Kapitalizmin tarihsel sistem krizi koşullarında tüm dünyada baskıcı ve faşist eğilimler güç kazanıyor. Marksist Tutum’da yakın zamanda yayınlanan bir yazımızda işaret edildiği gibi uluslararası aşırı sağ yükseliyor.[1] Faşist liderler göçmenlere, işçi sınıfı hareketine, kadınlara ve doğaya aynı söylem ve tutumla saldırıyorlar. Faşizm, emperyalist savaşa, baskılara, yoksulluğa ve ekonomik krizin ağır faturasına karşı meydanlara çıkan işçi ve emekçilere saldırıyor, geri adım attırmaya çalışıyor. “Geçmişte kaldı ve bir daha asla yaşanmaz” denen bir olgu olarak faşizm, bugün çeşitli örnekleriyle capcanlı bir biçimde karşımızda duruyor. Bu nedenle geçmişte kalan örnekleri hatırlamak ve ders çıkarmak da büyük önem arz ediyor.
Almanya’da Hitler liderliğinde yükselen Nazi Partisi, sermaye sınıfının desteğiyle 1933 yılında iktidarı ele geçirdi. İşçi sınıfının devrimci örgütleri ve sendikalar dağıtıldı, muhalifler katledildi. Bütün bir toplum sindirildi ve susturuldu. Yahudiler, komünistler ve tüm emekçiler üzerinde terör estiren Nazi faşizmi tarihe kara bir leke olarak yazıldı. Bu karanlık dönemin simge isimlerinden biri de “Lyon Kasabı” olarak bilinen Gestapo subayı Klaus Barbie idi.
Klaus Barbie 1933 yılında daha 19 yaşındayken Hitler Gençliğine katılır. Kısa sürede SS kuvvetlerine ve ardından Nazilerin gizli servis birimi SD’ye girer ve “sorgulama teknikleri” konusunda uzmanlaşır. Çeşitli bölgelerde ortaya çıkan Nazi karşıtı direniş hareketlerinin bastırılmasında görev alan Barbie, “üstün yetenekleri” ile iyi bir Nazi subayı olarak ün kazanır. İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Fransa’da direnişçileri bastırmak üzere görevlendirilir. Direnişin kalbi konumunda olan Lyon’da yerleştiği Hotel Terminus’un adı, binlerce Yahudi’nin ve direnişçinin işkencelerde katledilmesiyle tarihe geçmiştir. Barbie, Lyon’da 1943 yılında 600, 1944’te 1500’e yakın Yahudi’nin toplama kampına gönderilmesi emrini verir. Barbie’ye “direniş hareketine karşı mücadelede özel kriminalist başarıları ve yorulmak bilmeyen çabaları için” faşist rejimin minnettarlığı ifade edilir, Birinci Sınıf Demir Haç madalyasına layık görülür.
Lyon’da işlediği vahşice cinayetler, öldürdüğü insanlar sebebiyle “Lyon Kasabı” olarak anılan Klaus Barbie savaştan yıllar sonra 17 farklı insanlık suçundan suçlu bulunur. Yargılamasının önemli bir bölümünü, Lyon’dan yaklaşık 70 kilometre uzakta, küçük bir köy olan Izieu’da saklanan 44 Yahudi çocuğun yakalanıp toplama kamplarına sevk edilmesi suçlaması oluşturur. Yaşları 4 ile 17 arasında değişen çocuklar, Fransa, Almanya, Avusturya ve Belçika’dan, Nazi güçlerinden kaçırılarak oraya getirilmiştir. Savaş sırasında çocukların korunması için kurulan Çocuklara Yardım Derneği tarafından saklanmaktadırlar. 6 Nisan 1944 sabahı erken saatlerde çiftlik evine baskın düzenlenir. Bu baskından şans eseri kurtulanlardan biri daha sonra o sabahı şöyle anlatacaktır: “Kahvaltı vaktiydi. Çocuklar yemekhanede sıcak çikolata içiyorlardı. Merdivenlerden aşağı inerken, garaj yolunda üç kamyon gördüm. Kız kardeşim bana bağırdı: «Almanlar geliyor, kaç!» Pencereden atladım. Bahçedeki bir çalıya saklandım... Kaçırılan çocukların çığlıklarını ve onları götüren Nazilerin bağırışlarını duydum... Çocukları patates çuvalları gibi kamyonlara attılar. Çoğu korkudan ağlıyordu.” 44 çocuk ve 6 yetişkin yakalanarak Drancy’deki geçiş kampına, buradan da Auschwitz’e gönderilirler. Çocuklar gaz odalarında katledilirler. Auschwitz’den kurtulanlardan biri, yıllar sonra Barbie’nin yargılanması sırasında, çocukların ölümünü gözyaşlarıyla anlatır: “Kendime, bizimle birlikte gelen çocuklar nerede diye sordum. Kampta tek bir çocuk bile yoktu. Sonra orada bir süredir bulunanlar bize gerçeği anlattılar. «Şu bacayı görüyor musun, dumanı hiç durmadan çıkan... Yanık et kokusunu alıyor musun...?»”
1944 yılında Naziler Lyon’dan çekilir. 1945’te ise Almanya teslim olur ve savaş sona erer. Savaştan sonra Klaus Barbie’nin ismi de Birleşmiş Milletlerin “Savaş Suçluları Listesi”ne girer. Ancak Barbie’nin de aralarında bulunduğu birçok Nazi subayı gerçek bir biçimde yargılanmazlar bile. ABD, anti-komünist uzmanlar olarak kullanmak amacıyla bunları başta Latin Amerika olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerine kaçırır. “İkinci Dünya Savaşının sona ermesinin ardından, Nazilerin pek çok önemli kadrosu yargılanamadı bile. Devlet kurumlarının en tepe yöneticilerinden en basit memuriyet görevinde olanlara kadar bütün görevlileri Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisinin üyesiydi. Buna rağmen savaş sonrası yargılanan Nazilerin sayısı 6500’de kaldı. Nazilerden hesap soruluyor izlenimi yaratmak için büyük bir şova dönüştürülerek görülen mahkemelerde ise göz önündeki bazı liderlere verilen idam cezaları dışında kayda değer bir şey çıkmadı. Arandığı ilan edilen binlerce Nazinin önemli bir kısmı elini kolunu sallayarak Latin Amerika’ya kaçarken, birçoğu da «birikimlerinden faydalanılmak üzere» Müttefik devletlerin başta örtülü örgütleri olmak üzere çeşitli kurumlarında görevlendirildiler.”[2]
Klaus Barbie savaş bittikten sonra Arjantin’e ve ardından Bolivya’ya kaçırılır. 1951 yılında Bolivya’ya yerleşir ve Klaus Altmann ismiyle yeni bir hayat kurar. “Saygın bir iş insanı” olarak çeşitli çevrelerde boy gösterir, işler yürütür. ABD istihbarat servisleri ise onun “birikiminden yararlanır”. Barbie, Bolivya’da yaşadığı yıllar boyunca hükümetlerle işbirliği içinde kokain ve silah ticareti yapar. 1964 ve 1980 darbelerinde darbecilere danışmanlık sağlar, anti-komünist birikimiyle Latin Amerika’da solcu ve devrimcilerin katledilmesi için çeşitli operasyonları planlar. Che Guevara’nın öldürülmesinde onun da parmağı olduğu düşünülüyor. Che’nin katilini öldüren Monika Ertl’in tuzağa düşürülerek öldürülmesinin ise onun işi olduğu ortaya çıkmıştır.
Uzun yıllar boyunca gerçek kimliğinin ortaya çıkarılması ve yargılanması için mücadele yürütülen Klaus Barbie, 1983 yılında Bolivya’da rejim değişikliğinin ardından sınır dışı edildi ve İkinci Dünya Savaşında işlediği suçlardan dolayı yargılanmak üzere Fransa’ya gönderildi. Uçakta onunla röportaj yapan Bolivyalı bir gazeteci savaş sırasında işlediği suçları sorduğunda şöyle karşılık verdi: “Ben unuttum. Eğer onlar unutmadıysa, bu başka bir konu.” Binlerce Yahudinin fırınlarda yakılarak öldürülmesini, çocukların katledilmesini, faşizme karşı direnen binlerce komünistin işkencelerde öldürülmesini unuttuğunu söylüyordu Klaus Barbie. Yargılanmasında sona gelinip kesin karar açıklanmadan önce son sözleri sorulduğunda ise “Direnişçilerle, ki kendilerine saygı duyuyorum, sert bir şekilde savaştım ama bu bir savaştı ve savaş bitti” dedi. Bu Nazi canavarına göre, yaptıkları yapması gerekenlerdi ve artık unutulmalıydı! Savaştan ancak 38 yıl sonra yargılanabilen Klaus Barbie ömür boyu hapse mahkûm edildi. Hapse girmesinden birkaç yıl sonra 1991 senesinde 77 yaşındayken kanserden öldü.
Burjuvazi ve onun olağanüstü yönetim biçimi olarak faşizm yalnızca baskı ve zorla saldırmıyor emekçi kitlelere. İdeolojik araçlarıyla sürekli bir bombardıman halinde kitlelerin duygu ve düşüncelerini kontrol etmek istiyor. Bunu yaparken hafızasızlığa, unutturma çabasına da dört elle sarılıyor. Alman işçi sınıfının unutulmaz önderi Karl Liebknecht, Birinci Dünya Savaşının alevleri Avrupa’yı sararken, 1915 yılında yazdığı bildiride şöyle demişti: “Halk düşmanları kitlelerin unutkanlığına bel bağlıyorlar; bizler buna şu çözümle karşılık vermekteyiz: «Her şeyi öğren, hiçbir şeyi unutma!»”. Geçmişten bugüne tüm dünyada burjuvazi işçi sınıfının hafızasına olanca kuvvetiyle saldırdı ki, sistemin ve onun elemanlarının nice kepazelikleri unutulsun, insanlar kapitalizmin sınırlarına hapsolsun, insanlık dışı koşullarda yaşamaya ses çıkarmasın. İşçi sınıfının hafızası yok edilmek istendi ki, mücadele deneyimleri unutulsun, karanlık günlerden çıkışın mutlak yolu olan örgütlü mücadele zayıflatılsın, değişime olan inanç ve umut kaybolsun. Unutturmak egemenlerin elinde bir silahtır. Sınıfımızın hafızası ise işçi sınıfının silahıdır. Hatırlamak ve yaşanılanların hesabını sormak için mücadeleyi büyütmek sınıfsal bir tutum, bir karşı duruştur.
Türkiye’de de egemenler geçmişin ve yaptıkları her türlü zulmün unutulmasını, gerçeklerin üstünün örtülmesini istiyorlar. 12 Eylül’ün işkencelerinin, Sivas, Maraş katliamlarının, Roboskilerin hesabı sorulmasın istiyorlar. Kayıplarını ararken ömürlerini tüketen Cumartesi Annelerinin sesi duyulmasın istiyorlar. Somalar, Ermenekler unutulsun ki düzenleri böyle sürsün, işçi sınıfının öfkesi onları boğmasın istiyorlar. İçinde bulunulan örgütsüzlük koşullarında işçi sınıfı hafızasız bırakılmış ve bu nedenle birçok şeyi unutmuştur. Unutmasa bile kendisinde hesap soracak kudreti görmemektedir. Hafızayı korumak ve örgütlü mücadele içinde geleceğe aktarmak işçi sınıfı devrimcileri için bir sorumluluktur.
Zorbalar karşısında insanlığın kurtuluşu için mücadele verenler “her şeyi öğrenmeli, hiçbir şeyi unutmamalıdır” ki, bunca zulmün hesabı sorulabilsin. Unutanlar yalnızca geçmişi değil, geleceği de kaybederler. İnsanlığı kapitalizmin her türlü pisliğinden kurtaracak olan, işçi sınıfının devrimci, örgütlü mücadelesidir. Gelecek bizim ellerimizdedir!
[1]Oktay Baran, “Uluslararası Aşırı Sağ” ya da Faşizmin Küresel İşbirliği, 17/06/2025, https://marksist.net/node/8532
[2] Selim Fuat, Burjuva Düzenin Hizmetindeki Faşizm ve Naziler, 4/1/2018, https://marksist.net/node/6144
link: Filiz Uğur, “Her Şeyi Öğren, Hiçbir Şeyi Unutma”, 4 Ağustos 2025, https://marksist.net/node/8568
Ya İşçi Sınıfının Beka Sorunu?
Hiroşima’dan 80 Yıl Sonra Nükleer Tehdit Devam Ediyor





