Türkiye 2025’in 19 Mart’ına, rejimin Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere İBB’ye yönelik ağır bir saldırı operasyonuyla gözünü açmıştı. Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve hemen ardından onun ve 100’den fazla belediye çalışanının gözaltına alınmasıyla düğmesine basılan bu operasyonu kısa zamanda İstanbul ilçe belediyelerine ve pek çok kentteki diğer CHP’li belediyeye düzenlenen operasyonlar izledi. Yalancı tanıkların beyanlarına dayanarak oluşturulan İBB davasının iddianamesi, mesnetsiz iddialara kanıt yaratmak ve bizzat tutukluluk sürecini cezaya dönüştürmek için 10 ay boyunca hazırlanmadı. Hazırlandığında ise ilk duruşma tarihi olarak 9 Mart’a gün verildi, yani dava ancak bir yıl sonra görülmeye başlandı. Rejimin “uzatabildiğin kadar uzat” taktiğini izlediği bu davanın hükmünün Saray’da çoktan verildiği malûmdur. İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarının da bunun bilincinde oldukları ve duruşmaları rejimin oyununu teşhir ettikleri bir sahne olarak kullanmaya çalıştıkları görülüyor. Fakat rejimin türlü yöntemlerle buna da mâni olmaya çalışacağı anlaşılıyor.
Bu bir yıl içinde, CHP’li belediyelere yolsuzluk iddiasıyla düzenlenen operasyonlarda yüzlerce insan tutuklandı. Bu siyasi tutsaklar yüzlerce kilometre uzaktaki cezaevlerine dağıtıldı. Ağır hastalığı olanlar bile tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmadıkları gibi hastane süreçleri adeta işkenceye dönüştürüldü. Rejim halen ortalama ayda bir, CHP’li belediyelerden birine operasyon düzenliyor ve onlarca belediye yöneticisini ve çalışanını tutukluyor. Tüm bunlara, CHP’yi kapatmak ve CHP yönetimine kayyum atamak üzere düzenlenen kumpası da eklemek gerek. Bu saldırıların her biri rejimin faşist niteliğini alenen ortaya seriyor. Sadece doğrudan CHP’yi hedef alanlar değil elbette; yürütülen faşist operasyonu protesto etmek için düzenlenen eylemlere katılanlardan gözaltına alınan ve tutuklananların sayısı da binleri buluyor. Geçtiğimiz yıl Saraçhane’de ve üniversitelerde düzenlenen eylemlerden başlayarak başta İstanbul olmak üzere çok sayıda kentteki protestolarda gözaltına alınıp tutuklanan öğrenciler aylarca hapiste tutuldular, okullardan ve yurtlardan atıldılar, salıverildiklerinde de davaları düşürülmedi.
Rejim her ne kadar bir yıl önce 19 Mart’ta bu büyük saldırı dalgasını başlattıysa da hiç ummadığı büyüklükte bir toplumsal tepkiyi de ateşledi. Bugün 19 Mart denince akla, polis barikatını aşarak Beyazıt Meydanına akan İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin yolu açmasıyla dalga dalga yayılıp kitleselleşen bir eylemlilik süreci geliyor. O günlerde de vurguladığımız gibi, bu kitle tepkisi İmamoğlu’na destek olmanın ötesinde bir tepkiydi. Eylemlerde yükseltilen sloganlar, İmamoğlu’na yapılan haksızlığa ve hukuksuzluğa duyulan tepkilerin ötesine geçerek rejimi hedef alıyordu. Sokakların, kampüslerin, “Faşizme Karşı Omuz Omuza”, “Hükümet İstifa”, “Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz” sloganlarıyla çınlaması bunun ifadesiydi. Emekçi kitlelerde nicedir birikmekte olan hoşnutsuzluk ve öfke o süreçte kendini bu kanalla dışa vurmuştu. İşin CHP’ye kayyum atama noktasına geldiğini anlayan Özgür Özel yönetimi de bildik usullerle gidilmesinin hiçbir sonuç getirmeyeceğini görerek, kontrollü bir direniş çizgisine yönelmişti. Bunda elbette hareketin bindirdiği basınç da büyük bir rol oynadı. Bunu birbirini karşılıklı etkileyen dinamik bir süreç olarak değerlendirmek en doğrusudur kuşkusuz. Toplumsal hareketin yükselmesi CHP’nin direniş kararında belirleyici bir rol oynarken, onun için hayat memat meselesi haline gelen bu direniş kararı da toplumda rejime karşı biriken öfkenin sokağa taşması için bir kanal oluşturdu. Baskılara, yasaklamalara, tehditlere, polis terörüne, gözaltılara, medyadaki karartma ve sosyal medyadaki kısıtlama ablukasına rağmen milyonlar sokaklara aktı. CHP’nin çağrısı ve ürkek önderliği bile sokağın önünün açılması için yeterli oldu. Fakat hareket, bağımsız bir inisiyatif göstererek CHP önderliğinin sandığa endeksli mücadele hattının sınırlarının ötesine geçemedi.
Özel’in Saraçhane’deki İBB binası önünde düzenlediği ve yüz binlerin katıldığı gece mitingleri bir süre devam etti. Fakat bu düzeye yükselen hiçbir toplumsal hareketi, somut bir hedef doğrultusunda hazırlanan bir mücadele programıyla ileriye itmeden aynı istimde tutmak mümkün değildir. CHP yönetimi de bunu gayet iyi biliyordu ve rejime karşı gerçek bir mücadeleyi örgütleme noktasında karar verme zorunluluğuyla karşı karşıya kaldığında, burjuva düzen açısından sarsıcı olabileceği düşünülen bu riskli yola girmek yerine makas değiştirdi. Böylelikle rejimi erken seçime zorlama hedefiyle yaz başından bugüne dek sürdürülen Çarşamba-Cumartesi mitingleri döngüsüne sokulan hareket kısa sürede istimini yitirdi. Öğrenci gençliğin hareketliliği ise, araya yaz tatilinin de girmesiyle birlikte, başladığı hızla geri çekilerek sönümlendi.
Yaza girerken yaptığımız bir değerlendirmede şunları tespit etmiştik: “CHP’nin erken seçimi dayatmak biçiminde sandığa endekslediği mücadele, bağımsız bir halk hareketi dinamiğinin gelişimini de engellemektedir. CHP sınırlarını, zamanlamasını, kitleselliğini ve radikalliğini kendisinin belirlediği bir hareketlilik istemektedir; hareketin kendi kontrolü dışına çıkmasından diğer tüm burjuva güçler gibi o da korkmaktadır. Tam da bu yüzden, 19 Mart’ta yükselen halk hareketinin gazı, rutine dönüşen periyodik mitinglere ve imza kampanyasına kanalize edilerek alınmıştır.”[1]
2024 yerel seçimlerinin ardından Saray’a zeytin dalı uzatarak “normalleşme”den dem vuran Özgür Özel’i 19 Mart sürecinde direniş yoluna iten, tam da büyüyen tepkisini sokağa dökülerek gösteren gençlik ve emekçi dinamiği olmuştu. Fakat her hafta farklı bir kentte ve İstanbul’un farklı bir ilçesinde gerçekleştirdiği mitinglere on binleri toplayarak kitle dinamiğinin tümüyle pasifize olmasının önüne geçmeye çalışsa da, Özel, sandık ufkunu aşan bir kitle seferberliğine yönelmekten uzak durdu. Tüm eylemlilik sürecini sandığa ve erken seçime endeksli bir şekilde devam ettirdi. Bu sınır ve beklentilere hapsedilmiş bir kitle tepkisinin uzun süre diri kalması mümkün olmadığı gibi, rejimin karşı koyulamayan her saldırısının kitlelerde umutsuzluğu ve yılgınlığı körükleyeceği de açıktı.[2]
19 Mart hareketinin toplumsal hafızada önemli izler bıraktığına kuşku yoktur. Adeta tabu durumuna gelmiş sokak korkusu duvarında önemli bir gedik açan bu hareket, hiçbir politik deneyimleri olmayan öğrencilerin mücadele hafızasında da önemli izler bırakmıştır. Fakat temel eksiklik eninde sonunda kendini göstermiştir. Milyonların sokağa dökülerek gösterdiği tepki, işçisiyle, öğrencisiyle, kadınıyla, emeklisiyle emekçilerin her düzeyde örgütsüz oluşları ve sendikaların büyük çoğunluğunun rejimin korporatif aygıtı haline gelmesi, defalarca şahit olduğumuz üzere, hareketin CHP yönetiminin koyduğu sınırların ötesine geçebilmesinin önüne aşılamaz bir bariyer oluşturmuştur.
Nitekim buradan güç ve güven alan faşist rejim CHP’ye yönelik saldırılarını arttırmıştır. Öyle ki, Eylül ayına gelindiğinde, CHP’yi etkisiz kılma saldırılarının son perdesini, Özgür Çelik başkanlığındaki İstanbul il yönetimini sözde mahkeme kararıyla görevden alıp kayyum atayarak sahneye koymuştur. İstanbul’a kayyum olarak atanan Gürsel Tekin, CHP’nin başına da kayyum atanmasını sağlayacak dolaplar örmek üzere bugün hâlâ işbaşındadır. Belediyelere yönelik saldırılar devam ederken, 407 sanıklı İBB davasının yıllara yayılacağı öngörülmektedir.
Erdoğan liderliğindeki faşist rejim, bekasının iki büyük muhalefet odağını etkisiz hale getirmeye bağlı olduğunu bilmekte ve bunları felç etmeye dayalı bir politika izlemektedir. Bunlardan ilki, türlü saldırılarla ve bölme taktikleriyle zayıflatmaya ve kendisi için tehdit olmaktan çıkarmaya çalıştığı CHP’dir. Diğeri, aylardır yürütülen ne olduğu belirsiz “süreç”le pasifize etmeye çalıştığı Kürt siyasi hareketidir. “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak adlandırılan komisyonun çalışmaları nihayet sona ermiştir ama ortada hâlâ Kürt hareketinin temel taleplerine dair somut vaatler ve buna dair bir takvim yoktur. Rejim “süreç” sayesinde Kürt hareketini bekleme pozisyonunda tutmayı başarırken, CHP de sandık beklentisiyle oyalanmaktadır. Uzun süredir içinde bulunduğu zayıflama eğiliminden kurtulamayan, sınıftan kopuk sosyalist hareketse hapsolduğu dar kabuğu kıramamaktadır. Burjuva muhalefetteki geçici canlanma süreçlerinde öforik bir moda girip gerçeklikten tümüyle kopmakta, hareketin geri çekildiği evrede ise bu manik hal yerini ağır bir depresyon tablosuna bırakmaktadır.
Siyasi tablo bu durumdayken, rejim işçi sınıfına yönelik saldırılarını dizginsiz bir şekilde sürdürmektedir. Asgari ücret açlık sınırının üstüne çıkarılmamaktadır. Emeklilerse açlık sınırının çok altında kalan maaşlarla yaşam savaşı vermektedir. Kadınların maruz bırakıldıkları şiddet ve baskı giderek artarken, gençlerin gelecekleri gasp edilmektedir. Rejimin tüm vaatlerine rağmen işsizlik giderek artmaktadır. Sanayideki militarist dönüşüm dünya konjonktürüyle birlikte daha da hızlanmıştır. Üstelik ekonomi, emekçilerin mevcut yıkımını daha da ağırlaştıracak büyük şoklara açık vaziyettedir. Ortadaki yıkım tablosuna rağmen rejim, Ortadoğu’da büyüyen emperyalist savaşı gerekçe haline getirerek desteğini arttırmaya, muhalefeti daha da gayrimeşru pozisyona itmeye gayret etmektedir. İç ve dış tehditlerin böylesine ağırlaştığı bir ortamda işçi sınıfının şu ya da bu burjuva partinin peşine takılmadan, kendi sınıf çıkarları temelinde yükselteceği mücadele belirleyici önemdedir. Bu yüzden, odaklanılması gereken en yakıcı görev, işçi sınıfının örgütlülüğünün hem siyasal hem sendikal düzeyde güçlendirilmesi, bu sayede sendikaların da mücadeleci sınıf örgütleri haline getirilmesidir.
[1] Marksist Tutum, Çelişkiler ve Belirsizliklerle Yüklü Bir “Süreç”, 28 Mayıs 2025, https://marksist.net/node/8521
[2] Marksist Tutum, Faşist Rejimin CHP’ye Yönelik Operasyonlarında Son Perdeye Doğru, 9 Eylül 2025, https://marksist.net/node/8595
link: Marksist Tutum, 19 Mart’ın Yıldönümünde, 18 Mart 2026, https://marksist.net/node/8731
Epstein Aynasında Plütokrasi ve Çürüyen Kapitalizm





