Navigation

Gaziantep Vahşeti ve Kürtlere Yönelik Çok Yönlü Saldırı

Gaziantep’in Şahinbey ilçesinde, 20 Ağustos gecesi, açık alanda düzenlenen bir kına gecesine yapılan bombalı sadırı sonucunda, yarısından fazlasını çocukların, geri kalanların büyük bir bölümünü de 20’li yaşlardaki gençlerin oluşturduğu 54 kişi yaşamını yitirdi, onlarcası ağır yaralandı. Halen akıbeti belli olmayan çocukların varlığından da söz edilirken, ağır yaralılar nedeniyle ölü sayısının daha da artabileceği belirtiliyor. Bir Kürt düğününe yapılan ve IŞİD eliyle gerçekleştirilen bu vahşi saldırının bir canlı bomba saldırısı olduğu netleşmiş durumda.

Gaziantep katliamıyla birlikte, Kürtlere ve ilerici, devrimci güçlere yönelik katliamlar zincirine bir halka daha eklenirken, hükümet sözcüleri timsah gözyaşları dökerek sorumluluklarını gizlemeye çalışıyorlar. IŞİD’e yağdırdıkları sözde lanetlerle, Gaziantep’in MİT-Emniyet eliyle IŞİD üssüne döndürülmesindeki rollerini örtbas etmek istiyorlar. Vahşetin yaşandığı mahallede halk, kentte IŞİD’in son derece rahat biçimde üslendiğini ve örgütlendiğini söyleyerek “bizim bildiğimizi devlet bilmiyor mu” diye isyan ediyor. Gerçekleştirilen katliamların tümünde, faillerin uzun süredir takip edildiği, haklarında geniş istihbarat bilgileri bulunduğu, bir şekilde temas halinde olunduğu ve bu tür eylemlere hazırlık yaptıklarının bilindiği ortaya çıkıyor. Yaşanan son katliamda da durum farklı değildir. Nitekim, Ankara katliamının planlayıcılarından olan Yunus Durmaz’ın evinde bulunduğu söylenen belgelerde, IŞİD’in Kürt düğünlerini hedef alan saldırıları uzun süredir planlandığı görülüyor.

Bu katliamın da, tıpkı diğerleri gibi, hükümetin iç ve dış politikalarından bağımsız olduğunu düşünmek mümkün değildir. Kürtleri içeride ve dışarıda bastırmak, sindirmek ve buna direnen unsurlarını imha etmek üzerine bir savaş politikası kuran siyasi iktidar, bu amaçla pek çok kirli yönteme de başvurmuştur. Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç ve Ankara katliamlarından Emniyet ve MİT’in bir şekilde haberdar olduğu, dava dosyalarına giren çeşitli belgelerle ortaya serilmiştir. Bunun yanı sıra, Suriye’de Kürtlerin özyönetim girişimleri IŞİD ve benzeri cihatçı çeteler eliyle baltalanmaya çalışılmıştır ve bu çaba bugün de sürmektedir.

Gaziantep katliamının, Minbiç’in YPG öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri tarafından IŞİD’den temizlendiği günlerde gerçekleşmesi bu açıdan da anlamlıdır. Bilindiği gibi Türkiye, YPG’nin Fırat’ın batısına geçmesini kırmızı çizginin aşılması olarak gördüğünü açıklamış ve bu noktada ABD’yle ters düşmüştü. Ne var ki kırmızı çizgiler bir kez daha aşıldı ve Minbiç IŞİD’den temizlenirken YPG bu bölgede üstünlüğü ele geçirmiş oldu. Gaziantep saldırısının hemen ardından Minbiç’in Türk ordusu tarafından topa tutulması, Cerablus operasyonunun düğmesine basılması, tam da bu esnada Barzani’nin Ankara’ya gelmesi, MİT’ten üst düzey yetkililerin Suriye’de Esad rejimiyle görüşmeye gitmesi yaşananların hiç de tesadüf olmadığını göstermektedir.

İster IŞİD tarafından organize edilmiş olsun, isterse onu yönlendiren güçler tarafından, Gaziantep katliamı, Türkiye ve Suriye Kürtlerine verilmiş bir gözdağı ve savaşçı çizginin devam edeceği mesajıdır. Türkiye, son iki gündür bir yandan IŞİD bahanesiyle Cerablus’u, diğer yandansa Minbiç’teki YPG mevzilerini topa tutmaktadır. AKP hükümeti, Cerablus’ta Kürtleri ekarte ederek kendi denetimi ve yönlendiriciliğindeki cihatçı çeteleri sahaya sürmeyi, IŞİD’den boşalan yerlere bu güçleri yerleştirmeyi ve bunları aynı zamanda Kürtlerin de üzerine salmayı planlamaktadır. Suriye Kürtlerinin özyönetim adımlarını boşa çıkarma temeline oturan bu planın akıbeti belli değildir.

Hükümet Suriye Kürtlerine yönelik savaşta yeni hamleler planlarken, Türkiye Kürtlerini de ihmal etmemektedir. “FETÖ” bahanesiyle ilan edilen OHAL, zaman geçirmeksizin Kürtler ve Kürt sorununa duyarlı olan devrimci, demokrat kesimler üzerinde de bir sopa olarak kullanılmaya başlanmıştır. HDP ve DBP’li yöneticiler ve parti üyelerine yönelik operasyonlar aralıksız sürerken, sokakta Kürtçe türkü söyleyen Kürt gençlerin salt bu nedenle tutuklanabildiği günlerden geçilmektedir. Üniversitelerdeki barış yanlısı akademisyenler onar onar açığa alınıp işten atılmaktadır. Bu durum özellikle KESK üyesi diğer kamu çalışanları için de geçerlidir.

Bu arada Kürt basını üzerindeki baskılar da alabildiğine şiddetlenmiştir. Özgür Gündem gazetesinin bürolarının basılıp tahrip edilmesi, gazetecilerin darp edilmesi, evlerinin basılması, gazete hakkında “geçici süreyle kapatma” kararı verilmesi, yazar Aslı Erdoğan’ın tutuklanması bunun ilk adımı olmuştur. Hemen ardından da Özgür Gündem’in genel yayın yönetmeni Zana Kaya ve yazı işleri müdürü İnan Kızılkaya, “örgüt üyeliği” suçlamasıyla tutuklanmışlardır. Gözaltına alınan gazeteciler OHAL gerekçesiyle avukatlarıyla bile görüştürülmemektedir. Hükümet özgür basının sesini keserek, gerçeklerin duyulmasını engellemeye ve medya üzerindeki tahakkümünü mutlak düzeye yükseltmeye çalışmaktadır. Tüm bunlar, Kürtlere, devrimcilere, demokratlara yönelik baskıların “milli mutabakat” temelinde daha da ağırlaştırılarak devam edeceğini gösteriyor.