkmış oldu. Bu yılın kış aylarından beri (aslında ilk başkanlık döneminden bu yana) Avrupa’ya blöf yapan Trump yönetimi bu zirveden istediğini kopardı. Avrupa ülkelerine, NATO’nun ve Batı ittifakının askeri harcamalarının faturasına hakikaten ortak olma, askeri harcamaları arttırma ve silahların önemli bir kısmını da ABD’den tedarik etme doğrultusunda yapılan baskı hedefine ulaştı.
Şimdi bu bağlamda, geride kalan aylar boyunca öne çıkan sorunları kısaca hatırlayıp yorumlamanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Zira benzer gelişmeler önümüzdeki dönemde de yaşanmaya devam edecektir.
ABD NATO üyelerinden ne istiyor?
Trump yönetimi Avrupa’ya “artık senin güvenliğini bedavaya sağlamayacağım” diyor. Bilindiği gibi II. Dünya Savaşıyla kapitalist dünyanın tartışılmaz hegemonu olarak sivrilen Amerikan emperyalizmi, bu pozisyonunun kabul edilmesi karşılığında SSCB’ye karşı kapitalist dünyanın koruyuculuğunu da üstlenmişti. NATO ittifakının hem asli kurucusu ve en büyük gücü hem de onun askeri harcamalarının açık ara en büyük finansörü durumundaydı. Soğuk Savaş döneminde ABD SSCB’yle tırmanan bir silahlanma yarışındayken, Avrupa’nın birçok ülkesi, NATO’nun güvenlik şemsiyesi altında olduklarından aynı silahlanma yarışına girmemişler, kaynaklarını başka alanlara aktarmışlardı.
ABD ile Avrupalı emperyalistler arasındaki ilişkiler SSCB’nin yıkılmasını takiben gerilmiş, ABD hegemonyası AB ülkeleri tarafından (en başta da Almanya) sorgulanmaya başlamıştı. O ilk dönemde hem Balkanlar’da hem Kafkasya’da hem de bazı Afrika ülkelerinde bu emperyalist devletler üstü örtük bir mücadele yürütmüşlerdi. Bu kapışma AB ülkelerinin (yani esasen Almanya ve Fransa’nın) o günün koşullarında ABD hegemonyasını kıramayacaklarını kabullenmeleriyle sonuçlanmıştı. Bu süreçte ABD, sorgulanan ve sarsılan hegemonyasını tekrar pekiştirmek, olası yeni rakiplerin önünü daha baştan kesmek amacıyla yeni bir hegemonya ve paylaşım savaşı başlattı. Bu temelde NATO da yeniden kurgulanıp, ABD’nin Batılı müttefikleri üzerindeki ağabeylik rolü yeniden onaylandı, Rusya ve Çin de ortak rakip ve hasımlar olarak saptandı.
Yürüttüğü savaşın gereği olarak askeri harcamalarını sürekli arttırmak zorunda kalan ABD, eski müttefiklerinin de halen müttefik olarak kalmak istiyorlarsa pamuk ellerini cebe atmaları gerektiğini vurguluyor bugün aslında. Dünyanın sorunlu bölgelerinde bedavaya söz sahibi olmaya devam edemeyeceklerini ya da ortak rakiplerin yarattığı tehditlere karşı bedavaya bir koruma talep edemeyeceklerini onlara hatırlatıyor. Zira kapitalizmin tarihsel krizi koşullarında, ABD’nin bu tarz pahalı bir emperyalist ağabeylik rolünün ekonomik faturasını daha fazla kaldırmak istemediğini görüyoruz. ABD, Batılı müttefiklerine ya NATO’nun sağladığı güvenlik şemsiyesini unutun ya da parasını ödeyin diyerek şantaj yaptı; ölümü göstererek sıtmaya razı etti. Trump yönetimi eliyle yaratılan gerilim ve fırtınanın özü budur.
Son NATO zirvesi
Aslında NATO bitti tartışmasının alevlendiği günlerde, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, NATO Genel Sekreteri Rutte’ye niyetlerini çok açıkça belirtmişti: “NATO çok önemli bir askeri ittifak ve biz de en önemli parçasıyız. Ancak NATO’nun gelecek için yapılandırılmasını sağlamak da istiyoruz ve bize göre bunun en önemli parçası NATO’nun Avrupa’da yükü daha fazla paylaşması ve böylelikle ABD’nin Doğu Asya’daki bazı zorluklara odaklanabilmesi.” Bunlar ABD’nin yaklaşımını fazlasıyla açık bir şekilde ortaya koyuyor aslında; üzerimizdeki askeri ve finansal yükü hafifletin, Doğu Asya’ya odaklanmamıza fırsat tanıyın!
Yarın ne olur kesin olarak bilinemez elbet ama dün olduğu gibi bugün de Trump yönetiminin NATO’yu dağıtmak gibi bir hedefi yoktur.[1] Tersine kendi patronlukları altında onun devamından yana ama NATO’nun masraflarının diğer üye ülkeler tarafından da üstlenilmesini istiyor. Üye ülkelerin askeri harcamaları arttırmalarını ve gerekli silah ve mühimmatı ABD’den karşılamaya devam etmelerini talep ediyor.
Trump her ne kadar “NATO’nun yükünü tek başımıza taşıyoruz” havalarında caka satıp, pamuk eller cebe dese de, gerçekte NATO birliği, bıraktık diğer boyutlarını, Amerikan silah sanayii açısından da büyük öneme sahiptir. Unutmayalım ki ABD dünyanın en büyük silah ihracatçısıdır. Geçen yılki silah ihracatının değeri 320 milyar dolardır ve bu olağanüstü miktar ABD’nin toplam ihracatının %10’u kadardır. 2020-24 döneminde küresel silah ihracatındaki payı bir önceki beş yıla göre artarak %35’ten %43’e çıkmıştır. Bu yeni dönemde en büyük müşterisi %35’lik payla açık ara Avrupa ülkeleri olmuştur.[2] Avrupa’nın Ortadoğu ülkelerini geçerek müşteriler listesinde ilk sıraya oturmasının temelinde Ukrayna’daki savaşın yarattığı gerilim ve bir önceki dönemde Trump tarafından sürekli bu yönde şantaja maruz kalmaları yatıyor. Bu süreçte Avrupa’daki NATO ülkelerinin silah ithalatı önceki dönemin iki katına çıkmış, bu ithalat içinde ABD’den yapılan kısmın oranı da %52’den %64’e yükselmiştir. Dolayısıyla ABD’nin AB’yi kendi haline bırakması demek, Amerikan silah sanayiinin büyük bir müşteriyi geri dönüşsüz kaybetmesi anlamına gelir ki, ne askeri-sınai kompleks ne de onun desteklediği Trump yönetiminin böyle bir durumu göze alması kolay değildir.
Trump ilk başkanlık döneminde NATO üyelerinin askeri harcamalarını GSYH’lerinin %4’üne çıkarmalarını istemişti (bu oran %2 idi ve %3’e çıkarılması konuşuluyordu). Fakat o sıralar NATO üyelerinin büyük çoğunluğu mevcut %2 oranını bile tutturamıyordu. Bu kez Trump eli daha da yükseltti ve %5’i dayattı! Oysa ABD’nin geçen yılki harcamalarının oranı bile %3,4 civarındaydı.
Son NATO zirvesinin de gösterdiği üzere ABD’nin Trump aracılığıyla çeşitli blöflerle NATO ortaklarına yaptığı basınç karşılık bulmuştur. Zirvede, 2035 yılına kadar üye ülkelerin, gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYH) yüzde 5’ini “savunma ve güvenlik” harcamalarına ayırması karara bağlanmıştır. Buna göre, NATO üyeleri GSYH’lerinin en az yüzde 3,5’ini doğrudan “savunma” ihtiyaçlarına (personel, teçhizat, operasyon) harcayacak; kalan yüzde 1,5’lik kısım ise “terörle mücadele” ve askeri altyapı yatırımlarında kullanılabilecek. Bu kapsamda limanlar, demiryolları, köprüler gibi askeri açıdan kritik altyapıların yapımı ya da elden geçirilmesi devlet tarafından finanse edilecek. Bir hesaba göre, on yıl içerisinde bu doğrultuda 1 trilyon avroya yakın para harcanacak. Bunun aslan payını ABD alacak. Zira AB ülkelerinin silahlarının özellikle de en modern silah ve mühimmatlarının tedarikçisi Amerikan silah sanayiidir. Zaten son on yılda ABD’nin NATO üyesi ülkelere silah satışında %30’luk bir büyüme yaşanmıştır.
Zirveyle ilgili dikkat çekici bir diğer husus da, öncekilerin aksine bu kez Ukrayna’daki savaş sorununun gündemin ilk sıralarında olmayışıydı. Üstelik son dört yıldır ilk kez, sonuç bildirgesinde de Ukrayna’nın NATO üyeliğine ya da orada yürüyen savaşa dair bir ibare geçmedi.
NATO’da alınan kararlardan, ekonomik durgunluktan askeri harcamaları arttırarak çıkma yolunun tutulduğunu görüyoruz. Ama içinden geçtiğimiz dünya savaşı dikkate alındığında, meselenin yalnızca ekonomik bir canlanma yaratmak olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar. NATO, mevcut savaşı yaymak ve büyütmek hevesindedir. Zirvede ABD’nin tüm taleplerinin karşılanmış olması, onun NATO ortakları üzerindeki hegemonyasını pekiştirmesi olarak da yorumlanmalıdır. Zirveden çıkan sonuçları, yeni bir büyük savaşa hazırlık olarak değerlendiren yorumlar, halihazırda o savaşın zaten yürümekte olduğunu göremiyorlar. Saptanması gereken şey, yürümekte olan dünya savaşının büyütülüp yaygınlaştırılmak, derinleştirilmek istendiğidir.
Zirveye dair gözden kaçmayan bir olgu da NATO üyesi ülkelerin liderlerinin, Trump’ın baskıları karşısında ona yağ çekme yarışına girişmesidir. Kimileri buna “övgü diplomasisi” adını takmışlar. Çarpıcı olduğundan kısa bir kesit aktaralım. NATO Genel Sekreteri Rutte, NATO zirvesi başlamadan hemen önceTrump’a gönderdiği kısa mesajda şunları söylüyor ve Trump da bunları kendi şahsi sosyal medya hesabından yayınlıyordu: “Donald, İran’daki kararlı eylemin için tebrikler ve teşekkürler. Gerçekten olağanüstüydü ve başka kimsenin cesaret edemeyeceği bir şeydi. Bu hepimizi daha güvende kılıyor. Lahey’de de bir başka büyük başarıya doğru ilerliyorsun!” Rutte zirve sırası ve kapanışında da aynı doğrultuda devam etti: “Eşsiz”, “büyük başarılar” ve “zaferler kazanan” lider, “evin babası”! Almanya, İtalya, İngiltere ve hatta Fransa liderleri de Rutte’den geri kalmıyorlar; hepsi de bir megalomanı nasıl idare edeceklerinin hesabını yapıyorlar. Trump boşuna “kendimi Kral gibi hissediyorum” demiyor! Görülüyor ki, kapitalizmin çürümesi son haddine varmışken, Trump gibi liderlerin yükselişi, klasik burjuva diplomasisi ve nezaketin de çanına ot tıkamıştır.
Ukrayna savaşı
Her ne kadar NATO sonuç bildirgesinde Ukrayna savaşına dair bir şey geçmese de, Ukrayna NATO güçlerinin Rusya’ya karşı bilfiil savaş yürüttüğü bir cephe olmayı sürdürüyor. Bu savaş aynı zamanda bir hegemonya mücadelesini de içeriyor elbette.
Ukrayna’daki savaştan önce de ABD ile Rusya-Çin arasında bir hegemonya savaşı mevcuttu. Zaten Ukrayna’daki savaşı da bu hegemonya krizinin beslediği dünya savaşının bir parçası olarak görmek gerekiyor. Trump’ın Zelenski’ye yönelik “bu savaşı hiç başlatmamalıydınız” şeklindeki sözlerini ciddiye almak abes olur, zira Ukrayna savaşının fitilini gerçekte ateşleyen Amerikan emperyalizmiydi. Şimdi Trump, savaşın tüm faturasını Demokratlara kesmeye çalışsa da gerçek durum bu değildi. Yalnızca Demokratlar değil, Amerikan emperyalizminin zirvesinin tamamı bu savaşın kışkırtılmasından yanaydı. Ukrayna’yı bu doğrultuda cesaretlendiren de İngiltere ve ABD idi. Ama gelinen noktada artık Cumhuriyetçilerin de çoğunluğunun desteğini arkasına alan Trump ile Demokratlar (ve AB ülkeleri) arasında Ukrayna’daki savaşa ve Rusya’ya yaklaşım konusunda taktiksel farklılıklar sözkonusudur. Trump yönetimi, Ukrayna’dan ayrıcalıklar koparıp, misyonunu tamamladığını düşündüğü bu savaşı sonlandırmak istiyor. Onlara göre misyonunu tamamlamıştır, çünkü bu savaş sayesinde Rusya’yı meşgul edip köşeye sıkıştırdılar, kaynaklarını hızla tüketecek bir yola soktular, Batı dünyasından yalıttılar, Ortadoğu’dan uzaklaşmasını sağladılar.[3] ABD artık bir an önce İran ve Çin sorununa odaklanmak istiyor.
Rusya’yla Suriye’deki rejim değişimini kabullenmesi, Libya’ya bulaşmaması ve İran’a çok fazla destek olmaması karşılığında Kırım ve Doğu Ukrayna’da işgal altındaki toprakları kendisine bırakma pazarlığı yapıldığını tahmin etmek zor değil. ABD yönetimi, bu uzlaşmayı sağlamak için Rusya’nın hoşuna gidecek şekilde Zelenski’nin canlı yayında azarlanmasından, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde “Rusya’nın işgal ettiği Ukrayna topraklarından çekilmesine” yönelik önergeye ret oyu vermeye kadar dikkat çekici adımlar da attı. ABD bu temelde askeri ve mali desteği kesmekle tehdit ederek Ukrayna’yı hem kendisine hem de Rusya’ya tavizler vermeye zorladı. Bu basınçtan kendi adına epey kazançlı bir maden anlaşmasıyla[4] çıktıysa da şimdilik Ukrayna’ya Rusya’nın işgaline boyun eğmeyi kabul ettiremedi. Zira AB ve İngiltere destek konusunda doğan boşluğu doldurup, daha önce olduğu gibi Ukrayna’yı savaşa devam doğrultusunda teşvik ediyorlar. Bu koşullarda Rusya da ABD’nin girişimlerini boşa çıkartarak savaşa devam ediyor. Yani bu cephede Trump yönetimi istediklerine tam olarak ulaşamadı.
ABD’nin Rusya’ya yakınlaşır görünerek varmak istediği bir başka hedef de, eğer becerebilirse, Çin ile Rusya’nın arasını açmaktı.[5] ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 25 Şubatta, Rusya ve Çin arasındaki bağları zayıflatmayı amaçladıklarını söyleyerek bu tespiti doğrulamıştı. Rusya’nın Çin’in ortağı olmasının kendileri için iyi olmadığını, “çünkü burada ABD’ye karşı ittifak yapmış iki nükleer güçten bahsediyoruz” diyerek ifade etti. Ayrıca Çin’in inşa ettiği Kuşak ve Yol İnisiyatifi adlı küresel ticaret ağına engel olmak istediklerini de vurguladı.[6]
Bununla birlikte, Amerikan emperyalizminin Çin ile Rusya’nın arasını açmaya dönük bu tür girişimlerden sonuç alması hiç de kolay değildir. Hem Rusya’nın Çin’le geliştirdiği iktisadi ilişkiler, hem de aralarındaki “mantalite” birliği (Kuzey Kore’nin de aynı temelde Rusya’ya doğrudan asker desteği vermesini hatırlayalım) bu noktada ciddi engeller oluşturuyor. Kaldı ki, Rusya, SSCB’nin çöküşünün ardından hem Yeltsin döneminde hem de Putin’in ilk dönemlerinde ABD’yle uzlaşıp yakınlaşmak istemişti. Talepleri ABD ve NATO’nun Rusya’yı kuşatmaktan vazgeçmesiydi. Ama Amerikan ve İngiliz emperyalizmi varılan uzlaşma ve anlaşmalara rağmen verdikleri sözleri tutmadılar. Rusya’yla ortaklık kurmak yerine (bir dönem Almanya bu doğrultuda epey çaba gösterse de) ona tam olarak diz çöktürmek istediler. “Renkli devrimlerle” eski SSCB bileşenlerini Rusya’nın etki alanından koparmaya çalıştılar, halen de çalışıyorlar. Rus emperyalizmi ilk tepkisini Gürcistan’da verdi. Batılı emperyalistler durmayıp Ukrayna’yı da kışkırtınca bugünkü savaş patladı.
Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’ya uygulanan yaptırım ve ambargoyu Çin’in kendi adına büyük bir fırsata çevirdiğini de belirtelim. Savaşla birlikte Rus topraklarından çekilen Batılı şirketlerden doğan boşluğu Çinli şirketler hızlıca doldurmuştur. Rusya, başta petrol, doğalgaz ve kimi nadir elementler olmak üzere zengin hammadde kaynaklarını çok düşük fiyatlarla Çin’e satıyor. Bu sayede Çin, ABD’ye karşı diğer faktörlerin yanı sıra düşük girdi maliyetleriyle de bir avantaj elde ediyor. 2019 yılında 110 milyar dolar olan ticaret hacmi, 2024 yılında 245 milyar dolara ulaşmıştır. Bunun içinde Çin’in Rusya’dan aldığı ucuz petrol dörtte bir gibi büyük bir yer tutuyor. Rusya’nın çip başta olmak üzere ileri teknoloji ihtiyacını da Çin karşılıyor. Rusya ve Çin arasında hem bir işbirliği hem de (her büyük güç ittifakında olduğu gibi) bir rekabet söz konusudur. SSCB’nin dağılışından sonra Rusya uzun süre kendini toparlayamamış, eski Sovyet Cumhuriyetleri üzerindeki nüfuzu zayıflamıştı. Putin’in Bonapartist yönetimiyle Rusya tekrar küresel bir güç haline gelmeye başlamış, gözünü eski nüfuz alanlarına dikmiş ve bunda önemli mesafeler kaydetmişti. Ancak son dönemde Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlerde Çin’in iktisadi yatırımları ve nüfuzu da hayli artmıştır.
Toparlayalım. Trump çizgisi, aslında Amerikan emperyalizminin genel çizgisiyle uyumlu olarak, önceliği Çin’in küresel bir iktisadi güç olma konumunun geriletilmesi, onun küresel bir siyasal/askeri güç haline gelişini engelleme üzerine kuruludur. Trump bu noktada Rusya’yla Çin’in arasını açıp Rusya’yı tarafsız hale getirmek, bunun için gerekli tavizleri vermek şeklinde taktiksel denemelere girişiyor. Bu taktiklerle muradına erişemezse, tam ters bir rota tutturup şiddetin ve savaşın dozunu arttırması ve bu dönüşümü de “bakın gördünüz, ben uzlaşmak için elimden geleni yaptım, ama onlar bunu reddettiler, bize de başka çare bırakmadılar” şeklinde meşrulaştırması gayet mümkündür.
[1] Trump’ın açıklamalarını değerlendirirken, bunların ABD egemen sınıfı içinde de rahatsızlıklara yol açtığını unutmamalıyız; zira Pentagon’dan yapılan açıklamalar onunkilerle taban tabana zıt olabiliyor.
[2] En büyük diğer alıcılar, Suudi Arabistan (%12), Ukrayna (%9,3) ve Japonya (%8,8) olmuştur.
[3] Bu çizgiyi, Trump’ın Rusya’yla geçmişe uzanan ilişkilerine, Rus sermayesinin uzun süre Trump’ın emlak projelerine destek çıktığı olgusuna bağlamak, fazlasıyla idealist (liderleri öne çıkaran) bir tarih anlayışını yansıtır.
[4] Bu anlaşma sayesinde “artık çok büyük miktarda, çok yüksek kaliteli nadir toprak elementine erişimimiz var” diyor Trump. Görünen o ki diğer birçok konuda olduğu gibi bu konuda da Trump’ın tehdit/blöf/şantaj yöntemi işe yaramıştır. Anlaşmayla Ukrayna’nın yeraltı zenginliklerinin tamamı ABD’nin kullanımına (araştırma, çıkarma ve işleme) açık hale geldi; Amerikan şirketleri bu kaynaklar üzerinde imtiyaz ve kullanım/satın-alım önceliği elde ettiler.
[5] Benzer bir girişimin tersinden bir örneği de tarihte mevcuttur: Esas rakibi SSCB iken ABD Başkanı Nixon 1972’de Çin’e resmi bir ziyaret düzenlemiş ve bu ziyaretin ardından Çin ile SSCB arasındaki gerilim daha da artmıştı.
link: Oktay Baran, NATO Zirvesi, Ukrayna Savaşı, Emperyalist Bloklar, 19 Temmuz 2025, https://marksist.net/node/8557
Sosyal İlişkilerin Gücü
Suruç Katliamı ve Yarım Kalmayacak Düşler…





