Kapitalizmin bir sosyal varlık olarak insanın özünü hedef alan yıkıcı etkileri, sadece çıplak tahripkâr faaliyetlerinde değil iş ve yaşamın örgütlenmesinden, teknolojik ürünlerin hayat tarzımızda yarattığı değişikliklere kadar hayatın her alanında kendisini gösteriyor. Burjuva ideolojisiyle harmanlandığında katlanarak artan bu etkilerin tahmin edilenin ötesinde bireysel ve toplumsal sorunlara yol açtığı her geçen gün daha fazla açığa çıkıyor. Dayanışma kültürünün ortadan kalkmasını, emekçilerin atomize olmasını isteyen, insan ilişkilerini dar çıkarlara endeksleyen, çalışma alanında hırsı, rekabeti, kariyer için iş arkadaşlarını ezip geçmeyi “hayatta kalmanın ve başarıya ulaşmanın kuralı” olarak belleten kapitalizm, para yüzünden en yakın dostlukları bozuyor, pek kutsadığı aileyi bile birbirine düşürüyor. Ama para, kariyer ya da düzenin teşvik ettiği diğer “başarı”lar insanları mutlu etmeye yetmiyor. Aksine insanı kendine ve doğaya yabancılaştırarak sağlıklı sosyal ilişkilerin de altını oyan bu düzen toplumun psikolojisini de fiziksel sağlığını da bozuyor. Fakat ideolojik saldırı makinesi, bireyi yüceltip toplumsal olanı gözden düşürmek için biteviye çalışmaya devam ediyor. Özellikle akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla birlikte, burjuva ideolojisinin yalan, manipülasyon ve oyalama çarkı günün her saatinde beyinlere nüfuz edip insanlığı esir almış durumda.
İnsanın toplumsal bir varlık olduğu gerçeğinin lafa geldiğinde burjuva bilimciler tarafından da yinelendiğini biliyoruz. Bununla birlikte bu gerçeklik genelde insanın diğer hayvanlara kıyasla fiziksel güçsüzlüğüyle ve hayatta kalmak için topluluklar halinde yaşama ihtiyacıyla sınırlanan bir yaklaşım içinde ele alınıyor. Oysa Engels’in deyimiyle “bütün hayvanların en toplumsalı olan insan”ın, türediği atasının bu temeldeki özelliğini fazlasıyla aşan bir yönü vardır. Burjuva bilimcilere insanın evriminde beynin gelişmişliğini temel alan bir anlayış hâkimken, diyalektik materyalist bir yaklaşımla hareket eden Marksizm, büyük beyni yaratan şeyin el ve emek olduğunu ortaya koymuştur. Engels’in vurguladığı gibi, insanın primat atalarından farklılaşıp iki ayak üzerinde dik durmaya başlamasıyla birlikte ellerinin serbest kalması, elin uzmanlaşmasının, alet yapmasının ve aleti üretim için kullanmasının önünü açmıştır. Engels tarihsel materyalizm açısından da son derece önemli olan “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü” başlıklı makalesinde bu konuyu ayrıntılı bir şekilde ele alırken, elin ve emeğin gelişmesinin başta beyin ve ona bağlı duyuları olmak üzere organizmanın diğer bölümlerini de doğrudan etkilediğini belirtmiştir.[1] Bu sadece biyolojik açıdan değil toplumsal açıdan da çok önemli sonuçlar yaratan bir olgudur:
“(…) emeğin gelişmesi, karşılıklı dayanışma, ortaklaşa faaliyet durumlarını çoğaltma, ve bu ortaklaşa faaliyetin her birey için sağladığı yararın bilincine varma yoluyla toplum üyelerinin birbirine giderek yaklaşmasına zorunlu olarak yardım ediyordu. Kısacası, oluşum geçiren insanlar, birbirlerine söyleyecek bir şeylerinin bulunduğu noktaya eriştiler.”[2]
Burjuvazinin felsefi idealizmden kopamayan bilimcileri, bugün bile Marksizmin insanlık tarihine diyalektik materyalist temellerdeki bu yaklaşımının fersah fersah uzağındadırlar ve bu nedenle olguların nedenselliğini baş aşağı çevirmekten kurtulamamaktadırlar. Bunların önemli bir bölümü için ise bu bilinçli bir ideolojik tutumdur. Bu ideolojik tutum sosyolojiden psikolojiye her alanda görülmektedir. Nitekim bu gibiler, kapitalizmin ürettiği ve beslediği pek çok sorunun “insan doğası” ya da “bireysel sakatlıklar” olarak kabullenilmesini sağlamaya çalışmaktadırlar. İnsanın özünün bencil ve kötü olduğu görüşü Freud’la birlikte psikoloji bilimine damgasını vururken, burjuva ideologlar da savaşları, toplumsal eşitsizliği ve her türlü suçu bu görüş temelinde açıklamaktadırlar. İnsanın gelişimine ve toplumsal değişime karşı idealist bariyerler ören bu anlayış kuşkusuz kapitalizmin ebedi bir sistem olarak kabullenilmesine yönelik bir ideolojik manipülasyondur. “Babana bile güvenme”den başlayıp “kendi bacağından asılan koyun”a, “Timur’un filleri”ne uzanan deyişler, hikâyeler, her daim burjuvazinin en makbullerinden olagelmiştir. Buradaki temel amaç kuşkusuz, dayanışma içinde olmak, patronlara ve kapitalizme karşı mücadele etmek için bir araya gelmek, örgütlenmek gerektiğini düşünen işçileri “gerçeklere” döndürmektir! Oysa gerçeklik, milyarlarca emekçinin, yarını için bile güvencesinin olmadığı bir dünyada yaşamaya mahkûm kılınmasıdır! Kapitalizm, ezip posasını çıkardığı emekçileri, hayatta kalabilmek için ömür boyu sermayeye hizmet etmek zorunda bırakıyor. Yüz milyonlarca emekçinin bundan daha fazlasına ne parası ne zamanı var. Bu sistem emekçilerin daha farklı bir yaşam tahayyülünü bile elinden alıyor.
Tarihsel sistem krizi içindeki kapitalizmin insanlığa her alanda korkunç bir yıkım dışında vaat edebileceği hiçbir şey kalmamıştır. Küçük bir zengin azınlık dünyayı kendisine cennet edinmişken, onları zengin eden işçiler karınlarını doyurma, barınma, iş, sağlık, eğitim ve gelecek kaygısı içindedir. Bu çıplak gerçeklik karşısında burjuvazi, acılarla, yoklukla, yoksullukla yoğrulan emekçilerin, “bundan daha iyi bir sistem ve daha iyi bir dünya yok” kabulüyle kaderlerine boyun eğmelerini istemektedir. Rahatsızlıklarının, sorunlarının sebebi olan toplumsal koşulları değiştirmen mümkün değil, bu nedenle kabullen ve rahat et! Burjuva psikoloji âlemine hâkim olan anlayış da budur.
Sahte mutluluk pazarlamacıları
Sosyal ilişkilerle ve toplumsal amaçlarla anlamlandırılmış bir hayatın yerine haz odaklı sahte mutluluk arayışlarının pompalanması da kapitalizmin çöküş çağının tipik ürünlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ne var ki, fast-food yemekler gibi hızlı tüketilen ilişkilerle, eğlencelik aktivitelerle, sosyal medya “faaliyetleri”yle tatmin olmaya çalışmak, nihayetinde derin bir mutsuzlukla sonuçlanıyor. Yaşı ilerledikçe kendisini büyük bir boşlukta hisseden, “anlam arayışı”na giren fakat bir türlü “çıkamayan” insanların sayısı hızla artıyor. Hastalığı üreten sistem, onu her açıdan sömürmekten de geri durmuyor elbette. “Spiritüel danışmanlar”, “yaşam koçları”, psikologlar, terapistler, meditasyoncular, en lüks semtlerden varoşlara, her bütçeye uygun hizmet veriyor! Televizyon programları, reklâmlar, internet ve sosyal medya, “sağlık, mutluluk, uzun ömür” pazarlamacılarıyla dolup taşıyor. Bu alanda ilaç ve “takviye gıda” firmalarından sözde sağlık kurumlarına, güzellik merkezlerinden envai türden araç-kıyafet üreticisine devasa bir sektör yaratılmış durumda. Oysa çeşitli araştırmalar insanların sağlıklı ve uzun yaşamasında sosyal ilişkilerin son derece belirleyici bir rolü olduğunu ortaya koyuyor.
Örneğin, araştırmalar, insanların hayatlarının bir noktasında felç, demans veya ileri yaşta depresyon geliştirme oranlarının yüzde 40’larda seyrettiğini; bunların birbirine bağlı ve iç içe geçen hastalıklar olduğunu, birini geçirenin gelecekte diğerlerine maruz kalma olasılığının yüksek olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, felç vakalarının en az %60’ının, bunama vakalarının %40’ının ve ileri yaşta depresyon vakalarının %35’inin değiştirilebilir faktörlere bağlanabileceği de tespit edilmiş durumda. Bu faktörlerden son derece önemli olanlardan biri ise, beslenme şekli, zihni çalıştıran aktiviteler (bulmaca çözmek, okumak, yabancı dil öğrenmek gibi), düzenli uyku ve egzersizle aynı düzeyde sıralanan “sosyal ilişkiler”dir. Hatta düşük miktarda alkol alımının saptanan faydası bile “sosyal ilişkilenme” ile bağlantılandırılabilmektedir.
Harvard Üniversitesinin 1939’dan bu yana devam ettirdiği araştırma da çarpıcı sonuçlar içeriyor. Buna göre, daha güçlü sosyal ilişkilere sahip olan insanların daha uzun yaşama olasılığı %50’ye varan oranlarda artıyor. Sosyal ilişkilerdeki eksiklikler ise sigara, tansiyon, obezite, fiziksel aktivite eksikliği gibi unsurlarla rekabet edecek kadar güçlü bir risk faktörü oluşturuyor.
Bu noktada amaç ve aidiyet duygusunun da önemli bir rol oynadığı, güçlü bir amaç ve aidiyet duygusuna sahip kişilerin daha uzun yaşamakla kalmayıp, aynı zamanda yaşlılıkta da zihinsel sağlıklarını korudukları görülüyor. Fakat insanın fiziksel, zihinsel ve duygusal sağlığı açısından hayati önemde olan sosyal ilişkiler, kapitalizm tarafından uğradığı saldırılarla ağır yaralar alıyor. Bir yandan pek çok sektörü canlı tutmak üzere “sağlık” takıntılı bir toplum yaratılırken, bir yandan bunun en temel gereği olan sağlıklı sosyal ilişkilerin altı oyuluyor.
Yaşamı anlamlandırmak, ona bir amaç katmaktan geçiyor. Bu amaç toplumsal boyut kazandığı ölçüde, kişinin yaşama bağlılığı, tatmin duygusu, mutluluğu, bireysel anlam çabalarının kat be kat üzerinde bir doygunluğa ulaşıyor. İnsanın ihtiyaç duyduğu güvenin, dayanışmanın, duygusal desteğin ve motivasyonun tek kaynağı, birlikte olmaktan, birlikte üretmekten ve birlikte paylaşmaktan zevk aldığı kişilerle ve topluluklarla kurduğu sosyal ilişkilerdir. Zorluklarla başa çıkma gücünü arttıran bu ilişkiler kişisel gelişimin de temel kaynağıdır. Bu elbette burjuvazinin pompaladığı kariyer ve maddi kazanç odaklı “kişisel gelişim”den tümüyle farklı bir olgudur. Tam tersine insanın bencilliğinin, egosunun törpülendiği, karşılıksız verebilme, kolektif üretimden zevk alma gibi sosyal hasletlerinin geliştiği, her türlü ilgi alanındaki bilgi ve becerilerinin derinleştiği bir gelişimdir söz konusu olan.
Yalnız insanların önce ruhsal sağlıklarını yitirdikleri bilinen bir gerçektir. Stres, kaygı bozuklukları, paranoyalar, ağır depresyonlar, sosyal ilişkileri zayıf insanlarda son derece yaygın rahatsızlıklar olarak görülmektedir. Günümüzde, insanlardan nefret edip hayvan sevgisiyle kendini avutmanın yaygın hale gelmesi de bu durumun yansımalarından biridir. Gelişkin sosyal ilişkilerse bu rahatsızlıkların en güçlü panzehiridir.
Bütün enfeksiyonların yanı sıra kansere karşı da koruyucu bir duvar oluşturan bağışıklık sisteminin ve kalp sağlığının en büyük düşmanlarından birinin stres olduğu düşünüldüğünde, kaygı, depresyon ve stresle başa çıkmada doğal terapi işlevi gören iyi dostlukların, fiziksel sağlığın da en güçlü ilacı olduğu görülecektir. Bugün kapitalizmin yarattığı cendere nedeniyle girdiği bunalım karşısında psikologlara taşınıp anti-depresanlara sarılan insanların sayısının patlamalı bir şekilde artmasının temel nedeni de aslında bunun eksik oluşudur.
Covid-19 pandemisi esnasında, sosyal ilişkiler ağından kopmanın insanlarda yarattığı sonuçlara, ağır depresyonların ve hastalıkların nasıl yaygınlaştığına yakından tanık olduk. Pandemiyi çok yönlü bir toplumsal deney fırsatı olarak kullanan egemenler, aldıkları “kapanma” kararıyla yüz milyonlarca insanı evlerinde tutup tutamayacaklarını da test ettiler ve toplumun örgütsüzlüğü nedeniyle bunda önemli ölçüde başarılı oldular. Ancak egemenlerin bu başarısı, izolasyon nedeniyle özellikle yaşlılarda ve çocuklarda ciddi fiziksel ve psikolojik sorunlara yol açtı. Yaşlı bakımevlerinde binlerce yaşlı terk edilmişlik yüzünden ölüme itildi. Evlerinde izole edilen milyonlarca yaşlı ise yalnızlık, terk edilmişlik, çocuklarını, yakınlarını bir daha göremeyeceği, kimsesiz bir şekilde öleceği korkusuyla ağır depresyon tablolarıyla ve bu tablonun kolaylaştırdığı ciddi hastalıklarla yüz yüze kaldı. Hiç de azımsanmayacak bir kesim, aradan yıllar geçmesine rağmen bu rahatsızlıklarla boğuşmaya devam ediyor.
Toplumsal izolasyon sadece yaşlılar ya da genel olarak yetişkinler üzerinde değil çocuklar üzerinde de ciddi etkiler yarattı. Milyonlarca çocuk, kaygı bozukluklarının yanı sıra önemli davranış bozukluklarıyla sakatlandı. Eve hapsedilen çocukların bilgisayar oyunlarıyla günlerini geçirmelerinin yarattığı aşılması zor alışkanlıklar, uyku bozuklukları, odaklanma problemleri, asosyallik, bunların örgün eğitime yansımaları kısa bir süre içinde kendini gösterdi. Hareketsizliğin ve siparişle gelen fast-food ürünlere yönelimin sağlık üzerindeki olumsuz etkilerinin ise orta ve uzun vadede çok daha ciddi sonuçlara yol açması beklenmektedir.
Tüm bunlar, sanal değil gerçek insan ilişkilerinin önemini çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Kapitalist sistem insanlık için bir beka sorunu haline gelmiştir. Kapitalizmin dayattığı atomize olmuş toplum karşısında işçi sınıfının sihirli iksiri, dayanışma, örgütlenme ve mücadeledir! İnsanın bedenini de ruhunu da sakatlayan, doğal olan ne varsa yok eden bu sistem son hücresine kadar yıkılmalıdır. Eşit, özgür, müreffeh bir dünyaya kavuşmanın da, zihinsel ve bedensel sağlığı korumanın da tek yolu budur!
[1] İlkay Meriç, Engels: Komünizmin Ölümsüz Savaşçısı/9, 24 Haziran 2021, https://marksist.net/node/7385
[2] Engels, Doğanın Diyalektiği, Sol Yay., 5. bsk., s.189
link: İlkay Meriç, Sosyal İlişkilerin Gücü, 16 Temmuz 2025, https://marksist.net/node/8555
Kapitalizmin Sofrasında Büyüyen Salgın: Obezite
NATO Zirvesi, Ukrayna Savaşı, Emperyalist Bloklar





