Navigation

AKP: İçeride Savaş, Dışarıda Savaş

AKP hükümeti artan bir ivmeyle hayata geçirdiği saldırgan politikalarla, içeride ve dışarıda giderek bir savaş hükümetine dönüşüyor. ABD’nin başını çektiği emperyalist koalisyonun bir parçası olarak Libya’da gecikerek üstlendiği rolü Suriye’ye yönelik tehditlerle devam ettiren, Irak’ta mevcut hükümetin altını oymaya çalıştığı için son günlerde başbakan Maliki tarafından açıkça uyarılan ve Irak’taki Şii ağırlıklı iktidar üzerinden aslında İran’a da mesaj veren AKP hükümeti, Kürt sorununda izlediği savaşçı politikayı da pekiştiriyor. Aralıksız sürdürülen askeri operasyonlarda Genelkurmay’ın açıklamasına göre son altı ayda 490 PKK militanı katledilirken, Kürtlere, sosyalistlere, demokrat aydınlara yönelik polis operasyonları da hız kesmeden devam ettiriliyor. En kapsamlısı “KCK operasyonu” adı altında yürütülen bu saldırı dalgasında son bir yılda binlerce Kürt cezaevlerine atılmıştır. BDP parti binalarından belediyelere, KESK genel merkezinden gazete ve derneklere kadar pek çok kuruma düzenlenen polis baskınları sonucunda, sadece son bir buçuk ayda 500’ü aşkın gözaltı ve 400’ü aşkın tutuklama gerçekleştirilmiştir.[1]

Erdoğan bu saldırı dalgasını, “ülkemizde illegaliteye asla yer olmayacak, biz her şeyi yerin üstünde görmek istiyoruz” diyerek savunurken, bir taraftan da emrindeki polis ve yargıya yerin üstündeki muhalif başları ezme emrini vermektedir. Bir zamanlar Tansu Çiller hükümetinin, Genelkurmay’la işbirliği halinde, Kürt işadamlarına yönelik hazırlayıp hayata geçirdiği ölüm listelerinin yerini şimdi AKP hükümetinin hazırladığı “KCK” listeleri almıştır. BDP il ve ilçe yöneticilerini safdışı bırakarak Kürt hareketinin tabanıyla tepesi arasındaki aktarma kayışlarını koparmak ve böylece kitle seferberliğinin önünü kesmek isteyen AKP hükümeti, izlediği bu politikayla legal siyasetin sınırlarını her geçen gün biraz daha daraltmakta ve Kürtlere eğer “devlet Kürdü” olmayı kabul etmiyorlarsa ya dağa çıkma ya da kimliğini inkâr etme dışında bir seçenek bırakmamaktadır.

Burjuva ideologların “güvenlik devleti” kodlamasıyla yumuşatmaya çalıştıkları bu savaşçı politika Uludere’de tam bir katliamla sonuçlanmıştır. Çoğu çocuk yaşlardaki 34 Kürt köylü, TC’nin savaş uçaklarıyla bir saate yakın bir süre boyunca aralıksız bombalanarak katledilmiştir. Üstelik aradan haftalar geçmesine rağmen ne Genelkurmay ne de hükümet bu katliamın sorumlularının ortaya çıkarılması ve cezalandırılması yönünde bir adım atmıştır. Esad’a “halkına zulmeden liderin meşruiyeti yoktur” diyerek yüklenen, Şimon Peres’e “siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz” diye diklenen, İsrail’in Mavi Marmara baskınında öldürdüğü Türkler için özür dilememesini diplomatik sorun haline getiren Erdoğan ve AKP hükümeti, katledilen Kürtlerin ailelerinden lütfedip bir özür bile dilememiştir. Aksine, hükümet, “operasyon kazası” olarak yansıttığı bu vahşete tümüyle geleneksel devlet refleksiyle yaklaşmış, zapturapt altına aldığı burjuva medyanın da katkılarıyla olayı örtbas etmeye girişmiştir. 12 Eylül soruşturmasının Evren ve Şahinkaya’nın müebbet hapsinin istendiği bir davaya dönüştürülmesi, İlker Başbuğ’un tutuklanması ve Yaşar Büyükanıt’a yönelik inceleme başlatılmasının tam da bu gündemin üstüne gelmesi hiç de tesadüf değildir. Özellikle şimdiye dek desteğini aldığı liberal kesimler tarafından eleştiri bombardımanına tutulduğu ve uluslararası arenada ciddi bir imaj kaybına uğradığı her olaydan sonra makyaj kabilinden bu tür hamlelerde bulunması, AKP hükümeti için klasik bir taktiğe dönüşmüştür.

Ergenekon davasının çeşitli aşamalarından da alışkın olduğumuz üzere, AKP, şimdiye dek bu tür durumlarda gündemi hızlı bir şekilde değiştirerek, liberallerin de büyük desteğiyle, mağduru, demokratı oynayacak bir tiyatro sahnesi kurmayı ve devletin kirli geçmişiyle hesaplaşıldığı izlenimini yaratarak imaj tazelemeyi başarmıştı. Ancak Uludere katliamının önemli bir dönemeç noktası olduğu inkâr edilemez. Bu katliam ve sonrasında takınılan tutumlar, uzun bir süre boyunca AKP’nin gerçek yüzünün gizlenmesine büyük katkılar sağlayan liberalleri bile zıvanadan çıkarmıştır. Bu olaydan sonra liberaller, AKP’nin geleneksel politikalara uyum sağlayarak devlet partisi haline dönüşmekte olduğunu çok daha sert ifadelerle dillendirmeye başlamışlardır. Bu arada, hükümete verdiği destekle öne çıkan fakat son dönemlerde hükümete eleştiri dozunu yükselten Mehmet Altan’ın Star gazetesinden atılması, iktidarın müttefik liberaller karşısında bile ne kadar tahammülsüzleştiğinin çarpıcı bir göstergesidir.

Burjuva yargının seçici “örgüt körlüğü”

AKP hükümetinin Uludere katliamında sergilediği devletçi refleksleri Denktaş’ın ölümünde de tekrarlamasına fena halde içerleyen liberaller için en büyük şok kuşkusuz ki Hrant Dink davası oldu. Beş yıldır süren bu davada savcının “cinayeti Ergenekon örgütünün Trabzon şubesi işledi” yolundaki mütalaası aslında davanın ulaşabileceği azami sınırı oluşturuyordu ve böyle bir karar çıkması halinde suç Ergenekon denilen yapıyla sınırlanıp asıl örgüt yani devlet aklanmış olacaktı. Ancak mahkeme heyeti bu kadarını bile fazla buldu ve devletin “iyi çocuklar”ını koruyarak katliamda hiçbir örgüt izine rastlamadı! Kürtlerden sosyalistlere, öğrencilerden akademisyenlere, belediye başkanlarından gazetecilere binlerce kişiyi gözünü kırpmadan terör örgütü üyeliğiyle suçlayan “bağımsız yargı”, telefon konuşmalarıyla, itiraflarla, bilumum belgeyle organize bir cinayet olduğu sabit olan Hrant Dink suikastında “örgüt” bulamama körlüğüne yakalandı. Ogün Samast ve Yasin Hayal haricindeki 17 kişiyi tüm dünyanın gözünün içine baka baka beraat ettiren “yüce mahkeme”, katledilmesinin beşinci yıldönümüne denk getirilen son duruşmada, Hrant’ın “milliyetçi hassasiyetleri yüksek” iki genç tarafından münferiden öldürüldüğüne hükmetti. Emniyeti, MİT’i ve jandarmasıyla bu suikasttaki rolü açıkça belli olan burjuva devlet, böylelikle Ogün Samast’ın yakalandığı günden bu yana bir arpa boyu yol almamakta direnen “adil yargı”sı aracılığıyla da asıl katilleri aklayıp bütün suçu iki tetikçiye yükledi. Bu arada Erhan Tuncel gibi sıradan bir polis muhbiri bile feda edilmeyip beraat ettirilerek, bu davanın en tepedeki sorumlulara dek tüm suçluların cezalandırılmasıyla sonuçlanmasını isteyen milyonlarca insanla açıktan dalga geçildi.

Beş yıllık dava süreci ve sonucunda alınan karar, Hrant Dink’i katleden aygıtın liberallerin iddia ettikleri gibi devlete sızmış illegal bir yapı değil burjuva devletin ta kendisi olduğunu, AKP’nin de bu devletin koruyucusu, kollayıcısı ve suç ortağı olduğunu bir kez daha ispat etmiştir. 19 Ocak 2007’de gerçekleştirilen suikastı izleyen süreçte emniyet müdürlerini, MİT görevlilerini ve Jandarma komutanlarını cezalandırmak yerine terfi ettiren AKP hükümeti, hakikati örtbas etme ve asıl katilleri aklama operasyonunda devletin asli güçleriyle sıkı bir ittifak halinde olmuştur. Rakel Dink, eşinin katledilmesinin ardından ona sahip çıkarak Agos gazetesinin önüne akan kalabalıklara, “bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim” diye sesleniyordu. AKP hükümeti, kendisine yönelik tehditleri etkisiz hale getirmek için uzun bir süre boyunca bu karanlığı sorgulayacakmış gibi pozlar kesti. Bu bağlamda Hrant Dink cinayeti de devletten bağımsızlaştırılıp “Ergenekon terör örgütü” adı verilen bir “çete”nin hükümeti yıpratmak için organize ettiği bir eylem olarak gösterildi ve tüm dava süreci boyunca AKP tarafından demokratlık taslama aracı olarak kullanıldı. Bu algının yaratılmasında hükümete destek veren liberallerin payı da oldukça büyük oldu. Ne var ki, AKP, Hrant Dink davası da dahil olmak üzere bu tip kritik konularda attığı tüm adımlarda, kendisine yönelik bir tehdit görmediği müddetçe devletin koruyucusu olduğunu fazlasıyla kanıtladı. Hrant Dink davası aynı zamanda, burjuva devlet aygıtının kirli işlerinin açığa çıkartılıp karanlıkların aydınlatılması işinin o devletin dişlisi olan burjuva hükümetler tarafından yerine getirilmesini ummanın hamhayal olduğunu da bir kez daha göstermiştir.

“Partnerler” arası sürtüşme

Son sürece dikkatlice bakıldığında, Kemalist statükocu bürokrasinin gücünü ve etkisini kıran, böylece güçler dengesini değiştirerek rahatlayan AKP’nin, liberal yol arkadaşlarına da artık eskisi gibi ihtiyaç duymadığı görülmektedir. Emperyalist Ortadoğu politikalarını büyük oranda ABD’yle eşgüdümlü bir şekilde sürdüren, Kürt sorununda devletin geleneksel çizgisine geri dönen, neo-liberal ekonomik-sosyal politikaları tam gaz hayata geçiren AKP, daha önce ters düştüğü burjuva kesimlerle arasını belirgin şekilde düzeltmiştir. AKP karşıtı burjuva medyanın çok büyük bir kesimi de iktidarın gücüyle terbiye edilerek hizaya sokulmuştur. Ancak AKP’nin iktidarın merkezine oturmasıyla birlikte bu kez değişik İslamcı çevrelerle arasında ikbal kavgası baş göstermiştir. Bu noktada Fethullah Gülen cemaati ile sürtüşmeler özellikle öne çıkıyor. AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana başta polis olmak üzere devlet aygıtı içinde önemli bir kadrolaşma düzeyine ulaşan ve iktidardan daha fazla pay isteyen Gülencilerle AKP arasında belirgin bir itişme yaşandığı görülüyor. Bu kesimin sözcülerinden Emre Uslu, yaşanan sürtüşmeyi açıkça dile getirenler arasındadır:

“AKP hükümeti gittikçe tabanıyla çelişen ve kendi etrafına doluşmuş yalakalardan oluşan bir kesimden başka kimseyi dinlemiyor. Bilgi ve liyakatin yerini yalakalığın, hakkaniyetin yerini kayırmacılığın, vefanın yerini nankörlüğün aldığı bir yönetim anlayışından umutlu olmak için saf olmak gerekiyor. Dahası, AKP iktidarında hemen her adım artık 2014 planlarına göre atılmaya başlandı. Parti içindeki üç ekip kendi adamlarının başbakan olması için kıyasıya çalışma yapıyor. Dolayısıyla artık Tayyip Erdoğan’ın AKP’si için ‘topal ördek’ demek yanlış olmaz. Bu durumda AKP’den reformcu ajandayı bir kenara bırakın ülkenin normal gidişatına müdahale etmesini beklemek bile iyimserlik olur.”

Uslu, AKP’nin partner değiştirme sürecine girdiğini söyleyip bundan duydukları rahatsızlığı da dillendirmektedir:

“AKP partner değiştirme sürecine girmiş gibi görünüyor. Daha düne kadar AKP’ye küfreden adamları AKP’nin iktidar sahipleriyle aynı karede daha sık görmeye başladık. Candaş medya artık ‘onu at beni al’ mesajlarıyla AKP’ye sağdan yaklaşıyor ve AKP de bu zarfı boş göndermiyor. Dikkat ediniz AKP’ye yönelik dost acı söyler eleştirileri son dönemlerde hep ‘yandaş’ kategorisine konan medya organlarından gelmeye başladı. Hatta bu eleştirileri nedeniyle işini kaybedenler oldu. AKP ile dünkü düşmanları aynı şarkıyı söylemeye başladı. Özellikle siyasal iktidarın partner değiştirme dönemleri kolay zamanlar değildir. Bu süreçte çok harala gürele çıkar bu nedenle de 2012 çok kolay geçecek gibi görünmüyor.” (Taraf, 21.01.2012)

Gülencilerin çeşitli köşe yazarları aracılığıyla yüksek sesle dile getirdikleri rahatsızlığın asıl nedeni, hiç kuşku yok ki, iktidardan daha fazla pay almak istedikleri halde belli ki birtakım dengeler yüzünden bu arzularına ulaşamamış olmalarıdır. Fethullah Gülen ve şürekâsı, AKP’nin statükoyla uzlaştığı, reformların hız kestiği ve demokratikleşmenin askıya alındığı yönündeki söylemlerini geçtiğimiz Eylül ayından bu yana giderek daha sert bir şekilde öne çıkarmaktadır. Elbette, Kürt sorununda ve Ortadoğu’da en azgın savaşçı çizgiyi savunan, Beşir Atalay’ı “açılımcı”lıkla suçlayıp İdris Naim Şahin’i yere göğe sığdıramayan, sosyalistlere yönelik olarak MHP’den farklı bir dil kullanmayan bu kesimin, tüm bu karşı çıkışlarının temelinde liberallik ya da demokratlık yattığını düşünmek ahmaklık olur. Bu çıkışlar, öncelikle, gerekli yasal dönüşümler yapılmadığı için gücü nihai olarak kırılmayan Kemalist asker-sivil bürokrasinin yarattığı tehdidin tam olarak bertaraf edilmemesinden duyulan endişeden kaynaklanmaktadır. Bunun yanı sıra, Gülenci kanat, hedefledikleri devlet mevkilerinin tamamını ele geçirmek nasip olmadan AKP’nin birkaç yıl içinde ANAP’ın kaderini paylaşarak iktidardan düşmemesi için Erdoğan’ı kadim partnerleriyle birlikte “doğru yolda” yürümeye davet etmektedir. Ancak Erdoğan ekibi belli ki hem iktidarının hem de devletin bekası için, uzlaşmacı politikayı daha isabetli bulmaktadır. Tüm politika farklılıklarına ve iktidar kavgalarına rağmen bütün bu kesimlerin burjuvazinin kopmaz bir unsuru olduğu, işçi sınıfına ve ezilen Kürt halkına saldırırken her birinin domuz topu gibi birleştiği ve aralarındaki anlaşmazlıkları bir kalemde geriye ittikleri unutulmamalıdır.

Dış politikada da savaşçı çizgi

AKP hükümeti Türkiye’nin en önemli sorunu olan Kürt sorununda eski ve yeni partnerleriyle el ele vererek savaşçı politikaya sarılırken, dış politikada da benzer bir hat izlemektedir. Libya’da açıktan üstlenilen savaşçı rol, uzun süredir Suriye’ye yönelik olarak çok daha saldırgan bir çizgide devam etmektedir. Suriye’deki gelişmelerin özellikle Kürtlerle bağıntılı olarak Türkiye burjuvazisini yakından ilgilendirdiği de açıktır. Dergimizin Aralık sayısında şunları yazmıştık:

“İsyan dalgasının Suriye’ye sıçraması egemenler katında alarm zillerinin çalması anlamına gelmiştir. Çünkü bu süreç bir yandan Suriye Kürdistanı’nda Irak Kürdistanı’ndakine benzer bir kalkışma ve devletleşme sürecini doğurma potansiyeli taşımaktadır. Öte yandan, bölgedeki halk isyanlarına dönük dünya genelindeki sempatinin yarattığı özel meşruiyet temelinde Türkiye’de de Kürt halkının benzer bir aktif kitle isyanı sürecine girmesini beraberinde getirebilecek dinamikleri güçlendirmektedir. TC egemenlerinin Suriye konusunda kardeşlik ve bahar rüzgârları havasından çok hızlı biçimde kaba bir saldırganlık tutumuna geçmesi bu temeldeki korku ve telâşın bir ifadesidir.” (Levent Toprak, AKP Baskı Politikalarına Sarılıyor)

Şimdilerde, bu korku ve telâşın TC egemenlerini ve onların temsilcisi AKP hükümetini Suriye muhalefetiyle Kürt sorunu temelinde gizli anlaşmalar yapmaya ittiği de ortaya çıkıyor. Lübnanlı yazar Mahmud el Fakih, AKP’nin geçtiğimiz Eylül ayında Suriye Ulusal Konseyi lideri Burhan Galyun’la, Suriye Kürtlerini ve PKK’yi hedef alan bir anlaşma yaptığını yazdı.[2] Altı maddeden oluşan bu anlaşmaya göre, yeni kurulacak Suriye hükümeti, PKK’nin Suriye topraklarında faaliyet göstermesine izin vermeyecek; yeni anayasada Kürtleri tanımayacak; Kürt partilerinin rolünü zayıflatmak için ne gerekirse yapacak; Türkiye’nin Kürt hareketine yönelik her türlü kamuoyu oluşturma çabasının yanında olacak ve gerektiğinde Suriye sınırları içerisinde “teröristleri” izlemek için Türkiye’ye izin verecek. Türk devleti de Suriye sınırları içerisindeki Kürt bölgesinde “teröre” karşı Suriye hükümetine yardım edecek.

Görüldüğü üzere, Kürt hareketinin Türkiye’de de Suriye’de de etkisiz hale getirilmesi konusunda, AKP ile Suriye Ulusal Konseyi arasında derin bir işbirliği söz konusudur. Bu işbirliği kuşkusuz sadece Kürt sorununda değildir. Başını Müslüman Kardeşler’in çektiği ve burjuva muhalefeti temsilen ortaya çıkan Suriye Ulusal Konseyi’nin Türkiye topraklarında oluşturulmasına ve sürgünde hükümet gibi varlık göstermesine izin veren TC devleti, bu oluşumu iktisadi, askeri ve siyasi açıdan desteklemektedir.

Bugün gelinen noktada Dışişleri Bakanı Davutoğlu, BM’nin Suriye’ye yönelik alacağı bir müdahale kararına Türkiye’nin de destek vereceğini açıktan ifade etmiştir. Suriye’ye emperyalist müdahalenin İran’a yönelik bir savaşı da tetikleyeceği, bununla sınırlı kalmayıp Irak’ı ve hepsinden önemlisi Rusya’yı da devreye sokacağı düşünülürse, yanı başımızda nasıl bir cehennem kazanının kaynatılmakta olduğu daha net anlaşılır. Büyük emperyalist güçlerle ittifak halindeki TC egemenleri, ateşi mezhep farklılıklarının körüklenmesiyle beslenen bu kazana kendi sınıfsal çıkarları gözlüğünden bakarken, onun içinde cayır cayır yakılacak olanlar Arabıyla, Türküyle Kürdüyle, Farsıyla bölgenin her milletten emekçileri olacaktır.

Burjuvazi, işçi sınıfına, Kürt halkına ve bölgemizdeki kardeş halklara yönelik saldırgan politikalarını pervasızca tırmandırırken, bu kanlı gidişi ancak enternasyonalist bir ruhla ayağa kalkan ve devrimci mücadele bayrağını yükselten işçi sınıfı durdurabilir. Burjuvazinin yaktığı savaş ateşini kurtuluş ateşine dönüştürmek için görev başına!



[1] 13 Ocakta 17 ilde eş zamanlı olarak gerçekleştirilen geniş kapsamlı operasyonlarda, aralarında eski BDP milletvekili Fatma Kurtulan, eski DEHAP genel başkanı Tuncer Bakırhan ve KESK genel merkez uzmanı İsmet Aslan’ın da bulunduğu 30’u aşkın insan tutuklanmıştır. Ne tesadüftür ki aynı gün yapılan kazılarda sözde PKK’ye ait “çok güçlü patlayıcılar” bulunmuş ve burjuva medya, baskın haberini, polis tarafından servis edilen bu haberle yan yana yayınlamıştır. Hükümet tarafından hedef haline getirilen Leyla Zana’nın evinin de arandığı ve bilgisayarına el konulduğu bu operasyonda polis basını olarak davranan burjuva medya, birkaç gün sonra gerçekleştirilen ve 7 kişinin gözaltına alındığı ikinci operasyonu da manipülasyonlar ve yalanlar eşliğinde vermiştir. Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı ve ANF başta olmak üzere nerdeyse tüm haber sitelerinde yer alan görüşme notları, polis-savcılık işbirliğiyle, “özel kurye ile gönderilen şifreli talimat” olarak addedilmiştir. Bu soytarılık sadece medyaya bu şekilde servis edilmekle kalmamıştır. Kurtulan ve Bakırhan’a hâkimin yönelttiği “Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme notları size mail olarak gelmiş, neden okudunuz” sorusu bile, bu davanın nasıl bir tiyatro oyunu olduğunu net bir şekilde göstermektedir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 83, Şubat 2012